Kader (2006; Zeki Demirkubuz)

Bir Vazgeçememe Öyküsü

Bir aşk filminden önce, hayatın filmi diyebilirim “Kader” için. Belki herkesin yaşadığı hayata benzer bir hayat değil ama birçok insanın yaşadıklarına çok yakın bir film. Belki de filmin bu kadar sevilmesinin en önemli nedenlerinden biri bu.

……….

inancına göre:

Kaderin etrafında dönen olaylar kulun niyetince verilir.

“Neden olmadı” denemeyeceği gibi “nasıl oldu” da denemez.

Olaylar niyetin olgunluğunu, kulun hamlığını bildirir.

Konuşan da O, konuşturan da; bize ne düşer.

Ayağına takılan, takılacak olan her taş, hak yolunun halidir.

Hayır bekleyen hayırla, şer bekleyen şerle karşılaşır; ne var ki, şer denen de kulun yorumudur.

“Gördüğüm cezaya layık mıyım” demeyin. Olayları ceza diye görmeyin.

Olaylara değil, dolaylara kati konuş. Olay hakkındır; sana verdiği olay, yazılan dolay, sana verilen olaylar, kulun yönüne göre görülür.

Gereken gerektiği günde olur.

Deniz dalgaya meyyal ise yelkeni denersin, sakin oldukta küreğe dönersin; demek ki olaylar sana değil, sen olaylarda kendine yön vereceksin.

……….

Film kurgusunda her ne kadar “kader” olgusuyla ilgili fazla bir şey hissetmiyorsak da, Bekir’in final konuşmasında “kader” olgusunu, filmin tam orta yerine oturtabiliyoruz.

Filmin konusuna gelince:

Bekir orta halli bir ailenin tek oğlu, sessiz ve sakin bir çocuktur. Anne ve babası Bekir’e karşı anlayışlıdır, fakat çok ilgili değillerdir. Babası, Bekir’e bir mobilya mağazası açmıştır, fakat hayatta pek amacı olmayan Bekir, günlerini mobilya dükkânında miskinlik yaparak geçirmektedir. Uyuşmuş bir dünyaya hapsolmuş gibidir Bekir. Uyuşukluğu akşamları iki arkadaşıyla beraber çıktığı kahvehane muhabbetiyle azalır gibi olmaktadır; bu da aslında olayların sıradan olağanlığında, Bekir’in uyuşuk hayatındaki, R.E.M. uykusunun bir diğer hali gibidir.

Uğur, Bekir ile aynı mahallede yaşamaktadır. Nedense Bekir’in tüm arkadaşlarının tanıdığı, Bekir’in o uyuşuk dünyasında belki de bakmayı aklına bile getirmediği haylaz, şımarık, dobra, alaycı, kız çocuğudur. Mobilya mağazasına geldiğinde tanışır, Uğur ve Bekir; ancak fotoğraflarını unutur mağazada. Zaten Bekir’in aklına girmesi fotoğraflarına bakarken olur. O uyuşuk hayatındaki uyanma nedenidir Uğur. Çünkü başka bir hayata ait gibidir, bir başkaldırıdır, bir isyandır Uğur. Bekir’den çok farklı, mahallenin en azılı adamıyla aşk yaşayan bir asidir; belki de Bekir’in olmak istediği şeydir.

Uğur’un uğruna hayattan kaçıp her şeyini onun için vereceği Zagor, gözünü kırpmadan adam öldürebilen mahallenin korkulan adamıdır. Uğur’un ömrü Zagor’un hapishaneden çıkmasını beklemekle geçmektedir. Hapisten çıktığı ilk gece bir adam daha öldürerek Uğur’la birlikte kaçan Zagor, beraberinde, bilmeden, Uğur’dan dolayı Bekir’i de sürükleyecektir.

Cevat, Uğur’un annesinin âşığı; hem Uğur’un yatalak babasına bakan, hem kardeşi Kudret’i kollayan, hem de içten içe Uğur’a yakın olma çabaları besleyen mahallenin bıçkın delikanlısıdır.

Uğur’un annesi, felçli kocasını terk etmeyecek kadar asil; aynı zamanda, çocukları ve kocası sevişme seslerini duydukları halde Cevat’la yatmaktan çekinmeyecek kadar Cevat’a âşık bir kadın.

Kudret, Uğur’un erkek kardeşi ve uğrunda cinayet işlenmesine neden olacak kahvehanede çaycılık yapan, sübyancıların av niyetiyle baktığı bir çocuk.

Emine, Bekir’in sabreden, seven ve beklemekte başka çaresi olmadığını düşünen, “belki kocam gitmekten vazgeçer, bir çocuk daha yapayım” diye ikinci çocuğunu da yapacak kadar umutsuz karısı. Bir yandan bu kadar sabrederken, diğer yandan “yemek hazır” ve “bugün hava soğudu” cümlelerinden başka cümleler kurmayan, iletişim sorunu olan kocasını gerçek anlamda kendine bağlamak için yaptığı çabanın yeterli olacağını düşünen; ama diğer yandan kocası kurduğu sofraya gelmedi diye sinirlenip kocasını iyice evden uzaklaştıracak bir kaybeden aslında.

……….

Zaman, arabalardan anlaşıldığı üzere ’80 ve ‘90 arası görünüyor ama bir yandan da cep telefonu kullanılıyor. Bir sahnesinde bu filmin devam filmi olan Masumiyet izleniyor. Bunun için zaman geçişleri tamamen izleyicinin filmi izleme zamanı diye de adlandırılabilir. Televizyon dizisi “Kadın İsterse” sesleri geliyor arkadan. Yönetmen filmde birçok yerde TV sesini kullanmış, en çok Haluk Bilginer’in “orospu orospu” diye bağıran sesi aklımda.

Yer, İstanbul’un kenar mahallelerinden biri ve yurdun birçok ili.

Filmi izlerken kurgusal açıdan kopukluk varmış gibi hissedilse de film bittikten sonra bu duygudan eser kalmıyor ve izleyicinin filmden kopmasına izin verilmiyor.

Her şey Bekir’in dükkânına Uğur’un gelmesiyle başlıyor. Bekir’in o üzerindeki o uyku halinin yok olması Uğur’un dükkâna gelip, fotoğraflarını yanlışlıkla bırakmasıyla başlıyor. Uğur’un fotoğraflarıyla bir gece geçiren Bekir, kafasında Uğur’a hangi anlamları yüklüyor bilinmez ama sonrasında Uğura âşık olarak uyanıyor. O uyanış sonrasıysa ömrü Uğur’un peşinden oradan oraya sürüklenmekle geçiyor.

Filmin ilk 40 dakikasından sonra Bekir’deki inanılmaz değişimi görüyoruz ve yönetmenin filmi çekim sırasında dört mevsimi ve akan yılları seyirciye sunuşundaki usta sahneleri… Bekir’in mazbut biriyken, birden pavyonlarda racon kesen delikanlıya dönüşmesinin bir tünelden geçişiyle beraber anlatmasını izliyoruz. Bekir o kadar büyürken, ne hikmetse Uğur, sanki hep aynı yaşta kalıyor, ne saç rengi değişiyor ne saç kesimi ve hatta ne de tavırları. Bu arada Bekir evleniyor, iki çocuk sahibi oluyor; ama hiçbir zaman kendini ne bir baba, ne de bir koca olarak görüyor. İlk kez, daha 4 aylık evliyken hamile karısını terk ederek Uğur’un peşinden İzmir’e gidiyor ve geri dönüşü, vurulması sonrası yaklaşık 8–9 ay sonra oluyor ve sonra ömrü il il Uğur’un peşinden koşmakla geçiyor.

Uğur her ne kadar Zagor’a âşık ve onu hayatının merkezine oturtmuş olsa da, bir pervane gibi ateşe doğru koşturmakla geçse de ömrü, Bekir’in hayatından gitmesini istemiyor. Bunu, Zagor’la olan fotoğrafıyla beraber, Bekir’le olan fotoğrafını başucuna veya duvarının başköşesine yerleştirmesinden anlıyoruz. Filmde Zagor iki sahnede görülüyor ve sonrası muamma. İşin garibi öncesi de muamma. Uğur’la Zagor nasıl tanışmış, aşkları bu kadar depreşecek neler geçirmiş bilemiyoruz. Seyirci bu konuda kısır kalıyor. Yönetmenin özellikle bir tek sahnede bile Uğur’un Zagor’u ziyaret ettiği sahneleri koymamasının özel bir nedeni var mıdır bilinmez ama ben Uğur-Zagor aşkını yaşayamadım filmde. Bir tek aşk vardı o da Bekir’in Uğur’a duyduğu ve asla vazgeçemeyeceğini söylediği aşkı ve hatta final cümlesi olan “Bu âlemde herkesin inandığı bir şey varsa, benimki de sensin.” repliğiyle de biz seyircinin beynine yerleştiriyor bunu.

Film bittiğinde içinizde oluşan garip hüzün dalgasına engel olamıyorsunuz. Sonrasında da sürekli Bekir’i düşünür buluyorsunuz kendinizi. Filmde Bekir rolünü oynayan ’ın film boyunca değişen mevsimlerle birlikte –ki bu konuda kesinlikle yönetmeni kutluyorum– oyunculuk açısından gelişmesine tanık oluyorsunuz. Hele İzmir’deki bank sahnesinde Uğur’la konuşurken, “oynamıyor, yaşıyor” diyorsunuz. Bunun dışında yine aynı bank sahnesinde ’i başarılı buldum; özellikle çekip gitme sahnesinde, ama onun dışında genel çerçevede oyunculuğunun vasatın üstüne çıkmadığı da bir gerçek.

Ufak olmasına rağmen rolleri, , Müge Ulusoy ve tam anlamıyla göz dolduruyor. “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmindeki Ozan’ı bu filmde Zagor olarak izledik, daha fazla sahnede görmeyi umardım.

Yazan:

______________________________________________________

FİLMİN KÜNYESİ

Yönetmen:

Senaryo: Zeki Demirkubuz

Filmin Türü:

Yapım Yılı: 2006

Filmin Süresi: 103 dakika

Resmi Sitesi: www.demirkubuz.com

Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever, Engin Akyürek, Müge Ulusoy, , Settar Tanrıöğen, Erkan Can, Mustafa Uzunyılmaz, Güzin Alkan, Hikmet Demir, Gönül Çalgan

Kurgu ve Görüntü Yönetmeni: Zeki Demirkubuz

Müzik: Edward Artemiev

Ses: İsmail Karadaş

Ödülleri:

Kader; 2006 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve Jüri Özel Ödülü’nü (Ufuk Bayraktar); 2007 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde En İyi Aktör (Ufuk Bayraktar) Ödülü’nü (Takva’daki rolüyle Erkan Can ile birlikte) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; 2007 yılında Ankara Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu (Vildan Atasever), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Müge Ulusoy) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; yine 2007 yılında Nuremberg Film Festivali’nde, En İyi Film Ödülü’nü ve Seyirci En İyi Film Ödülü’nü kazanmıştır.

Aklıma Düştüğünde

Ocak 22, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir

Sen aklıma ellerim tutuşuyor ellerim Sen aklıma düşünce yetmişinde ihtiyar
Küçük bir sokakla arkadaş, biraz daha yaşasa sanki kıyamet kopacak
Sen aklıma düşünce
Parmak izlerinden tanınıyor; parkta reddedilmiş bir aşık
Teşhis ediyorum çiziklerde o amansız veremiSen aklıma düşünce
Berlin’de dazlaklar saçlarını uzatıyor
Sağdıcı oluyorum gelinler at üstünde
Sen aklıma düşünce rütbesi sökülmüş babalar
Yeniden dönüyor evlerine
Çocuklar şen şakrak, çocuklar şen şakrak, çocuklar…
İçimdeki gardiyan mahsustan unutuyor
Mahkum odalarının kilitlerini… İyi halden yırtıyorum
Sen aklıma düşünce gül kokulu kızım
Sırrını çözüyor Mısır’da piramitlerin
Kalbim beter oluyor sen aklıma düşünce

Sen aklıma düşünce ne güzel heceliyor
Bir kekeme dört kitabı
Sen aklıma düşünce bendeki tuhaflıklar
Bir bir yok oluyor, bitiyor bendeki bu yabani başkaldırış
Toplanıp dert ediniyorlar ülkeyi konken oynayan kadınlar
Sen aklıma düşünce bir kuyunun içinde
Yusuf’a mektup geliyor kör olmamış babası
Ve anlıyor “bir ülkeye hükümdar olacak” güzel yüzlü o çocuk
Sen aklıma düşünce Diyarbakır Radyosu “Sarı Gelin” çalıyor
Sen aklıma düşmüşsün, ben içine türkünün

Sen aklıma düşünce
Üstüme yemek dökecek kadar ihtiyarlıyorum
Ellerim titriyor ellerim
Çor tutmuş bağlar yeşeriyor birdenbire
Kızılderili reis tüylerini yeniden takıyor başına
Oturan boğalar ayaklanıyor bozkırda köylülerle
Sen aklıma düşünce kim gelse aklıma
Unufak oluyorum.
Sen
Aklıma
Düşünce…

Yazan:

Dark City (1998; Alex Proyas)

Ocak 22, 2009 by  
Filed under Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

Uzayın bilinmeyen bir köşesinden gelen, uygarlıklarının devamı için çareler arayan birileri insan ırkı üzerinde araştırmalara başlar. Amaçları, İnsan’ın ne olduğunu öğrenmektir. Bunu öğrendikleri takdirde, Dünya yaşamına uyum sağlayacaklarını, belki de birer insan olacaklarını düşünürler.

Bu üstün yaratıkların beyin güçleriyle yapamayacakları iş yok gibidir. Zamanı durdurabilirler, insanların belleklerini silebilirler ve yerine arzu ettikleri bir anı demetini yerleştirebilirler. Kaderler değişir, hatta binalar bile yoktan var olabilir. Alın yazıları neredeyse saat başı yenilenen insanlar, hiçbir şeyin farkına varmazlar. Öyle ki, güneşi unuturlar ama bunun da farkında değillerdir.

Derken, bir insanoğlu çıkar ortaya ve bu işe son verir. Çünkü deneyde ters giden bir şey olmuştur. O da yaratıcılarıyla aynı güce sahiptir artık.

Tüm yabancılar göğe çekilirken, arkada kalana der ki: “İnsanlığı yanlış yerde aradınız.” Yanlış yer beyin, doğrusu yürektir.

Her şey karanlık ’de (1998; Karanlık Şehir; ). Hava, mekanlar, yabancılar ve doktor. Bu insan evladı, belleğine sahip çıkma uğruna, ruhunu karartan bir doktor. Tüm işbirlikçiler gibi çıkar karşılığı emek sunan; ama sonunda, insan yüreğine bir övgü olarak, imana gelen biri.

Filmde aydınlık olan tek şey, bir kumsalın resmi. Aslında o kumsalın hiç var olmadığını anladığımızda, Dünya’nın da var olmadığını anlıyoruz. Dünya yok. Sadece uzayda bir yer var. Yabancıların yarattıkları şehir, oraya topladıkları insanlar ve büyük bir laboratuvar. Tüm mekan bunlardan ibaret. İnsanların, Dünya’nın neresinden ve hangi zamanından toplandıkları belli değil. Zaten, önemli de değil. Çünkü orada yeni bir kimlikleri ve hiç yaşamadıkları anıları var.

Oluşturulan şehrin, 2. Dünya Savaşı sonrası şu “Soğuk Savaş” yıllarının başlarını hatırlatan bir havası var. Yönetmenin o zamanı seçmesinin nedeni, o yıllarda insanların belli ideolojilere göre kalıplanmaya başlanması olabilir mi? Ya da o zaman dilimi, bilgi çağı dediğimiz günlerin emeklemeye başladığı anlar mı?

Her şeyi aklın fonksiyonlarına yükleyen ve tüm cevapları orada arayan yabancılar, çoğu zaman, insan yüreğini ıskalayan egemen sınıflara mı denk düşüyor? Yoksa yaratma yetkisini -yeteneğini- bilinmez hangi nedenle, yarattıklarına kaptıran bir başka gücü mü adlandırıyor?

Peki ya bu gücü elde ettiğinde, ilk işi güneşi geri getirmek olan insanoğlu neden dünyasını bir tepsi olarak düşünüyor? İlkçağların, eğer ucuna kadar gidilirse aşağıya düşüldüğü varsayılan düzlüğüne dönüşüyor her şey? Sanki, bilimin vardığı somut gerçekleri bile inkâr eden bir bunaltı söz konusu. Güneş var, su var ama öylesine tekdüze ve sevimsiz ki yaratılan yer, orada yaşayacak insanların nasıl olacağını düşünmek bile içimden gelmiyor.

Belki de o yer, bir süre sonra, kurtarıcısından kurtulmak için, başka bir kurtarıcı bekleyenlerin diyarı oluyor.

Yazan:

Leonardo Da Vinci (üçüncü bölüm)

Ocak 19, 2009 by  
Filed under Manşet, Rönesans Sanatı, Sanat

sanatının dâhiyane üstâdı Leonardo ile ilgili yazı dizisinin bu üçüncü ve son bölümünde üstâdın çığır açan bir başka çalışması “” adlı eskizinden bahsetmek istiyorum.

Vitruvius Adamı, Leonardo Da Vinci’nin günlüklerinin birinde bulunan, aldığı notların yanına çizdiği, türlü rivayetleri içinde barındıran ünlü eskizidir. tarihçilerine göre bu adını, M.Ö. I. yüzyılda yaşamış Romalı mimar, yazar ve mühendis, De Architectura Libri Decem’in (Mimarlık Üzerine On Kitap) yazarı ’dan almaktadır.

De Architectura Libri Decem (Mimarlık Üzerine On Kitap) adlı bu eser, mimarlığı konu alan ve günümüze denk ulaşmış en eski yazılı metin olması açısından önemlidir. Antik Çağ’dan Ortaçağ’a, özellikle Rönesans’a hükmeden bu şahsiyet, Leonardo Da Vinci başta olmak üzere, İtalyan hümanist Francesco Petrarca ve Bramante, Sebastiano Serlio, Andrea Palladio, Leon Battista Alberti gibi mimarları da etkilemeyi başarmıştır. Vitruvius, sözünü ettiğimiz bu eserinin orijininde, insan bedeninin sahip olduğu ideal bir orantıya yer vermiş ve ayrıca, sanattan anlamak için onun doğasına inilmesi gerektiğini savunarak, doğadaki uyum ile sanat eserlerinin kalıcılığı arasında ilişki kurmuştur. Leonardo Da Vinci ve birçok sanatçı, insan vücudunun bu ideal oranını çalışmalarına başarıyla yansıtmıştır. Bununla birlikte, her ne kadar üzerinde durulmasa da, Leonardo’nun iyice anlaşılması için Vitruvius’un önemli bir kaynak olduğunu düşünmekteyim. Nitekim Vitruvius’un hayatını incelediğimizde Leonardo’nun ondan nasıl etkilediğini birçok açıdan fark edeceksinizdir. Burada bahsettiklerim sadece küçük bir kesittir.

“Kuşkusuz sanatsal mükemmelliğin bilinmemesi nedeniyle doğal olarak fark edilmeyişine de şaşmamamız gerekir; ancak iyi hakemler, sosyal ilişkilerin etkisiyle sık sık göstermelik bir beğeniye yönlendikleri zaman en büyük kızgınlığın gösterilmesi zorunludur. Şimdi, ’in arzuladığı gibi duygularımız, düşüncelerimiz ve öğrenimle kazandığımız bilgiler açık seçik görülebilseydi, tanınmış olmanın ve aşırı övgünün bir etkisi kalmayacak, doğru ve sağlam bir öğrenimden geçerek bilginin doruğuna erişenler, kendileri hiç uğraşmaksızın görev alabileceklerdi. Ancak bu gibi şeyler, olmaları gerektiğini düşündüğümüz gibi açık ve belirgin görünmedikleri için ve öğrenim görenlerden çok cahillerin kayırıldığını izlediğimden ve şeref kazanma uğraşında cahillerle uğraşmayı kendime yakıştıramadığımdan bilgi alanımızın mükemmelliğini bu bilimsel yapıtı yayınlayarak göstermeyi yeğliyorum.” — Marcus Vitruvius Pollio —

1492 yılında çizildiği öne sürülen bu eskiz, aslında Leonardo Da Vinci’nin anatomi üzerine yaptığı çalışmaların çığır açıcı noktasını oluşturmaktadır. Bir daire ve bir karenin ortasında, değişik açılardan, kol ve bacakları açık ve kapalı, üst üste geçen çıplak bir erkeği resmetmektedir bu eskiz. Yanındaki notlarda sıkça bahsetmiş olduğu ve bizim de yukarıda sözünü ettiğimiz insan vücudunun ideal oranı Altın Oran’ın (Oranlar Kanunu), Leonardo’nun bu çalışmasında önemli bir yeri vardır. İnsan vücudu ve evren arasında anatomik bir bağ kuran Leonardo’nun bu eskizinde, karenin “maddesel” varlığı, dairenin ise “ruhsal” varlığı sembolize ettiği, bir nevi insanoğlunun farklı iki yönünü çizimine yansıttığı gibi görüşler öne sürülmektedir. Leonardo’nun hemen hemen bütün eserlerine nüfuz etmiş olan bu eser, Rönesans’ın önemli bir bilim ve sanat eseri olup günümüzde Venedik’te bulunan Gallerie dell’Accademia’da sergilenmektedir.

(La Jaconde), (L’ Ultima Cena) ve Vitruvius Adamı üçgeninde incelediğimiz Rönesans’ın ünlü üstâdı Leonardo Da Vinci hakkındaki yazı dizimizi burada sona erdiriyor, takip eden sanatseverlere teşekkür ediyorum.

Yazının birinci bölümüne buradan, ikinci bölümüne de şuradan ulaşabilirsiniz.

Yazan:

Renkli Magnumlar

Hepimizin görsel belleğinde (daha da iddialı olmak gerekirse, ikinci derecedeki ve belki de asıl önemli bellek alanı olan kolektif belleğimizdeki) yeri sarsılmaz bir köşe başını kaplayan görüntüler bulunmakta. İstesek de istemesek de hiçbirimizin algı kapaklarının sonuna kadar kapatılması mümkün değil. Bu nedenle doğal ve sağlıklı olduğunu iddia edebileceğimiz bir şekilde günümüzün ve tarihimizin önemli sayılan yaşantıları, belleğimizde gerekli olduğu zaman çıkmak üzere bir kenarda mevzileniyor. Bununla beraber bizden de önce bunun farkında olanların, bunu kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya yönelik, sürekli birtakım girişimleri oluyor. Bu da algılarımızda hem içeriye hem dışarıya doğru global bir tıkanmaya yol açıyor. (Algılarımız ilk aşamada önemli bir imgeler transferiyle manipüle ediliyor. Bu manipülasyon sonucu yeni algılar da önceden belli ölçüde yönlendirilmiş biçimde yaratılıyor. Tekrar ilk aşamaya geliniyor ve bu böyle sürüp gidiyor.) Bu algı daralması tümüyle dış etkenler ve yönlendirilmeler tarafından belirlenmiyor tabii ki. Belki de insanın önsel düşünme zincirleri hepimizde kolaya varan bir genellemeyi meydana getiriyor. Bu şekilde belki de rahat ediyoruz ve yeni ve tehlikeli bilgilerden kendimizi sıyırıyoruz ya da öyle sanıyoruz.

belgesel denince akla ilk gelen isimlerden birinin , denince de akla ilk gelen şeyin -tabii konuyla ilginenler için söz konusu bu- siyah & beyaz ve oldukça ciddi belgesel fotoğraflar olması tabii ki tesadüf değil. ’nın savaşları, Economopoulos’un Balkanları, Henri Cartier Bresson’un kritik anları… İşte tüm bunlar -zorunlu ve gerekli süreçlerin sonucu olarak- zihnimizde yer ediyor (belki de edemiyor). Çağımızın kaotik yaşantısı ve bunun aktarımındaki belki de en önemli araç olan fotoğrafın kullanımında ustalaşan ve belgeleme ve arşivleme güdülerini, toplumsal sorumluluk bilinci ve sanatsal duyarlılıkla birleştiren fotoğrafçılar, ortaya koydukları eserin kendilerinden ayrılıp kolektif yaşantının kayıt anlarına dönüşmesini sağlıyorlar. Bunu da siyah ve beyazı kullanarak yapıyorlar. Ve bu da bizim düşünme ve soyutlama yeteneğimizle örtüşüyor olmalı ki etkisini hiçbir şekilde yitirmiyor ve bu olanağı ile siyah & beyaz, renkli fotoğrafa rağmen büyük bir dirençle varolmayı sürdürüyor.

Fakat bu direnci kırmaya yine Magnum fotoğrafçıları girişiyor. magnumphotos.com adlı internet sitesinde bulunan ve ’un fotoğrafları gerçekten de görülmeye değer. İlginenler Geniş Açı dergisinin 31. sayısında Pinkhassov’la tanışmışlardı. 1952 senesinde Moskova’da doğan Pinkhassov’un fotoğrafa olan ilgisi öğrencilik yıllarına dayanmakta. Pinkhassov, 1969-1971 seneleri arasında Moskova Enstitüsü’nde (VGIK) eğitim görmüş. 1971-1980 arası boyunca Rusya’da bir stüdyosu olan MosFilm’de çalışmış. Orada da yine görsellikle ilgili görevler almış. Ünlü Rus yönetmen Andrei Tarkovsky’nin onu 1978’de Stalker (İz Srücü) filminin setine çağırması ile birlikte onunla çalışma şansı yakalamış. 1988’de Magnum’a kabul edilmiş ve çeşitli ülkelerde çeşitli foto-röportajlar üretmiş. Fotoğrafı aslında bir iletişim aracı olmaktan ziyade yaratım aracı olarak, keşiflere olanak sağlayan bir medyum olarak değerlendirmekte olan Pinkhassov aslında, bu anlamda Magnum’la tümüyle uzlaşıyormuş gibi görünmüyor.

Gruyaert ise 1941 Belçika doğumlu. Görsellik onun da küçük yaşlardan beri ilgisini çekmiş. Çalışma hayatına, ışık ve kompozisyon bilgisine iyice hakim olmasına yardımcı olacak bir işle, bir televizyonda görüntü yönetmeni olarak başlamış. Zamanla fotoğraf hayatında ön plana çıkmaya başlamış. National Geographic, Geo, Fortune, Vogue, Id gibi önemli dergiler için fotoğraflar çekmiş. Ülkesinin yanısıra Japonya, Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan, Mısır ve Fas gibi ülkelerde çalışmış. Çok sayıda büyük ticari firma için tanıtım amaçlı fotoğraflar üretmiş.

Her ikisinin de fotoğrafları (Gruyaert için özellikle Rivages serisi fotoğrafları) ilk bakışta hemen renk ve ışık kullanımı konusundaki yetkinlikle fark edilebiliyorlar. Fotoğraflar hangi noktalarda kesiştirilebilir ya da ayrıştırılabilir sorusu daha analitik bir yaklaşım talep edebilir ama bildiğimiz anlamda bir hazır okumaya olanak vermiyorlar. Söz konusu eserlerde yabancı olduğumuz birtakım şeyler görünüyor. Fotoğraflar bize farkında olmadığımız renkleri, ışığı ve kompozisyon kullanımını görüntülüyor. Bir taraftan yakalanan anların vuruculuğu, gerçeküstülüğü; bir taraftan belgeselin anlatım olanakları, bir taraftan öznelliğin, algılamanın, sentezlemenin ve dışavurmanın -bunlar sanatın ortaya çıkış biçiminin zorunlu aşamaları olabilir mi?-; bir tafaftan soyutlamanın, yabancılaşmanın, teatralliğin gücü kendilerini fotoğraflarda dışa açıyor. Birikim ve sentez, yeni görme çabaları ve keşfetme tutkusuyla biraraya gelip deneyim çabasını ifade ediyor. Siyah beyazın gücü renkli fotoğraflarda kaybolmuyor, tam tersine işin içine giren yeni bir elemanla siyah beyaza kafa tutuluyor. Ve belki de rengin veremeyeceği düşünülen zihinselliğin ve bilinçaltına yapılan göndermenin ispatına girişiliyor. Politizasyondan uzak keskin amaçları olmayan hiçbir kalıba sığmayacak öznelliğin ve sosyalliğin bu görünümleri -belge niteliklerini kaybetmeksizin- kendi estetiklerini yaratıyorlar ve sanatın ve bilindik anlatım olanaklarının sonuna yaklaşıldığını ileri sürenlere bir davet yaratıyorlar.

Özellikle ülkemizde fotoğraf albümlerinin ulaşılabilirliğinin ancak ciddi bir ilgiye ve refah düzeyine ihtiyaç duymasının sonucu olarak internetin imkanları gerçekten de ilgilenmeye değer. Buna belki de ciddi bir biçimde ihtiyacımız var. Çünkü ülkemizde her alanda olduğu gibi fotoğraf alanında da bir noktada sabitlenmiş gözüküyoruz. Bu nokta fotoğrafın, tüm insanları ilk olarak çektiği nokta. Ülkemizde çok sık biçimde üretilen ve bu alandaki ağırlığını kolay kolay kaptıracakmış gibi görünmeyen naif yaklaşım hemen bize fotoğrafik kalıplar yaratıyor ve biz bu kalıplara en belirgin bir biçimde Saydam Günleri’nde olmak üzere ilk fırsatta hemen rastlıyoruz. Tüm bu kalıplar hemen bize bizde fotoğrafın nasıl algılandığını belirtiyor. Batı’nın yaşadığı süreçlerin -reformlardan aydınlanma çağına, sanayi devriminden 20. yüzyılın hızlı ve yoğun birikimine, Dünya savaşlarından bireyselleşmeye, politize olmaktan yabancılaşmaya- hiçbirini yaşamamamızdan dolayı yapılan her şey bir yüzey transferine, temelsiz işlere yani sözün kısası güncel anlamda bir oryantalizme götürüyor. Batı’nın yabancılaşması bize ithal edildiğinde ortaya yüzen bir yabancılaşma, naif bir oryantalizm çıkıyor. Pinkhassov da bir doğulu (!) olmasına karşın aşağıdaki -Geniş Açı dergisinden alıntılanan- sözleriyle, bizim yaklaşımımızla olan ince farkı belirtiyor sanki. Önyargısız, yenilikçi, sorgulayıcı ve kendini arayan bir zihin, beraberinde saf bir algıya ihtiyaç duymaz mı?

“Sadece okulda ögrendikleriyle fotoğraf çekebilecegini düşünenler fotoğrafa geç kalırlar. Etrafı koklar, hareket eder ve fotoğrafı beyniniz bir şey anlamadan önce çekersiniz, sonra anlarsınız. sonradan gelir. Fotoğraf okulundayken bir sürü dergiye bakardık. Genellikle Çek dergileri olurdu bunlar, çünkü Rus fotoğrafçıların çoğunluğu propaganda fotoğrafları çekerdi. Yani gerçek fotoğraf yoktu, hikaye anlatan bir şey yoktu. Ancak Çek dergilerinden yararlanabiliyorduk yani. Tabii fazla bir şey anlamıyorduk, sadece fotoğraflara bakıyorduk, hızlı hızlı. Aslında doğru olan da bu. Bir arkadaşımla sergiye gittiğimde ona hep fotoğraflara hızlı hızlı bakmasını öneririm, önünde fazla durmadan. Bu çok önemli: Öncelikle bilgiyi değil, fotoğrafın sana vermek istediği duyguyu özümsemek…”

Yazan:

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »