Aklıma Düştüğünde

Ocak 22, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir

Sen aklıma düşünce ellerim tutuşuyor ellerim Sen aklıma düşünce yetmişinde ihtiyar
Küçük bir sokakla arkadaş, biraz daha yaşasa sanki kıyamet kopacak
Sen aklıma düşünce
Parmak izlerinden tanınıyor; parkta reddedilmiş bir aşık
Teşhis ediyorum çiziklerde o amansız veremiSen aklıma düşünce
Berlin’de dazlaklar saçlarını uzatıyor
Sağdıcı oluyorum gelinler at üstünde
Sen aklıma düşünce rütbesi sökülmüş babalar
Yeniden dönüyor evlerine
Çocuklar şen şakrak, çocuklar şen şakrak, çocuklar…
İçimdeki gardiyan mahsustan unutuyor
Mahkum odalarının kilitlerini… İyi halden yırtıyorum
Sen aklıma düşünce gül kokulu kızım
Sırrını çözüyor Mısır’da piramitlerin
Kalbim beter oluyor sen aklıma düşünce

Sen aklıma düşünce ne güzel heceliyor
Bir kekeme dört kitabı
Sen aklıma düşünce bendeki tuhaflıklar
Bir bir yok oluyor, bitiyor bendeki bu yabani başkaldırış
Toplanıp dert ediniyorlar ülkeyi konken oynayan kadınlar
Sen aklıma düşünce bir kuyunun içinde
Yusuf’a mektup geliyor kör olmamış babası
Ve anlıyor “bir ülkeye hükümdar olacak” güzel yüzlü o çocuk
Sen aklıma düşünce Diyarbakır Radyosu “Sarı Gelin” çalıyor
Sen aklıma düşmüşsün, ben içine türkünün

Sen aklıma düşünce
Üstüme yemek dökecek kadar ihtiyarlıyorum
Ellerim titriyor ellerim
Çor tutmuş bağlar yeşeriyor birdenbire
Kızılderili reis tüylerini yeniden takıyor başına
Oturan boğalar ayaklanıyor bozkırda köylülerle
Sen aklıma düşünce kim gelse aklıma
Unufak oluyorum.
Sen
Aklıma
Düşünce…

Yazan: Bülent Parlak

Dark City (1998; Alex Proyas)

Ocak 22, 2009 by  
Filed under Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

Uzayın bilinmeyen bir köşesinden gelen, uygarlıklarının devamı için çareler arayan birileri insan ırkı üzerinde araştırmalara başlar. Amaçları, İnsan’ın ne olduğunu öğrenmektir. Bunu öğrendikleri takdirde, Dünya yaşamına uyum sağlayacaklarını, belki de birer insan olacaklarını düşünürler.

Bu üstün yaratıkların beyin güçleriyle yapamayacakları iş yok gibidir. Zamanı durdurabilirler, insanların belleklerini silebilirler ve yerine arzu ettikleri bir anı demetini yerleştirebilirler. Kaderler değişir, hatta binalar bile yoktan var olabilir. Alın yazıları neredeyse saat başı yenilenen insanlar, hiçbir şeyin farkına varmazlar. Öyle ki, güneşi unuturlar ama bunun da farkında değillerdir.

Derken, bir insanoğlu çıkar ortaya ve bu işe son verir. Çünkü deneyde ters giden bir şey olmuştur. O da yaratıcılarıyla aynı güce sahiptir artık.

Tüm yabancılar göğe çekilirken, arkada kalana der ki: “İnsanlığı yanlış yerde aradınız.” Yanlış yer beyin, doğrusu yürektir.

Her şey karanlık Dark City’de (1998; Karanlık Şehir; Alex Proyas). Hava, mekanlar, yabancılar ve doktor. Bu insan evladı, belleğine sahip çıkma uğruna, ruhunu karartan bir doktor. Tüm işbirlikçiler gibi çıkar karşılığı emek sunan; ama sonunda, insan yüreğine bir övgü olarak, imana gelen biri.

Filmde aydınlık olan tek şey, bir kumsalın resmi. Aslında o kumsalın hiç var olmadığını anladığımızda, Dünya’nın da var olmadığını anlıyoruz. Dünya yok. Sadece uzayda bir yer var. Yabancıların yarattıkları şehir, oraya topladıkları insanlar ve büyük bir laboratuvar. Tüm mekan bunlardan ibaret. İnsanların, Dünya’nın neresinden ve hangi zamanından toplandıkları belli değil. Zaten, önemli de değil. Çünkü orada yeni bir kimlikleri ve hiç yaşamadıkları anıları var.

Oluşturulan şehrin, 2. Dünya Savaşı sonrası şu “Soğuk Savaş” yıllarının başlarını hatırlatan bir havası var. Yönetmenin o zamanı seçmesinin nedeni, o yıllarda insanların belli ideolojilere göre kalıplanmaya başlanması olabilir mi? Ya da o zaman dilimi, bilgi çağı dediğimiz günlerin emeklemeye başladığı anlar mı?

Her şeyi aklın fonksiyonlarına yükleyen ve tüm cevapları orada arayan yabancılar, çoğu zaman, insan yüreğini ıskalayan egemen sınıflara mı denk düşüyor? Yoksa yaratma yetkisini -yeteneğini- bilinmez hangi nedenle, yarattıklarına kaptıran bir başka gücü mü adlandırıyor?

Peki ya bu gücü elde ettiğinde, ilk işi güneşi geri getirmek olan insanoğlu neden dünyasını bir tepsi olarak düşünüyor? İlkçağların, eğer ucuna kadar gidilirse aşağıya düşüldüğü varsayılan düzlüğüne dönüşüyor her şey? Sanki, bilimin vardığı somut gerçekleri bile inkâr eden bir bunaltı söz konusu. Güneş var, su var ama öylesine tekdüze ve sevimsiz ki yaratılan yer, orada yaşayacak insanların nasıl olacağını düşünmek bile içimden gelmiyor.

Belki de o yer, bir süre sonra, kurtarıcısından kurtulmak için, başka bir kurtarıcı bekleyenlerin diyarı oluyor.

Yazan: Ayşegül Engin

Leonardo Da Vinci (üçüncü bölüm)

Ocak 19, 2009 by  
Filed under Manşet, Rönesans Sanatı, Sanat

Rönesans sanatının dâhiyane üstâdı Leonardo Da Vinci ile ilgili yazı dizisinin bu üçüncü ve son bölümünde üstâdın çığır açan bir başka çalışması “Vitruvius Adamı” adlı eskizinden bahsetmek istiyorum.

Vitruvius Adamı, Leonardo Da Vinci’nin günlüklerinin birinde bulunan, aldığı notların yanına çizdiği, türlü rivayetleri içinde barındıran ünlü eskizidir. Sanat tarihçilerine göre bu eskiz adını, M.Ö. I. yüzyılda yaşamış Romalı mimar, yazar ve mühendis, De Architectura Libri Decem’in (Mimarlık Üzerine On Kitap) yazarı Marcus Vitruvius Pollio’dan almaktadır.

De Architectura Libri Decem (Mimarlık Üzerine On Kitap) adlı bu eser, mimarlığı konu alan ve günümüze denk ulaşmış en eski yazılı metin olması açısından önemlidir. Antik Çağ’dan Ortaçağ’a, özellikle Rönesans’a hükmeden bu şahsiyet, Leonardo Da Vinci başta olmak üzere, İtalyan hümanist Francesco Petrarca ve Bramante, Sebastiano Serlio, Andrea Palladio, Leon Battista Alberti gibi mimarları da etkilemeyi başarmıştır. Vitruvius, sözünü ettiğimiz bu eserinin orijininde, insan bedeninin sahip olduğu ideal bir orantıya yer vermiş ve ayrıca, sanattan anlamak için onun doğasına inilmesi gerektiğini savunarak, doğadaki uyum ile sanat eserlerinin kalıcılığı arasında ilişki kurmuştur. Leonardo Da Vinci ve birçok sanatçı, insan vücudunun bu ideal oranını çalışmalarına başarıyla yansıtmıştır. Bununla birlikte, her ne kadar üzerinde durulmasa da, Leonardo’nun iyice anlaşılması için Vitruvius’un önemli bir kaynak olduğunu düşünmekteyim. Nitekim Vitruvius’un hayatını incelediğimizde Leonardo’nun ondan nasıl etkilediğini birçok açıdan fark edeceksinizdir. Burada bahsettiklerim sadece küçük bir kesittir.

“Kuşkusuz sanatsal mükemmelliğin bilinmemesi nedeniyle doğal olarak fark edilmeyişine de şaşmamamız gerekir; ancak iyi hakemler, sosyal ilişkilerin etkisiyle sık sık göstermelik bir beğeniye yönlendikleri zaman en büyük kızgınlığın gösterilmesi zorunludur. Şimdi, Sokrates’in arzuladığı gibi duygularımız, düşüncelerimiz ve öğrenimle kazandığımız bilgiler açık seçik görülebilseydi, tanınmış olmanın ve aşırı övgünün bir etkisi kalmayacak, doğru ve sağlam bir öğrenimden geçerek bilginin doruğuna erişenler, kendileri hiç uğraşmaksızın görev alabileceklerdi. Ancak bu gibi şeyler, olmaları gerektiğini düşündüğümüz gibi açık ve belirgin görünmedikleri için ve öğrenim görenlerden çok cahillerin kayırıldığını izlediğimden ve şeref kazanma uğraşında cahillerle uğraşmayı kendime yakıştıramadığımdan bilgi alanımızın mükemmelliğini bu bilimsel yapıtı yayınlayarak göstermeyi yeğliyorum.” — Marcus Vitruvius Pollio —

1492 yılında çizildiği öne sürülen bu eskiz, aslında Leonardo Da Vinci’nin anatomi üzerine yaptığı çalışmaların çığır açıcı noktasını oluşturmaktadır. Bir daire ve bir karenin ortasında, değişik açılardan, kol ve bacakları açık ve kapalı, üst üste geçen çıplak bir erkeği resmetmektedir bu eskiz. Yanındaki notlarda sıkça bahsetmiş olduğu ve bizim de yukarıda sözünü ettiğimiz insan vücudunun ideal oranı Altın Oran’ın (Oranlar Kanunu), Leonardo’nun bu çalışmasında önemli bir yeri vardır. İnsan vücudu ve evren arasında anatomik bir bağ kuran Leonardo’nun bu eskizinde, karenin “maddesel” varlığı, dairenin ise “ruhsal” varlığı sembolize ettiği, bir nevi insanoğlunun farklı iki yönünü çizimine yansıttığı gibi görüşler öne sürülmektedir. Leonardo’nun hemen hemen bütün eserlerine nüfuz etmiş olan bu eser, Rönesans’ın önemli bir bilim ve sanat eseri olup günümüzde Venedik’te bulunan Gallerie dell’Accademia’da sergilenmektedir.

Mona Lisa (La Jaconde), Son Akşam Yemeği (L’ Ultima Cena) ve Vitruvius Adamı üçgeninde incelediğimiz Rönesans’ın ünlü üstâdı Leonardo Da Vinci hakkındaki yazı dizimizi burada sona erdiriyor, takip eden sanatseverlere teşekkür ediyorum.

Yazının birinci bölümüne buradan, ikinci bölümüne de şuradan ulaşabilirsiniz.

Yazan: Melike Karagül

Renkli Magnumlar

Hepimizin görsel belleğinde (daha da iddialı olmak gerekirse, ikinci derecedeki ve belki de asıl önemli bellek alanı olan kolektif belleğimizdeki) yeri sarsılmaz bir köşe başını kaplayan görüntüler bulunmakta. İstesek de istemesek de hiçbirimizin algı kapaklarının sonuna kadar kapatılması mümkün değil. Bu nedenle doğal ve sağlıklı olduğunu iddia edebileceğimiz bir şekilde günümüzün ve tarihimizin önemli sayılan yaşantıları, belleğimizde gerekli olduğu zaman çıkmak üzere bir kenarda mevzileniyor. Bununla beraber bizden de önce bunun farkında olanların, bunu kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya yönelik, sürekli birtakım girişimleri oluyor. Bu da algılarımızda hem içeriye hem dışarıya doğru global bir tıkanmaya yol açıyor. (Algılarımız ilk aşamada önemli bir imgeler transferiyle manipüle ediliyor. Bu manipülasyon sonucu yeni algılar da önceden belli ölçüde yönlendirilmiş biçimde yaratılıyor. Tekrar ilk aşamaya geliniyor ve bu böyle sürüp gidiyor.) Bu algı daralması tümüyle dış etkenler ve yönlendirilmeler tarafından belirlenmiyor tabii ki. Belki de insanın önsel düşünme zincirleri hepimizde kolaya varan bir genellemeyi meydana getiriyor. Bu şekilde belki de rahat ediyoruz ve yeni ve tehlikeli bilgilerden kendimizi sıyırıyoruz ya da öyle sanıyoruz.

Siyah beyaz belgesel fotoğraf denince akla ilk gelen isimlerden birinin Magnum, Magnum denince de akla ilk gelen şeyin -tabii konuyla ilginenler için söz konusu bu- siyah & beyaz ve oldukça ciddi belgesel fotoğraflar olması tabii ki tesadüf değil. Robert Capa’nın savaşları, Economopoulos’un Balkanları, Henri Cartier Bresson’un kritik anları… İşte tüm bunlar -zorunlu ve gerekli süreçlerin sonucu olarak- zihnimizde yer ediyor (belki de edemiyor). Çağımızın kaotik yaşantısı ve bunun aktarımındaki belki de en önemli araç olan fotoğrafın kullanımında ustalaşan ve belgeleme ve arşivleme güdülerini, toplumsal sorumluluk bilinci ve sanatsal duyarlılıkla birleştiren fotoğrafçılar, ortaya koydukları eserin kendilerinden ayrılıp kolektif yaşantının kayıt anlarına dönüşmesini sağlıyorlar. Bunu da siyah ve beyazı kullanarak yapıyorlar. Ve bu da bizim düşünme ve soyutlama yeteneğimizle örtüşüyor olmalı ki etkisini hiçbir şekilde yitirmiyor ve bu olanağı ile siyah & beyaz, renkli fotoğrafa rağmen büyük bir dirençle varolmayı sürdürüyor.

Fakat bu direnci kırmaya yine Magnum fotoğrafçıları girişiyor. magnumphotos.com adlı internet sitesinde bulunan Harry Gruyaert ve Gueorgui Pinkhassov’un fotoğrafları gerçekten de görülmeye değer. İlginenler Geniş Açı dergisinin 31. sayısında Pinkhassov’la tanışmışlardı. 1952 senesinde Moskova’da doğan Pinkhassov’un fotoğrafa olan ilgisi öğrencilik yıllarına dayanmakta. Pinkhassov, 1969-1971 seneleri arasında Moskova Sinema Enstitüsü’nde (VGIK) eğitim görmüş. 1971-1980 arası boyunca Rusya’da bir sinema stüdyosu olan MosFilm’de çalışmış. Orada da yine görsellikle ilgili görevler almış. Ünlü Rus yönetmen Andrei Tarkovsky’nin onu 1978’de Stalker (İz Srücü) filminin setine çağırması ile birlikte onunla çalışma şansı yakalamış. 1988’de Magnum’a kabul edilmiş ve çeşitli ülkelerde çeşitli foto-röportajlar üretmiş. Fotoğrafı aslında bir iletişim aracı olmaktan ziyade yaratım aracı olarak, keşiflere olanak sağlayan bir medyum olarak değerlendirmekte olan Pinkhassov aslında, bu anlamda Magnum’la tümüyle uzlaşıyormuş gibi görünmüyor.

Gruyaert ise 1941 Belçika doğumlu. Görsellik onun da küçük yaşlardan beri ilgisini çekmiş. Çalışma hayatına, ışık ve kompozisyon bilgisine iyice hakim olmasına yardımcı olacak bir işle, bir televizyonda görüntü yönetmeni olarak başlamış. Zamanla fotoğraf hayatında ön plana çıkmaya başlamış. National Geographic, Geo, Fortune, Vogue, Id gibi önemli dergiler için fotoğraflar çekmiş. Ülkesinin yanısıra Japonya, Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan, Mısır ve Fas gibi ülkelerde çalışmış. Çok sayıda büyük ticari firma için tanıtım amaçlı fotoğraflar üretmiş.

Her ikisinin de fotoğrafları (Gruyaert için özellikle Rivages serisi fotoğrafları) ilk bakışta hemen renk ve ışık kullanımı konusundaki yetkinlikle fark edilebiliyorlar. Fotoğraflar hangi noktalarda kesiştirilebilir ya da ayrıştırılabilir sorusu daha analitik bir yaklaşım talep edebilir ama bildiğimiz anlamda bir hazır okumaya olanak vermiyorlar. Söz konusu eserlerde yabancı olduğumuz birtakım şeyler görünüyor. Fotoğraflar bize farkında olmadığımız renkleri, ışığı ve kompozisyon kullanımını görüntülüyor. Bir taraftan yakalanan anların vuruculuğu, gerçeküstülüğü; bir taraftan belgeselin anlatım olanakları, bir taraftan öznelliğin, algılamanın, sentezlemenin ve dışavurmanın -bunlar sanatın ortaya çıkış biçiminin zorunlu aşamaları olabilir mi?-; bir tafaftan soyutlamanın, yabancılaşmanın, teatralliğin gücü kendilerini fotoğraflarda dışa açıyor. Birikim ve sentez, yeni görme çabaları ve keşfetme tutkusuyla biraraya gelip deneyim çabasını ifade ediyor. Siyah beyazın gücü renkli fotoğraflarda kaybolmuyor, tam tersine işin içine giren yeni bir elemanla siyah beyaza kafa tutuluyor. Ve belki de rengin veremeyeceği düşünülen zihinselliğin ve bilinçaltına yapılan göndermenin ispatına girişiliyor. Politizasyondan uzak keskin amaçları olmayan hiçbir kalıba sığmayacak öznelliğin ve sosyalliğin bu görünümleri -belge niteliklerini kaybetmeksizin- kendi estetiklerini yaratıyorlar ve sanatın ve bilindik anlatım olanaklarının sonuna yaklaşıldığını ileri sürenlere bir davet yaratıyorlar.

Özellikle ülkemizde fotoğraf albümlerinin ulaşılabilirliğinin ancak ciddi bir ilgiye ve refah düzeyine ihtiyaç duymasının sonucu olarak internetin imkanları gerçekten de ilgilenmeye değer. Buna belki de ciddi bir biçimde ihtiyacımız var. Çünkü ülkemizde her alanda olduğu gibi fotoğraf alanında da bir noktada sabitlenmiş gözüküyoruz. Bu nokta fotoğrafın, tüm insanları ilk olarak çektiği nokta. Ülkemizde çok sık biçimde üretilen ve bu alandaki ağırlığını kolay kolay kaptıracakmış gibi görünmeyen naif yaklaşım hemen bize fotoğrafik kalıplar yaratıyor ve biz bu kalıplara en belirgin bir biçimde Saydam Günleri’nde olmak üzere ilk fırsatta hemen rastlıyoruz. Tüm bu kalıplar hemen bize bizde fotoğrafın nasıl algılandığını belirtiyor. Batı’nın yaşadığı süreçlerin -reformlardan aydınlanma çağına, sanayi devriminden 20. yüzyılın hızlı ve yoğun birikimine, Dünya savaşlarından bireyselleşmeye, politize olmaktan yabancılaşmaya- hiçbirini yaşamamamızdan dolayı yapılan her şey bir yüzey transferine, temelsiz işlere yani sözün kısası güncel anlamda bir oryantalizme götürüyor. Batı’nın yabancılaşması bize ithal edildiğinde ortaya yüzen bir yabancılaşma, naif bir oryantalizm çıkıyor. Pinkhassov da bir doğulu (!) olmasına karşın aşağıdaki -Geniş Açı dergisinden alıntılanan- sözleriyle, bizim yaklaşımımızla olan ince farkı belirtiyor sanki. Önyargısız, yenilikçi, sorgulayıcı ve kendini arayan bir zihin, beraberinde saf bir algıya ihtiyaç duymaz mı?

“Sadece okulda ögrendikleriyle fotoğraf çekebilecegini düşünenler fotoğrafa geç kalırlar. Etrafı koklar, hareket eder ve fotoğrafı beyniniz bir şey anlamadan önce çekersiniz, sonra anlarsınız. Düşünce sonradan gelir. Fotoğraf okulundayken bir sürü dergiye bakardık. Genellikle Çek dergileri olurdu bunlar, çünkü Rus fotoğrafçıların çoğunluğu propaganda fotoğrafları çekerdi. Yani gerçek fotoğraf yoktu, hikaye anlatan bir şey yoktu. Ancak Çek dergilerinden yararlanabiliyorduk yani. Tabii fazla bir şey anlamıyorduk, sadece fotoğraflara bakıyorduk, hızlı hızlı. Aslında doğru olan da bu. Bir arkadaşımla sergiye gittiğimde ona hep fotoğraflara hızlı hızlı bakmasını öneririm, önünde fazla durmadan. Bu çok önemli: Öncelikle bilgiyi değil, fotoğrafın sana vermek istediği duyguyu özümsemek…”

Yazan: Erkan Erdem

Sekiz Ay

Ocak 18, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Manşet, Mektuplar, Sanat

Kurban olduğum,

Bu mektubu sana göndermeyeceğim, bir daha gönderilmemiş mektup alamayacaksın benden; ama yazmayı sürdüreceğim, bir gün sen olmayıncaya dek yazdıklarımda.

Kızacaksın bana ama sana benziyor diye yeni tanıştığım bir adamı seviyorum. Aslında bu benim dağı, taşı, ormanı sevmem gibi. Aşkla değil sevgim; ama onun gülüşü, bakışı, sessiz sakin konuşması, rahatlığı, alaycılığı, nüktedanlığı, sakalı o kadar sen gibi ki yanında otururken başımı omzuna yaslayasım geliyor. Tek farkı, saçları seninkilerden koyu ve uzun ama arkadan bağlı olduğu için fark belli olmuyor. Sana benziyor diye, saatlerce yanında durabilir ve saatlerce dinleyebilir ya da gözlemleyebilirim onu.

Şirketin merkez binasında çalışan bilgisayar programcısı, her hafta perşembe günleri geliyor, iki saat kalıyor ve bilgisayarlardaki güvenlikle ilgili işlemleri yapıyor. Sırf o sana benzeyen adamı görmek için her hafta aynı günü iple çekiyorum; perşembeleri daha özenli giyiniyorum; bana bakmasını, benimle ilgilenmesini sağlamaya çalışıyorum. Bir sürü saçma soru soruyorum, bir şekilde odamdaki bilgisayarla ilgilenmesi için sorun çıkarıyorum, bilmiyor ya da anlamıyor gibi davranıyorum. Gerçekten garip aslında; aşkın insana neler yaptıracağını anlattıklarında hep güler geçerken ya da “yok canım daha neler” derken, benzer hatta daha kötülerinin başıma gelebileceğini nasıl bilebilirdim? Seninle yaşadıktan sonra bir sürü şeyi, şimdi benzerini görünce bile karmakarışık olabiliyorum.

Sekiz ay oldu görüşmeyeli… Ne beter, ne kötü sekiz aydır bu, geçmiyor sayıyorum; yine sekiz ay, bir daha sayıyorum, yine sekiz ay.

Geçenlerde işyerinden biriyle öğle yemeğine çıkmıştık. Uzun zamandır bana ilgisi olduğunu hissediyordum ama anlamazlıktan geliyordum. Çünkü ben iki yıldan fazladır ne senden başkasını görmüş, ne de senden başkasını duymuştum. Konuşmanın bir yerinde kesti konuşmasını ve daldı, merak ettim:

“Anlatsana, ne düşündün?” diye sordum.

“Anlatılmaz ki…” dedi.

“Kuşlara nasıl uçtuğunu sorsana… Onlar ancak uçarlar ama nasıl uçulur anlatamazlar ki.” Sonra da bilgece bir edayla ekledi:

“Uçmayı ancak uçarsan anlarsın.”

Aslında orada bana ilgisini belli etmeye çalışıyordu ama ne demeliydim.

Kanatlarımı, “Hep seninleyim, sensiz nefes alamam ve hatta uçmam.” bile diyerek, uçmayı öğretenime, yani sana vermek için sekiz ay önce koparmıştım. O zamanlar bilmiyordum, bilinmeyen şeylerin özlenmeyeceğini ve bilmiyordum, bildiklerini yok ettiğinde daha çok özleneceğini.

Senden önce bu kadar sevebileceğimi de bilmezdim, sonrasında bu kadar acı çekileceğini de…

”Seni ne kadar özlediğimi anlatsam anlamazsın.” demiştim. Anlamayacaksın da… Almayacaksın; bu mektubu yazdığım onca mektubu almadığın gibi. Aslında alsan ne değişir ki, “geberiyorum özleminden” dediğim halde sen o müthiş iradi gücünle “karardan dönenin kaşığı kırılsın” der gibisin. Belki de ben büyütüyorum seni, her gün biraz daha.

Göndermediğim mektupları yazmasam artık belki de bir yerlerde unuturum seni. O sana benzeyen adamı sana benzetmesem mesela… Yalnız bazen seni hatırlamıyorum biliyor musun? O anların ne zaman olduğunu tam hatırlamıyorum. zaman duruyor gibi, beynim uyuşuyor, sonra hayalle gerçek arası bir yerlerde buluyorum kendimi. Sonra odaya birileri girip çıkıyor, o zaman sen gidiyorsun kafamdan; yalnız seninle birlikte herkes gidiyor.

Garip, tarif edilemez bir şey.

Sayıyorum, sekiz ay yine, biraz önce de saydım biliyorum ama belki değişmiştir diye yine sayıyorum. Değişince ne olacak diye soracaksın, sorma bence ya da sor istersen… Niye biliyor musun, belki bir müjde gibi gelirsin diye…

Sana seni ne kadar özlediğimi söyledim değil mi? Her kelimenin bir anlamı var. Bazen anlamlarından çok fazla şeyler yükleriz kelimelere; ama bazı kelimeler vardır ki taşıdıkları anlamlar çok fazla olduğu halde gereken önemi vermeyiz ne duyduğumuzda, ne söylediğimizde. “Seni özledim” de öyle işte… Seni nasıl özlediğimi anlatmam için şöyle dersem belki daha iyi anlatabilirim özlemimi:

Seni öyle özledim ki hani idama götürülen bir mahkumun kurtarılma arzusu kadar özledim seni. Günlerce çöl ortasında, susuz kalmışların isteyeceği bir yudum su kadar özledim seni. Boğazına kaçan bir parça ekmeği çıkarmak için neredeyse ölmek üzere olan birinin hava özlemi kadar özledim seni. Evinden çok uzakta askerliğini yapan birinin on sekiz ayının son sabahını özlediği kadar özledim seni. “Kurban olduğum” derdim sana ya, kurban edilecek hayvanın bir an önce acı çekmeden toprak olmak için duyduğu istek kadar özledim seni.

Anlatabildim mi özlemimi? Duydun mu ki beni? Çağrımı işittin mi? Özlemimi hissettin mi? Başımın ağrılarını dindirebilecek misin gelip, ya da bu uyuşukluğu? Bazen zamanı bile hatırlayamadığım bu gel-git anlarını, hani neredeyse gece mi şimdi, yoksa gündüz mü diye ayırt edemediğim çok karanlık ve bulanık anları? Senden sonra bana garip bir şeyler oluyor. Annem pek acıyarak bakıyor bana. Neden anlamıyorum. Acaba seni biliyor muydu? Ondan gizlemiştim seni. Öğrenir de senin aleyhinde bir şey konuşur diye mi korktum, bilmiyorum. Gerçi konuşmazdı O, babam öldüğünden beri hep beni düşündü, benim için yaşadı. Babam öldüğünde de böyle baş ağrısı çekerdim sık sık ve seninle geçmişti biliyor musun?

Sekiz ay oldu, tam sekiz ay… Ben saydım, Ağustos 27 idi günlerden… sekiz ay… sen de say tam sekiz ay. Ağustos 27 2002, günlerden Salı, saat 12:38. 234 gün oldu. Sekiz ay işte. Ben gün sayıyorum, günler artıyor ama azalan vuslat günü yok. Sanırım en çok o üzüyor beni, en çok o yaralıyor…

Sana benzeyen o adam yine geldi. Koşup boynuna sarılsam senmişsin gibi, özlemimi dindirir mi az da olsa acaba? Bugün perşembe değil ki ama? Ne işi var burada? Ne güzel bir gün bugün. Sekiz ay oldu ama sana benzeyen adam perşembe olmadan geldi. Hem de benim odama ben çağırmadan geldi.

Sekiz dedim değil mi?

“Dedin.” dedi, “Yirmi bir gündür diyorsun zaten!”

Oysa ben yüksek sesle konuştuğumu sanmıyordum.

“Bugün nasılız bakalım?” diye sordu, “İyiyim.” dedim. Elinde bir bardak su vardı, çok hoşuma gitti. Benim çok su içtiğimi biliyordu demek… Sana benzediği için olsa gerek çok anlayışlıydı ve beni anlıyordu. “Hadi iç bakalım şunu.” dedi. Elinde haplar vardı. Başımın ağrıdığını da anlamıştı demek… Ne kadar güzel! “Sekiz” dedim, “Hayır” dedi “İki tane”, “Yok” dedim “Ondan daha fazla oldu, keşke iki ay olsaydı ama sekiz ay oldu, tam sekiz ay, ben saydım tam sekiz ay, sen de say istersen, ağustos yirmi yediden bu yana sekiz ay.”

“Biliyorum, sekiz ay oldu. Şimdi sen bunları iç, her şey daha güzel olacak, inan bana.” Sana benzeyen adam yalan söylemezdi, sen hiç söylememiştin çünkü bana. “Peki” dedim. İçtim ben de… Sonra yavaş yavaş sanki sana o kadar benzemediğini fark ettim…

Birden seni unuttum sanki bir yerlerde yine, bir sürü insan girip çıkmaya başladı odaya. Bunlar da kimdi yine aynı rüya gibi, karanlık ve bulanıktı, her yerim uyuşuyordu, hayal sesler duyuyordum yine.

“Nasıl hastamız doktor?” Bu ses annemin sesiydi. Annemin benim işimde ne işi vardı? Sonra sana benzeyen adama neden doktor diyordu bilmiyordum. “İyi olacak merak etmeyin. Çok ağır bir ruhsal çöküntüde… İlaç tedavisini sürdürüyoruz, her şey iyi olacak; yalnız biraz zaman verin hem kızınıza hem hastanemize.”

Yazan: reyan yüksel

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »