Resimlerdeki Korku (Bölüm 1)

Neden korku filmi izliyoruz? Bundan niçin zevk alıyoruz? Korkunun estetik yansımaları nelerdir ve korku unsurları sanat içine daha önceden de dâhil ediliyor muydu? Günümüz popüler kültüründe tartışılagelen, herkesin kendine özgü bir yorum getirdiği sorunsallar bunlar. Özellikle de görsel sanatlardaki korku elementlerinin estetik değeri çok tartışılıyor; çoğuna göre bunlar ilkellikten başka birşey değil. 

Bir açıdan bakarsak aslında korku en ilkel hislerimizden biridir. Bilmemekten kaynaklanan korku insanın varolduğundan beri içini kemiren bir olgudur; kültürlerin gelişmesinde, savaşlarda, sınırların çizilmesinde ve elbette dinin ortaya çıkışındaki rolü tartışılamaz. Kültürle bu kadar iç içe olan bir unsurun sanata yansımaması düşünülemez. Eğer sanat yaratıcının hislerini aktarma aracı ise; korkunun yansıtılması ve bu yapılırken bir sınırlama konulmaması da haklı karşılanmalıdır. İnsanın tabiatına ait hiçbir şey “adi” değildir.

Sinema, sanat gerçekleştirmek için insanın yarattığı nispeten yeni bir oyuncak. Korku filmlerine burunlarını kıvıranlar, gore sahneler içeren resimlere bakamayanlar ve bundan zevk alanları eleştiride geri kalmayan burnu büyük elitistler için böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Klasik resim sanatındaki bu korku dolu yolculuğumuz esnasında çeşitli dönemlerden birçok artistin eserlerine değineceğiz ve bunlardaki şiddetin adeta gore düzeyine vardığına tanık olacağız. İyi seyirler…

Erken Rönesans

Resim, ilkel insanların mağara duvarlarında bıraktıkları izlerden beri bilinen bir iletişim aracı. Ben bu kadar eskilere gitmek istemiyorum. Resimleme olgusunun “sanat” olarak kabul gördüğü dönemleri yazının başlangıç noktası olarak belirlemek bana daha uygun geldi. Ortaçağ’da resim bir zanaattı; kilise duvarlarını süslemek veya elyazmalarını görsel olarak desteklemek için uygulanıyordu. Bunlar genelde dini temalardan oluşuyordu; insanlığa yararlı olması gereken dini sahneler ibret verici ama olabildiğince ruhsuz bir şekilde resimleniyordu. Tarihine baktığımızda tüyler ürpertici öykülerin anlatılageldiği din olgusunun belki de tamamen korkutma üzerine kurulu olduğu göz önüne alınırsa; günahkâr insanları doğru yola çekmek için tehdit unsurları olarak görev yapan resimlerin revaçta olması öngörülebilir. Bu temaların belki de en önemlisi “Ölüm Dansı (Danse Macabre)” temasıdır. Kitap kenarlarında, dini binaların duvarlarında, orada burada rastlanabilen bu temada, hayatın geçiciliğinin yanında dünyevi statülerin de ölümle beraber ehemmiyetini kaybedeceği hatırlatılıyordu cemaate. Genelde “Ölüm”ün öncülüğünde iskeletler ve çeşitli tabakalardan insanların, acayip bir neşeyle halka olmuş dönerken tasvir edildiği bu eserler, günümüz izleyicisinde dehşetten başka birşey uyandırmamaktadır. Kuzey Avrupalı ressam Bernt Notke, 1463 tarihli olduğu tahmin edilen “Ölüm Dansı” (Totentanz – Danse Macabre) adlı duvar resminde,

ölümün kaçınılmaz azabını tadacak zümre olarak ruhban sınıfını ele almış. Gayet canlı ve gösterişli kıyafetler içindeki rahipler, piskoposlar ya da kibar hanımlar, tipik zombileri andıran iğrenç cesetlerle halaydalar. Michael Wolgemut’un 1493 tarihli “Danse Macabre” yorumu ise daha gösterişsiz; burada sadece etlerinden sıyrılmış iskeletler var. Mezarından yeni diriltilmiş muhtemelen (memeleri var çünkü) kadın cesedinin başında gayet havai bir şekilde dans eden kemik yığınlarına üflemeli çalgıyla eşlik eden bir iskelet var. En sağdaki iskelet tam olarak çürümemiş sanırım, yarılmış karnından sarkan barsağını sallıyor.

Bir el yazması süslemesi olan bu küçük resim Tim Burton’un “Corpse Bride” filminden bir sahneyi canlandırıyor gibi… 

Ortaçağ’da Avrupalılar Gotlar (Ostrogotlar, Vizigotlar)’dan korkuyorlardı. Bunlar yerli halktan daha iri, daha sarışın ve daha acımasızdılar. Sadece kıyım için köylere geliyorlardı ve taş üstünde taş bırakmıyorlardı. Kendileri gelirken kültürlerini de yanlarında getirdiler; sivri çatılar, koyu karanlık süslemeler ve acayip yaratıklarıyla Avrupa mimarisini değiştirmekle kalmadılar, kelime havuzuna “Gotik (Got’lara özgü)” sıfatını da eklediler. O yüzden Ortaçağ’a hâkim olan Gotik sanattan verilen örnekler, Güney Avrupa’nın sıcakkanlı ülkelerinden çok Kuzey Avrupa’dan çıkmıştır. Rönesans’ın Kuzeyli temsilcileri bu Gotik etkiyi üzerlerinden atamamışlar ve eserlerinde hayal gücünün sınırlarını zorlayan grotesk yaratıklara yer vermişlerdir. Güneşten daha az istifade edebilen Kuzey Avrupa, karanlık, soğuk, kar, kış, yanlarında ölümü ve kaosu getiren iri yarı bir ırk… Tümü göz önüne alındığında kitlesel bir hezeyan yaratmak için gerekli ne kalıyor ki? Neticede, bu bölümde vereceğim örneklerin tamamının Kuzey Avrupa kökenli olmasına şaşırmamalı.

Kaldığımız yerden devam edelim. Yine kuzeyden, Flaman ressam Hieronymus Bosch, Rönesansın kuzeyli temsilcisi olduğu halde resimlerindeki antik korku objeleri gözden kaçmaz. Çok ünlü “Dünyevi Zevkler Bahçesi (The Garden of Earthly Delights) Triptiği’nin (1490- 1510) “Cehennem” bölümüne bir göz gezdirdiğimizde korkunç bir kâbusun etkisiyle sarsılırız.

Tablonun üst bölgesine bir yandan Gotik, diğer yandan Romantik olarak nitelendirebileceğimiz karanlık bir manzara yerleştirilmiştir. Cehennemde acı çekenler karınca ordusu gibi görünmektedir burada. Resmin tam ortasında tüm resme hâkim olan beyaz figür, bir ağaç adam, genel atmosferdeki anal fiksasyonu destekleyecek şekilde arka tarafını izleyicilere açmıştır. Şapkasının üzerinde Lovecraftian bir yaratık durmaktadır. Biraz daha aşağıda sağda tahtına kurulmuş mavi renkli Şeytan, kuş-balık karışımı ağzına anüsünden kırlangıçlar çıkan bir adamı tıkmaktadır. Yuttuklarını biraz sonra içine dışkılanan ve kusulan bir deliğe çıkaracaktır. Yumurtalar, kuşlar, kesici aletler, dikenler ve dallar arasında karman çorman olmuş çıplak bedenlerin her biri için başka öyküler bulabilirsiniz. Aynaya bakarak kendi güzelliğine hayran kalan ve siyah bir gölge tarafından baştan çıkarılan kendini beğenmiş kadın aslında bir iblisin kıçına baktığından habersizdir. Hemen önünde bir adamın gırtlağı iki köpek tarafından parçalanmaktadır. Solda veba-doktorlarını andıran mavi yaratıklarla gargoyle benzeri iblisler bir kilise çanı çalmaktadır; çanın tokmağı bir insandır. Biraz aşağıda kırmızı mantolu bir iblis, uzun ve dikenli diliyle, bir adamın kalçalarındaki notalar üzerinde solfej çalışmakta; resmin en ön perspektifinde sağda bir adam bir domuz-rahibenin tacizine uğramaktadır. Herşey birbiri içine girmiştir ve korkan, şaşıran, şoka giren ve acıyla yüzünü kapatan insanların çıplak vücutları adeta bir yumak oluşturmuştur. Bu çok kuvvetli tablo; Ken Russell’ın “Devils”’ini ölüm ve salgın sahneleri bakımından; Pasolini’nin “The Canterbury Tales”ini finaldeki cehennem sahnesi bakımından beslemiştir. 

Alman ressam Albrecht Dürer’de de bu gotik unsurlara çokça rastlanır. 1498 tarihli “Resimlerle Kıyamet (Apocalypsis cum Figuris)” adlı 15 tahta baskı serisinin iki örneğine bir göz atarsak; dini konuları işlemesine rağmen aslında döneminin endişe ve korkularını yansıttığı gözden kaçmayacaktır. Dönemin basit insanı ekinlerini etkileyecek bir kıtlıktan, eve ekmek girmemesinden, hayvanlarının kırılması ve sütün yeterli olmamasından korkardı. Üzerlerine çökecek, yeni doğanları erkenden alacak hastalıklardan, kapıları mühürleyecek salgınlardan korkardı. Kendilerinden habersiz çıkan bir savaşın ortasında kalmaktan, yağma ve tecavüzden korkardı. Ve en korktukları şey ölümdü. Dürer’in “Mahşerin Dört Atlısı” adlı baskısında,

atların ayakları altında kalan insanların dehşetinden kaynaklanan karamsarlık duygusunu, resmin tepesindeki melek ve bulutların arasından akan ilahi ışık bile dağıtamıyor. “Babil’in Fahişesi” gravüründe, İncil’den bir sahneyi betimlerken yine rahatsız edici bir kompozisyon sunan ressam, Roma’yı betimlediği düşünülen kadının üzerinde oturduğu “yedi başlı on boynuzlu” Sirrush’u o kadar iğrenç betimlemiş ki insan önce bir duraklıyor.

Arkada yerle bir olan Babil (Roma?) ve gökteki melek ordularının işlevi, yedi kralın (tepe veya site de olabilir) toplu olarak gösterdiği gerginlik, tabloyu bir illüstirasyondan öteye taşıyor. 1513 tarihli “Şövalye, Ölüm ve Şeytan (Ritter, Tod und Teufel)” adlı en ünlü gravürü ise, birkaç yüzyıl sonra karşımıza çıksaydı hiç çekinmeden Sembolist diye niteleyebileceğimiz karanlık ve iç karartıcı bir atmosfere sahip.

Vakur şövalyeye tezat oluşturan yılanbaşlı ölüm ve gotik bir ucubeyi andıran şeytanın betimlenişi benim diyen korku filmlerine parmak ısırtır.

Görsel sanatlarda çokça kullanılan bir tema olan San Antuan’ın Çilesi (Ayartılması) (ya da Günah’a Çağrı), Dali de dâhil olmak üzere birçok ressam tarafından işlendi. Fakat bence en korkuncu Alman ressam Matthias Grünewald’ın aynı adlı (The Temptation of St. Anthony) 1510–1515 tarihli sunak arkalığıdır.

İki kapaklı bu eserde ilk bölüm herhangi bir gerilim taşımazken, Mısır çöllerinde çeşitli iblislerin tacizine uğrayan azizin resmedildiği ikinci bölüm tüyler ürperticidir.

Grünewald’ın şeytanları Hieronymus Bosch’unkilerden de, Bruegel’inkilerden de daha gerçekçidir. Zavallı San Antuan burada saçlarından çekilerek yerlerde sürükleniyor ve sopalarla dövülüyor. Sol alt köşede kurbağa bacaklı bir cadının karnındaki fazladan meme ucu (ki cadılık alametidir) dikkat çekiyor. Yine altta grifon benzeri bir yaratık azizin elini kemirirken, kuş benzeri yaratıklar, amorf bir şekilde birbiriyle kaynaşmış ucubeler kitlesi, kollarını kaldırmış; sopayı biraz sonra yaşlı adamın etine indirecekler. 

Yaşlı Pieter Bruegel’in 1562 tarihli tablosu Ölüm’ün Zaferi (The Triumph of Death), “danse macabre”nin izinden giden ayrıntılarla doludur, fakat buradaki iskeletler biraz daha invaziv tavırlılar galiba.

Bir istila, bir salgın gibi dalga dalga akan iskelet ordusu, hoş bir kır toplantısı yapmakta olan tasadan uzak kibar hanım ve beylerin üzerine kâbus gibi iniyor. Kılık kıyafetlerden dönemin kaymak tabakasından oldukları belli olan bu insanlar, ölümün zengin fakir ayırmadan herkese gelebileceğini geç de olsa farketmiş gibiler. Sağ alt köşede hala olanların farkına varmamış olan iki âşık, serenadlarına devam ederken, çalgıcının değiştiğinden bihaberler. Bir soytarı korkuyla tavla masasının altına saklanmaya çalışırken cesur bir şövalye kılıcını çekiyor. Ölüm, kemikleri tek tek sayılan atının üzerinde tırpanını sallıyor, sıra olmuş iskeletler, önlerine kalkan yaptıkları tabutlarla safları yarıyorlar. Yaşlı/ genç, zengin/ yoksul, asil/ köylü ayırmadan tüm canlılar karanlık bir hücreye tıkılırken arkada iskeletler ellerindeki ağlarla göldeki bedenleri avlıyorlar. Kadınlar kemikten bedenlerin tacizine uğruyorlar. Sol alt köşedeki kral bile çaresiz, ömür saatinin son kum taneleri dökülmekte. Fıçı fıçı altın sikkeler artık değersiz. Aç bir köpek, ölü bir bebeğin yüzünü koklamakta. Bu dehşetengiz kaosun tek kazananı var. Bunu belli edercesine, sol üst köşedeki iskeletler ölüm çanlarını çalarak zaferlerini tüm dünyaya ilan ediyorlar.

Sırası gelmişken belirtmek istiyorum. Bu zaman sürecindeki görsel sanat eserleri dini temalardan beslenmiştir. Eski ve Yeni Ahit’te Şeytan ve iblislerden bahsedilmesine rağmen nasıl göründüklerine dair ayrıntılı bir açıklama yoktur. Mesela melekler söz konusu olduğunda “kanatlı bir aseksüel varlığın” betimlenmesinde görsel seçenekler sınırlıyken, şeytani varlıkların tasarımı tamamen ressamın hayal gücüne dayanmaktaydı. Eh, kendine saygısı olan her ressam doğaçlama yapabileceği alanlarda eser vermek isteyeceğinden korkunç varlıkların bu kadar çeşitli ve renkli olması işten bile değildir. Hatta ressamlar korkunç sahneleri çizmekten neredeyse lezzetli bir haz almaktadırlar. Bu durumda, bir ressamın iyi nasıl bir sanatçı olduğunu anlayabilmek için, kendini daha özgür ifade edebildiği “korkunç yaratık tasarımları”na mı bakmalıyız?

Neyse… Yönetimi ruhban sınıfının elinden alan ve Rönesans’ı başlatan zengin tüccarlar; hem sanattan anlıyorlardı hem de harcayacak çok paraları vardı. O zamana kadar kiliselerden gelen siparişlerle ayakta kalmaya çalışan ressamlar, Mediciler gibi büyük tüccarların koruması altına girerek daha dünyevi meselelere daldılar. Nihayet taze bedenler tabloları süslemeye başlamıştı. Hem, kim yatakodasına iskelet ordusu tablosu asardı ki? O yüzden belli bir süre ölüm unutuldu ve insanlar refah içinde yaşadılar. Buna uyarak, özellikle İtalyan Rönesansı’nda ve Barok dönemde havai, hoş, bulutsu şeyler çizdiler; dini resimlerde bile belli bir hafiflik ve umut vardı. İnsanlar en ilkel korkularını unutmuşlar mıydı derken; sanatçıların tutkuyla cayır cayır yandığı Romantizm geldi; göstergesi olan “Yasalara karşı duran aristokrat erkek kahraman”la beraber…

Murat Akçıl

wherearethevelvets@sanatlog.com

Yazarın öteki incelemeleri için tıklayınız.

Leonardo Da Vinci (üçüncü bölüm)

19 Ocak 2009 Yazan:  
Kategori: Manşet, Rönesans Sanatı, Sanat

Rönesans sanatının dâhiyane üstâdı Leonardo Da Vinci ile ilgili yazı dizisinin bu üçüncü ve son bölümünde üstâdın çığır açan bir başka çalışması “Vitruvius Adamı” adlı eskizinden bahsetmek istiyorum.

Vitruvius Adamı, Leonardo Da Vinci’nin günlüklerinin birinde bulunan, aldığı notların yanına çizdiği, türlü rivayetleri içinde barındıran ünlü eskizidir. Sanat tarihçilerine göre bu eskiz adını, M.Ö. I. yüzyılda yaşamış Romalı mimar, yazar ve mühendis, De Architectura Libri Decem’in (Mimarlık Üzerine On Kitap) yazarı Marcus Vitruvius Pollio’dan almaktadır.

De Architectura Libri Decem (Mimarlık Üzerine On Kitap) adlı bu eser, mimarlığı konu alan ve günümüze denk ulaşmış en eski yazılı metin olması açısından önemlidir. Antik Çağ’dan Ortaçağ’a, özellikle Rönesans’a hükmeden bu şahsiyet, Leonardo Da Vinci başta olmak üzere, İtalyan hümanist Francesco Petrarca ve Bramante, Sebastiano Serlio, Andrea Palladio, Leon Battista Alberti gibi mimarları da etkilemeyi başarmıştır. Vitruvius, sözünü ettiğimiz bu eserinin orijininde, insan bedeninin sahip olduğu ideal bir orantıya yer vermiş ve ayrıca, sanattan anlamak için onun doğasına inilmesi gerektiğini savunarak, doğadaki uyum ile sanat eserlerinin kalıcılığı arasında ilişki kurmuştur. Leonardo Da Vinci ve birçok sanatçı, insan vücudunun bu ideal oranını çalışmalarına başarıyla yansıtmıştır. Bununla birlikte, her ne kadar üzerinde durulmasa da, Leonardo’nun iyice anlaşılması için Vitruvius’un önemli bir kaynak olduğunu düşünmekteyim. Nitekim Vitruvius’un hayatını incelediğimizde Leonardo’nun ondan nasıl etkilediğini birçok açıdan fark edeceksinizdir. Burada bahsettiklerim sadece küçük bir kesittir.

“Kuşkusuz sanatsal mükemmelliğin bilinmemesi nedeniyle doğal olarak fark edilmeyişine de şaşmamamız gerekir; ancak iyi hakemler, sosyal ilişkilerin etkisiyle sık sık göstermelik bir beğeniye yönlendikleri zaman en büyük kızgınlığın gösterilmesi zorunludur. Şimdi, Sokrates’in arzuladığı gibi duygularımız, düşüncelerimiz ve öğrenimle kazandığımız bilgiler açık seçik görülebilseydi, tanınmış olmanın ve aşırı övgünün bir etkisi kalmayacak, doğru ve sağlam bir öğrenimden geçerek bilginin doruğuna erişenler, kendileri hiç uğraşmaksızın görev alabileceklerdi. Ancak bu gibi şeyler, olmaları gerektiğini düşündüğümüz gibi açık ve belirgin görünmedikleri için ve öğrenim görenlerden çok cahillerin kayırıldığını izlediğimden ve şeref kazanma uğraşında cahillerle uğraşmayı kendime yakıştıramadığımdan bilgi alanımızın mükemmelliğini bu bilimsel yapıtı yayınlayarak göstermeyi yeğliyorum.” — Marcus Vitruvius Pollio —

1492 yılında çizildiği öne sürülen bu eskiz, aslında Leonardo Da Vinci’nin anatomi üzerine yaptığı çalışmaların çığır açıcı noktasını oluşturmaktadır. Bir daire ve bir karenin ortasında, değişik açılardan, kol ve bacakları açık ve kapalı, üst üste geçen çıplak bir erkeği resmetmektedir bu eskiz. Yanındaki notlarda sıkça bahsetmiş olduğu ve bizim de yukarıda sözünü ettiğimiz insan vücudunun ideal oranı Altın Oran’ın (Oranlar Kanunu), Leonardo’nun bu çalışmasında önemli bir yeri vardır. İnsan vücudu ve evren arasında anatomik bir bağ kuran Leonardo’nun bu eskizinde, karenin “maddesel” varlığı, dairenin ise “ruhsal” varlığı sembolize ettiği, bir nevi insanoğlunun farklı iki yönünü çizimine yansıttığı gibi görüşler öne sürülmektedir. Leonardo’nun hemen hemen bütün eserlerine nüfuz etmiş olan bu eser, Rönesans’ın önemli bir bilim ve sanat eseri olup günümüzde Venedik’te bulunan Gallerie dell’Accademia’da sergilenmektedir.

Mona Lisa (La Jaconde), Son Akşam Yemeği (L’ Ultima Cena) ve Vitruvius Adamı üçgeninde incelediğimiz Rönesans’ın ünlü üstâdı Leonardo Da Vinci hakkındaki yazı dizimizi burada sona erdiriyor, takip eden sanatseverlere teşekkür ediyorum.

Yazının birinci bölümüne buradan, ikinci bölümüne de şuradan ulaşabilirsiniz.

Yazan: Melike Karagül

Leonardo Da Vinci (ikinci bölüm)

20 Aralık 2008 Yazan:  
Kategori: Büyük Sanatçılar, Manşet, Rönesans Sanatı, Resim, Sanat

Rönesans sanatını doruğa ulaştıran, “I’uomo Universale” (evrensel insan) tipinin üst örneği dâhiyane üstat Leonardo Da Vinci’nin kısa özgeçmişiyle birlikte, imza attığı birçok ilkten, özellikle resim alanındaki çalışmalarından bir önceki yazımızda bahsetmiştik. Ayrıca bir önceki yazımızın sonunda üstadın ünlü tablosu “Mona Lisa” (İtalyanca: La Gioconda; Fransızca: La Jaconde) hakkında kısa bir girizgâh vermiştik. Bu devam yazımızda tekrardan Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa”sıyla başlayarak, “Son Yemek ya da Son Akşam Yemeği” (The Last Supper; İtalyanca: L’Ultima Cena) adlı ünlü freskinden kısaca bahsedeceğiz. Leonardo Da Vinci’nin eserleri elbette ki bununla sınırlanamasa da bu yazıda yalnızca üstadın yankı uyandıran bu iki şaheserinden bahsetmek istedim.

“Mona Lisa” (La Jaconde)… Gizemli gülümsemesiyle sanat tarihinin bir ikonu haline gelen Leonardo Da Vinci’nin ünlü eseri… Eser Fransa’da Louvre Müzesi’nde, son teknolojik güvenlik sistemiyle cam içinde sergilenmektedir. 1503 yılında çalışmalarına başlanan bu tablonun 1506 yılında bittiği varsayılmaktadır. Tablodaki şahsın kim olduğu hâlâ tartışılmakta olup esrarengiz Mona Lisa hakkında da bilimsel araştırmalar sürmektedir. Size şunu belirtmeliyim ki bu tablo hakkında yazılıp çizilen o kadar çok şey var ki eğer internette araştırırsanız, çok komik rivayetlerle bile karşılaşabilirsiniz. Ben sadece hepimizin bildiği birkaç varsayımdan bahsedeceğim: İlk olarak, Leonardo Da Vinci hakkında ilk biyografi çalışmasını yapan Vasari, Mona Lisa’nın, dönemin önemli isimlerinden Floransalı tüccar Francesco del Giocondo’nun eşi olduğunu ileri sürmüştür. Hatta bu sebepten ötürü Mona Lisa’ya “La Gioconda” deniliyormuş. İkincisi ise, Leonardo Da Vinci’nin kendi portresi olduğunu ileri sürüp kanıtlarını sayısal analizlere dayandıran Bell Laboratuvarı’ndan Dr. Lillian Shawartz, Leonardo ile tablodaki modelin yüz özelliklerinin aynı olduğunu söylemiştir. Son olarak bahsetmek istediğim bir araştırma bulgusu da (internetteki bir haberden aynen aktarıyorum) şu:

“Louvre Müzesi yönetiminin isteğiyle tabloyu üç boyutlu renkli lazer taramasından geçirerek rapor hazırlayan Kanada Ulusal Araştırma Konseyi uzmanları, Mona Lisa’nın, o zamanlar genellikle hamile ya da yeni doğum yapmış kadınların kullandığı, çok ince ve saydam bir tülle boynundan aşağısını örttüğünü, kızılötesi yansıma tekniğini de kullanan araştırmacılar, saçlarının serbest bırakılmamış olduğunu ve başın arkasında topuz yapılarak toplanmış olduğunu fark etti. Da Vinci’nin tablosunda ayrıca hiçbir fırça izi de belirlenemedi. Tabloda çok ince ve yekpare boya tabakası bulunduğu anlaşıldı. Eserde hiçbir parmak izi de tespit edilemedi; oysa bazı uzmanlar, sanatçının tabloyu parmaklarını kullanarak yaptığına inanıyordu.”

Buna ek olarak belirtmeliyim ki Leonardo’nun bu eserinde figürün arkasında uzanan manzaranın gittikçe soluklaşması, buğulu bir ton alması, üstadın bir buluşudur. Böylece o zamana kadar yalnızca çizgi perspektifiyle sağlanan derinlik, Leonardo’nun “sfumato” diye tanımladığı bu yeni buluşla, diğer eserlerine de daha inandırıcı bir boyut kazandırmış olup sanat camiasında bir ilke imza atmıştır.

1911’de müzede kaybolan Mona Lisa tablosu, 1913’te bulunmuştur. Bundan sonra daha dikkatli korunan tablo, Louvre Müzesi’nin ikonu haline gelmiştir. Hatta Mona Lisa günümüzdeki popülerliğini Dan Brown’un “Da Vinci Şifresi” adlı romanı ile daha da arttırmıştır. Kitap, Vatikan tarafından her ne kadar yasaklansa da (birtakım dinsel, bilimsel ve sembolik şifreler içerdiği ve beraberinde birçok kehaneti getirdiği için) dünya çapında en az 45 milyon satmayı başarmıştır. Sonuç olarak, Mona Lisa, Louvre Müzesi’nden gizemliliğini ve efsanesini korumaya devam etmektedir.

Son akşam yemeği, Hz. İsa’nın yakalanmadan önce havarileriyle yediği son yemek olarak Yuhanna’da geçmektedir ve dönemin birçok sanatçısı bu konuyu eserlerinde incelemiştir; ama en önemlisi Leonardo Da Vinci’nin son akşam yemeğidir. Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa”dan sonraki en ünlü eseri olan “Son Yemek ya da Son Akşam Yemeği” (İngilizce: The Last Supper; İtalyanca: L’Ultima Cena), 15. yüzyılda (tahmini 1495–1498 yılları arası), Duke Lodovico Sforza’nın isteği üzerine Milano yakınlarındaki Santa Maria Dele Grazie’nin duvarına yapılan fresktir. “Altın Oran”ın başarıyla kullanıldığı bu freskte Hz. İsa, son akşam yemeğinde havarilerine, içlerinden birinin ona ihanet edeciğini açıklamıştır ve bu açıklama sonrası havariler arasındaki korku ve şaşkınlık yansıtılmıştır. Leonardo’nun kullandığı malzemeden dolayı hassas bir çalışma olan bu fresk, o hayattayken tahrip olmaya başlamıştır ve günümüze kadar da onarılmıştır; ama yanlış müdahaleler de eserin bozulmasını hızlandırmıştır. Bu kadarla anlatılmaması geren bu şaheser de, “Mona Lisa”dan farksız değildir rivayetler konusunda. Sonuç olarak bu iki şaheser hakkında daha çok açıklama yapmak isterdim; ama bu işin uzmanı olanlara haksızlık etmek istemem doğrusu. Bu tarz konular gerçekten hassastır, her ne kadar üzerinde durulmak istenmese de… İşte bu sebeple, konumum dolayısıyla, bu “basit” yorumu bu kadarla sınırlamak istedim. Umarım tatmin edici olmuştur…

(Devam edecek)

Yazının birinci bölümüne buradan, üçüncü ve son bölümüne ise şuradan ulaşabilirsiniz.

Yazan: Melike Karagül

Leonardo Da Vinci (birinci bölüm)

13 Aralık 2008 Yazan:  
Kategori: Büyük Sanatçılar, Manşet, Rönesans Sanatı, Resim, Sanat

1452 – 1519 yılları arasında yaşamış bir İtalyan Rönesans sanatçısı olan Leonardo Da Vinci, komple bir sanat adamıydı: mimar, mucit, mühendis, müzisyen, geometrisyen, anatomist, heykeltıraş ve ressam. Leonardo Da Vinci hakkındaki bu yazımızda onun dâhiyane kişiliğini “özele” girmeden sadece sanatsal perspektif açısından ele alacağız. Özellikle resim alanındaki çalışmalarını…

Rönesansın başlıca amacı olan “bilgi”, dönemin skolastik yapısına karşı önemli bir “panzehir”dir. İnsanın kendinin bilincinde olması ve aklını kullanarak yetilerini ortaya çıkarmasını amaçlayan Rönesans’ın nihai hedeflerinden biri de “I’uomo Universale”dir (evrensel insan).

Leonardo Da Vinci Rönesans sanatını doruğa ulaştıran, dönemin önemli sanatçılarından biridir. Bu dâhiyane kişilik, sadece resim alanında değil, birçok alanda boy göstermiştir ve birçok ilke imza atmıştır. Bu çok yönlü kişilik, Rönesans hümanizminin en önemli etkisi diyebileceğimiz “I’uomo Universale (evrensel insan)” tipinin üst örneğidir.

“Şahsiyetin en yüksek derecesine kadar gelişmesi, kültürün bütün unsurlarına hâkim bulunan gerçekten kuvvetli ve üstelik de çok taraflı bir yaratılışla birleşince çok-taraflı insan, l’uomo universale ortaya çıkar.” — Burckhardt —

Floransa’nın Vinci kasabasında 15 Nisan 1452 yılında doğan Leonardo Da Vinci, Ser Piero Da Vinci’nin evlilik dışı çocuğudur. Dönemin Avrupası’nda modern isimlendirme kuralları olmadığından adı ilk zamanlar Leonardo di Ser Piero da Vinci (Vinci’li Piero’nun oğlu Leonardo) olarak geçmektedir. Bu sebeple eserlerini “Leonardo” ya da “Io, Leonardo (Ben, Leonardo)” olarak imzalamıştır.

Evlilik dışı bir çocuk olması sebebiyle soylulara tanınan eğitim olanaklarından mahrum olsa da, Leonardo keskin zekâsı ve öğrenme merakıyla çevresini, kendi gözlemleriyle keşfetmiş, her konuda bakış açısını geliştirmiştir. Genç yaşında çizimlerindeki başarısıyla babasının dikkatini çeken Leonardo, onu 17 yaşındayken, Floransa’nın en önemli atölyelerinden birinin başında bulunan ve aslen bir kuyumcu ustası olan Andrea del Verroccio’nun eğitimine vermiştir. Burada Botticelli, Perugino, Lorenzo di Credi, Francesco di Simone, Botticini ve Biagio d’Antonio ile birlikte son derece kapsamlı bir sanat eğitimi almıştır. Leonardo, 1469 ile 1476 yılları arasında devam ettiği, alışılmışın dışında bir eğitim veren “politeknik labarutuvarından” çizim, mimari ve heykelin yanı sıra optik, botanik ve müzik alanlarında da temel bilgiler edinmiştir. (Leonardo’nun ünlü Arno Manzarası, Müneccim Kralların Tapınması ve Aziz Hieronymus eskizi ile birkaç resim bu döneme aittir.) Ayrıca Verroccio’nun ”İsa’nın Vaftiz Edilmesi” tablosundaki meleklerden birinin Leonardo’ya ait olduğu düşünülmektedir.

Leonardo Da Vinci’nin ilk yıllarından yaşamının son yıllarına kadar yapmış olduğu tüm çalışmaların (özellikle resim alanındaki çizimlerinin) genel değerlendirmesini yapalım: Leonardo yaşamın -doğanın- sırrını canlı gözlemleriyle araştırarak çözmeye çalışmıştır. Değişik hayvan ve bitki türlerini, insan anatomisini (kadavra çalışmaları, iç organlarının karmaşık yapısı gibi…), makineler… Hatta bilimsel yaklaşımlı ilk otopsileri gerçekleştirdiği söylenmektedir. Leonardo, ömrü boyunca, çocuksu meraklı bakışlarını hiç kaybetmemiş ve bu muazzam gözlem gücünü sonuna kadar kullanmıştır. Bu durumu Sigmund Freud şöyle anlatır:

“Hakikaten büyük Leonardo, yaşamı boyunca birden çok açıdan çocuk kaldı; aslında tüm büyük adamların çocukluklarının bir bölümünü saklı tutabildikleri de söylenebilir. O da yetişkin olduğunda bile oynamayı sürdürdü ve bu da onun çağdaşlarına çoğu kez garip ve anlaşılmaz görünmesinin bir başka nedeniydi.”

İşte Leonardo Da Vinci’yi hemcinslerinden farklı kılan nokta da buydu: “Ruhundaki çocuğun hiçbir zaman büyümemesi…” Burada dikkati çekmek istediğim bir konu da Leonardo’nun meşhur “not defterleri”dir. Leonardo’nun defterleri temel olarak 4 farklı konuda yazılmıştır: mimari, mekanik, resim ve insan anatomisi. Bu defterler, farklı boy ve tipte birbirinden bağımsız kâğıtlardan oluşmaktadır ve ölümünden sonra dağılmış olmalarına rağmen, günümüzde Louvre, Biblioteca Nacional de España, Milano’daki Biblioteca Ambrosiana ve British Library gibi büyük kolleksiyonlarda bulunmaktadır. Hatta British Library’de bulunan defterlerin bir kısmı internette incelenebilir. Codex Leicester adı verilen defter, Leonardo’nun özel bir koleksiyonunda bulunan tek büyük bilimsel çalışmasıdır ve şu anda Bill Gates’tedir.

Rönesans aynı zamanda, İtalya’da sürekli iç savaşların, darbelerin, çekişmelerin eksik olmadığı bir dönemdi. Bu sebeple Leonardo Da Vinci sürekli göçebe hayatı yaşamak zorunda kalmıştır. Bu durum aslında sanatına renk katmıştır. İnsan çizimlerine yansımıştır. Portre ve kompozisyon örneklerinde Floransalı, Romalı, Milanolu birçok insan tipini görebilirsiniz not defterlerinde. Böyle bir dönemin insan portreleri (erkek) tabii ki de “savaşçı, ürkünç ve grotesk” özellikler taşıyan figürlerdir. Leonardo ayrıca “idealize” edilmiş kadın portreleriyle de dikkati çekmektedir. Leonardo’nun “ideal” olandan kastı: Altın Oran kavramıdır. Leonardo’nun bulduğu bu oran başta insan vücudu olmak üzere matematiksel mantığa dayanmaktadır. Bu oran onun portre çalışmalarında önemli bir ayrıntıdır. Leonardo, seçtiği kişileri farklı duruşlarda -profilden, önden ve yarı dönük- ve farklı yüz ifadelerini mürekkepli kalemler ile kâğıda geçirmiştir. Bu çizimlerin bazılarının ressamın az sayıdaki tuval üzerine yağlıboya ile gerçekleştirdiği yapıtlarındaki figürlerde kullandığı bilinmektedir. İşte bahsettiğimiz bu durum bize Da Vinci’nin portrelerindeki “albeni”yi açıklar: Aynı insan yüzlerinin farklı resim malzemesi ortamlarında ve farklı tekniklerle nasıl birbirinden üstün ve kendilerine özgü anlatım güçlerinin olduğu… Da Vinci’nin insan çizimlerinde bahsetmek istediğim diğer bir konu: İnsanların yüzlerindeki yargılara göre ifadelerine muazzam bir duygu yüklemesi… Çağdaşlarına göre farkı bu olsa gerek. Da Vinci’nin, belirli duygusal anları işlediği portreleri vardır. Örneğin, din mitolojisi konusundaki araştırmaları ile antipati duyduğu kişileri çirkinleştirir, ilgi duyduğu ve farklı duygular beslediği kişileri de -portresini yaptığı soylu kadınları- gizemli ve etkili olmaları için bütün hünerini ince ayrıntısına kadar ortaya koyar… Bu duygu seli Leonardo’nun tuvaline seromonik bir havada yansımıştır. Bu tarz yapıtlarına verilebilecek doruk örnek ise elbette ki, “Mona Lisa”dır. Ölümüne dek yanından ayırmadığı, her gittiği yere beraberinde götürdüğü ve ölümünden günümüze onun sembolü olan portre…


Leonardo Da Vinci’nin portrelerini incelediğimizde şuna dikkat etmeliyiz: Bir bütün olarak algıladığımız portrelerini aslında kendi içinde parçaladığımızda başlı başına bir çalışma görürüz. Yukarıdaki “Mona Lisa” tablosunu inceleyelim. 4 farklı karede de dâhiyane bir sanat çalışması olduğunu göreceksiniz… Fondaki Floransa manzarası, kadının yüzündeki eksantrik ifade, elleri… 1506 yılında tamamlanan bu portre, gülümsemesi, garipliği ve anlamının güçlülüğüyle ün salmıştır.

Leonardo Da Vinci hakkında bahsettiklerim sanatı ve yaşamının küçük bir ayrıntısıdır diyebiliriz. Bu dâhiyane şahsiyetin sanatsal kişiliği bir başka yazıda devam edecektir…

Yazının ikinci bölümüne buradan, üçüncü ve son bölümüne de şuradan ulaşabilirsiniz.

Yazan: Melike Karagül