Hande Öğüt - Bomonti’den Harbiye’ye

Hande Öğüt’ün “Bomonti’den Harbiye’ye” adını taşıyan kitabı Heyamola Yayınlarından çıktı. Aşağıda, Funda Şenol Cantek’in kitapla ilgili kaleme aldığı ve ilk kez Radikal Kitap’ta yayımlanan metni bulacaksınız. İyi okumalar…

HERKES KENDİ KURDUĞU ŞEHİRDE YAŞAR

Yeni taşınılan bir ev, ev sakinine sırlarını verecekse eğer, başlangıçta onu epey yıpratır. Her evin kendine has bir kokusu, dokusu, sesler korosu, ışık-gölge kaleydoskopu vardır çünkü. Hafif bir çıtırtı, ürperten ayak sesleri, gecenin karanlığından içeri sızan bir ışık huzmesi, henüz o yere yabancı olduğunu hatırlatır kişiye. Bir mahalle, semt veya şehir de aynı oyunu oynar. Ocağına düşeni, kollarına koşanı önce iter kakar, ödünü patlatır, sonra yavaşça içine çeker. Ama ille de sarıp sarmalamaz. Her zaman da iyi davranmaz. Bu mücadeleden en az yarayla çıkan kişi, üzerinde yaşadığı mekanın gözeneklerine nüfuz etmeyi, onunla dikey bir ilişki kurmayı, onu okumayı becerendir. Güzel, konforlu ve korunaklı yerleri sevmek kolaydır. Zor olan, emek gerektiren ama nihayetinde en fazla doygunluk hissi vaad eden çirkin, tekinsiz ve meydan okuyan şehirleri sevmek, hiç değilse kendini kabul ettirmektir. Yaşadığımız yer her zaman güzel, konforlu ve korunaklı olmaz haliyle. Bu durumda, yaşanılan yerle müzakereye girmek, biteviye çatışıp uzlaşmak yapılacak en isabetli şeydir.

Heyamola Yayınları’nın mekansever okura hediyesi olan İstanbulum serisinin 54’üncü kitabında Hande Öğüt, Bomonti’den Harbiye’ye kendi İstanbul’unu anlatıyor. Ama anlattığı sadece çocukluğu ve genç kadınlık yıllarının geçtiği bir adacık değil. Çocukluğu ve genç kadınlığının kurulduğu, kimliğinin, karakterinin, tercihlerinin biçimlendiği, kimi zaman ruhunun bedenini, kimi zaman da bedeninin ruhunu teslim aldığı bir zaman coğrafyası. Bu haliyle bakıldığında, yazar Amasya’nın bir kasabasında veya Manhattan’da da doğup büyümüş olsaydı, anlattığı hikaye aynı etkiyi yaratacaktı. Yani, İstanbullu olmayan okurun bile Yeşilçam filmleri, romanlar ve Cumhuriyet folkloru dolayımıyla aşina olduğu, modernizmin sembollerini taşıyan köklü bir semtin tarihiyle sınırlı kalmıyor kitap. Bir kız çocuğuna, sonra bir genç kıza ve genç kadına şehri tanıtan bilişsel haritanın ve patikalar açarak kendisini bulmasına, kendisi olmasına imkan veren saklı coğrafyanın krokisi haline geliyor aynı zamanda.

Çocukluk insanın taşrasıysa Nurdan Gürbilek’in isabetle vurguladığı gibi, İstanbul’un taşrası Ambarlı’da doğup, Mersin’de beş yıl geçirdikten sonra ailesiyle Bomonti’ye yerleşen çocuk Hande, büyük şehri tanımak için büyümeyi bekleyecek ve beklerken korkular biriktirecektir: “İçinde barındırdığı tüm canlı ve cansız varlıkların üstünde, ancak özel bir dikkat, derin bir önseziyle algılanabilecek bir tinsel gerçekliğin varlığını duyuruyordu İstanbul ve özellikle yaşadığım semt” (s. 73). Mekan algısı kuvvetli ve meraklı her insan gibi yazar da “gotik ruh” dediği bu tinsel gerçekliğin şehirdeki izlerini arayarak yıllar geçirir. Bir türlü sonu gelmeyen bu arayış giderek bir varoluş biçimine dönüşür onun için.

Şehirde, hele de İstanbul gibi bir metropolde kadın olmanın, üstelik bedeninin ritmine uymanın dertlerini sıklıkla deneyimler. Çünkü, sokakta olmayı, geceyi ve meydan okumayı sevmektedir. Sonunda “kendi içinde oturmayı” (s. 137) öğrenene dek, onu “kendi bahçesine sezgiyle götürecek yolun duraklarından biri olarak gördüğü Harbiye’deki evde” tek başına yaşar, Bomonti’de geçen çocukluğunun ardından (s. 137).

Çocukluğunun ve genç kadınlığının geçtiği Bomonti ve Harbiye’yi yeniden görmek için, eski sevgiliyi yıllar sonra ilk kez görecek olmanın heyecanına benzer bir heyecanla yola düşen yazarı haliyle büyük bir hayal kırıklığı beklemektedir. Bu hayal kırıklığı vesilesiyle, Para’nın Cinleri’nde Murathan Mungan’ın dediği gibi, yazarın “çocukluğu okurun kardeşi” oluverir. Hepimiz gibi o da, çocukluğunun ve hatta tüm geçmişinin sadece hayalhanesinde yaşadığını fark eder çünkü. Birbirine benzemeyenlerin bir arada yaşadığı, geçmişi sırtlanan tarihi binaların yükseldiği, mutfak pencerelerinden sokağa yemek kokuları, sokaktan evlere çocuk sesleri sızan, yeşillik ve ferah Bomonti’yi aramaya çıktığında, rezidanslar, oteller, iş merkezleri bulur karşısında. Bu hüzünlü deneyim, aynı toprağa basan insanların aynı şehirde yaşamadıklarını, farklı mekan imgeleri ve gelecek hayalleri kurguladıklarını gösterir bize. Taşa kazılı izleri herkes farklı okur. Eski mahallemiz, çocukluğumuz, gençliğimiz gibi ulaşılmaz bir yerlerdedir ama onun bedenimiz ve ruhumuzdaki izi bizi biz yapan hikayelerden biridir.

“Her kent kendi iç gizemini oluşturur ve her kent, eskiden içinde yaşayanların bırakmış oldukları dayanıklı, somut izleriyle görüntüsünü kurar. Bu görüntünün, bu imge kurgusunun derinliklerine indiğimizde kat kat boyalarla süslü maskenin arkasında gizlenen, gizlenmeye çalışılan yüzü keşfettiğimizde bir başka boyutun kapıları açılır” (s. 90). Hande Öğüt, Harbiye’den Bomonti’ye adlı kitabında, tarifini verdiği bu kentsel palimpsest’ten bir ısırık alıyor ve ortaya serilen bol katmanlı, tatlı-ekşi kesiti maceraperest okurun kaşif ruhuna sunuyor. Kendi şehrini kursun, kendi bedeni ve ruhunda şehrinin izlerini arasın diye…

Bomonti’den Harbiye’ye, Hande Öğüt, Heyamola Yayınları, İstanbulum Dizisi, 54. kitap, 2010, İstanbul

Yazan: Funda Şenol Cantek

* 27 Kasım 2010 tarihli Radikal Kitap’ta yayımlanmıştır.

Şiir Bahane Rakı Şahane

Kasım 27, 2010 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat, Siir

Barlardaki şiir dinletilerinde, şiir bir güzel rakıya meze yapılır. Zaten, rakı susuz da gider, ama şiirsiz aslaaaa. Şairler, şairlerin yakın dostları ve şair olma heveslilerinden başka tek bir şiir okuru bile gelmez genelde bu üfürükten şiir dinletilerine. Yani şair çalar şair oynar işte. Gelsin rakılar, bir yandan müzik, “haydin dans edelim, oturmaya mı geldik” halleri, arada “hadi şairler birbirimize şiir okuyalım” şeklindeki traji-komik haller… Hani, Çetin Altan’ın güzel bir tanımı vardır ya: “Türk’ün Türk’e propagandası” diye, işte bu şiir dinletileri de şairin şaire propagandasıdır en fazla . Tabi asıl mesele şiir miir değil canım, eğlenmeye bahane olsun, yani klişe slogan kalıbına dökersek: Şiir Bahane Rakı Şahaneee…

Sanmayın ki üniversitelerin, belediyelerin, siyasi partilerin ya da çeşitli derneklerin ve benzeri kurumların şiir dinletilerinde, şiir paneli-kongresi- festivali vs. gibi etkinliklerde durum farklı. Orada da, şiir etkinliğine konuk edilen şairlere, etkinlik sonrası rakılı-mezeli sofralar kurulur bir güzel. Hatta bazılarını pavyona bile götürüyorlarmış aldığım duyuma göre.

Hadi, barlardaki şiir dinletilerinde, her gelen kendisi ödüyor hesabını ya da arkadaşı ödüyor, “ne haliniz varsa görün” denip geçilebilir, ama asıl mesele üniversitelerin, belediyelerin, siyasi partilerin ve kamu kurumlarının düzenlediği etkinliklerde. Çünkü HALKIN PARASIYLA YİYİP İÇİYOR bu şair-paşamlar.

Oralardaki şiir dinletilerinde de gene şairin şaire propagandası vardır zaten. Hani, şöyle yüzlerce şiir okuru, iştahla şiir dinlemeye gelse, “ Ya, adamlar bak o kadar kişinin estetik algısı ve bilinç düzeyine az da olsa katkıda bulundular okudukları şiirler ve şiir bildirileri ile, çok mu yani şimdi akşam bir yemek daveti ” diyeceğim. Gel gör ki, sadece şairler arasında kapalı devre yayındır ne yazık ki bu etkinlikler, şiir okurunu ara ki bulasın. E, o zaman ne diye düzenleniyor bu faaliyetler kardeşim: Tabi ki “Şiir Bahane, Rakı Şahaneeee”. Amaç tamamen ve sadece budur ne yazık ki.

Maksat, bedava uçak biletleri ve ücretsiz konaklama sayesinde, gezelim görelim, yiyelim içelim, oh gelsin rakı-balık ziyafetleri, hatta pavyona götürülenler için “aman da dansöz ne iyiymiş be” halleri…

Uyumayın heyyyyyyyyyyyy!, “Dünyanın En Tuhaf Mahluku” dediği kişiler Nazım’ın, size söylüyorum. Uyumayın, hakkınızı arayın, emeğinizi çalmalarına göz yummayın bunların, sömürtmeyin kendinizi. Sizden toplanan vergilerdir, bu tayfanın, şiiri küçük konformist amaçlarına alet edip ziyafet sofralarında semirmelerini finanse eden. Sizin paranızla yiyip içiyor, hatta pavyonlarda dansözlerle birlikte gerdan kırıyor bunlar. Heyyyyyyyyyyyyy! Uyanın artık be!

Nasıl demişti Tevfik Fikret: “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, / Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!”

HAN-I YAĞMA

İşte bu sofra efendiler

İşte bu sofra kan ağlayan

Can çekişen halkımızın sofrası.

Nesi var, nesi yoksa hepsi bu.

Bekler sizi efendiler bu sofra,

Nasıl da durur, nasıl da titrer karşınızda.

Aman canım, utanacak ne var efendiler?

Yiyin yutun hapur hupur, şapur şupur,

Yiyin efendiler, yiyin,

Bu iştah açan sofra sizin.

Vallahi sizin, doyuncaya kadar yiyin,

Patlayıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin.

Bütün bu nazlı beylerindir ne varsa ortalıkta

Hasef, nesef, şeref, şatafat, oyun, düğün, konak, saray

Hepsi sizin efendiler. Konak, saray, gelin, alay,

Hepsi sizin, hepsi hazır, hepsi kolay.

Yiyin efendiler yiyin, bu hanı iştiha sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin.

Nasıl olsa bu yoksul, bu fukara halk

Verir nesi var nesi yoksa,

Verir malını, canını, ümidini, tüm güzelliğini,

Servetini, istikbalini, sağlığını, rahatını.

İçinde kaynayan mahşeri

Verir bu memleket, verir, hiç tasalanmayın,

Hiç düşünmeyin haram mıdır yoksa helal mi.

Yiyin efendiler, yiyin, ama biraz çabuk yiyin

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak.

Yarın bi bakarsınız, sönmüş bugün çıtırdayan ocak.

Bugün mideniz hazırken, bugün çorbalar sıcak,

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, kucak kucak.

Götürün efendiler, götürün, bu yağma sizin,

Bu ihanet sizin, bu hıyanet sizin,

Gün sizin efendiler, şölenler, törenler sizin.

Gelin görün ki ne yapsanız, ne etseniz de

Çare yok efendiler, siz de gelir ve geçersiniz,

Gelmiş ve geçmiş efendileriniz gibi.

Çün bu memleket bizim efendiler, bu memleket bizim.

Söylemek zorunda kaldığım için özür dilerim.

Siz yine de yiyin efendiler, yiyin

Bu iştah açan sofra sizin, yiyin yiyin, yiyin yiyin..

TEVFİK FİKRET

Tevfik’in izinden giden onurlu şairlere selam olsun… Diğerlerini de halk’a ve en büyük yargıç tarih’e havale edelim…

Yazan: Serkan Engin

sekoengo@gmail.com

Kasım 2010

Bertolt Brecht - Dört Aşk Şarkısı

Kasım 27, 2010 by  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

1.

Senden ayrıldığımda
O güzel günün sonunda
Açılınca gözlerim
Ne çok sevinçli insan varmış dedim.

İşte o akşamdan sonra
Sen bilirsin ya
Daha güzel dudaklarım
Çekirge gibi çevik bacaklarım

Ben böyle olalı beri
Daha yeşil ağaç, fidan ve tarla
Daha bir güzel suyun serinliği
Başımdan aşağı boşaltınca

2.

Beni sevindirdiğinde
Bazen düşünürüm:
Şimdi ölüversem
Mutlu kalırım
Sonsuza kadar.

Sonra yaşlanıp
Beni düşündüğünde
Tıpkı bugünkü gibi görünürüm sana
Bir sevdiceğin olur
Henüz gencecik.

3.

Küçücük dalda yedi gül
Altısını rüzgar alır
Ama biri kalır
Bulayım diye onu

Yedi kez çağıracağım seni
Altısında gelme
Ama söz ver yedincisine
Tek sözümle gel.

4.

Bir dal verdi bana sevgili
Üzerinde sarı yapraklarda

Yıl dediğin geçer gider
Aşk ise hep yeni başlar.

Bertolt Brecht

Dört Aşk Şarkısı

Çeviren: Turgay Fişekçi

Bir Şirin Pancaroğlu Projesi: ‘İstanbul’un Ses Telleri’

Yenilikçi çalışmalar ve Türk bestecilerle önemli işbirliklerine imza atmayı sürdüren arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu bu kez özel bir projeyle sahnede. Arp Sanatı Derneğinin, 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti ajansının desteğiyle hayata geçirdiği İstanbul ve Arp projesi dahilinde “İstanbul’un Ses Telleri” adlı tematik bir albümle Pancaroğlu, dinleyicileriyle tekrar buluşuyor.

19 Aralık 2010, 20.00’de, Cemal Reşit Rey Salonu’nda gerçekleştirilecek dünya prömiyerinde albümün tanıtımı ve özel fotograflardan oluşan bir dia gösterisi yer alacak. Altı Türk bestecisine sipariş edilen eserlerin galasında Kalan Müzik etiketiyle yayınlanacak olan albüm müzikseverlerin beğenisine sunulacak.

Yaklaşık bir buçuk yıldır hazırlıkları süren çalışmada, Pancaroğlu ve Arp Sanatı Derneği, arpı İstanbul teması ile Hasan Uçarsu, Özkan Manav, Turgay Erdener, Mahir Çetiz, Barış Perker ve Arda Agoşyan’ın hayal güçlerine teslim edip ülkemizin çağdaş müzik üretimine de arşiv değerinde bir çalışma ile katkıda bulunuyorlar. Projenin konser performansında kullanılacak İstanbul fotoğrafları dosyası ise resim sanatçısı Utku Dervent tarafından derleniyor.

İki kuşaktan bestecilerin gönül penceresinden bakarak semtleri, dokusu, simgeleşmiş mekanları, tarihe malolmuş motifleri ve gerek habitat gerekse metropol kimliği ile İstanbul’a ait farklı sesleri arpın 47 telinden yeniden duyacağız.

Kimi coğrafyanın düşünsel dinginliği ile kiminin dinamizmini buluşturan İstanbul’u anlatan eserlerde arp ve çeng’e ses veren Şirin Pancaroğlu’na Yurdal Tokcan (ud), Tahir Aydoğdu (kanun), Derya Türkan (kemençe), Halit Turgay (flüt), Arda Agoşyan (kontrbas) ve Evrim Baştaş (viyola) eşlik ediyorlar.

Program:

“Yerebatan” (kemençe, kontrbas ve arp için) Arda Agoşyan
“Sabah Sabah” (flüt, viyola ve arp için) Mahir Çetiz
“Yedi Resimle İstanbul” (solo arp için) Barış Perker
“İstanbul’un Ağaçları” (arp-çeng, kemençe, ud ve kanun için) Turgay Erdener
“Güvercinler” (solo arp için) Özkan Manav
“Issız Çocuklar” (flüt ve arp için) Hasan Uçarsu

www.arpsanatidernegi.com

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Contemporary İstanbul’10

Kasım 25, 2010 by  
Filed under Duyurular, Sanat, Sanatsal Etkinlikler

Contemporary İstanbul, bu yıl 25-28 Kasım tarihleri arası beşinci kez seyircilerle buluşacak. Türkiye’de bugüne kadar yapılan en geniş kapsamlı “modern ve güncel sanat” etkinliği olan Contemporary İstanbul, ülkenin kültürel ve sanatsal yaşamını dünyaya tanıtma amacında.

Dört gün boyunca süren Contemporary İstanbul, ulusal ve uluslararası galerileri, tüm dünyadan gelen sanatçıları, koleksiyonerleri, müze müdürlerini, küratörleri, sanat eleştirmenlerini, basın mensuplarını ve sanatseverleri Lütfü Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı çatısı altında birleştirecek.

Galeri Selvin olarak bu etkinlik kapsamında 6 sanatçı ile sanatseverler ile buluşmaktayız. Etkinlikte eserleri yer alacak sanatçılarımız; Zerrin Tekindor, Feridun Oral, Serdar Tekebaşoğlu, Bihrat Mavitan, Zehra Korkmazlar ve Çağatay Odabaş’tır.

Binlerce kişinin ziyaret edeceği öngörülen Contemporary Istanbul’10, 24 Kasım Çarşamba günü saat 16:00’de önizleme ile birlikte kapılarını açacak ve 28 Kasım Pazar günü saat 20:00’de etkinlik son bulacaktır.

Etkinlik Tarihi
24 Kasım / Önizleme (Sadece Davetliler)
25 – 28 Kasım / Genel Ziyaret (Herkese Açık)

Ziyaret Saatleri
25 Kasım 11:00-21:00 (uzun gece)
26-27-28 Kasım 11:00-20:00

Etkinlik Mekânı

Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı - Rumeli Salonu

Galeri Selvin – B309

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »