Dark City (1998; Alex Proyas)

22 Ocak 2009 Yazan:  
Kategori: Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

Uzayın bilinmeyen bir köşesinden gelen, uygarlıklarının devamı için çareler arayan birileri insan ırkı üzerinde araştırmalara başlar. Amaçları, İnsan’ın ne olduğunu öğrenmektir. Bunu öğrendikleri takdirde, Dünya yaşamına uyum sağlayacaklarını, belki de birer insan olacaklarını düşünürler.

Bu üstün yaratıkların beyin güçleriyle yapamayacakları iş yok gibidir. Zamanı durdurabilirler, insanların belleklerini silebilirler ve yerine arzu ettikleri bir anı demetini yerleştirebilirler. Kaderler değişir, hatta binalar bile yoktan var olabilir. Alın yazıları neredeyse saat başı yenilenen insanlar, hiçbir şeyin farkına varmazlar. Öyle ki, güneşi unuturlar ama bunun da farkında değillerdir.

Derken, bir insanoğlu çıkar ortaya ve bu işe son verir. Çünkü deneyde ters giden bir şey olmuştur. O da yaratıcılarıyla aynı güce sahiptir artık.

Tüm yabancılar göğe çekilirken, arkada kalana der ki: “İnsanlığı yanlış yerde aradınız.” Yanlış yer beyin, doğrusu yürektir.

Her şey karanlık Dark City’de (1998; Karanlık Şehir; Alex Proyas). Hava, mekanlar, yabancılar ve doktor. Bu insan evladı, belleğine sahip çıkma uğruna, ruhunu karartan bir doktor. Tüm işbirlikçiler gibi çıkar karşılığı emek sunan; ama sonunda, insan yüreğine bir övgü olarak, imana gelen biri.

Filmde aydınlık olan tek şey, bir kumsalın resmi. Aslında o kumsalın hiç var olmadığını anladığımızda, Dünya’nın da var olmadığını anlıyoruz. Dünya yok. Sadece uzayda bir yer var. Yabancıların yarattıkları şehir, oraya topladıkları insanlar ve büyük bir laboratuvar. Tüm mekan bunlardan ibaret. İnsanların, Dünya’nın neresinden ve hangi zamanından toplandıkları belli değil. Zaten, önemli de değil. Çünkü orada yeni bir kimlikleri ve hiç yaşamadıkları anıları var.

Oluşturulan şehrin, 2. Dünya Savaşı sonrası şu “Soğuk Savaş” yıllarının başlarını hatırlatan bir havası var. Yönetmenin o zamanı seçmesinin nedeni, o yıllarda insanların belli ideolojilere göre kalıplanmaya başlanması olabilir mi? Ya da o zaman dilimi, bilgi çağı dediğimiz günlerin emeklemeye başladığı anlar mı?

Her şeyi aklın fonksiyonlarına yükleyen ve tüm cevapları orada arayan yabancılar, çoğu zaman, insan yüreğini ıskalayan egemen sınıflara mı denk düşüyor? Yoksa yaratma yetkisini -yeteneğini- bilinmez hangi nedenle, yarattıklarına kaptıran bir başka gücü mü adlandırıyor?

Peki ya bu gücü elde ettiğinde, ilk işi güneşi geri getirmek olan insanoğlu neden dünyasını bir tepsi olarak düşünüyor? İlkçağların, eğer ucuna kadar gidilirse aşağıya düşüldüğü varsayılan düzlüğüne dönüşüyor her şey? Sanki, bilimin vardığı somut gerçekleri bile inkâr eden bir bunaltı söz konusu. Güneş var, su var ama öylesine tekdüze ve sevimsiz ki yaratılan yer, orada yaşayacak insanların nasıl olacağını düşünmek bile içimden gelmiyor.

Belki de o yer, bir süre sonra, kurtarıcısından kurtulmak için, başka bir kurtarıcı bekleyenlerin diyarı oluyor.

Yazan: Ayşegül Engin