Le Fantome de la Liberte (Özgürlük Hayaleti) – Luis Bunuel

Ocak 18, 2009 by  
Filed under Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Yön: Luis Bunuel

1974 Fransa

Oyn: Bernard Verley, Jean-Claude Brialy, Monica Vitti, Adriana Asti, Michel Piccoli, Julien Bertheau, Milena Vukotic, Adolfo Celi…

Bir öykünün anlatım yöntemleri vardır. Giriş-gelişme-sonuç bölümleri bir yana; sözü edilen her olayın ve objenin anlatıma bir katkısı olması gerekir. Eldeki malzemeler optimum şartlarda kullanılır ve konuyla ilişkisiz dallara atlanmaz. Luis Bunuel için bu kurallar kesinlikle geçerli değil. Bu belki de en sıradışı ve sürrealist filminde yönetmen, anlatım kurallarını tepe taklak ediyor. Filmin bir konusu yok. Birbirine bağlı olan sahneler bir öncekini kuvvetlendirmek amacıyla değil, tam tersine rastlantısal sırayla birbirlerini kovalıyorlar. Devam ettirdiği bir hikâye tam geliştirilebileceği yerde kesiliyor ve (normalde olanın aksine) daha önemsiz bir hikâyeyle devam ediyor. Tam buna alışmışken yine başka bir yere atlıyor; kafası dağınık bir çocuğun, o gün okulda olanları anlatamaması gibi…

Film, Napolyon döneminde tarihi bir sahneyle açılıyor. Napolyon’un askerleri İspanyol direnişçileri kurşuna diziyorlar. “Yaşasın zincirler!” diye haykıran idamlıklardan birini yönetmenin kendisi canlandırıyor. (Napolyon İspanya’da ne arıyordu? Toledo kentini kurtarma girişimleri Amerika’nın Afganistan ve Irak’ı kurtarma girişimlerine benzemiyor mu? Bazen özgürlük denen şey de boyut değiştirebiliyor. Bazı İspanyolların özgürleşmeyi reddetmesi bu durumda haklı oluyor. Goya’nın “Madrid’de 3 Mayıs 1808” adlı tablosunu hatırlayın.)

Sarhoş askerler dini bir binaya giriyorlar. Kumandan burada bir bayan heykelin memelerini elleyince, yanındaki erkek heykel tarafından tokatlanıyor! Meğer bu sahne iki yaşlı kadının okuduğu kitaptan bir sahneymiş ve tarihi hızla zamanımıza atlıyor. İki kadın bir parkta oturuyorlar ve aynı parkta başka bir adam, iki küçük kıza edepsiz resimler gösteriyor. Bir kız bu resimleri alıyor ve eve götürerek annesine gösteriyor. Annesi sinir krizi geçiriyor ve olayı kocasıyla paylaşıyor. Kızları yatağa gittikten sonra karı koca fotoğraflara bakarak eski şehvetli günlerini hatırlıyorlar. Fakat sonra görüyoruz ki fotoğraflar turistik şehir manzaralarından ibaretmiş sadece! (Burada bir parantez açmak istedim. Çünkü fotoğraflardaki kuleler ve koridorlar Freudyen bir görüşle de okunabilir. Bu durumda iş gerçekten de pornografiye uzanabilir. Yönetmenin ne anlatmaya çalıştığını tam olarak bilemiyorum). O gece adam uyuyamıyor ve yatak odalarına bazı hayvanlar ve bisikletli bir postacının girdiğini görüyor! Ertesi sabah adam doktora gidiyor ve gece başından geçen garip ziyaretleri anlatıyor. Kanıt olarak da postacının bıraktığı zarfı gösteriyor. O sırada hemşire içeri giriyor ve doktoru bir müddet dışarı çağırıyor. Hemşirenin babasının hasta olduğunu ve doktordan izin istediğini görüyoruz.

Hemşire babasının evine doğru yola çıkıyor ve yolu bir tank tarafından kesiliyor. Kıza bir tilki görüp görmediğini soruyorlar ve bırakıyorlar. Yağmurlu geceyi bir motelde geçirmeye karar veren hemşire, burada bazı rahiplerle karşılaşıyor. Onlarla ilk önce babası için dua ediyor, sonra da masa başına geçerek, üzerinde haç olan madalyonları çip olarak kullanarak poker oynuyor. Aynı motelde teyzesiyle ensest ilişkiye girebilmek için oda tutan genç bir delikanlı, bir dansçı ve flamenko gitarcısı, bir şapkacı ve asistanı da var. Şapkacı tüm geri kalanları odasında topluyor ve tam onlar konuşurken asistanı deri kıyafetler giyerek patronunun çıplak kıçını kamçılamaya başlıyor. Ertesi sabah hemşire, bir profesörü yolu üzerindeki bir şehre bırakmak için arabasına alıyor. Bu profesör, bir polis akademisinde polislere ahlak ve toplumsal kurallar hakkında ders veriyor ama dersi durmadan girip çıkan saygısız öğrencilerce kesiliyor. En sonunda başından geçen bir hadiseyi anlatıyor.

Profesör ve karısı bir arkadaşlarını ziyaret ediyorlar. Evde büyük bir yemek masası ve etrafında sandalye yerine klozetler var. Tüm şık kıyafetli kişiler donlarını indirip klozetlere oturuyor ve bir yandan ihtiyaçlarını giderirken bir yandan da muhabbet ediyorlar! Evin küçük kızı birden acıktığını söyleyip mızmızlanıyor; fakat annesi “Yemek masasında böyle konuşulmaz!” diyerek kızı susturuyor. Daha sonra profesör izin isteyip donunu topluyor ve mahcup bir biçimde hizmetçi kıza yemek odasının yerini soruyor gizlice. Yemek odası, tuvalet görünümünde ve gizli bir bölmeden aldığı tepsideki yemekleri yemeye başlıyor. Kapı ev sahibi kadın tarafından çalınınca “doluuu” diye bağırıyor içeriden. Bu sahne, yönetmenin durumları ve geleneksel davranışları ters yüz edip olayın absürdlüğünü ortaya çıkarmasına güzel bir örnek. Sonuçta besinlerin sadece alınan ve çıkarılan bölgeleri değişmiştir!

Bu sınıftan çıkan iki polis, yolda hız sınırını aşan bir adamı durduruyorlar. Fakat adamın bir mazereti var. Doktora gidip laboratuvar sonuçlarını öğrenmesi lazım. Nitekim öğreniyor da; karaciğer kanseri!… Yıkılan adam, karısından bir şok haber daha alıyor. Kızları okulda kaybolmuş! Apar topar okula koşan veliler, burunlarının dibindeki kızlarına kaybolmuş muamelesi yapıyorlar; üstelik küçük kız orada olduğunu, kaybolmadığını bildirdiği halde! Bununla kalmayan anne baba, polise başvuruyorlar, yanlarında küçük kızlarıyla… Komiser, kıza bakarak profilini çıkarıyor ve kayıp işlemlerini başlatıyor (Üstelik kızlarını getirdiği için aileyi kutluyor; böylece kızlarını tarif etmek daha kolay oluyor.).

Karakoldaki memurlardan biri, ayakkabılarının boyasız olduğu hatırlatıldığı için lostraya gidiyor. Yan tarafındaki müşteri, boyacının köpeğini seviyor ve insanların hayvanlara yaptığı kötü muameleleri eleştiriyor. Her ne kadar sevgiden bahsetse de bu adam oradan çıktıktan sonra, boş bir binanın üst katından halka gelişigüzel ateş ediyor. Gazetelerde şair katil diye adlandırılan bu şahıs nihayet yakalanıyor ve mahkemeye çıkarılıyor. Jüri kararıyla ölüm cezası alan katil serbest bırakılıyor! Üstelik jüri tarafından eli sıkılarak tebrik ediliyor, elini kolunu sallayarak adliyenin ön kapısından topluma karışıyor.

Kızlarını kaybeden (!) aileye müjdeli haber ulaşıyor. Kızları bulunuyor (artık her neredeyse) ve aileye teslim ediliyor! (Bu arada komiseri canlandıran oyuncu burada başka birisi olmuş. Luis Bunuel çoğu filminde bir rolü birden fazla aktöre oynatmaktan hoşlanıyor.). Aile, kızlarının nasıl bulunduğunu öğrenmek isterken sekreter kız girerek komisere randevusunu hatırlatıyor.

Komiser bir bara gidiyor. Kız kardeşinin ölüm yıldönümünü bu barda geçirdiğini belirtiyor. O sırada kız kardeşine tıpatıp benzeyen bir kadın bara giriyor. Aşırı heyecanlanan komiser, kadının masasına oturuyor ve kızkardeşinden bahsediyor. O sırada bir telefon geliyor. Komiser telefondaki sesin yıllar önce ölen kızkardeşine ait olduğunu dehşetle farkediyor ve gecenin köründe aile mezarlığına gidiyor. Zavallı, mezarlık bekçisinin engelleme çabalarına rağmen mozolese giriyor ve kızkardeşinin tabutunun kenarından sarkan kızıl saçları, tabutun hemen başında da bir telefonu görüyor. Tam o sırada mezarlık bekçisinin çağırdığı polisler mozolese dalıp adamı tutukluyorlar. Komiser kimliğini gösterdiği halde ikna edemediği polis memurları tarafından, kendi masasında oturan başka bir komiserin önüne getiriliyor (aynı rolü canlandıran ilk aktör). Memurlar dışarı çıktığında bu iki kişinin aslında tanıştıkları ve hayvanat bahçesinde gizli bir özgürleştirme operasyonu düzenledikleri anlaşılıyor. Plan tamamlandığında operasyon düzenleniyor ve hayvanat bahçesindeki tüm hayvanlar insanlardan kurtarılıyor! (?) Film bir devekuşunun gözlerine odaklanarak sonlanıyor.

Anlamsız ve absürd sahnelerle zenginleştirdiği Le Fantome de la Liberte (The Phantom of Liberty / Özgürlük Hayaleti) filminde Bunuel, hem hiçbir şey anlatmıyor, hem de çok şey anlatıyor. Bir yandan çevremizdeki zincirleri kutsarken, bir yandan anarşiyi yüceltiyor. Mantıksız ve subkortikal davranışlarımızı (mesela simetri hastalığı olduğunu söyleyen adamın simetriyi bozma davranışlarını) Freudyen temaslarla yüzümüze vurarak bir ayna vazifesi görüyor. Alışılmış öykü anlatım kurallarını yerle bir edip sınırsız özgürlüğünü ilan eden Luis Bunuel’in bu özgürlük anlayışı komünizme selam çakarak, küçük burjuva ve konformistlerin peşinde hayalet gibi koşturuyor mudur acaba?

Yazan: Wherearethevelvets

Le Mépris’in Gizemli Karakteri: Brigitte Bardot

Ocak 15, 2009 by  
Filed under Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

“İnsan aşağı gördüğü sürece değil, yalnızca eşit ya da yüksek gördüğünde nefret eder.” Nietzsche

Jean-Luc Godard’ın Le Mépris’inin (1963, Nefret) Brigitte Bardot’su (Camille); Marilyn Monroe’da cisimleşen “çocuksu ve yapay cinsellik”ten, Rita Hayworth’a özgü “cazibeli ve saf seksapalite”den, daha da geriye gidersek, Marlene Dietrich ya da Greta Garbo’nun sırtlandığı “gizemli, şeytansı femme fatale” arketipinden de farklıdır. Fransız Yeni Dalgası’nın entelektüel ve düşünceli karakteri Jeanne Moreau’dan da farklıdır Brigitte Bardot (daha geniş anlamda onun karşıtı sayılabilir); fakat bedenini tıpkı Marilyn Monroe gibi kullanmaktadır, Le Mépris’de. Jules et Jim’in (1962, Jules ve Jim; François Truffaut) Catherine’i (Jeanne Moreau) denli karmaşıktır; L’avventura’nın (1960, Serüven; Michelangelo Antonioni) Claudia’sı (Monica Vitti) gibi içe kapanıktır. Kısacası birçok karakterin bileşimi gibidir Le Mépris’in Brigitte Bardot’su.

Brigitte Bardot, cömertçe soyunan bu çekici sarışın (Brigitte Bardot bir “arzu nesnesi” olmamıştır hiç; bu aşamada “kolektif fetiş” sorunsalını pornografik literatür bağlamında okumak; magazinel, skandala yönelik, kısacası tecimsel kalıpların ışığında değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır), Le Mépris’de, Paul (Michel Piccoli) -ki oyun ve senaryo yazarıdır- adlı bir entelektüel ile birliktedir ve dolayısıyla bütün kaprisine, anlaşılamazlığına, anlık öfke patlamalarına karşın, “varolmanın getirdiği hayalkırıklığı ve boşluk içinde bulunan” (asiliği, çocuksu vahşiliği bundandır) bir öznedir. Camille, bağımsız ve göçebe ruhlu, uyum sorunu yaşayan, ağzı bozuk, kıskanç ve kuşkucu, yer yer gizemli, ne vakit ne yapacağı önceden kestirilemeyen, birlikte olduğu erkeği -Paul’ü- küçümseyen (Paul’ü niçin küçümsediğini, ondan niçin nefret ettiğini hiçbir vakit dışavurmaz Camille), kırılgan, maymun iştahlıdır. Yabancılaşmıştır, sahip olduğu kimliğinden rahatsızdır, sürekli bir endişe içindedir…

Camille’in çıplaklığı grotesk bir çizgidedir Le Mépris’de. Çıplak olduğu ölçüde “doğal bir kadın”dır Camille. Bir “arzu nesnesi” değildir. Jean-Luc Godard, Camille’in küfürbazlığını bir “oyun” olarak düşünmüş, Brigitte Bardot’nun genelgeçer kimliğini yapıbozumuna uğratmak için elinden geleni yapmıştır. Öyleyse Camille’i cinsellik bağlamı yönünden “irdelemek” mümkünse de “anlamak” mümkün değildir.

Doğal bir sarışın olmasına karşın Camille’in siyah peruk takması gerçekten de ilginçtir. Bir çeşit kimlik bunalımı, ait olduğu bedenin dışına taşma isteği, deyim yerindeyse modern bir trajedinin dolaylı yoldan göstergesidir bu. Camille, önce peruk takar; sonra Paul’ü aldatır. İki eylem de aynı içgüdüsellikle gerçekleştirilmiş gibidir. Nedensizdir sanki. Otomatiktir. Daha derinlerden bakıldığında, Camille’in boşluk hissiyatı, kendisini ve çevresini anlamlandıramaması genel olarak bütün eylemlerine yön veriyor gibidir. Karşı cinse / evliliğe sığınması boşunadır.

Camille, Paul’ü neden horgörmektedir? Bunun sebebini Paul’e niçin açıklamamaktadır? Camille’in yaşamsal bunalımı ile Paul’den nefret etmesi arasında direkt bir bağlantı kurulabilir mi? Camille’i Paul’den soğutan asıl sebep, Paul’ün sadakatsizliğine yorulabilir mi? Dolayısıyla Camille’in Jeremy’e (Jack Palance) sığınması bundan mı ileri gelmektedir…?

Daha da türetilebilir birçok soru.

Bu sorular tek tek cevaplansa dahi Camille’in psikolojisini yeterince aralayabileceğini sanmıyorum; bu bir varsayım olurdu. Yine de şunlar söylenebilir:

Camille, asabi ve diktatör film prodüktörü Jeremy’nin lüks arabasına daha önce hiç görmediği gizemli bir eşyaya dokunur gibi dokunur, adeta onu hissetmeye çalışır; fakat bu lüks araç Camille için salt bir araç değildir; farklılığı, başka yaşamları arzulayışının, hıza olan tutkunluğunun karşılığıdır. (Godard’ın “oyunsu” flashback’leri, sanıldığı gibi “rastgele” araya sıkıştırılmamıştır; flashbackler bilakis başfigürleri daha net algılamak, daha doğru bir ifadeyle, durup üzerlerinde “yeniden” düşünmek amacıyla karşımıza çıkar Le Mépris’de.) Camille’in bu araçta ölmesi boşuna değildir!

Ve tahmin edilebileceği gibi Camille, o dehşetengiz trafik kazasında Hollywood prodüktörü Jeremy ile birlikte yaşamını kaybeymeseydi, muhtemelen o dur durak bilmeyen “arayışına”, o sonsuz “yolculuğuna” devam edecekti…

Soz söz:

Sinemanın göstergebilimcisi, filozofların gözdesi Jean-Luc Godard, “arzu nesnesi”, bir “kendi kendini uyarma fantezisi” olarak vasıflandırılan Brigitte Bardot’yu “çerçevesine” oturtmuş; bununla da kalmayıp, “endişeli Avrupalı entelektüel kadının” portresini çizerek sinemaya “çokanlamlı”, “ölümsüz” bir başyapıt armağan etmiştir.

Ve Camille karakteri, “gerçek” Brigitte Bardot için yaratılmıştır gibidir…:

“20 yıl boyunca bir hayvan gibi izlendim, kovalandım, sıkıştırıldım. Kendimi balkondan atmamış olmamın tek nedeni, cesedimin de hemen fotoğrafçılara malzeme olacağını bilmemdi.” Brigitte Bardot

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com 

SanatLog-Emel Yuna Söyleşisi

Henüz ilk romanı Soytarı Vodvil ile Türk Edebiyatına parlak bir giriş yapan Emel Yuna ile yaptığımız söyleşi gerçekten de keyif verici bir deneyimdi. Söyleşinin kanımca en sevindirici tarafı, yazar Emel Yuna’nın yeni romanını bitirme aşamasında olduğunu öğrenmemdi. SanatLog olarak, edebiyat dostlarının Soytarı Vodvil’i mutlaka okumalarını tavsiye ediyor, Emel Yuna’ya da uzun bir edebiyat yaşamı diliyoruz. Hakan Bilge

SanatLog: Öncelikle, SanatLog okuyucuları için kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Emel Yuna: Uzun süredir Antalya’da yaşıyorum. Hayat arkadaşım ve oğlumla birlikte sakin, sade bir yaşantım var. Birkaç yıl önce sektörel iş hayatını bıraktığımdan beri, yalnızca sanata ve ilgi alanlarıma ayırabileceğim bol vakit fırsatını elde edebildim. Edebiyat tutkum alfabeyi söktüğüm sıralar yaşamıma giren kitaplarla başladı diyebilirim. Yaşamı anlamakla ilgili coşkulu merakım daima zirvede seyrederken yazmak deneyimi yeni sayılır. Kendiliğinden gelişen süreçte birdenbire ortaya çıkıverdi ilk kitabım. Sonra hoşlanmaya başladım cümlelerin dansına aktif olarak da eşlik etmekten. Bugünlerde aynı spontanlıkla yaşamıma giren resimle haşır neşirim. Desen ve renklerin melodisinde de salt izleyen olmanın ötesine cüret ettim kendimce. Böylece, benim için uçsuz bucaksız ve heyecanlı, dışarıdan bakılınca pek de dinamik görünmeyen bir yaşantım var.

SanatLog: Yazarı “dünyayı yazmak için yaşayan bir gözlemci” olarak tanımlarsak, dünyayı kayda geçirenlerin “farklı” bir dünyada yaşadıklarını varsayabilir miyiz? Sizce yazmak/yazar olmak nasıl bir duygu?

Emel Yuna: Aslında herkes kendi farklı dünyasında yaşar. Aynı olduğunu düşünmek fazla yüzeysel bir bakış açısı olur. Bireysel özgünlüğün, kişisel algı ve duyumsamaların paylaşılması noktasında tercih edilmiş, eylemsel bir mahremiyet ortalık yere seriliyor. Kayda geçirenler kayıt tuttuklarının havasını soluyarak deviniyorlar sonuçta. Yaşamla kurulan ilişkideki seçim meselesi şeklen değiştiriyor yolculuğu, elbette aynı trende. Benim yazar olmak, o olmak, bu olmak gibi sınırlandırdığım bir dünyam yok. Kendim olmakla ilgileniyorum. Bu da içinde edebiyatı barındırıyor, sanatla büyüyor, ne mutlu bana.

SanatLog: 2007’de yayımlanan ilk romanınız “Soytarı Vodvil” basında olumlu eleştiriler aldı. Bu kitaba “kaybedenlerin öyküsü” olarak bakabilir miyiz?

Emel Yuna: ‘Soytarı Vodvil’ kaybeden görünen kazananların öyküsüdür. Kendini kazananların. Ne vakit, nereden edinildiği bile hatırlanmayan şartlandırılmaların, manipüle edilmişliklerin, yanlış anlamaların, zihinsel ve duygusal yararsız bağımlılıkların kaybedilmesiyle kazanılan zafer. Evrilmek takıntılarla sürdürülemez. Zaman, mekan, fikirler, duygular değişir, gelişir. Kaybetmenin haliyle zorlu sürecinde geçirilen süre pek sevimsiz olsa da, sıçranan özgürlük sathı değiştirilen yaşamla kıyas dahi kabul etmez.

SanatLog: “Soytarı Vodvil”in yakın tarih ile bağlantısını kısaca değerlendirir misiniz?

Emel Yuna: Roman karakterlerinin iç devinimleri, Türkiye’de özellikle 1980 sonrasının ehlileştirme politikasının kıskacındaki yaşam durumlarıyla paralellikler arz ediyor. Artık aşikar olan, ancak uzunca bir zaman başa çıkmanın bir yolu olarak başvurulan isyan duygusunun da gölgelediği oyun içinde oyunlarda, farkında olmadan rol alan bireyler kısırdöngü kapanlara hapsedilip yıllarca sömürülmüştür. Bugünse farklı olan şudur ki, kuklacı kim, ip nerededen ziyade, kukla olmak kukla olmaktır, ipin nereye uzandığı meselesi laf-ı güzaftır noktasında bilinçler. Kralın çıplak olduğu, adının korku olduğu, hangi kapının arkasından kimin böö! yaptığı, mizahi bir temaşadır artık. İşte bu sahne Soytarı Vodvil sahnesi.

SanatLog: “Siyasi figür” ile “soytarı” arasında yakınlık kuruyor musunuz?

Emel Yuna: Külli siyaset sahnesi tüm soytarılarıyla yakinen vodvil sahnesini çağrıştırıyor. Kukla ve kuklacıların masumluğu eşdeğerdedir, oyuna gelmeyelim.

SanatLog: Romanınızın karmaşık anlatı tekniği ile romandaki gel-gitli, bulanık karakterler arasında bir bağ kurmak mümkün mü?

Emel Yuna: Karakterlerin iç dünyalarının kaosu doğal olarak karmaşık addettiğiniz anlatımı gerektirdi. Bulanık yaşamlarını berraklaştırma yolundaki figürlerin zaman mekan boyutu çerçevesinde örüldü kurgu.

SanatLog: Dünya tiyatro sahnesindeki soytarıların Yeni Yıl’a savaşla, kanla girdiğine bir kez daha tanık olduk. Bir yazar olarak bu cehennemden bir çıkış yolu görüyor musunuz?

Emel Yuna: Bir an, tek bir an silahını, cephanesini kuşanmış zat’ın durup da, hiç olmadığı kadar samimi bir merakla kendine ‘ne yapıyorum ben ve ne için’ diye soracağı günü bekliyorum! Olan bitene içim yanıyor, ancak kısa duvarın arkasından, bir daha asla bilincimi bulandırmadan bakmayı yeğliyorum. İnsanlık çok çekti bu oyunlardan. Olası diye sunulan siyasi çözümler, isyan kışkırtmaları, tam da amaçlarına giden yola bir taş daha döşeyecektir erk vampirlerinin. Gücümü vermiyorum, kimse vermese kimi neyle korkutacaklar? Belki fazla romantik, hatta ütopik duruyor biliyorum. Ama gerçeğin bu olamayacağını kim öğretti?

SanatLog: Şu anda üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı?

Emel Yuna: Evet, yeni bir romanım var çalıştığım. Bitti sayılır, ancak henüz vedalaşamadım. Orasını burasını çekiştiriyorum bazen, bazen küsüp yayınlamamakla tehdit ettiğim oluyor, cebelleşip duruyoruz. Hazmı tamamlandığında yayına hazır olacak.

SanatLog:Klasik bir soruyla bitirelim isterseniz: Okuduğunuz, yararlandığınız belli başlı yazarlardan ve ilgi alanlarınızdan bahseder misiniz?Emel Yuna: Eserlerini çok sevdiğim Phillipe Sollers, Tom Robbins, Kurt Vonnegut, Jean Cocteau, Luis Borges, Nietzsche, Oğuz Atay, Özdemir Asaf, Nazım Hikmet, Murathan Mungan, Adalet Ağaoğlu, Khalil Gibran ilk aklıma gelen isimler… Maurits Cornelis Escher’in muazzam desenlerine, El Greco’nun ışığına, Amadeo Modigliani’nin ruhuna, Handan Şişiner’in özgün çığlığına ve Rahime Halide Soysal’ın renklerine aşığım. Ferzan Özpetek, Darren Aronofsky, David Lynch, Tim Burton, Luc Besson sineması izliyorum. Senfoni, soft rock, etnik ve alternatif müzik dinliyorum.

 

SanatLog: Keyifli bir sohbetti. Çok teşekkür ederiz.

Emel Yuna: Benim için de keyifti, ben teşekkür ederim.

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com 

Barselona, Barselona ya da Akdeniz Akşamları Bir Başka Oluyor

Woody Allen’ın, IMDb kayıtlarına göre yönetmen olarak 43. filmi, 9 Ocak 2009’da gösterime girdi. Filmi daha önce festival gösterimlerinde ya da bir şekilde bulunmuş kopyalarından izlemeyenler, orijinal adı “Vicky Cristina Barcelona” olan filmi, “Barselona, Barselona” adıyla tanıdılar. Bu filminin adını da özel isim kullanarak veren Allen, hemen film adı çevirmenlerimizin eline düştü. Bir yanıyla “Bir Akdeniz Filmi” olan filmimizin, “Bodrum, Bodrum” çağrışımlı bir isimle sunulmasına razı oluyor, “Akdeniz Akşamları Bir Başka Oluyor” gibi bir isime sahip olmamasına şükrediyoruz. Böyle bir durumda filmin afişinde yönetmenin adının nerede olduğunu aramayı da sevimli bir bulmaca olarak değerlendiriyoruz.

Woody Allen, Vicky Cristina Barcelona ile İngiltere’den sonra bir de İspanya’da zanaatını sergiliyor. Film, müzik kullanımı, özenli sanat yönetimi çalışması ve güzel görüntüleriyle aynı zamanda bir Akdeniz ve İspanya güzellemesi. Match Point filmiyle “Suç Ve Ceza”; Cassandra’s Dream filmiyle “mitoloji” destekli filmlerinden sonra (Scoop’u saymazsak), Allen kendi bildiği şeyi anlatmaya bu kez İspanya’yı arkaplana alarak yapıyor. Film, yine jeneriğiyle, dış ses kullanımıyla, kullanılan klasik geçişlerle ve sıradan bir tanıtım girişiyle, oldukça bilindik bir biçimde kuruluyor. Bu içerikteki “açık”lığı gizleyen bir tutuculuk mudur bilinmez ama biz basın bülteninden alınan “konu”yla başlayalım.

“Amerikalı Vicky ve Cristina İspanya’da bir yaz geçirirler ve gösterişli sanatçı (Javier Bardem) ve onun güzel fakat dengesiz eski eşi (Penelope Cruz) ile tanışırlar. Vicky (Rebecca Hall) evlenmek üzere olan muhafazakar bir kadındır. Cristina (Scarlett Johansson) ise cinsel serüvenlere açık özgür ruhlu bir kadındır. Kaderleri kesişen üç insan arasında doğan aşk ilişkisi kaotik sonuçlar doğuracaktır. Vicky Cristina Barcelona, öyküsünün geçtiği kent olmaksızın düşünülemeyecek bir film olarak karşımıza çıkıyor.”

Filmin gidişatını, ressam Juan Antonio’nun (Javier Bardem); Vicky (Rebecca Hall) ve Cristina’ya (Scarlett Johansson) yaptığı “ahlaksız” teklif belirliyor. Cristina için heyecan verici olan bu teklif, Vicky için başlarda tehlike dışında bir şey ifade etmiyor. Film aslında kafası karışık kadınlardan ve onların kararları üzerinden ilerliyor. Çapkın ve etkileyici Juan Antonio ne aradığını bilmekte ve bulmakta sorun çekmemekteyken, bir diğer ana erkek karakter Doug ise zaten düzen ve bilinçlilik abidesidir, zevkleri çok nettir, belki 20 sene sonrasının planını bile yapmıştır. Bu anlamda incelemeye ve değişkenlik göstermeye uygun karakterler kadın karakterler oluyor.

Oyunculuk adına en dikkat çekici performansın Rebecca Hall’a ait olduğunu da iddia edelim. “Büyük” yıldızların yanında ismine sıra gelmesi zaman alacak olan Vicky rolündeki Hall, gerçekten çok başarılı bir şekilde oynamış. Bardem ve Cruz’un bildiğimiz iyi oyunculukları, “bir hayat çaylağı” görünümünde olan Johansson’la birleşiyor, ama vurucu darbeyi Hall yapıyor. En beklenmedik depremi yaşayan ve derin bir sarsıntı yaşayan Hall, tüm hissetmesi gerekenleri hissediyormuş gibi görünüyor. Canlandırdığı “kontrollü” Vicky’nin kontrolü kaybetmesi ve sorununu nasıl, ne şekilde çözececeği hem öyküyü bir arada tutan metin hem de filmin temel okumasını sağlayan şey. Vicky kontrollü ve kendine güveni tam, ama kararlarını daha önceden almış olması onların çok fazla sağlam olması anlamına gelmiyor, ayrıca yaşayacağı sarsıntının şiddetini arttırmasına yol açıyor. Görünürde kafası daha karışık olan ve “aramaya inanan” Cristina ise daha net ve kesin davranabiliyor.

Filmdeki süprizler, filmin inandırıcılığı, öyküyle ilgili değil karakterlerin davranışları diyaloglar ve onların duyugularını hissettmemizle ilgili. Bu anlamda hem dramatik bir öyküden bahsediyoruz, hem de analitik yapısı gereği, romantik komedilerin sığ heyecanından başka türlü bir romantik komedi filmiyle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.

Film komik mi? Pek fazla değil. Romantik mi? Biraz fikir yürütelim…

— Dikkat!!! Aşağıdaki bölüm bol miktarda “spoiler” içermektedir. —

Filmin ikinci bölümünde kafası karışıklar kervanına iki yeni konuk katılır. Maria Elena (Penelope Cruz), heyecanlarını en çok hisseden ve hissettiren karakter iken; Juan Antonio, bu heyecanlara en iyi yönü verebilen kişidir. Juan Antonio, Cristina ile yaşamaya başlamıştır, ama, Maria Elena’nın gece gelen intihar girişimi haberiyle birlikte başlayacak olaylardan kısa süre o da etkilenir. Bu süre içerisinde “radikal” bir ilişkinin oluşmasına engel olmaz ve bu sefer yeni bir ikilimiz değil, yeni bir üçlümüz olur. Maria Elena ile Juan Antonio’nun arasındaki uyumu farkeden Cristina, beklenmedik bir şekilde ayrılan ya da onları ayıran kişi değil, üçlü ilişkinin olmazsa olmaz “element”i olur. Aslında Cristina’nın Maria-Juan ilişkisine eklenmekten başka çaresi yoktur. Çünkü; Cristina, ne Juan Antonio’nun besleyicisi olabilecek yaratıcılıkta ve kendine güvende; ne de Juan Antonio, Cristina üzerinde etkisini borçlu olduğu karizmasını, esin(!) perisinin ortaya çıkışıyla birlikte, sürdürüp gizleyebilmektedir. Cristina’nın fotograf konusundaki ilgisinin desteklenmesiyle birlikte de sorunlar azalır ve sanat birliğimiz 3 kişiyle kurulur.

Filmin en ilginç sahnesi, Cristina’nın birliğin yıkımına dair aldığı kararı açıkladığı sahnedir. Çaylak Cristina arkadaşlarına böbürlenerek anlatıyor olsa da oraya (üçlüye) ait olmadığını sezmektdir. Bu işi daha fazla götüremeyecektir. Açıklamayı yapma vakti gelmiştir. Bu beyandan en çok rahatsızlığı Maria Elena duyar. Kendini tutmaya çaba gösterme gereği hisetmeyen Maria Elena, “kronik tatminsiz” Cristina’nın, aslında kendisiyle Juan Antonio arasındaki ilişkinin bir “element”i olduğunun farkındadır ve gösterdiği tepki bu yüzdendir. Ama yapacak bir şey kalmamıştır. Cristina’nın üçlü birliği ortadan kaldıran ayrılışı, sadece üçlüyü değil zaman içerisinde ikiliyi de yok edecektir.

Bu zaman diliminde ise Vicky, konforlu ve huzur içerisinde olduğuna kendisini inandırmaya çalıştığı yaşamına devam etmektedir. Ama bu “rahat batması”, sırdaşının, bir partide Juan Antonio ile tekrar biraraya gelme tezgahını kurmasına imkan sağlar. Zaten çapkınımız da kadınsız kalmıştır, her şey yolunda gidecek gibidir. Vicky de aklından çıkaramadığı şeyle (erkekle, duyguyla, heyecanla, aşkla, ya da her neyse) yüzleşme fırsatını elde etmişir. Ama bütün koşullar uygun görünse de bu toplantı, Maria Elena’nın hayırsız ziyaretiyle, belki de, tehlikenin boyutuyla ilgili bir sinyalle, bir yaralanmayla son bulur.

Film, hem Vicky’nin hem de Cristina’nın, ülkelerine dönmeleriyle son bulur. Aramaya inanan Cristina arayışlarıyla, bulmaya inanan Vicky buluşlarıyla tekrar başbaşa kalmışlardır. Bu muhafazakar bir son gibi görünmektedir. Oysa ikisi için de çözülmüş hiç bir sorun yoktur, ikisi de her şeyin yolunda olduğuna dair bir hisse sahip değillerdir. Barselona, onlar için iyi ya da kötü bir rüya, bir deneyim olarak kalmıştır. Woody Allen, bize bu öyküyü anlatmış, onların çözümsüzlüklerini bize göstermiştir. Peki bu, bizim için de böyle olabileceğine dair bir mesaj mıdır? Anlaşılan o ki; ne kendini olaylara ve gidişata adamak ne de kusursuz bir hayat planı ortaya koymak çözüm olmuyor. Amerikan tipi faydacı bir materyalizmi ililşkilerin temeline yerleştirmenin de çözümle ilgisi yok. Çünkü aslında film boyunca gördüğümüz gibi, evliliklerin güven verici bir kontrattan başka bir şey olmadığı çok açık. Konformizmin gerçek anlamda konfor ya da mutlulukla ilgisi olmadığı da çok belli. Peki o halde bu “element” nerede? Woody Allen cevap vermiyor. Belki de şöyle diyor: “Element”i siz keşfedeceksiniz. Element, ne hazır kurumlarda, ne de “herhangi” bir yerde. Onu da arayıp bulacak olan sizsiniz. Deneyimlerinizle, sezginizle ya da kendinize özgü yeteneklerinizle “o”nu bulacaksınız.

Bütün bu söylenenlerden sonra da Woody Allen’ın kapalı (öyküsel anlamda) olan anlatımının, anlamsal düzeyde çok da kapalı olmadığını ve filmlerinin gücü bu hem çok şey söyleyen (aynı zamanda çok konuşan) görünüşüne rağmen, aslında tamamlanmamış olmalarından kaynaklanıyor. Barselona Barselona; afişiyle, fragmanıyla ve Türkçe isim çevirisinden oluşan paketiyle benzetilmeye çalışılan bir romantik komedi değil. Bu film, cinsellik, mutluluk arayışı gibi kavramları, “yozlaşma” kavramına başvurmadan düşünebilen insanlar için daha uygun. Çünkü Allen bildiğini, bildiği şekilde anlatmaya devam ediyor ve öğüt vermekten kaçınıyor.

Yazan: Erkan Erdem

Harold Lloyd’un Marilyn Monroe Fotoğrafları

Ocak 10, 2009 by  
Filed under Fotoğraf, Manşet, Sanat, Yüzler & Portreler

Sessiz sinemanın Charlie Chaplin ve Buster Keaton ile birlikte üç büyüğünden biri olan Harold Lloyd (1893-1971), adı çeşitli skandallara karıştıktan sonra sinemadan elini eteğini çekmek zorunda kalmıştı. Oldum olası mufazakar kimliğini kaybetmemiş Hollywood’da o dönemler işler daha da katı ve acımasızdı. Bütün bu talihsizlikler bir yana, Harold Lloyd, birbirinden güzel filmleriyle hep hafızalarımızda kalacak… Komedinin bu önemli simasını birçoğunuz Safety Last! (1923, Fred C. Newmeyer & Sam Taylor) filminden anımsayacaktır sanırım…

Bu film, aksiyon ağırlıklı komedinin öncü filmidir denilebilir. Sessiz sinemanın büyük klasiklerinden biridir kuşkusuz…

Harold Lloyd, renkli bir kişilikti. Bu renkli kişiliğinin bir bölümünü de fotoğraf tutkusu oluşturuyordu. 1952 yılında, bir efsaneye, Marilyn Monroe’ya vizör tuttuğu birçok fotoğrafın bir bölümü aşağıda sizleri bekliyor. İyi seyirler ;)

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »