Jacques Tati Klasikleri (1) - Jour de fête (1949)

4 Mayıs 2010 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Sanat, Sinema

Jour de fête / Bayram Günü (1949), Jacques Tati filmografisinin ilk uzun metraj halkasını oluşturan, içerisinde Tati’nin sinema tarihine kazandırmış olduğu Mr. Hulot karakterinin bulunmadığı tek film olarak kayda geçmektedir.

Jour de fête; her ne kadar Tati’nin diğer filmlerinden uzakmış gibi bir panorama sergiliyor olsa da, Tati sinemasının formülasyonlarını barındıran ender bir ‘ilk film’ özelliğini taşımaktadır. Açıkçası bu filmi ele almaktaki en büyük amacım, bundan sonra ele alacağım diğer Tati filmi/filmlerinin temel özelliklerini vurgulamak, bu filmin salt bir komedi ya da gag unsuru olmaktan ve Tati’nin diğer filmleri arasında bariz bir üvey evlat muamelesi kaynaklanmasından kurtarmaktır.

Jour de fête filmi Tati’nin ilk uzun metrajlı filmi olsa da, kökleri 1947 yılında Tati’nin yönetmenliğini yaptığı kısa metrajlı filmi L’école des facteurs’a dayanmaktadır. Yönetmen bu filmde de yine bir postacıyı canlandırır. 26 dakikalık bu kısa film aslında Bayram Günü filminin asal bileşenlerini oluşturmuş olsa da, salt postacının görevleri ve onun mektupları dağıtımını konu alır.

Tati sinemasını incelediğimizde karşımızda dikkati ilk çeken nokta, Tati’nin filmlerini gözleme dayalı mecraya dayandırmasıdır. Özellikle bu filmde öne çıkan taşranın ve onun etrafında şekillenen pastoral bir yaşamın ahengini Tati, sadece iki kamera kullanarak ele alır. Tati bu filmini renkli çekmek istemesine karşın, teknik nedenlerden dolayı bunu yapamaz. Çok daha sonra Tati’nin kızı bu filmi renklendirme çalışmalarıyla yeniden sunacaktır. İlk olarak izlediğim siyah-beyaz versiyondaki bazı sahnelerin renkli versiyonda olmadığını fark ettim. Özellikle siyah beyaz versiyonda dikkatimizi çeken bir ressamın, olayların geçtiği köyün yamacında tuvaline etrafındaki şeyleri resimlendirdiği görülmektedir. Siyah-Beyaz versiyondaki ressam, film devam ettikçe resim yapımına devam eder, devam ettikçe de filmdeki bazı karelerin ayrıntılarında bir renklenme söz konusu olur. Örneğin köydeki festival gününde asılan bazı balonların siyah beyaz fon üzerinde Fransa bayrağının renklerini aldığını görürüz. Filmin sonunda da festival sona erer; ayrıca ressamımız resmini bitirmiş olur. Bu da Tati’nin alter-egosu olarak tasvir edebileceğimiz bir hezeyan meydana getirir. Renkli versiyonda ise ressamın bulunduğu yerlerin çıkarılması pekâlâ mantıklı olsa da (haliyle film renklendirildiği için bu kareler çıkarılmış olabilir) filmin söylemlediğimiz natüralist bakış açısına zarar vermektedir. Ancak bu bakış açısı salt ressam figürünün bulunmasından kaynaklı olmasının dışında filmde ayrıca anlatıcı konumunda yaşlı bir kadın yer almaktadır. Yaşlı kadın yine köyün sakinlerinden biridir ve sürekli olarak keçisiyle birlikte dolaşır. Bizlere kimi zaman rehberlik ederek köydeki durum hakkında bilgiler aktarır. Bu açıdan baktığımızda Tati’yi belki de Charlie Chaplin ve Buster Keaton’dan ayıran en temel özelliklerden biri de seyirciye sunulan olayların tamamen şiirsel-gerçekçiliğe (Poetic-Realism) indirgenebilecek özelliklere sahip olmasıdır. Chaplin ve Keaton’da oluşan Amerikan modernizminin eleştirisini Tati kendi ülkesine göre adapte eder. Bayram Günü filminde postacı karakterimiz, bir ara Amerika’da gelişen postacılık sektörünün gelişimini televizyondan izler. Hızlı postanın gelişmesi ve yapılan aktif faaliyetler sonucunda Amerika’daki postacıların hızına yetişmek için çabalar ve bunu kendi ülkesinin ya da kendi şartlarına adapte etmeye çalışması sonucunda ortaya traji-komik bazı durumları beraberinde getirir. Sanırım yukarıda bahsettiğimiz üzere Tati’nin sinemasını diğer ustaların sinemasından ayıran bu özellik belki de Tati’nin sonraki filmlerinde yansıttığı Fransız burjuva toplumunun eleştirisine evrilmeye başlar.

Bayram Günü filmini eşleniği olarak Federico Fellini sinemasında görebileceğimiz karnaval havasını verdiğini görmek mümkün. Her iki yönetmenin de bu tip filmlerinde kurduğu ortak altyapı Akdeniz havasına özgü eğlenti ve şenliklerin benzerliklerinde kurulur.

Bayram Günü filmine belki de son noktasını koyan asıl problem iletişim sorunudur. Bu sorun seyirciye karşılaştırmalı olarak verilse de çoğu yerde bunun farkına varmak oldukça zordur. Özellikle diğer Tati filmlerini göz önünde bulundurduğumuzda böyle bir sonuca varmak daha kolay olmaktadır.

Filmin anlatım yapısına göz gezdirdiğimizde; kronolojik olarak ilerlemediğini görmekteyiz. Örneğin filmin isminden anlaşılacağı üzere bir bayram gününü anlatmanın dışına da çıktığını söylemek mümkündür. Filmin ilk sahnesi bu günde kurulması planlanan oyunların, atlıkarıncaların inşasına dayalı sistemi kurma amacını güder; ayrıca köylülerin kutlamaları bir günlerini almasına rağmen film ertesi gün de devam eder. Filmin ilk sahnesinde atlıkarınca oyuncaklarının gelişini, onların arasına yerleştirilmiş kameradan ardı sıra gelen çocuğun sevinciyle görürken aynı sahne filmin sonunda da yeniden tekrar eder. Filme dâhil olan şey ise salt bir eğlenme gününü değil aynı zamanda bu günün hazırlanış ve toparlanışını da kapsamasıdır. Uzamsal olarak görebileceğimiz bu kurgunun oldukça basit olduğunu görebiliriz. Ancak bunu zaman açısından değerlendirdiğimizde daha farklı bir mantıkla bakmak zorunda bırakılırız. Burada Tati’nin dikkati çekmeyi istediği asıl noktayı da görmüş oluruz. Bu nokta bir köyün bir bayram gününü kutlaması değil, postacı karakteri üzerinden sağlanmaya çalışan iki farklı durumun iletişim ve iletişim kurmamanın sorunudur. Aşağıdaki şemayı dikkatle incelediğimizde daha basit olarak bunu ifade etmek mümkündür.

Filmin kurgu yapısı;

a) Lunapark ve göstericilerin köye gelmesi

b) Köyde başlayan etkinliklere hazırlık (burayı yaşlı kadın anlatır)

c) Postacının hazırlıklara dâhil olması ve oluşan durum komedileri

d) İnsanların gün boyunca eğlenmesi ve Postacının insanlar arasındaki aktif iletişimi

e) Postacının televizyonda Amerikan Posta Sistemini görmesi

f) Bayram gününün sona ermesi, köy halkının mahmurluğu (Olağan olarak burada lunaparkı düzenleyenlerin gitmesi gerekirken, her şey ertesi güne bırakılır)

g) Postacının sarhoş durumda olması ve önceki gün izlediği posta sisteminin etkisi altında kalışı

h) Postacının kendini bir disipline sokması ve Amerikalı meslektaşlarından daha hızlı posta dağıtmaya çalışması, oluşan diğer komik durumlar

i) Lunapark ve göstericilerin köyden gitmesi

Öncelikli olarak burada karşımıza iki farklı durum asimetrik olarak göze çarpmaktadır. Bu asimetriyi sağlayan çizgi ise Postacımızın, Amerikalı postacıların durumlarını gördüğü andır. F maddesinde görebileceğimiz üzere gün bitmesine rağmen, gösteriyi düzenleyenlerin gitmemesi veyahut filmin bayram gününün sonunda bitmemesi Tati’nin ertesi gün için sakladığı, halen söylemek istediği birtakım şeylerin olacağını da ifade eder.

“İletişim Öldü, Yaşasın İletişim Araçları!” (Jean-Luc Godard)

Tati filmin ilk bölümünde yani çizgiyi çizmeden önce yaşanan olaylarda, köylülerin arasına karışır, onlara yardım eder, onlarla birlikte bira içer, onların şenliklerine katılır ve dikkati çeken asıl nokta bütün komik durumların hepsinin köylünün başına gelmesidir. Yani Tati burada bilerek bütün olayları köylülerin üzerine yığar, ancak filmin sonunda her şeyi devralır, bu sefer kendisi komik duruma düşer. İlk bölümde gözlemlediğimiz iletişimden eser kalmamıştır. Postacı daha hızlı mektuplarını dağıtmak isterken aynı zamanda toplumdan da uzaklaşır, onlarla iletişim sorunu yaşadığı için de kendi işini yapamaz, bu günümüz için de söylenebilecek ironik bir yaklaşımdır.

Tati’nin bu filmde ayrıca altını çizdiği durum, farklı ülke sistemlerinin ya da kültürünün kendi ülkesinin toplum ve kültürüne karşı olan uyumsuzluğudur. Tati sinemasının genelinde de bunu görmez miyiz? Bu film bu yüzden oldukça dikkate değer ve ayrıştırılması gereken bir yapıttır.

Yazan: Kusagami

kusagami@sanatlog.com

Yaklaşan Zırvalık: Oscar Töreni

Dünyada katliamlar ve eğlenceler eşzamanlı yaşanıyor ve Oscar zırvalığı da her zamanki saçmalığıyla yine bu ülkenin sanat gündemini (sahi, var mı böyle bir gündem?) aynıyla işgal ediyor. İşgal çift uçlu bir logos: Ülkeler işgal ediliyor, sanat vizyonları işgal ediliyor. Kuşkusuz, Oscar Seremonisi ve temsil ettiği bütün kavramlar; bir büyük sinema sanayisinin -Hollywood’un- sektörel alışkanlıklarını, yaşam şeklini, ideolojisini dünya ölçeğinde genişletme stratejisi olarak değerlendirilmelidir. Peki, Hollywood bunda başarılı olabilmiş midir? Çok değil, salt iki açıdan bakıldığında bile bunun yanıtı kolayca verilebilir: Bu seremoniyi izlemek için sabaha değin uykusuz kalan, canla başla çalışan medya çalışanlarının mevcudiyetini görmek bu iki açının birinci ucudur. Dünya televizyonları “kırmızı halı”nın kenarına dizilerek seremoniye dünya savaşlarından daha çok ilgi göstermektedirler. İkinci ucu çok daha vahim, çok daha gölgeleyicidir. Öteden beri birçok ödülün önünde Oscar sözcüğü “tamlama” oluşturmaya başlamıştır: “Kanada’nın Oscar’ı Genie Ödülleri” gibi… Sunum bu biçimde yapılmaktadır. Bu yaklaşımın bu topraklara değin sızdığını söylemeye bile gerek yok. Şimdi:

Aşağıdaki yazıyı eski bloglarımda yayımlamıştım aslında. Yeni bir yazı yazmamamın nedeni ise üşengeçlik değil elbet; zırvalığın bütün klişesiyle devam ediyor oluşudur. Yine de kimi eklemeler yaptığımı da imleyeyim.

Her daim olduğu üzere, şaşaalı Hollywood yıldızlarının hangi markayı giyip hangilerini giymediklerini uzman (!) zat-ı muhteremlere soracak olan yetkin (!) TV çalışanlarına şimdiden selam yolluyor (kültür politikası olmayan bir ülkede bunların tartışılması normal zaten), eşe dosta bol Akademi Ödüllü filmleri tavsiye ediyor (tadından yenmiyor yahu bu filmler), kimin kazanıp kimin kazanmayacağı üzerine yararlı (!) sohbetlere dalan sinemaseverlere de isabetli tahminler diliyorum. Yaşasın Oscar Ödülleri! (Hakan Bilge)

Görkemine, alımına ve de çalımına 2. Dünya Savaşı’nın dahi gölge düşüremediği Oscar törenleri 1928’den bu yana aralıksız düzenlenmeye devam ediyor. Objektiflere her daim gülümseyen oyuncuları, adaylık kazandıklarında koltukları kabaran yönetmenleri vb. izleyeceğiz yeniden, ihtimal yine sabaha karşı. Müjde! 2009 Oscar adayları açıklandı. Irak’ta ve Gazze’de bombalar patlayadursun…

Şaşaalı bir tören hakkında oldukça sert bir giriş yazısı ile başlamamın nedenini birazdan daha iyi anlayacaksınız.

Nicedir Oscar ödülleriyle ilgili yapılan tartışmalar aşağı yukarı şu sorunlar ve tanımlamalar üzerine dayandırılıyor:

Muhafazakâr bir jüri topluluğu

Deneysel ve underground filmlerin dışlanması

Dünyayı anlamaktan uzak filmlere ödüllerin verilmesi

Politik yönü ağır basan filmlerin görmezlikten gelinmesi

Bilimkurgu ve komedi filmlerinin adaylık bile alamaması

Bugün dâhi sıfatını kazanmış yönetmenlerin defalarca aday gösterilmelerine karşın (Burada, En İyi Yönetmen kategorisini kastediyorum. Bazılarının Şeref Oscarı’na değer görülmesi ise ağızlarına çalına bir parmak baldan ibaret denebilir, herhalde.) ödüle değer görülmemeleri de sıklıkla dile getirilen bir olgu olarak karşımızda yer alıyor. Kim bu yönetmenler? Birkısmını arz edeyim:

Charlie Chaplin (David W. Griffith, Sergei Eisenstein ve Erich von Stroheim ile birlikte sessiz sinemanın kurucu ismi; Buster Keaton ve Harold Lloyd ile birlikte komedi sinemasının belkemiği. Keaton’a ayrı bir çerçeve açmama lüzum var mı?)

Alfred Hitchcock (Thriller janrının usta ismi; etki alanı çok geniş bir auteur.)

Howard Hawks (Komediden gangster filmlerine, polisiyeden western janrına değin uzanan geniş bir yelpazade ürün veren bir isim.)

Orson Welles (Sinema birçok teknik kazanımı ona borçlu.)

Stanley Kubrick (Hemen her filmi başyapıt düzeyindeki ketum adam.)

Robert Altman (İletişimsizliğin sinemasını yapan “bağımsız yönetmen.”)

John Cassavetes (“Bağımsız sinema”nın isim babası, yetenekli bir oyuncuydu da.)

Arthur Penn (“Yeni Amerikan Sineması”nın kıymeti bilinmeyen yönetmeni.)

Sidney Lumet (Amerikan değerlerini eleştiren müthiş yetenekli bir adam.)

David Cronenberg (Marjinal filmleriyle kategori dışı bir yaratıcı.)

David Lynch (Hemen her filmi kült statüsü kazanan auteur sinemacı.)

……….

Evet, hatırı sayılır yönetmenlerden bazıları… Ve durum hiç de iç acıcı değil.

Yanı sıra nice kaliteli filmin -ki bugün çoğu klasik olarak addediliyor- En İyi Film ödülüne layık görülmemesi de enikonu gündeme getirilen bir hadise. (Buna Godard gibi “Oscar kazası” mı demeli, muhafazakârlık mı demeli, bilemiyorum.)

Zaman içinde bir yolculuk yapalım:

Yıl:1941

En İyi Film Ödülü: (How Green Was My Valley) Vadim O Kadar Yeşildi Ki

En İyi Yönetmen Ödülü: John Ford (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Citizen Kane (Yurttaş Kane)

Ödülü hak eden yönetmen: Orson Welles (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum: Vadim O Kadar Yeşildi Ki kötü bir film mi? Elbette hayır; fakat Yurttaş Kane gibi sinemayı değiştiren, etki gücü yüksek bir film asla değil.

Meraklısına: John Ford En İyi Yönetmen ödülünü tam dört kez kazanmış tek yönetmen… Bu rekorun kırılacağını sanmıyorum.

Yıl: 1971

En İyi Film Ödülü: The French Connection (Kanunun Gücü)

En İyi Yönetmen Ödülü: William Friedkin (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: A Clockwork Orange (Otomatik Portakal)

Ödülü hak eden yönetmen: Stanley Kubrick (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum:Zararsız ve suya sabuna pek fazla dokunmayan bir filmdir Kanunun Gücü. Kötü film değildir, üstelik temposu hiç düşmeyen bir gerilimdir; fakat Otomatik Portakal’ın dünyayı kavrama potansiyelinden bir hayli uzak bir filmdir.

Yıl: 1976

En İyi Film Ödülü: Rocky

En İyi Yönetmen Ödülü: John Avildsen (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Taxi Driver (Taksi Şoförü)

Ödülü hak eden yönetmen: Martin Scorsese (adı geçen filmin yönetmeni; fakat bu kategoride aday gösterilmemişti.)

Yorum: Bir B-filminin birkaç dalda Oscar kazanması hayret verici; fakat geleneksel bir “yükseliş” öyküsünü içerdiğinden Hollywood’da rastlanmayan bir durum da değil.

Meraklısına: Taksi Şoförü, o yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazandı.

O yıl En İyi Yönetmen kategorisinde yarışan adaylar arasında Ingmar Bergman ve Sidney Lumet de vardı.

Sorarlar adama: Bundan elli yıl sonra John Avildsen’i ve Rocky’yi kaç kişi anımsayacak?

Yıl: 1979

En İyi Film Ödülü: Kramer vs. Kramer (Kramer Kramer’e Karşı)

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Benton (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Apocalypse Now (Kıyamet)

Ödülü hak eden yönetmen: Francis Ford Coppola (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorumsuz!

Yıl: 1980

En İyi Film Ödülü: Ordinary People (Sıradan İnsanlar)

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Redford (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Raging Bull (Kızgın Boğa)

Ödülü hak eden yönetmen: Martin Scorsese (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorumsuz!

Yıl: 1994

En İyi Film Ödülü: Forrest Gump

En İyi Yönetmen Ödülü: Robert Zemeckis (adı geçen filmin yönetmeni)

Ödülü hak eden film: Pulp Fiction (Ucuz Roman)

Ödülü hak eden yönetmen: Quentin Tarantino (adı geçen filmin yönetmeni)

Yorum: Forrest Gump da iyi bir filmdir, üstelik Tom Hanks’in performansı da hayranlık uyandırıcıdır. Fakat bütün bunlar bile Ucuz Roman’ın sinemasal kodlarını sarsmaya yetmez, asla yetmez.

Meraklısına: Ucuz Roman o yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kucakladı.

……….

Evet, bu şaşırtıcı görünümün doğasında hangi nedenlerin varolduğunu ve niçin sıradışı filmlerin ödül alamadığını tartışmak gerektiğinin altını ısrarla çizmek istiyorum. Yorum sizin…

……….

Not 1: Senarist ve Oyuncu kategorilerinde ve başka dallarda da özellikle siyahi oyuncuların hakkının yendiği ve bile isteye bir ırkçılık örneği sergilendiği bilinen bir gerçek. Bu konuda Amerika Birleşik Devletleri’nde son yıllarda kimi değişimlerin yaşandığını gözlemlemek olasıdır. Barak Obama’nın da Başkan olmasının ardından bu durumun değişeceğini ummak ise fazla iyimserlik olur kanısındayım.

Not 2: Oscar kazanamayanlara kadın oyunculardan Greta Garbo, Marlene Dietrich, Ava Gardner ve Rita Hayworth’ı; erkek oyunculardan Peter O’Toole, Edward G. Robinson ve Cary Grant’i; yönetmenlerden de Douglas Sirk, Josef von Strenberg, Brian de Palma ve sektöre sokulamayan kategori dışı Jim Jarmusch’u da eklediğimizde Oscar Amca’nın marifetleri daha iyi anlaşılacaktır.

Not 3: Son olarak, bir oyuncu ya da bir yönetmenin Oscar kazanıp kazanmaması bir gösterge midir? Şaka mı yapıyorsunuz?

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com

Bu yazım, kısmi değişikliklerle Kuyu Dergisi’nin 4. sayısında (Mart-Nisan 2010) ve ayrıca şurada yayımlanmıştır.

Federico Fellini’den Sözler

28 Kasım 2008 Yazan:  
Kategori: Sanat, Sinema

 

“Ben gerçeği herkesin kendisinin bulması gerektiğine inanırım. Bana kalırsa, sosyal bir öbek için bir çağrı hazırlamak, ya da herkes için çağrı olacak bir film çevirmek boşunadır. Bir topluluğa hitap edilebileceğine inanmıyorum. Çünkü topluluk dediğimiz nedir ki? Her birinin kendi gerçeği olan belli sayıda bireylerin toplamı. Filmlerimin bir sonu olmayışının nedeni de budur. Filmlerimin hiçbir zaman basit bir çözümü yoktur. Bana kalırsa, bir sonuca ulaşan herhangi bir öykü anlatmak, sözün tam anlamıyla ahlâk dışıdır. Perdede bir sonuç sunduğunuz anda seyircinin işine karışıyorsunuz demektir.”

 

“Sanatta tanımlamalar anlamsızdır. Etiketler bavullara konur… Sanatta bütün yolların geçerli olduğu kanısındayım.”

(Andrei Tarkovski hakkında) “Büyük sanatçı, büyük ruh, büyük usta.”

 

 

“Buster Keaton, Charlie Chaplin’den daha çok hoşuma gider. Kedi parlaklığındaki gözleri, kemirgenleri andıran keskin dişleri ile Chaplin bende bir tür kuşku, güvensizlik yaratıyor. Chaplin’in belki de en büyük olduğunu kabul ediyorum. Ancak Keaton’ın duygu sömürüsüne ihtiyacı yoktu. Giriştiği mücadeleleri ve başına gelen yıkımları, haksızlıkları ya da adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için yaşamamıştır. Ve bu mücadeleler, bizi heyecanlandırmayı ya da bize tepeden bakmayı amaçlamaz. İnatçı çabasının özü, bize bir bakış açısı, tümüyle değişik bir perspektif önerisinden ibarettir. Âdeta bir felsefedir bu, değişmez kavramlardan oluşan bir sistemin içinde donup kalmış bütün varsayımları ve fikirleri altüst eden ve bunları geçici ve yararsız kılan değişik bir din. Budizm’den direkt gelen gülünç bir varlık.”

 

(Otto e mezzo hakkında) “Aslında, bu filme bir isim vermeyi bile becerememişim. Notlarımın olduğu deftere, o güne kadar çekmiş olduğum bütün filmlere gönderme yapmak amacıyla 8 1/2 şeklinde bir not düşmüştüm, geçici olarak. O, filmin adı oldu.”

 

“Bir sanat eseri, yalnız ve tek bir ifadeden, kendi öz ifadesinden doğar. Genellikle tercihim, sinema için yazılmış özgün konulara yöneliyor. Öyle sanıyorum ki sinemanın edebiyata ihtiyacı yok. Yalnızca sinema yazarlarının, yani merakını ritimle, sinemaya özgü ahenkle anlatan kişilere ihtiyacı var. Sinema, en iyi varsayımla bile her seferinde hayali kopya resimler gibi üst üste çakışmalara ihtiyacı olmayan özerk bir sanat dalıdır. Her sanat eseri, algıladığı ve ifadesini onda bulduğu boyutta yaşar. Bir kitaba ne basılır? Durumlar… Ancak, bu durumlar kendileri olmadan, hiçbir anlam taşımazlar. Önemli olan, bu durumların ifade edildiği duygulardır, yani hayal gücüdür, ortamdır. Işıktır ve sonuç olarak bunların yorumudur. Oysa bu olguların kâğıt üzerindeki yorumunun, sinematografik yorumu ile hiçbir ilgisi yoktur.”

 

 

 

“Bir sanatçı her zaman kendinden söz edermiş gibi geliyor bana. Bir filme giren günlük şeyler bile sanatçının acı ve kaygılarının tanıklarıdır.”

 

“Gerçeği abartmaktan, süslemekten, güzelleştirmekten hoşlandığımı bütün dostlarım bilir. Bazı insanlar bu yüzden yalancı olduğumu söylüyorlar. Benim gibi düşlerin ve görüntülerin dünyasında yaşayan birisi için gerçeğe sadık kalmak ancak doğaüstü, aşırı bir zorlama olabilir.”

 

“Kitaplar okumaya, tablolar görmeye hiç gerek yok. Yaşam bugüne dek, bu yapıtlarla şartlanmıştır; çağın özü onlardır. Öyleyse yaşamak yeterlidir.”

 

“Asıl katıksız anlamda Yeni-Gerçekçiliğin benim için almamı: insanın kendini ve başkalarını araştırması, bütün yönlere, hayatın bulunduğu her yöne doğru bir araştırma…”

 

“Franz Kafka… Düşsel bir peygamber…”

 

 

“Tek gerçeklik düşlerdir.”

 

 

“Düşlerimiz bizim gerçek yaşamlarımızdır.”

 

(Alfred Hitchcock’un The Birds – Kuşlar filmi hakkında) “Kıyamet şiiri…”

 

“Yeni-Gerçekçiliğin ‘film yapmak yaşama karşı bir alçakgönüllülük eylemidir.’ öğretisini kabul etmiyorum… Çünkü bu yaşama karşı alçakgönüllülük işini, kamerayla olan işinize dek uzatacak olursanız, artık sinema yönetmenine gerek kalmayacaktır.”

 

“Duyduğum tek sorumluluk duygusu, cehalet ve aptallık tarafından üretilen vasatlıktan kaçınmaktır.”

 

“Seyirci (…) istekleriyle şartlanmak olanaksızdır. Buna önem verecek olursanız, kendinizi aşağılayıcı ve küçültücü bir duruma sokarsınız…”

 

“Bir insanın gerek kendisi ve gerek başkalarıyla ilişkileri, gerekse de hayatın gizemleri konusundaki bütün araştırmaları tinsel ve gerçek anlamda dinsel bir araştırmadır.”

 

“Son yok. Başlangıç yok. Sadece hayatın sonsuz tutkusu var.”

 

“Benim bir tek hayatım var, onu da sana anlattım. Bu benim vasiyetim, çünkü anlatacak başka bir şeyim yok.”

 

(Akira Kurosawa hakkında) “Büyük bir gösteri adamı.”

 

 

“Ben yarım Romalıyım. Annemin ailesi Romalı. Hem de çok uzun yıllardan beri. Soykütüğü araştırmalarıyla uğraşmaktan haz duyan bir yeğenim var, annemin kızlık soyadı Barbiani’ye kayıtlarda ilk olarak 1400′lü yıllarda rastlamış. Papa 5. Martin’in maiyetinde bir Barbiani’nin çalıştığını bile saptamış hatta. Bunaryosuz senaryoları filme çekmeye zorlayan kişi çok uzaklardaki bu atadır… Roma’da yaşamaya 1938′de başladım. Burada kendimi çok daha rahat hissettim. Ama peki benim Romalı yanım var mı? Genel düşüncelere göre Romalı, dışa dönük, nefsine düşkün, eli açık, epey sosyal, insanlarla birlikte olmaktan zevk alan, iyi masalardan keyif alan, siyasete tutkunluk derecesinde bağımlı, kendisini dinsiz diye tanıtan, ama karısıyla kızlarını ‘Bir ailede tanrı ile arasının iyi olması gereken kişiler de olmalıdır…’ düşüncesiyle kiliseye yollayan biri… Ancak bu pek sempatik kusurları ve insani nitelikleri kişiliğimde tam anlamıyla yansıttığımı hiç sanmıyorum. Özellikle siyasal tutkuya gelince, bu konuda Romalı değil, tam bir Eskimo’yum.”

 

“Sinema sirke çok benzer; eğer sinema olmasaydı, pekâlâ bir sirk yöneticisi olabilirdim. Sirk de sinema gibi katıksız bir teknik ve doğaçlama karışımıdır.”

 

“Şanslı olanlar mantığa pek fazla bel bağlamazlar. Onlar sezgilerine güvenmekten, sezgileri tarafından yönlendirilmekten kor

 

kişi uyuşturucu müptelâsıymış ve bir zehirlenme olayıyla ilgili olarak engizisyonda yargılanıp hapse atılmış; otuz yılını fareler ve örümceklerle iç içe geçirmiş. Kim bilir, beni belki de bu tür sekmazlar.”

 

“İtalya gibi bir ülkede hayatımda tek bir futbol maçı bile izlemediğimi bir şekilde öğrenmeleri ya da herhangi bir seçimde bilinçli verilmiş herhangi bir oya sahip olmayışımı ifşa etmem, linç edilmem için yeterli sebeptir sanıyorum. Neyse ki, İtalyanım ve Orta İtalya’da yaşıyorum… Vatandaşlarım beni linç etmek için gerekli enerjiyi toplayıncaya kadar, kaçmak için gerekli enerjiyi toplamış olurum sanırım.”

 

“Her filmimin başında, vaktimin en büyük bölümünü çalışma masamda geçirir, habire kıç ve meme resimleri çiziktiririm. Bu, benim filmime başlama, bu karalamalar arasında onu çözme biçimimdir. Tıpkı bir labirentten çıkışı sağlayan ipuçları gibi…”

 

 

 

“Film (…) kendi kendimi araştırmamı sağlar. Aslında hiçbir zaman çözümü bulmayı istemem. Ne yapayım çözümü? Yaşam belirtisi bu değil mi; aramak, durmaksızın aramak…”

 

“Eğer Brigitte Bardot varolmasaydı onu yaratmak zorunda kalacaktık.”

 

“Işık, filmin özüdür. Ve bu nedenle sinemada ışık ideolojidir, duygudur, renktir, tondur, derinliktir, havadır, öyküdür.

 

Işık, fantastiğe, düşe eklenen, yok eden, sınırlayan, coşturan, zenginleştiren, nüanslandıran, altını çizen, benzeten şeydir, bu şeylere itibar kazandırır, onları kabul edilebilir hale getirir. Ya da tam tersine, gerçeği fantastik hale getirir, en gri günlük olayı mucizeye dönüştürür, şeffaflık katar, gerilimler, titreşimler önerir.

 

Işık, bir yüzü oyar ya da parlatır, olmayan ifadeyi ekler, donukluğa zekâ pırıltısı, yavanlığa çekicilik katar. Işık, bir yüzün zarafetini ortaya çıkarır, bir manzarayı yüceltir, onu yok olmaktan çekip çıkartır, bir dekorun fonuna büyü katar.

 

Işık, film hileleri vb. gibi özel efektlerin birincisidir. En basit, en kabaca gerçekleştirilmiş dekor, ışık sayesinde beklenmedik, hiç akla gelmedik perspektifler yaratabilir ve konuyu muğlak, endişe verici bir atmosfere sürükleyebilir; ya da yalnızca güçlü bir projektörü yakarak ya da bir başkasını devreye sokarak, kasvetli hava yok edilebilir ve her şey ferah, bildik, güven verici bir hale girer. Film denen şey ışıkla yazılır; biçim, ışıkla ortaya dökülür.”

______________________________________________________

Ek;

Federico Fellini’nin Sevdiği Filmlerden Bazıları:

1925 Maciste all’ inferno (Guido Brignone)

1928 The Circus – Sirk (Charlie Chaplin)

1931 City Lights – Şehir Işıkları (Charlie Chaplin)

1931 Frankenstein (James Whale)

1933 The Devil’s Brother (Hal Roach & Charles Rogers)

1939 At The Circus – Üç Ahbap Çavuşlar Sirkte (Edward Buzzell)

1939 Stagecoach – Cehennem Yolcuları / Posta Arabası (John Ford)

1946 Paisa – Hemşeri / Köylü  (Roberto Rosselini)

1947 Monsieur Verdoux (Charlie Chaplin)

1950 Rashômon (Akira Kurosawa)

1957 Smultronstället – Yaban Çilekleri (Ingmar Bergman)

1962 Totò e peppino divisi a berlino (Giorgio Bianchi)

1963 The Birds – Kuşlar (Alfred Hitchcock)

1968 2001: A Space Odyssey – 2001: Uzay Macerası (Stanley Kubrick)

1972 Le Charme Discret de la Bourgeoisie – Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği (Luis Bunuel)

(Yararlanılan kaynaklar: Göstermenin Sorumluluğu, sabah.com.tr, Ekşi Sözlük, IMDb, Sinema Dümyası)

Derleyen: Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com