Leonardo Da Vinci (üçüncü bölüm)

19 Ocak 2009 Yazan:  
Kategori: Manşet, Rönesans Sanatı, Sanat

Rönesans sanatının dâhiyane üstâdı Leonardo Da Vinci ile ilgili yazı dizisinin bu üçüncü ve son bölümünde üstâdın çığır açan bir başka çalışması “Vitruvius Adamı” adlı eskizinden bahsetmek istiyorum.

Vitruvius Adamı, Leonardo Da Vinci’nin günlüklerinin birinde bulunan, aldığı notların yanına çizdiği, türlü rivayetleri içinde barındıran ünlü eskizidir. Sanat tarihçilerine göre bu eskiz adını, M.Ö. I. yüzyılda yaşamış Romalı mimar, yazar ve mühendis, De Architectura Libri Decem’in (Mimarlık Üzerine On Kitap) yazarı Marcus Vitruvius Pollio’dan almaktadır.

De Architectura Libri Decem (Mimarlık Üzerine On Kitap) adlı bu eser, mimarlığı konu alan ve günümüze denk ulaşmış en eski yazılı metin olması açısından önemlidir. Antik Çağ’dan Ortaçağ’a, özellikle Rönesans’a hükmeden bu şahsiyet, Leonardo Da Vinci başta olmak üzere, İtalyan hümanist Francesco Petrarca ve Bramante, Sebastiano Serlio, Andrea Palladio, Leon Battista Alberti gibi mimarları da etkilemeyi başarmıştır. Vitruvius, sözünü ettiğimiz bu eserinin orijininde, insan bedeninin sahip olduğu ideal bir orantıya yer vermiş ve ayrıca, sanattan anlamak için onun doğasına inilmesi gerektiğini savunarak, doğadaki uyum ile sanat eserlerinin kalıcılığı arasında ilişki kurmuştur. Leonardo Da Vinci ve birçok sanatçı, insan vücudunun bu ideal oranını çalışmalarına başarıyla yansıtmıştır. Bununla birlikte, her ne kadar üzerinde durulmasa da, Leonardo’nun iyice anlaşılması için Vitruvius’un önemli bir kaynak olduğunu düşünmekteyim. Nitekim Vitruvius’un hayatını incelediğimizde Leonardo’nun ondan nasıl etkilediğini birçok açıdan fark edeceksinizdir. Burada bahsettiklerim sadece küçük bir kesittir.

“Kuşkusuz sanatsal mükemmelliğin bilinmemesi nedeniyle doğal olarak fark edilmeyişine de şaşmamamız gerekir; ancak iyi hakemler, sosyal ilişkilerin etkisiyle sık sık göstermelik bir beğeniye yönlendikleri zaman en büyük kızgınlığın gösterilmesi zorunludur. Şimdi, Sokrates’in arzuladığı gibi duygularımız, düşüncelerimiz ve öğrenimle kazandığımız bilgiler açık seçik görülebilseydi, tanınmış olmanın ve aşırı övgünün bir etkisi kalmayacak, doğru ve sağlam bir öğrenimden geçerek bilginin doruğuna erişenler, kendileri hiç uğraşmaksızın görev alabileceklerdi. Ancak bu gibi şeyler, olmaları gerektiğini düşündüğümüz gibi açık ve belirgin görünmedikleri için ve öğrenim görenlerden çok cahillerin kayırıldığını izlediğimden ve şeref kazanma uğraşında cahillerle uğraşmayı kendime yakıştıramadığımdan bilgi alanımızın mükemmelliğini bu bilimsel yapıtı yayınlayarak göstermeyi yeğliyorum.” — Marcus Vitruvius Pollio —

1492 yılında çizildiği öne sürülen bu eskiz, aslında Leonardo Da Vinci’nin anatomi üzerine yaptığı çalışmaların çığır açıcı noktasını oluşturmaktadır. Bir daire ve bir karenin ortasında, değişik açılardan, kol ve bacakları açık ve kapalı, üst üste geçen çıplak bir erkeği resmetmektedir bu eskiz. Yanındaki notlarda sıkça bahsetmiş olduğu ve bizim de yukarıda sözünü ettiğimiz insan vücudunun ideal oranı Altın Oran’ın (Oranlar Kanunu), Leonardo’nun bu çalışmasında önemli bir yeri vardır. İnsan vücudu ve evren arasında anatomik bir bağ kuran Leonardo’nun bu eskizinde, karenin “maddesel” varlığı, dairenin ise “ruhsal” varlığı sembolize ettiği, bir nevi insanoğlunun farklı iki yönünü çizimine yansıttığı gibi görüşler öne sürülmektedir. Leonardo’nun hemen hemen bütün eserlerine nüfuz etmiş olan bu eser, Rönesans’ın önemli bir bilim ve sanat eseri olup günümüzde Venedik’te bulunan Gallerie dell’Accademia’da sergilenmektedir.

Mona Lisa (La Jaconde), Son Akşam Yemeği (L’ Ultima Cena) ve Vitruvius Adamı üçgeninde incelediğimiz Rönesans’ın ünlü üstâdı Leonardo Da Vinci hakkındaki yazı dizimizi burada sona erdiriyor, takip eden sanatseverlere teşekkür ediyorum.

Yazının birinci bölümüne buradan, ikinci bölümüne de şuradan ulaşabilirsiniz.

Yazan: Melike Karagül

Leonardo Da Vinci (ikinci bölüm)

20 Aralık 2008 Yazan:  
Kategori: Büyük Sanatçılar, Manşet, Rönesans Sanatı, Resim, Sanat

Rönesans sanatını doruğa ulaştıran, “I’uomo Universale” (evrensel insan) tipinin üst örneği dâhiyane üstat Leonardo Da Vinci’nin kısa özgeçmişiyle birlikte, imza attığı birçok ilkten, özellikle resim alanındaki çalışmalarından bir önceki yazımızda bahsetmiştik. Ayrıca bir önceki yazımızın sonunda üstadın ünlü tablosu “Mona Lisa” (İtalyanca: La Gioconda; Fransızca: La Jaconde) hakkında kısa bir girizgâh vermiştik. Bu devam yazımızda tekrardan Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa”sıyla başlayarak, “Son Yemek ya da Son Akşam Yemeği” (The Last Supper; İtalyanca: L’Ultima Cena) adlı ünlü freskinden kısaca bahsedeceğiz. Leonardo Da Vinci’nin eserleri elbette ki bununla sınırlanamasa da bu yazıda yalnızca üstadın yankı uyandıran bu iki şaheserinden bahsetmek istedim.

“Mona Lisa” (La Jaconde)… Gizemli gülümsemesiyle sanat tarihinin bir ikonu haline gelen Leonardo Da Vinci’nin ünlü eseri… Eser Fransa’da Louvre Müzesi’nde, son teknolojik güvenlik sistemiyle cam içinde sergilenmektedir. 1503 yılında çalışmalarına başlanan bu tablonun 1506 yılında bittiği varsayılmaktadır. Tablodaki şahsın kim olduğu hâlâ tartışılmakta olup esrarengiz Mona Lisa hakkında da bilimsel araştırmalar sürmektedir. Size şunu belirtmeliyim ki bu tablo hakkında yazılıp çizilen o kadar çok şey var ki eğer internette araştırırsanız, çok komik rivayetlerle bile karşılaşabilirsiniz. Ben sadece hepimizin bildiği birkaç varsayımdan bahsedeceğim: İlk olarak, Leonardo Da Vinci hakkında ilk biyografi çalışmasını yapan Vasari, Mona Lisa’nın, dönemin önemli isimlerinden Floransalı tüccar Francesco del Giocondo’nun eşi olduğunu ileri sürmüştür. Hatta bu sebepten ötürü Mona Lisa’ya “La Gioconda” deniliyormuş. İkincisi ise, Leonardo Da Vinci’nin kendi portresi olduğunu ileri sürüp kanıtlarını sayısal analizlere dayandıran Bell Laboratuvarı’ndan Dr. Lillian Shawartz, Leonardo ile tablodaki modelin yüz özelliklerinin aynı olduğunu söylemiştir. Son olarak bahsetmek istediğim bir araştırma bulgusu da (internetteki bir haberden aynen aktarıyorum) şu:

“Louvre Müzesi yönetiminin isteğiyle tabloyu üç boyutlu renkli lazer taramasından geçirerek rapor hazırlayan Kanada Ulusal Araştırma Konseyi uzmanları, Mona Lisa’nın, o zamanlar genellikle hamile ya da yeni doğum yapmış kadınların kullandığı, çok ince ve saydam bir tülle boynundan aşağısını örttüğünü, kızılötesi yansıma tekniğini de kullanan araştırmacılar, saçlarının serbest bırakılmamış olduğunu ve başın arkasında topuz yapılarak toplanmış olduğunu fark etti. Da Vinci’nin tablosunda ayrıca hiçbir fırça izi de belirlenemedi. Tabloda çok ince ve yekpare boya tabakası bulunduğu anlaşıldı. Eserde hiçbir parmak izi de tespit edilemedi; oysa bazı uzmanlar, sanatçının tabloyu parmaklarını kullanarak yaptığına inanıyordu.”

Buna ek olarak belirtmeliyim ki Leonardo’nun bu eserinde figürün arkasında uzanan manzaranın gittikçe soluklaşması, buğulu bir ton alması, üstadın bir buluşudur. Böylece o zamana kadar yalnızca çizgi perspektifiyle sağlanan derinlik, Leonardo’nun “sfumato” diye tanımladığı bu yeni buluşla, diğer eserlerine de daha inandırıcı bir boyut kazandırmış olup sanat camiasında bir ilke imza atmıştır.

1911’de müzede kaybolan Mona Lisa tablosu, 1913’te bulunmuştur. Bundan sonra daha dikkatli korunan tablo, Louvre Müzesi’nin ikonu haline gelmiştir. Hatta Mona Lisa günümüzdeki popülerliğini Dan Brown’un “Da Vinci Şifresi” adlı romanı ile daha da arttırmıştır. Kitap, Vatikan tarafından her ne kadar yasaklansa da (birtakım dinsel, bilimsel ve sembolik şifreler içerdiği ve beraberinde birçok kehaneti getirdiği için) dünya çapında en az 45 milyon satmayı başarmıştır. Sonuç olarak, Mona Lisa, Louvre Müzesi’nden gizemliliğini ve efsanesini korumaya devam etmektedir.

Son akşam yemeği, Hz. İsa’nın yakalanmadan önce havarileriyle yediği son yemek olarak Yuhanna’da geçmektedir ve dönemin birçok sanatçısı bu konuyu eserlerinde incelemiştir; ama en önemlisi Leonardo Da Vinci’nin son akşam yemeğidir. Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa”dan sonraki en ünlü eseri olan “Son Yemek ya da Son Akşam Yemeği” (İngilizce: The Last Supper; İtalyanca: L’Ultima Cena), 15. yüzyılda (tahmini 1495–1498 yılları arası), Duke Lodovico Sforza’nın isteği üzerine Milano yakınlarındaki Santa Maria Dele Grazie’nin duvarına yapılan fresktir. “Altın Oran”ın başarıyla kullanıldığı bu freskte Hz. İsa, son akşam yemeğinde havarilerine, içlerinden birinin ona ihanet edeciğini açıklamıştır ve bu açıklama sonrası havariler arasındaki korku ve şaşkınlık yansıtılmıştır. Leonardo’nun kullandığı malzemeden dolayı hassas bir çalışma olan bu fresk, o hayattayken tahrip olmaya başlamıştır ve günümüze kadar da onarılmıştır; ama yanlış müdahaleler de eserin bozulmasını hızlandırmıştır. Bu kadarla anlatılmaması geren bu şaheser de, “Mona Lisa”dan farksız değildir rivayetler konusunda. Sonuç olarak bu iki şaheser hakkında daha çok açıklama yapmak isterdim; ama bu işin uzmanı olanlara haksızlık etmek istemem doğrusu. Bu tarz konular gerçekten hassastır, her ne kadar üzerinde durulmak istenmese de… İşte bu sebeple, konumum dolayısıyla, bu “basit” yorumu bu kadarla sınırlamak istedim. Umarım tatmin edici olmuştur…

(Devam edecek)

Yazının birinci bölümüne buradan, üçüncü ve son bölümüne ise şuradan ulaşabilirsiniz.

Yazan: Melike Karagül