Uzak (2002; Nuri Bilge Ceylan)

İstanbul: Yarim

İstanbul’a ne zaman insem kent uğultuyla üzerime gelir, beni bilmediğim köşelere alıp götürüverecekmiş hissi içime korkunç bir çığlık gibi dolar. Uğultular beynimde titreşimlerle ayaklarımı birbirine dolaştırır ve yürümeyi yeni öğrenmiş bir çocuk ürkekliğiyle korkarım. Korkarım, kocaman avcı kentin ellerine düşmekten, ellerindeyim zaten; beni nereye isterse oraya savuracağını da iyi bilirim, uzağım bu kente, bir o kadar da yakın. İlk gençlik yıllarımın, duygusal patlamaların, kendimi ortaya koyuşların ta göbeğindeydi avuçlarını tarihle nasırlaştırmış büyülü kent… Aslında herkesin bir şehri vardır düşlerinde ve yaşanmışlığında büyüttüğü, ben bu kenti yüreğimde taşırken, beni benliğime attı.

Filmi Ankara’nın memur ve bürokrasi kokan caddelerinde yapayalnız kendimi ararken bir afişinde görmüştüm ilk defa; önünde durdum: dedim, düşündüm; o karda durup bütün çığlığını denize kusan beyaz ve siyahın içimde uyandırdığı dayanılmaz uzaklıktaki yalnız adamın anlam arayışını. Filmden sonra kendi kendime dedim ki, acaba bu kadar doğal ve gerçekçi bir yapıyı nasıl oluşturabildi? Benim asıl çıkış noktam Yusuf () üzerinden olacaktır. Çünkü Yusuf karakteri yukarıda da bahsettiğim gibi herkesin düşlerinde büyüttüğü kentte anlam arayışında bir yansımadır. Kendimle bağdaştırdığım birçok ortak noktası vardır, zaten insanlar da hep kendi duygularıyla eşdeğer bağdaşıklıklara daha yakın olurlar. Daha filmin başında başlıyor Yusuf’un dramı; köyden çıkışla birlikte atılan adımların yalnızlığa doğru kürek çektiği ayakizlerinde yansıyor… Sanatçı (fotoğraf sanatçısı) akrabasının yanına gelmesiyle daha apartman girişinde Yusuf’un benliği dışavuruluyor (ürkek, ses tonundaki doğallık ve beyninden geçenlerin tıpkı bir fotoğraf gibi ölümsüzleştirilmesi…) Hangimiz ev içindeki yaşanılanları yaşamadık? Karakterin davranışları, çekingenliği ve doğal bir gerçeklikle hareket etmesi, ev sahibine karşı tutuk olması, kendisinin orada adeta bir yabancı olduğunun hissettirilmesi… şehre karşı da yabancılık çekeceğinin göstegeleridir. Yusuf’un umutları vardır, hepimizin yüreğinde varolan gelecekle ilgili kaygılarının gölgesinde kalan… Yönetmenimiz Yusuf’u umutlarının peşinde koştururken bizi de kendimizle yüzleştiriyor aslında. Roller değişiyor, kahramanların yerine geçiveriyoruz, birden biz “onlar” oluyoruz. İlişkilerimizi, kenti ve insanları sorgulamaya başlıyoruz. Koskoca bir kentte boğulmamak için çırpınmak ne demek? Gemilerde iş bulabilmek için uğradığı liman, temas kurmaya çalıştığı insanlar, insanların yüzlerindeki tutum, sonra kendini kaptırış, şehre karşı koymaya çalışması, sokak sokak dolaşması, sokaklardaki yaşadıkları demeyeceğim; arayış içindeki yalnız bir adamın düştüğü durumlar… Bir ara sevmeye yeltenir, beğendiği bir kızı sürekli takip eder; bir türlü duygularını açıklamayı beceremez, yine Yusuf’un kırılgan bir yapısı da var; zaten filmde pek güldüğü görülmüyor. Bir ara Mahmut’la () çıkıp fotoğraf çekimi için dolaşması, kırlara gidip değişik kareler yakalamaya çalışmaları, sonunda kendisine verilen bir miktar paranın onu şaşırtması farklı ele alınabilir. Sanatçı akrabasının tutumu da, yapmak istedikleri de tam olarak belli değil; sanatla uğraşırken aslında derin bir arayış içinde olduğu, tutarsızlıklarla boğulduğu apaçıktır. Duruş olarak Yusuf’un yeri Mahmut’a göre daha sağlam. Mahmut, sanatçının içinde barındırması gereken insani duyguların dışına çıkmıştır, yer yer bencildir; kendisinin yardımına muhtaç Yusuf’u bir an önce evden uzaklaştırmak istemektedir. Çünkü oraya ve kente ait olmadığını düşündüğü Yusuf, sanatçı dostlarına ve dünyasına yakışmamaktadır.

Ceylan filmde diyaloglardan ve konuşmalardan kaçınmıştır; zaten böyle bir doğallıkta da söze gerek kalmamış. Sinemanın görselliğinin fotoğraf gibi canlı tutulması, konuşmalar yerine birkaç saniyelik fotoğraf sunulması, anlatıdaki derinliği sağlayan asıl unsur olsa gerek.

Filmin beni en etkileyen yönünü anlatabildiğimi düşünüyorum. Hiç bir kente gelip de yoksunluğunuz oldu mu? Sokakların diliyle dertleştiğiniz oldu mu? Dünyanın neresinde olursa olsun insani değerler ve yaşam kuralları soyut olarak birbirine yakındır; büyük çoğunluk aynı şeyler karşısında duygulanır, aynı olaylara yaklaşık tepkilerde bulunur, ağlar ve gülerler…

Amerikan sinemasından bağımsız olarak Ceylan’ın yönetmenliğini yaptığı filmin başarısının altında bence bu “doğal olan” yatmaktadır. Filmde herkes kendi payına düşeni yaşamıştır, bunca ödülü almasının ana nedenlerinden biri de tekniğini sağlam motiflerle süsleyerek payımıza düşenlerin oranını çoğaltmasından geçer… Yukarıdaki soruya da verilmiş cevabım budur.

Film, Yusuf ve Mahmut karakterlerinin üzerinden bir yabancılaşmaya da işaret eder gibi olsa da bu ihtimaldir.

Başta söylediğim gibi bu yazıyı ele alırken amacım bir yapmak değildi. Kendimden yola çıkarak, izlediğim anda beynimde canlanan ve geçmişime ait izlere yapılan göndermeleri biraz olsun yazı vasıtasıyla aktarmaktı…

Koca şehirlerden kimler gelip geçmedi, ne dünyalar düşlendi, ne dünyalar pislendi; kimi tutsak, kimi yeni bir gül bahçesi… Hepsi de bizim ürettiklerimizdi. İstanbul diyorum: Büyüsünde kayboluyorum. İstanbul YARİM diyorum: Her şeye rağmen yine beni çağırıyor…

Yazan: Zebercet