SanatLog’dan “Seçme” Edebiyat Yazıları

Yeniden merhaba… SanatLog Seçme Yazılar bölümünde bu hafta edebiyat yazı ve incelemelerine yer veriyoruz. Deneme, biyografi, öykü ve kitap eleştirileri alt alanlardan bazıları. SanatLog’un içeriği zenginleştikçe bu tarz seçmelere devam edeceğiz… Herkese iyi okumalar…

SanatLog Kültür Sanat

www.sanatlog.com

Godot’yu Beklerken (Samuel Beckett)


Yazan: Ayşegül Engin

Sarah Waters’ın Ustaparmak Romanı


Yazan: Wherearethevelvets

 

Nazım Hikmet Ran


Yazan: Ayşegül Engin

 

Mutluluk Üzerine


Yazan: Ayşegül Engin

 

İngiliz Edebiyatının Usta Kalemi Geoffrey Chaucer


Yazan: Gamze Kuzu

 

Yüzük Kardeşliği: Tolkien, Politik Tarih ve Cinsiyetçilik


Yazan: Emin Saydut

 

Percussinna’da Bir Küçük Prens


Yazan: Emin Saydut

 

Neil Gaiman’dan Mezarlık Kitabı


Yazan: Wherearethevelvets

 

Beat Akımının Unutulan Kalemi “Richard Gary Brautigan”


Yazan: Zekeriya S. Şen

SanatLog-Emel Yuna Söyleşisi


Yazan: Hakan Bilge

 

 

Christopher Marlowe


Yazan: Gamze Kuzu

 

Nabokov’un Lolita’sı ve Medyanın Küçük Starları


Yazan: Emin Saydut

Sayıklamalar


Yazan: Rey’an Yüksel

Dar Zamanlar


Yazan: Rey’an Yüksel

 

Elif Şafak’ın “Aşk”ı


Yazan: Gamze Kuzu

 

Dergilerdeki Mülkiyetçiliğe Rest Çekmek


Yazan: Serkan Engin

 

Kültürel, Dinsel ve Doğasal Şölen Hindistan


Yazan: Zekeriya S. Şen

 

İyi ve Kötü Ayrımı


Yazan: Serhat Çolak

 

SanatLog-Cem Şancı Söyleşisi


Yazan: Serhat Çolak

 

Stephenie Meyer Dalgası ve Kültürel Değer Birikimi: “Twilight”, “The Twilight Saga: New Moon” ve Ataerkil Yansımalar


Yazan: Emin Saydut

 

Orhan Pamuk’un “Kar” Romanının Postmodern Kurgusu Üzerine


Yazan: Hakan Bilge

 

Dişil Enerji ve Kadının “Uyanış”ı


Yazan: Hande Öğüt

 

Etin Cinsel Politikası


Yazan: Hande Öğüt

 

Salai’nin Kuşkuları (Rita Monaldi & Francesco Sorti)


Yazan: Wherearethevelvets

 

Babanın Kurbanlık Nesnesi


Yazan: Hande Öğüt

Kolektif Sanat Bankası

www.sanatlog.com

SanatLog’dan Akira Kurosawa’ya Özel Yazılar

24 Mart 2010 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Aşağıda Kasım 2008′de kuruluşundan bugüne değin SanatLog’da yayımlanan Akira Kurosawa metinleri yer alıyor… İlgili bağlantıya tıklayarak yazılara ulaşabilirsiniz; ama önce kahvenizi yanınıza almayı unutmayınız…

…..İyi “okumalar”…..

SanatLog Kültür Sanat

www.sanatlog.com

Akahige / Red Beard (1965, Akira Kurosawa)


Yazan: Kusagami

Yoidore Tenshi / Drunken Angel (Sarhoş Melek) – Akira Kurosawa


Yazan: Kusagami

Ikiru (1952, Akira Kurosawa)


Yazan: Calderon de la barca

Seven Samurai / Yedi Samuray (1954, Akira Kurosawa)


Yazan: Kusagami

Akira Kurosawa’nın Kagemusha & Ran Filmleri Üzerine


Yazan: Hakan Bilge

Dersu Uzala (1975, Akira Kurosawa)


Yazan: Rey’an Yüksel

Görelilik, Metafizik ve Hümanizma: Kurosawa’nın Rashômon’u Üzerine


Yazan: Hakan Bilge

Kolektif Sanat Bankası

www.sanatlog.com

Kelebek

3 Mart 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Manşet, Mektuplar, Sanat

Ah be güzelim,

Ah benim canım arkadaşım, yine benden şikâyet ve sıkıntı dolu bir mektup alıyorsun haberin olsun.

Bulandım…

Durulmak çabası vardı bilirsin bende. Her seferinde “bırak bulan, bulananlar ayrıcalıklıdırlar,” derdin sen.

Dedin ve dinlemelisin o halde…

Tutunmaktı niyetimiz, yaşamın bir ucuna. Kendi seçimlerimiz değildi yaşamlarımız. Bir beden vardı ve o bedene uygun giysiler ama biz giyinik doğmuştuk. Bedenimizi çıplak göremedik. İşin garibi, giyinik doğduğumuzdan, bedenimizi merak etmedik. Çıplaklık ne demekti, çıplak nasıl kalınırdı, bu bedenlere daha uygun giysiler bulunur muydu ya da nasıl bulunurdu bilmezdik. Zaten düşünmezdik de… Dedim ya, niyetimiz sadece tutunmaktı. Tutunamayanlar çıplak olmak isteyenlerdi ya da arayanlardı uygun giysilerini… Biz, tutunamayanları garipsedik.

Bir gün bu garipsediklerimizden biriyle karşılaşınca neler olduğunu anlamaya çalıştık. “Neler söylüyordu o öyle, neler düşünüyordu?” Yasaktı, ayıptı… Çıplak kalmak ne demekti, her yanının görünmesi ya da uygun giysiler ne demekti? Annelerimiz ne derdi, toplum ne derdi ya da dostlarımız ne derdi? “Ne derlerse desinler.” dedi. Onun bir yere tutunmaya ihtiyacı yoktu ya da bir şeylerin ona tutunması gerekmiyordu. Bir nevi kozasından çıkmaya hazırlanan kelebeklerdi onlar; o denli az olmasına karşın yaşayacakları gün sayısı bunun için bile her şeye değerdi, böyle dedi ve büyüledi beni.

Belki çok oldu bunu diyeli o, belki de bir an kadar kısa, bilmiyorum; ama bildiğim bir şey var ki ben ona tutunmaktan kendime tutunamadım uzunca bir süredir.

Yürek bazen söz dinlemez, eğitmek zaman alır onu. Geçmiş tecrübelerin tutar elinden ama bilinmedik kapıları açmak -bırakıp da geçmişin elini- çok daha heyecan verici olabiliyor.

Ne anlatayım, nasıl anlatayım ona dair? Bilirsin işte… Hastalıksı bir şey, nevrotik, ele avuca sığmaz. Kendini ve onu düşünmekten başka hiçbir şey yaptırmaz. Kendinlik de aslında onluktur; onunla olmak, onu düşünmek, onu paylaşmamak vardır. Onlar değil, biz vardır sadece. Adı aşktır. Yepyeni bir dünyadır, yeni solukları paylaşmaktır. Denizin ne kadar mavi olduğunu görmektir ya da şarabın tadını yeniden keşfetmektir. İnsanlar daha güzeldir. Hayat yaşanılasıdır. Her gün yeni gün demektir ve her yeni gün de onu görmek için doğan bir bahanedir. Sabah onu düşünerek başlar ve gece onu düşünerek sonlanır. Rüyanda bile o vardır.

İşte böyleydik. Ah be canım arkadaşım, hani derdin ya “Sen yazarsın, senin yazarak anlatamayacağın şey yoktur.” diye… Oluyormuş demek ki… Kelimeler sıralanıyor birbiri ardına ama sonra donakalıyorlar. Sanırım her şey anlatılır da o gecelerimiz anlatılamaz. Kelimeler yetmez ki sevişlerimizi anlatmaya…

Ateş kızılıydı, yakıcı, kavurucu; ibadet eder gibi, huzurlu, uyumlu. Aşkın en onulmazına tutulmuştuk, ilacı yoktu. Ne dünümüz vardı ne yarınımız, biz bugünü yaşıyorduk. Avans almıştık yarından düne ve beraber geçmeyen günlere inat, ânı kıskandıran. Saatler duruyordu sanki o an ya da çok daha hızlı ilerliyordu, bilmiyorduk.

İyi de, sıkıntı bunun neresinde diyeceksin, değil mi?

Her büyük aşk gibi sorunlar çıkmaya başladı, çıplaklığımız sorun olmaya başlamıştı önce. Bir de kozasından çıkmak için onun yardımını almış bir kelebektim ve normal değişim süremi dolduramamıştım; oysa benim kozamdan çıkmamda onun yardımına ihtiyacım olmamalıydı, her tırtıl bir gün kelebek olacaktı; oysa ona o denli tutunmuştum ki kozadan çıkarken yaşayacağım o değişim sürecini yavaş geçiremediğimden, bir sürü sorunum ortaya çıkmaya başlamıştı. Ne yazık ki o, yaralı ve hasta bir kelebeği daha fazla taşımak istemedi.

Uzaklaşmaya başladı benden.

Görmek istemiştim sadece gözlerini, elimden geleni yaptığımı da zannediyordum açıkçası ama…

O kendini suskunluğuna sığındırıp kaçmak isterken olumsuz düşüncelerinden, beni burada bir başıma bırakması ne denli âdilce?

Tenekeli kuyruğunun sesi bitinceye kadar dolaştırmak ardında ve sonra da “hadi benim sıram bitti” diyerek gelmesi benim yanıma…

Her seferinde “ben buradayım hâlâ” demem gerekti değil mi?

Ne yaparsa yapsın hep yanındayım, demem gerekti değil mi? Ayrı ayrı yaşamak isterdi sıkıntılarını ve her seferinde çıkıp avlusuna kendi başına dolaşır ve derdi ki: “Kal birbaşınalığınla…” Paraleller ancak sonsuzda kesişirler, aynı noktada kesişmek adına sonsuzluğu mu beklemek gerekiyordu, bilmiyordum; ama beklemedim. Asıl acı olan bana “bekle” bile dememesi…

Biliyor musun, şiir bile yazdım ona. Sen şiir sevmezsin ama bir oku lütfen:

HENÜZ AÇMAMIŞ BİR SÜRÜ GONCA SAKLIYORDU YÜREĞİM
HENÜZ KOKLANMAMIŞ BİR SÜRÜ ÇİÇEĞİM
KOZASINDAN ÇIKAMAMIŞ KELEBEKLERİM VARDI
BEKLİYORDU HEPSİ BİR ANDA SANA AÇILMAYI SANA UÇMAYI
İSTEMEDİN, İZİN VERMEDİN
onca emek, onca çaba
KAPIYI VURUP ARKANA ÇEKİP GİTMEK İÇİNMİŞ MEĞER
BİR GÜN GELİRSEM AKLINA, DÖNMEK İSTERSEN BANA
TEKRAR ALIŞTIRIP KENDİNE SONRA GİDECEKSEN EĞER
KAL OLDUĞUN YERDE İSTEMEM, SENİ BIRAKTIM SANA

Susup biriktirerek yaşamaya çalışmak daha ne kadar sürecek ki? Şimdi mutlak bir tevekkül içindeyim. Her şey güzel gibi ama aslında düşünmediğimden, sorgulamadığımdan, tersini hatırlamadığımdan, hatırlamak istemediğimden bu böyle. Bu arabayla kaza yapmış birinin arabaya tekrar binmek istememesi ya da direksiyona geçmekte çok zorlanması gibi bir şey değil ben arabanın bile farkında değilim. Neden oldu bu böyle demiyorum; bile isteye yaptım bunu. Bundan pişmanlık duymak gibi bir şeyi aklıma bile getirmiyorum ama neden olduğunu biliyorum neden olduğunu biliyorsam neden olmayacağını da bilmem gerekiyor. Geçici bir süreç geçecek er ya da geç geçecek.

Yaşadığın düş kırıklıkları ne kadar çok ve ne denli derin olursa yaşadığın bulanmalar o denli çok oluyor ve bazen seni kumların arasında nefessiz bırakıyor. Yıllarca içinde biriktirdiklerini, kişiliğini, hayallerini, kavgalarını yok ettiğini düşünüyor. Belki bir süreliğine gizliyor doğru ama sürekli bitiremez. Deniz biter mi?

Bir süreliğine güneşini, suyunu kesersen bitkinin kurutursun onu doğru, sonrasında vereceğin su, güneş ve vitaminle belki eskisinden de canlı hale getirebilirsin. Ama süre uzarsa…

Kavgalar vardır vuruşuruz birbirimizle.

Birisi yaralanır, birisi ölür, kazanan birileri vardır her zaman.

Kendinle yaptığın kavgalarda birisi olacaksa kazanan bu kendinden başkası değildir.

Kendinle kavganda kendin galip gelmen gerek, o yüzden kavgadan korkma.

Hayatı sorgulamak tek gaye olmasın evet ama kavgaya tutuşmaktan kaçınma ne olursa olsun. Dedim ben de kendime…

Sen de söyle bir şeyler.

Varsın ve çoksun bende.

Tüm sevgimle…

r.

Yazan: reyan yüksel

Kader (2006; Zeki Demirkubuz)

Bir Vazgeçememe Öyküsü

Bir aşk filminden önce, hayatın filmi diyebilirim “Kader” için. Belki herkesin yaşadığı hayata benzer bir hayat değil ama birçok insanın yaşadıklarına çok yakın bir film. Belki de filmin bu kadar sevilmesinin en önemli nedenlerinden biri bu.

……….

Tasavvuf inancına göre:

Kaderin etrafında dönen olaylar kulun niyetince verilir.

“Neden olmadı” denemeyeceği gibi “nasıl oldu” da denemez.

Olaylar niyetin olgunluğunu, kulun hamlığını bildirir.

Konuşan da O, konuşturan da; bize ne düşer.

Ayağına takılan, takılacak olan her taş, hak yolunun halidir.

Hayır bekleyen hayırla, şer bekleyen şerle karşılaşır; ne var ki, şer denen de kulun yorumudur.

“Gördüğüm cezaya layık mıyım” demeyin. Olayları ceza diye görmeyin.

Olaylara değil, dolaylara kati konuş. Olay hakkındır; sana verdiği olay, yazılan dolay, sana verilen olaylar, kulun yönüne göre görülür.

Gereken gerektiği günde olur.

Deniz dalgaya meyyal ise yelkeni denersin, sakin oldukta küreğe dönersin; demek ki olaylar sana değil, sen olaylarda kendine yön vereceksin.

……….

Film kurgusunda her ne kadar “kader” olgusuyla ilgili fazla bir şey hissetmiyorsak da, Bekir’in final konuşmasında “kader” olgusunu, filmin tam orta yerine oturtabiliyoruz.

Filmin konusuna gelince:

Bekir orta halli bir ailenin tek oğlu, sessiz ve sakin bir çocuktur. Anne ve babası Bekir’e karşı anlayışlıdır, fakat çok ilgili değillerdir. Babası, Bekir’e bir mobilya mağazası açmıştır, fakat hayatta pek amacı olmayan Bekir, günlerini mobilya dükkânında miskinlik yaparak geçirmektedir. Uyuşmuş bir dünyaya hapsolmuş gibidir Bekir. Uyuşukluğu akşamları iki arkadaşıyla beraber çıktığı kahvehane muhabbetiyle azalır gibi olmaktadır; bu da aslında olayların sıradan olağanlığında, Bekir’in uyuşuk hayatındaki, R.E.M. uykusunun bir diğer hali gibidir.

Uğur, Bekir ile aynı mahallede yaşamaktadır. Nedense Bekir’in tüm arkadaşlarının tanıdığı, Bekir’in o uyuşuk dünyasında belki de bakmayı aklına bile getirmediği haylaz, şımarık, dobra, alaycı, kız çocuğudur. Mobilya mağazasına geldiğinde tanışır, Uğur ve Bekir; ancak fotoğraflarını unutur mağazada. Zaten Bekir’in aklına girmesi fotoğraflarına bakarken olur. O uyuşuk hayatındaki uyanma nedenidir Uğur. Çünkü başka bir hayata ait gibidir, bir başkaldırıdır, bir isyandır Uğur. Bekir’den çok farklı, mahallenin en azılı adamıyla aşk yaşayan bir asidir; belki de Bekir’in olmak istediği şeydir.

Uğur’un uğruna hayattan kaçıp her şeyini onun için vereceği Zagor, gözünü kırpmadan adam öldürebilen mahallenin korkulan adamıdır. Uğur’un ömrü Zagor’un hapishaneden çıkmasını beklemekle geçmektedir. Hapisten çıktığı ilk gece bir adam daha öldürerek Uğur’la birlikte kaçan Zagor, beraberinde, bilmeden, Uğur’dan dolayı Bekir’i de sürükleyecektir.

Cevat, Uğur’un annesinin âşığı; hem Uğur’un yatalak babasına bakan, hem kardeşi Kudret’i kollayan, hem de içten içe Uğur’a yakın olma çabaları besleyen mahallenin bıçkın delikanlısıdır.

Uğur’un annesi, felçli kocasını terk etmeyecek kadar asil; aynı zamanda, çocukları ve kocası sevişme seslerini duydukları halde Cevat’la yatmaktan çekinmeyecek kadar Cevat’a âşık bir kadın.

Kudret, Uğur’un erkek kardeşi ve uğrunda cinayet işlenmesine neden olacak kahvehanede çaycılık yapan, sübyancıların av niyetiyle baktığı bir çocuk.

Emine, Bekir’in sabreden, seven ve beklemekte başka çaresi olmadığını düşünen, “belki kocam gitmekten vazgeçer, bir çocuk daha yapayım” diye ikinci çocuğunu da yapacak kadar umutsuz karısı. Bir yandan bu kadar sabrederken, diğer yandan “yemek hazır” ve “bugün hava soğudu” cümlelerinden başka cümleler kurmayan, iletişim sorunu olan kocasını gerçek anlamda kendine bağlamak için yaptığı çabanın yeterli olacağını düşünen; ama diğer yandan kocası kurduğu sofraya gelmedi diye sinirlenip kocasını iyice evden uzaklaştıracak bir kaybeden aslında.

……….

Zaman, arabalardan anlaşıldığı üzere ’80 ve ‘90 arası görünüyor ama bir yandan da cep telefonu kullanılıyor. Bir sahnesinde bu filmin devam filmi olan Masumiyet izleniyor. Bunun için zaman geçişleri tamamen izleyicinin filmi izleme zamanı diye de adlandırılabilir. Televizyon dizisi “Kadın İsterse” sesleri geliyor arkadan. Yönetmen filmde birçok yerde TV sesini kullanmış, en çok Haluk Bilginer’in “orospu orospu” diye bağıran sesi aklımda.

Yer, İstanbul’un kenar mahallelerinden biri ve yurdun birçok ili.

Filmi izlerken kurgusal açıdan kopukluk varmış gibi hissedilse de film bittikten sonra bu duygudan eser kalmıyor ve izleyicinin filmden kopmasına izin verilmiyor.

Her şey Bekir’in dükkânına Uğur’un gelmesiyle başlıyor. Bekir’in o üzerindeki o uyku halinin yok olması Uğur’un dükkâna gelip, fotoğraflarını yanlışlıkla bırakmasıyla başlıyor. Uğur’un fotoğraflarıyla bir gece geçiren Bekir, kafasında Uğur’a hangi anlamları yüklüyor bilinmez ama sonrasında Uğura âşık olarak uyanıyor. O uyanış sonrasıysa ömrü Uğur’un peşinden oradan oraya sürüklenmekle geçiyor.

Filmin ilk 40 dakikasından sonra Bekir’deki inanılmaz değişimi görüyoruz ve yönetmenin filmi çekim sırasında dört mevsimi ve akan yılları seyirciye sunuşundaki usta sahneleri… Bekir’in mazbut biriyken, birden pavyonlarda racon kesen delikanlıya dönüşmesinin bir tünelden geçişiyle beraber anlatmasını izliyoruz. Bekir o kadar büyürken, ne hikmetse Uğur, sanki hep aynı yaşta kalıyor, ne saç rengi değişiyor ne saç kesimi ve hatta ne de tavırları. Bu arada Bekir evleniyor, iki çocuk sahibi oluyor; ama hiçbir zaman kendini ne bir baba, ne de bir koca olarak görüyor. İlk kez, daha 4 aylık evliyken hamile karısını terk ederek Uğur’un peşinden İzmir’e gidiyor ve geri dönüşü, vurulması sonrası yaklaşık 8–9 ay sonra oluyor ve sonra ömrü il il Uğur’un peşinden koşmakla geçiyor.

Uğur her ne kadar Zagor’a âşık ve onu hayatının merkezine oturtmuş olsa da, bir pervane gibi ateşe doğru koşturmakla geçse de ömrü, Bekir’in hayatından gitmesini istemiyor. Bunu, Zagor’la olan fotoğrafıyla beraber, Bekir’le olan fotoğrafını başucuna veya duvarının başköşesine yerleştirmesinden anlıyoruz. Filmde Zagor iki sahnede görülüyor ve sonrası muamma. İşin garibi öncesi de muamma. Uğur’la Zagor nasıl tanışmış, aşkları bu kadar depreşecek neler geçirmiş bilemiyoruz. Seyirci bu konuda kısır kalıyor. Yönetmenin özellikle bir tek sahnede bile Uğur’un Zagor’u ziyaret ettiği sahneleri koymamasının özel bir nedeni var mıdır bilinmez ama ben Uğur-Zagor aşkını yaşayamadım filmde. Bir tek aşk vardı o da Bekir’in Uğur’a duyduğu ve asla vazgeçemeyeceğini söylediği aşkı ve hatta final cümlesi olan “Bu âlemde herkesin inandığı bir şey varsa, benimki de sensin.” repliğiyle de biz seyircinin beynine yerleştiriyor bunu.

Film bittiğinde içinizde oluşan garip hüzün dalgasına engel olamıyorsunuz. Sonrasında da sürekli Bekir’i düşünür buluyorsunuz kendinizi. Filmde Bekir rolünü oynayan Ufuk Bayraktar’ın film boyunca değişen mevsimlerle birlikte –ki bu konuda kesinlikle yönetmeni kutluyorum– oyunculuk açısından gelişmesine tanık oluyorsunuz. Hele İzmir’deki bank sahnesinde Uğur’la konuşurken, “oynamıyor, yaşıyor” diyorsunuz. Bunun dışında yine aynı bank sahnesinde Vildan Atasever’i başarılı buldum; özellikle çekip gitme sahnesinde, ama onun dışında genel çerçevede oyunculuğunun vasatın üstüne çıkmadığı da bir gerçek.

Ufak olmasına rağmen rolleri, Settar Tanrıöğen, Müge Ulusoy ve Erkan Can tam anlamıyla göz dolduruyor. “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmindeki Ozan’ı bu filmde Zagor olarak izledik, daha fazla sahnede görmeyi umardım.

Yazan: reyan yüksel

______________________________________________________

FİLMİN KÜNYESİ

Yönetmen: Zeki Demirkubuz

Senaryo: Zeki Demirkubuz

Filmin Türü: Drama

Yapım Yılı: 2006

Filmin Süresi: 103 dakika

Resmi Sitesi: www.demirkubuz.com

Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever, Engin Akyürek, Müge Ulusoy, Ozan Bilen, Settar Tanrıöğen, Erkan Can, Mustafa Uzunyılmaz, Güzin Alkan, Hikmet Demir, Gönül Çalgan

Kurgu ve Görüntü Yönetmeni: Zeki Demirkubuz

Müzik: Edward Artemiev

Ses: İsmail Karadaş

Ödülleri:

Kader; 2006 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve Jüri Özel Ödülü’nü (Ufuk Bayraktar); 2007 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde En İyi Aktör (Ufuk Bayraktar) Ödülü’nü (Takva’daki rolüyle Erkan Can ile birlikte) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; 2007 yılında Ankara Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu (Vildan Atasever), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Müge Ulusoy) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; yine 2007 yılında Nuremberg Film Festivali’nde, En İyi Film Ödülü’nü ve Seyirci En İyi Film Ödülü’nü kazanmıştır.

Sekiz Ay

18 Ocak 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Manşet, Mektuplar, Sanat

Kurban olduğum,

Bu mektubu sana göndermeyeceğim, bir daha gönderilmemiş mektup alamayacaksın benden; ama yazmayı sürdüreceğim, bir gün sen olmayıncaya dek yazdıklarımda.

Kızacaksın bana ama sana benziyor diye yeni tanıştığım bir adamı seviyorum. Aslında bu benim dağı, taşı, ormanı sevmem gibi. Aşkla değil sevgim; ama onun gülüşü, bakışı, sessiz sakin konuşması, rahatlığı, alaycılığı, nüktedanlığı, sakalı o kadar sen gibi ki yanında otururken başımı omzuna yaslayasım geliyor. Tek farkı, saçları seninkilerden koyu ve uzun ama arkadan bağlı olduğu için fark belli olmuyor. Sana benziyor diye, saatlerce yanında durabilir ve saatlerce dinleyebilir ya da gözlemleyebilirim onu.

Şirketin merkez binasında çalışan bilgisayar programcısı, her hafta perşembe günleri geliyor, iki saat kalıyor ve bilgisayarlardaki güvenlikle ilgili işlemleri yapıyor. Sırf o sana benzeyen adamı görmek için her hafta aynı günü iple çekiyorum; perşembeleri daha özenli giyiniyorum; bana bakmasını, benimle ilgilenmesini sağlamaya çalışıyorum. Bir sürü saçma soru soruyorum, bir şekilde odamdaki bilgisayarla ilgilenmesi için sorun çıkarıyorum, bilmiyor ya da anlamıyor gibi davranıyorum. Gerçekten garip aslında; aşkın insana neler yaptıracağını anlattıklarında hep güler geçerken ya da “yok canım daha neler” derken, benzer hatta daha kötülerinin başıma gelebileceğini nasıl bilebilirdim? Seninle yaşadıktan sonra bir sürü şeyi, şimdi benzerini görünce bile karmakarışık olabiliyorum.

Sekiz ay oldu görüşmeyeli… Ne beter, ne kötü sekiz aydır bu, geçmiyor sayıyorum; yine sekiz ay, bir daha sayıyorum, yine sekiz ay.

Geçenlerde işyerinden biriyle öğle yemeğine çıkmıştık. Uzun zamandır bana ilgisi olduğunu hissediyordum ama anlamazlıktan geliyordum. Çünkü ben iki yıldan fazladır ne senden başkasını görmüş, ne de senden başkasını duymuştum. Konuşmanın bir yerinde kesti konuşmasını ve daldı, merak ettim:

“Anlatsana, ne düşündün?” diye sordum.

“Anlatılmaz ki…” dedi.

“Kuşlara nasıl uçtuğunu sorsana… Onlar ancak uçarlar ama nasıl uçulur anlatamazlar ki.” Sonra da bilgece bir edayla ekledi:

“Uçmayı ancak uçarsan anlarsın.”

Aslında orada bana ilgisini belli etmeye çalışıyordu ama ne demeliydim.

Kanatlarımı, “Hep seninleyim, sensiz nefes alamam ve hatta uçmam.” bile diyerek, uçmayı öğretenime, yani sana vermek için sekiz ay önce koparmıştım. O zamanlar bilmiyordum, bilinmeyen şeylerin özlenmeyeceğini ve bilmiyordum, bildiklerini yok ettiğinde daha çok özleneceğini.

Senden önce bu kadar sevebileceğimi de bilmezdim, sonrasında bu kadar acı çekileceğini de…

”Seni ne kadar özlediğimi anlatsam anlamazsın.” demiştim. Anlamayacaksın da… Almayacaksın; bu mektubu yazdığım onca mektubu almadığın gibi. Aslında alsan ne değişir ki, “geberiyorum özleminden” dediğim halde sen o müthiş iradi gücünle “karardan dönenin kaşığı kırılsın” der gibisin. Belki de ben büyütüyorum seni, her gün biraz daha.

Göndermediğim mektupları yazmasam artık belki de bir yerlerde unuturum seni. O sana benzeyen adamı sana benzetmesem mesela… Yalnız bazen seni hatırlamıyorum biliyor musun? O anların ne zaman olduğunu tam hatırlamıyorum. zaman duruyor gibi, beynim uyuşuyor, sonra hayalle gerçek arası bir yerlerde buluyorum kendimi. Sonra odaya birileri girip çıkıyor, o zaman sen gidiyorsun kafamdan; yalnız seninle birlikte herkes gidiyor.

Garip, tarif edilemez bir şey.

Sayıyorum, sekiz ay yine, biraz önce de saydım biliyorum ama belki değişmiştir diye yine sayıyorum. Değişince ne olacak diye soracaksın, sorma bence ya da sor istersen… Niye biliyor musun, belki bir müjde gibi gelirsin diye…

Sana seni ne kadar özlediğimi söyledim değil mi? Her kelimenin bir anlamı var. Bazen anlamlarından çok fazla şeyler yükleriz kelimelere; ama bazı kelimeler vardır ki taşıdıkları anlamlar çok fazla olduğu halde gereken önemi vermeyiz ne duyduğumuzda, ne söylediğimizde. “Seni özledim” de öyle işte… Seni nasıl özlediğimi anlatmam için şöyle dersem belki daha iyi anlatabilirim özlemimi:

Seni öyle özledim ki hani idama götürülen bir mahkumun kurtarılma arzusu kadar özledim seni. Günlerce çöl ortasında, susuz kalmışların isteyeceği bir yudum su kadar özledim seni. Boğazına kaçan bir parça ekmeği çıkarmak için neredeyse ölmek üzere olan birinin hava özlemi kadar özledim seni. Evinden çok uzakta askerliğini yapan birinin on sekiz ayının son sabahını özlediği kadar özledim seni. “Kurban olduğum” derdim sana ya, kurban edilecek hayvanın bir an önce acı çekmeden toprak olmak için duyduğu istek kadar özledim seni.

Anlatabildim mi özlemimi? Duydun mu ki beni? Çağrımı işittin mi? Özlemimi hissettin mi? Başımın ağrılarını dindirebilecek misin gelip, ya da bu uyuşukluğu? Bazen zamanı bile hatırlayamadığım bu gel-git anlarını, hani neredeyse gece mi şimdi, yoksa gündüz mü diye ayırt edemediğim çok karanlık ve bulanık anları? Senden sonra bana garip bir şeyler oluyor. Annem pek acıyarak bakıyor bana. Neden anlamıyorum. Acaba seni biliyor muydu? Ondan gizlemiştim seni. Öğrenir de senin aleyhinde bir şey konuşur diye mi korktum, bilmiyorum. Gerçi konuşmazdı O, babam öldüğünden beri hep beni düşündü, benim için yaşadı. Babam öldüğünde de böyle baş ağrısı çekerdim sık sık ve seninle geçmişti biliyor musun?

Sekiz ay oldu, tam sekiz ay… Ben saydım, Ağustos 27 idi günlerden… sekiz ay… sen de say tam sekiz ay. Ağustos 27 2002, günlerden Salı, saat 12:38. 234 gün oldu. Sekiz ay işte. Ben gün sayıyorum, günler artıyor ama azalan vuslat günü yok. Sanırım en çok o üzüyor beni, en çok o yaralıyor…

Sana benzeyen o adam yine geldi. Koşup boynuna sarılsam senmişsin gibi, özlemimi dindirir mi az da olsa acaba? Bugün perşembe değil ki ama? Ne işi var burada? Ne güzel bir gün bugün. Sekiz ay oldu ama sana benzeyen adam perşembe olmadan geldi. Hem de benim odama ben çağırmadan geldi.

Sekiz dedim değil mi?

“Dedin.” dedi, “Yirmi bir gündür diyorsun zaten!”

Oysa ben yüksek sesle konuştuğumu sanmıyordum.

“Bugün nasılız bakalım?” diye sordu, “İyiyim.” dedim. Elinde bir bardak su vardı, çok hoşuma gitti. Benim çok su içtiğimi biliyordu demek… Sana benzediği için olsa gerek çok anlayışlıydı ve beni anlıyordu. “Hadi iç bakalım şunu.” dedi. Elinde haplar vardı. Başımın ağrıdığını da anlamıştı demek… Ne kadar güzel! “Sekiz” dedim, “Hayır” dedi “İki tane”, “Yok” dedim “Ondan daha fazla oldu, keşke iki ay olsaydı ama sekiz ay oldu, tam sekiz ay, ben saydım tam sekiz ay, sen de say istersen, ağustos yirmi yediden bu yana sekiz ay.”

“Biliyorum, sekiz ay oldu. Şimdi sen bunları iç, her şey daha güzel olacak, inan bana.” Sana benzeyen adam yalan söylemezdi, sen hiç söylememiştin çünkü bana. “Peki” dedim. İçtim ben de… Sonra yavaş yavaş sanki sana o kadar benzemediğini fark ettim…

Birden seni unuttum sanki bir yerlerde yine, bir sürü insan girip çıkmaya başladı odaya. Bunlar da kimdi yine aynı rüya gibi, karanlık ve bulanıktı, her yerim uyuşuyordu, hayal sesler duyuyordum yine.

“Nasıl hastamız doktor?” Bu ses annemin sesiydi. Annemin benim işimde ne işi vardı? Sonra sana benzeyen adama neden doktor diyordu bilmiyordum. “İyi olacak merak etmeyin. Çok ağır bir ruhsal çöküntüde… İlaç tedavisini sürdürüyoruz, her şey iyi olacak; yalnız biraz zaman verin hem kızınıza hem hastanemize.”

Yazan: reyan yüksel

Sonraki Sayfa »