Poetik İmge Nedir? (Şiir’de “İmge” Nedir, Nasıl Kurulur?)

7 Şubat 2014 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Makale, Sanat

What-is-Poetry-Wordle-sanatlogcomFelsefi anlamda imgenin tanımı, “Nesnel gerçekliğin insan zihnindeki yansımaları” şeklindedir (Felsefe Sözlüğü/ Orhan Hançerlioğlu). Yani “gece imgesi” denilebilir felsefi anlamda, ama Şiir’de “gece” sözcüğü tek başına imge olmaz, çünkü Şiir’de bahsedilen imge, bir başka deyişle “poetik imge” farklı bir anlam içermektedir. Çünkü “gece” dediğimiz zaman herkeste benzer çağrışımlar oluşur, ama gece+ x sözcükleri ile yani “ilk kez kullanılan” ve en az iki sözcükten oluşan kombinasyon ile “poetik imge” oluşturulur. Şiir’deki “imge”den kastımız da budur.

Sıradan bir “doğal sözcüğü”, yani günlük hayatta aynı dili konuşan herkesin ortaklaşa kullandığı bir sözcüğü ele alalım, örneğin “ağaç”. Anlambilimin (semantik) alt kolu dilbilimsel açıdan ifade edersek, somut bir sözcük olan “ağaç” sözcüğü bir göstergedir. İnsanlar kavramlarla düşünür ve düşündüklerini ifade etmek için göstergeleri kullanırlar.  Bu göstergelerin realite içinde imledikleri nesnelere, durumlara, olgulara, kavramlara ve eylemlere gönderge denir. Dilin temel işlevi olan “bildirişimin” oluşabilmesi için bir göstergenin diğer insanlar için de aynı göndergeyi imlemesi gerekir. Bu demektir ki bir sözcüğü yazılı ve/veya  işitsel olarak alımlayan tüm bireylerin zihninde oluşan izlenim, görüntü (imaj/ image) göstergenin genel özelliklerinin toplamıdır. Yani,  somut bir sözcüğü örnek olarak ele alırsak, “ağaç” dediğimizde (veya “ağaç” diye yazdığımızda) işiten (veya okuyan) kimsenin zihninde bir zeplin ya da asansör görüntüsü oluşmaz.  Keza, aynı şekilde, “ağaç” dediğimizde kimsenin zihninde, örneğin cimrilik veya bela gibi soyut kavramların izdüşümü de oluşmaz.“Ağaç” sözcüğünü alımlayan her bireyin zihninde farklı ağaç türlerinin görüntüleri oluşsa da sonuçta ağaçların ortak özellikleri algılanır. Soyut bir sözcük olan “gece” sözcüğünü ele aldığımızda ise,  gene benzer bir sonuç ortaya çıkar. “Gece” dediğimizde veya “gece” diye yazdığımızda, işiten veya okuyan her bireyde, ortak izdüşümlerin toplamı oluşur. Yani “gece” denilince alımlayan bireylerde ölüm, sessizlik, eğlence hayatı, sokak lambası, uyku, bar taburesi, yalnızlık, karyola, hırsız, seks, vs. gibi çeşitli soyut kavramlara ve somut nesnelere dair ortak izdüşümler oluşur, ama hiç kimse “gece” sözcüğünü duyunca ya da okuyunca zihninde “rüşvet” gibi soyut bir kavram veya “ok” gibi somut bir nesneye dair izdüşüm oluşmaz.

Burada bahsedilen imaj/image/ imge, bizim ele aldığımız poetik imge değildir, çünkü dil içinde ortak kullanıma dâhil olan göstergelerin (sözcüklerin) imlediği göndergeler, her birey için “aynı” ortak görüntüler (imajlar) toplamını oluşturur. Poetik imge ise aralarında analojik ilinti kurulan anlamca birbirine uzak iki sözcüğün (göstergenin) yazılı ve/veya işitsel olarak alımlandığında, her bir alımlayıcı bireyin zihninde farklı şekilde, “kendi öznel algılarına koşut” izdüşümdeki bir göndergeyi veya göndergeleri oluşturur. Bu gönderge, poetik imgenin eylem öznesi olan şairin kendi zihninde, kavramsal (conceptional) ve düşlemsel (imaginational) açıdan oluşan “yaratı”nın içkin olarak taşıdığı hedef ile birebir örtüşmez, her bireyde aynı ve sabit izdüşüm oluşturmaz. Bu “yaratı” diye tanımladığımız zihinsel ürünün oluşum mekanizması, şair öznenin etken ve/veya edilgen konumu gibi pek çok konu, ayrı bir makalede işlenmesi gereken çok katmanlı bir sorunsaldır (problematik). Keza, daha önceki cümlede “kendi öznel algılarına koşut” diye ifade ettiğimiz durum, alımlayıcı bireylerin her birinin kendi özgün algılama düzlemlerinin oluşum ve ayrışım süreçlerinden, bu süreçlere yol açan bireysel ve toplumsal nedenlerden yola çıkılarak şair-şiir-okur sacayağına dair derin bir çözümlemenin yapılacağı apayrı bir makaleye kapı aralar.

Evet, döndük başa. Elimizde ne var, “gece” sözcüğü. Nedir? Bir soyut isim.

Bir diğer sözcüğümüz nedir? “Gömlek” sözcüğü. Bir somut isim.

Bu iki sözcük arasında örnekseme (analoji) yoluyla ilinti kurup bir “poetik imge” oluşturacağız. Sadece bu örnekteki gibi soyut-somut sözcük kombinasyonuyla değil, somut-somut, somut-soyut, soyut-soyut, soyut-somut kombinasyonlarıyla da iki (en az iki) sözcük arasında örnekseme yapılarak “poetik imge” kurulabilir.

İlk örneğimizde isim + isim kombinasyonu üzerinden bir poetik imge kuracağız. Ayrıca isim + fiil veya fiil + isim kombinasyonu ile de poetik imge kurabiliriz. Bunu da ikinci örneğimizde ele alacağız.

Şematik olarak ifade edersek,

gece……doğal sözcük

gece + x= gecenin gömleği……………..birbirinden anlamca uzak iki sözcük arasında örnekseme (analoji) yoluyla kurulan poetik imge

yz + gece +x = Aşk’a yırtıldı gecenin gömleği……………zincirleme poetik imgeler ile oluşturulmuş bütün dize.

Dizeyi, zincirleme etkiyi oluşturan alt birimlere ayırırsak:

1- gecenin gömleği

2- yırtıldı gecenin gömleği

3- Aşk’a yırtıldı gecenin gömleği

gece + x = “gecenin gömleği” = poetik imge (Doğal dilin yapıtaşlarından iki sözcük arasında örnekseme yoluyla, konvansiyonel mantığın ötesinde, kendi içsel mantık paradigması şair öznenin bilinç ve bilinçaltının bileşkesine dayalı olan ve şiir/ sanat tarihinde ilk kez kullanılan özgün ilinti, poetik imgeyi ortaya çıkarır. Doğal dil içinde “gecenin gömleği” diye bir ifade yoktur. Gece, gömlek giymez elbette, soyut bir kavrama somut bir özellik atfettik burada, ama ilk kez yapılan, sadece bize ait, özgün bir atıf ve bu atıfla oluşan poetik imge, sözlü veya yazılı olarak kendisini alımlayan her bir bireyde farklı ve yepyeni izdüşümlere yol açacaktır. Her bir alımlayıcı öznedeki nihai izdüşümler, poetik imgenin şair öznenin zihnindeki yaratılma sürecinde ve daha önemlisi şair öznenin poetik imgeye birikme sürecinde, şairin zihninin içkin olarak hedeflediği izdüşüme yakın veya uzak olacaktır. )

z + gece +x =“yırtıldı gecenin gömleği” = zincirleme poetik imge (Poetik imge, konvansiyonel mantığın sınırlarını aşan yeni bir söyleyiş ortaya koymuştu, “gecenin gömleği”, buna bir fiil sözcüğü olan “yırtılmak” sözcüğünü ekledik, ortaya “zincirleme poetik” imge çıktı. Doğal dil içinde elbette “gecenin gömleği” diye bir ifade yoktur, hele ki bunun “yırtılması” diye bir ifade hiç yoktur.  Somut bir nesneye, yani “gömleğe” dair fiziksel bir durumu, “yırtılmak” edilgen fiilini, soyut bir kavrama dair sözcüğe, yani “gece”ye atfettiğimizde, zincirleme poetik imgeyi kurmuş olduk.

yz + gece +x = “Aşk’a yırtıldı gecenin gömleği”…zincirleme poetik imgeler ile oluşturulmuş bütün dize (Bir önceki poetik imge zincirine, bu sefer de “Aşk’a yırtılmak” ifadesini katarak yeni bir poetik imge daha elde ediyoruz. Doğal dil içinde, “aşka yırtılmak” diye bir tabir yoktur elbette, konvansiyonel mantığa dâhil değildir, bizim kurduğumuz kendimize özgü üst dil (metalanguage) içinde realize olmuş ve poetik imgeyi oluşturmuştur.

Nihai Sonuç: “Aşk’a yırtıldı gecenin gömleği”. Soldan sağa, sağdan sola toplasan topu topu 4 kelime, ama ne çok katman var içinde, zincirleme kaç iç içe imge.

Bir başka örnek üzerinden devam edelim. Bu seferki isim + fiil kombinasyonu olsun:

İsim sözcüğümüz: sokak

Fiil sözcüğümüz: ağlamak

ağlamak…..doğal sözcük

 x + ağlamak = sokağa ağladım….poetik imge (Bu sefer, önceki örnekten farklı olarak, bir somut isim ile bir fiil arasında örnekseme yoluyla ilinti kurduk. Doğal dil içinde “sokağa ağlamak” diye bir tabir yoktur. Doğal dilin sıradan yapıtaşlarını, yani herkes için aynı izdüşüme sahip olan iki sözcüğü alıp doğal dilin dışında ve üstünde, konvansiyonel mantığın dışında ve ötesinde bir kombinasyonla bize özgü yeni bir dilin yapıtaşlarına dönüştürdük.)

x+ ağlamak + z= sokağa ağladım heveslerimi……….zincirleme poetik imge

x+ ağlamak + y + z= sokağa ağladım mor heveslerimi……….zincirleme poetik imgeler bütünü dize.

Tam da burada “Kral çıplakkk!” diye samimiyet ve cesaretle haykıran çocuk gibi şu soru sorulabilir: “E, iyi madem, biz de birbirleriyle alakasız ne kadar sözcük varsa, yan yana koyalım, biraz üstünde kafamıza göre düzenlemeler yapalım, ne de olsa mantık ve gramer kurallarıyla da sınırlı değiliz, uydur babam uydur, Şiir bu mudur yani?”.

Onu da yapanlar var günümüzde şiir niyetine, “postmodern” şairler. Bu noktada, daha önceden yazdığım makalelerimden birinden alıntı yapacağım:

Post-modernist şiir, şiirde anlam’ı ve anlak’ı hiçleyerek, şiiri sadece sözcük ve harf oyunlarına indirgeyen ve şair öznenin bilinçaltını dışavurumundan öteye geçmeyen şiir türüdür. Eklektik olarak sürrealizm, dadaizm, letrizm gibi akımların etkilerini içinde barındıran post-modernist şiir, öteki’lerle empati kurmayı ve bunu yansıtmayı önemsemeyen ve dolayısıyla da okur tarafından özdeşlik kurul(a)mayan, hayatın şair öznenin bilincinden dönüştürülerek yansıtılmadığı, ancak şairin içsel bunalımlarının şımarıkça dışavurumundan öteye geçmeyen bencil ve şımarık bir metinsel oyundur. Bu şiirlerdeki insan, sadece bir plastik malzemedir. Yaşayan, umutları, kaygıları, dertleri, sevinçleri olan insan yoktur bu şiirlerde. Sadece şair öznenin kendisi ağırlık merkezidir, sadece kendi yarasını yansıtmak kaygısındadır, sadece kendisi anlamlı ve önemlidir çünkü kendisi için. Temel çelişki ise, bunca bencilliğin içinde şiirlerini “okunmak” üzere yayımlamalarıdır. Okuru umursamayan bir şiir anlayışında yazanların, “okunmak” talebiyle, yazdıklarını matbu ya da sanal ortamda paylaşması, dergilerde ya da kitap halinde yayımlaması ise, kendileriyle çelişkiye düşmelerine neden olan gülünç bir durumdur.

Son yıllarda kimi dergilerin ağırlık merkezini oluşturduğu “görsel şiir” anlayışı da, gene insanı merkez almayan, okur tarafından özdeşlik kurulmasını önemsemeyen, şiirden anlam’ı ve anlak’ı dışlayan yapısıyla, post-modernist şiir algısına dahildir. Ne var ki, harf kombinasyonlarının ve şekillerin, sadece bilgisayar aracılığıyla üretilmesi üzerine kurulu, aslen tipografik bir oyun olan bu şiir(!) anlayışı, temelde, şair özne tarafından üretilmiş yazılı metnin okur tarafından metin üzerinden okunması paradigması üzerine kurulu şair-şiir-okur ilişkisinin dışında olduğu, şiirden çok görsel sanatların ilgi alanında değerlendirilmesi gerektiği, nesnel gerçekliğin hayattan yansıtılması ile okur tarafından empati ve özdeşlik kurulabilecek yazınsal ürünler olmaktan çok uzak oldukları, ancak geçici bir moda olmaktan öte varlıklarını sürdüremeyecekleri çok aşikar olduğundan dolayı, kanımca üzerinde çok fazla durulması gereken bir yapılanma olmamaktadır.”

Post Modernist Şiirler(!) Sirki/ Serkan Engin/BirGün Kitap Eki Sayı 100, 2011/ Afrodisyas Sanat Sayı 27-28, 2011/ İnsancıl Dergisi Sayı 263-264,  2012

Zurnanın zırt dediği nokta, “denge” meselesidir. Ne düzyazı mantığıyla yazılmış cümleleri kırıp kırıp alt alta yazarak, az biraz uyak, redif düşürerek yazdığınız metin şiir olur ne de bilinçaltı kusmuklarınızı kağıda döküp zırvalayarak şiire ulaşabilirsiniz.

İmgeleriniz, kolektif bilinçaltına, onun çekirdek yapıları arketiplere erişebilmeli ve izlek olarak, sizin biricik kişisel yaşantınızın ötesinde başka başka birey ve toplulukların ortaklaşa yaşadıkları realiteleri imleyen yapıda olmalıdır. Ancak o zaman, yani kendi bireysel varoluşunuzda sıkışıp kalmayıp ötekiler’in de şiir düzleminde dili olabiliyorsanız, yaşayan ve devinen “sahici” şiirler yazabilirsiniz.

Serkan Engin

Ocak 2014

Yazarın diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

Yayıncılık Devriminin Anatomisi

18 Mayıs 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Türkiye”de bir şiir kitabını 10.000 kişi okuyabilir mi? “Şiir kitabı” diyorum ama, şiir taklidi yapan, ergenlerin aşk bunalımlarını sömüren ucubeleri demiyorum, Kahraman Tazeoğlu, İkbal Aydın, Cezmi Ersöz, Ceyhun Yılmaz, Sunay Akın, İkbal Gürpınar, İbrahim Sadri, Şebnem Kısaparmak gibi pop kültür ikonu sahne esnaflarının piyasaya sürdükleri “ticari meta”ları kastetmiyorum. Sanat tarihi kronolojisinde özgün ve yetkin biçemiyle yer edinen ve/veya edinmesi olası sanat eserlerinden bahsediyorum, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Hüseyin Alemdar, Şükrü Erbaş, Cemal Süreya, Ersan Erçelik, Özkan Mert, Yılmaz Odabaşı, …gibi has şairlerin ürettikleri.

Bu isimlerden ancak Nazım Hikmet ve Yılmaz Odabaşı”nın şiir kitapları binlerle ifade edilen satış oranlarını aşabiliyor, diğerleri ise senede bin tane bile satmıyor maalesef. Komik bir paradoks yaşanıyor bu ülkede, başka herhangi bir ülkede yaşanıyor mu bilemiyorum, şiir okuru sayısıyla şairlerin ve şair geçinenlerin sayısı ters orantılı. Şiir okumayı sevmeyen şairlerin cirit attığı gülünç ve hazin bir coğrafya burası. Şiir okumayı sevmiyorlar, ama şiir kitabı çıkartmaya bayılıyorlar. Hal böyle paradoksal olunca serbest piyasa ekonomisi talebe uygun arzı realize ediyor ve vampir yayıncılık türüyor, yani yayınevinin şairin sırtından para kazandığı, akabinde kitabı satıp satmamayı umursamadığı yayıncılık anlayışı. Şairden kitabın basım maliyeti artı en az yüzde yüz kâr peşin alınıyor, “marka değeri” yüksek yayınevlerinde bu oran % 300-400 gibi rakamlara kadar çıkabiliyor. Topu topu 500 tane basılıyor bir şiir kitabı, onu da dağıtımcı istemiyor, kitapçı kabul etmiyor satmadığı için. Bir kısmı şairin ve yayınevinin arşivine konuyor, bir kısmı kişisel bağlantılarla kütüphanelere “kakalanıyor”, bir kısmı da “dostlar alışverişte görsün” misali diğer şairlere postalanıyor. Bir kısmı kapı kapı dolaşılıp dilenciliğe payanda ediliyor. Yolda sizi çevirip “Falanca derneğe yardım etmek ister misiniz” diyen neo-dilencilerin yaptığı gibi elde çanta kapılar aşındırılıp rica minnet kitap satmaya, kitabı bahane ederek dilenmeye çalışılıyor. Aynı dilencilik mekanizmasının vitrini olan ve kolay kolay kimsenin getirilemediği “imza günlerinde” ve “kitap fuarları standlarında” kazara gelenlere ve eşe dosta zorla birkaç -sadece birkaç- kitap dilenerek satılıyor.

sanatlog-sanat-blogu

Yakın zamana kadar bu denli sefil durumdaydı şiir kitaplarının seyir rotası, şimdi çok mu değişti, elbette hayır. Çoğunluk gene aynı bataklıkta debelenmeye devam ediyor, ama birileri, bizler, Emeğin Sanatı Kolektifi üyeleri, kendi alternatifimizi yarattık ve epey verimli sonuçlar elde ettik.

Öncelikle asli sorun iyi belirlendi, yani OKUR YARATMA zorunluluğu. Cemal Süreya”nın 1974”te TRT”de konuk olduğu bir programda, kamera önü heyecanıyla sigarasından hızlı nefesler alırken bahsettiği bir realite vardı, “okur yaratma sorunu”. O yıllardan bu yana okur sayısı daha da azaldı ve paradoksal şekilde şair geçinenlerin sayısı aynı oranda arttı. Emeğin Sanatı Kolektifi üyeleri ise vampir yayıncılık sistemindeki gibi şairden para talep etmeden, kendi ideolojik ve poetik algılarına koşut kitapları, sıfır basım, dağıtım, tanıtım maliyetiyle yayımlamak için internetin sonsuz olanaklarını verimli kullandılar. Şairden para talep edilmediği gibi okurdan da para talep edilmiyordu, hazin imza günlerinde ya da elde çanta kapı kapı dolanarak zorla kitap satmaya çalışılmıyordu, şiir kitabı maddi ve sosyal rant dilenciliğine payanda edilmiyordu. Üstelik internetin olanakları sayesinde, okur evinden çıkmadan ve hiç para ödemeden iki tuşla bilgisayarına şiir kitabını indirebiliyor ve beğendiklerini de gene hiç evden çıkmadan iki tuşla dostlarına iletebiliyordu. Tabi, bu tip yayıncılık anlayışında, şairler uyduruk imza günlerinde, kimsenin uğramadığı kitap fuarı standlarında ellerindeki kitapların kapağını objektiflere sokarak dostlarıyla poz veremiyor, bu pozları sosyal medyada teşhir edemiyorlardı, kitap bahanesiyle şiir sanatı dilenciliğe alet edilemiyordu, vampir yayıncıya para kaptırılmıyor, dağıtım şirketlerine, kitapçılara yalvar yakar olunmuyor, sadece saf “şiir okuma talebi” ile “has şiir kitabı” buluşturuluyordu. N”oldu peki sonuç, 16 ay önce ilk yayımlanan şiir e-kitapları 10.000”den fazla kişi tarafından okundu, OKUR YARATILDI, yani potansiyel şiir okuru şiir e-kitaplara çekildi, çirkin yayın ve tanıtım çarklarına bulaşmadan matbu şiir kitaplarından kat kat fazla oranda şiir okuruna ulaşıldı, ŞİİR OKUTULDU.

ŞİİR SATMAZ BU ÜLKEDE, AMA OKUTULABİLİR, OKUTTUK, OKUTACAĞIZ!

Emeğin Sanatı Kolektifi Üyesi Serkan Engin

Mayıs 2013

*

Emeğin Sanatı E-Yayınevi:

Emeğin Sanatı E-Yayınevi, Emeğin Sanatı Kolektifi”nin yan kuruluşudur. Emeğin Sanatı Kolektifi”nin yayın organı, 6 yıldan beri 15 günlük periyotla yayınlanan EMEĞİN SANATI E-DERGİ”dir…

Blog: emeginsanatie-yayinevi.blogspot.com/

Website: emeginsanati.blogspot.com/

Issuu: issuu.com/emeginsanati

Serkan Engin

Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

Fanatizmin Psikodinamiği

15 Nisan 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Sanat

Birisi bana fanatizmin psikodinamiğini açıklayabilir mi? Dinlere, ideolojilere, futbol taraftarlığına, vs dair fanatizm… Kendisinin inandığı dine inanmayan, kendisinin savunduğu ideolojiyi savunmayan, kendisinin tuttuğu takımı tutmayanları ötekileştirmenin, düşman saymanın, hatta onu öldürmeyi hak saymanın daha ötesi görev saymanın altında yatan psikodinamik paradigma nedir? Empati yetisinin güdük kalmasıyla açıklanabilir mi mesela fanatizm?

Fanatizmin her türünün marjinalleştiği ülkelere bakıyoruz, örneğin İsveç’e, halkın eğitim seviyesi çok yüksekken, fanatizmin çok yüksek olduğu Afganistan’da eğitim seviyesi çok düşük. Peki, sadece “eğitim şart” klişesine sığınmak fanatizmin türeyiş, işleyiş ve gelişme mekanizmalarını anlamamıza, böylece bu süreci kesintiye uğratacak ve sönümlenmesini sağlayacak önlemleri almamıza yetiyor mu? Peki, o zaman, çağdaşı ülkeler arasında bilimsel ve teknolojik açıdan en üst seviyede bulunan, köklü bir felsefi ve yazınsal geleneğe sahip olan Nazi Almanyası’nda insanların toplu halde öldürülmesi için duş odalarına zehirli gaz salan sistemleri tasarlayan yüksek eğitim-öğretim görmüş mühendislerin, çocukları acımasızca ırkçı deneylerinde kullanan doktorların varlığını nasıl açıklayabiliriz? Peki, Stalin’in, Pol Pot’un, rejim muhalifi oldukları gerekçesiyle milyonlarca insanı katlettirmelerini sadece kişisel psikopatilerine veya iktidar hırslarına bağlamak olası mıdır?

futbol-fanatizmi

Nedir fanatizmin kaynağı? Örneğin Freud’un savladığı gibi iki temel içgüdümüzden biri şiddet olduğu için midir? İnsanın evrim sürecinde bir anomali midir fanatizm? Tarih öncesi dönemde doğaya karşı verilen mücadelede hayatta kalmak için yegane silah olan şiddetin artık günümüzde bu işlevinin yersiz olmasına rağmen arketip olarak silinmemesi midir insanlardaki fanatizmin varoluş nedeni? İnsanlığın sırtında arkaik bir yük haline gelmiş olan şiddetin sönümlenmesinin yöntemi ve araçları neler olmalıdır peki? Nedir fanatizme uzanan yolun kökenindeki şiddeti var eden ve besleyen kaynak? Mesela beslenme alışkanlığının etkisi olabilir mi? Primat ailesinde şiddete en çok eğilimi olan türler, ağırlıklı olarak etobur beslenme alışkanlıkları olan insan ve babun türleridir. Memeliler sınıfı içinde şiddete yatkın olan “yırtıcı” kategorisindeki hayvanlar da etobur ağırlıklı beslenenler değil midir zaten. Uygurları ele alalım örneğin, Mani dinini benimseyip kültürel açıdan da Çinlilere yakınlaşarak self-asimilasyon sürecine girmişler, Hunlar ve diğer göçebe-yağmacı Türkî klanlarda sürmeye devam eden etobur beslenme alışkanlığından otobur beslenmeye geçmişler ve akabinde savaşçılık vasfından, daha ötesi diğerleri gibi yağmacılıktan, barbarlıktan uzaklamışlardır. Keza Doğu ve Güney Asya halklarının hemen hepsinde otobur ağırlıklı beslenme olduğu gibi, bu halkların içinden türeyen dinler şiddet önermez, hatta Budizm, Hinduizm gibi dini inançlar kesinlikle şiddete karşıdır da. Peki, bu durumda 3 milyondan fazla insanı kendileri gibi düşünmedikleri için öldüren Kızıl Kmerlerin varlığını nasıl açıklarız? Peki, Çin, evrim sürecinde komşuları olan Türkî kabilelerden çok daha önce yerleşik hayata, tarıma, el işçiliğine, maddi üretimle birlikte sanatsal, felsefi, bilimsel üretime geçmişken, nedir Türkî klanların aynı çağda yağmacı-göçebe kalmalarının, üretmek yerine şiddet kullanıp üretilmişleri gasp etmek yoluyla yaşamlarını sürdürmeye devam etmelerinin nedeni?

hannibal-lecter-anthony-hopkins

Hiç şüphesiz fanatizmin kökenlerinin ve günümüzdeki işleyişinin altındaki psikodinamik faktörlerin çözümlenmesi, uzmanlık alanına giren, hatta özellikle antropoloji, psikiyatri, nöroloji, sosyoloji, tarih gibi birden çok bilimsel disiplinin komorbit çalışmasıyla çözümlenebilecek kadar girift bir konu, ama sadece topu bilim adamlarına atıp sorumluluktan kaçamayacağımız kadar da önemli ve etkileri şiddetli olan bir konu. Bu yüzden sorularıma soru eklemeye davet ediyorum sizi, düşündükçe sormaya, sordukça araştırmaya, araştırdıkça kendimizi bir adım daha aşmaya. Zaten, fanatizmin en temel kuralı da “sorgusuz” körü körüne kabul ve kendini adama değil midir?

Serkan Engin

sekoengo@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Kapitalizmin Soytarısı: Cem Yılmaz

1 Ekim 2012 Yazan:  
Kategori: Sanat

Gülmenin İdeolojik Çözümlenmesi

Charlie Chaplin’in “Modern Zamanlar” filmi ile Cem Yılmaz gösterileri arasındaki fark, komedi ile post-modern soytarılık arasındaki farka en iyi örneklerden biridir.

“Bir insanın nasıl güldüğünden terbiyesini, neye güldüğünden zekâsını anlarsınız.” der Rumi. Önce gülen kişinin nelere güldüğü ile zekâsı arasındaki ilintiye bakmak gerekir, ama bu kesinlikle eksik kalır. Nelere gülündüğü ile gülen bireyin duyarlılığı da zekâ etmenine eklenmelidir. En basit örnekten yola çıkarsak, karda kayıp düşen birine aptallar bıyık altından gülerler. Bu kadar basittir bir aptalı güldürebilmek. Aptallık bir yana duyarsızlık da gereklidir zor duruma düşmüş birinin haline gülebilmek için. Oysa zekâ düzeyi yüksek olup bunu derin bir vicdan ile harmanlayabilen kişi karda kayıp düşen birine gülmez, hatta gider yerden kaldırır gerekirse.  Yani: Gülebilme Katsayısı= 1/ Zekâ+ Duyarlılık

Demek ki kendi derdinden başkasını önemsemeyen, dünyayı kendi egosunun etrafında dönüyor zanneden, çok çalışıp burjuvaziye maksimum kâr elde ettirdikçe kendisine lütfedilen ücretli köleliği ile barışık, ömrünü tüketim katsayısına bağlamış kapitalizmin aptal sürü bireyi için gülebilmek zor değildir. Bu sürüyü güldürenler de aynı ideolojik havuzdan beslenen, zekâsını ve yeteneğini “şeytana satmış” ve böylece ömrünü lüks spor otomobil ve güzel manken kadın tüketimine endekslemiş kişilerdir. Bunlar monarşi döneminde erki elinde bulunduran kralın yanındaki soytarıların günümüz versiyonlarıdır. Bugün erki elinde bulunduran burjuvaziye soytarılık edip suya sabuna dokunmadan sistemin aptallaşmasından hoşnut olduğu, soru sormasını, sorgulamasını, eleştiri yapmasını istemediği yığınları sabun köpüğü güldürülerle iyice edilgenleştirirler.

Devekuşu Kabare’nin “Yasaklar” oyunu ile Cem Yılmaz gösterileri arasındaki fark, komedi ile post-modern soytarılık arasındaki farka apaçık delildir.

Ne var ki sabun köpüğü güldürülerin alıcısı da özenle üretilmiş bir sürüdür. 80 darbesi sonrası 24 Ocak Kararları ile yürürlüğe sokulan liberal politikalar, toplumun bilinç yapısını kökten değiştirmiş ve kendini tüketimlerinin niceliği ve marka değerleri üzerinden tanımlayan güdük kafalar yontmuştur. Bu güdük kafaların kendi güdük güldürücülerini yaratması ve beslemesi de kaçınılmazdır.  Yani Cem Yılmaz da 24 Ocak kararlarının nihai ürünlerinden ve aynı zamanda uygulayıcı aparatlarından biridir.

İhsan Yüce’nin muhteşem senaryosu ile Kemal Sunal’ın “Kibar Feyzo” filmi ile Cem Yılmaz gösterileri arasındaki fark, komedi ile post-modern soytarılık arasındaki farkın aleni ispatıdır.

Kibar Feyzo’da ağa Şener Şen ile maraba Kemal Sunal arasındaki:

“Faşo nedir lo!”

“Valla agam, beyle ibne kimin, puşt kimin bir şey”, diye süren diyaloğa bir bakın, bir de:

“Koğuşta iki yüz erkekle yatıyorum”…(Kendi kendine salakça sırıtış)…”Sorun, hepsi benden memnun kalmıştır” diye devam eden Cem Yılmaz’ın pespayeliğine bakın bir de…

Peki sizce sahne bezirgânı Cem Yılmaz nedir?.. Valla agam, beyle…

Serkan Engin

Ekim 2012

sekoengo@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için şu sayfaya bakınız.

Attila József’e Cinnetli Taahhütlü Mektup

21 Kasım 2011 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Mektuplar, Sanat

Bizi önce işsizlikten, açlıktan, umutsuzluktan, bizi umursamazlık, kayıtsızlık, adam yerine koymamazlıktan, bizi aşktan gebertirler de, sonra ulusal kahraman yaparlar Attila Abi…

Ben henüz atamadım kendimi sencileyin trenlerin altına, kafama sıkamadım henüz, kaç kez iştahla istemiş olsam da. Beş yıl fazla yaşamışım an itibariyle senden, beş sene geç kalmışım bu vandal gezegenden kurtulmakta, biteviye acılarımı dindirmekte, bu ömrü pranga gibi peşim sıra sürüklemekten azad olmakta.

Bizim de Marto’muz oldu Attila Abi, biz de bindik cinnet tramvayına çırılçıplak. Kan revan sustuk çöl kelimelerde, aşk revan yıkıldı içimizdeki granit kuleler. Düşlerimizin derisini yüzdüler bodoslamadan.

 

Biz de birkaç kez psikiyatri koğuşunda, parasız yatılı okuduk cinnet alfabesini. Fare deliği gibi bir koridorda volta atıp, aynı yatakta iki kişi yatma çilesi çektik hatta.

Ben anne bilmedim, annem yakamda bir kangren çiçeği Attila Abi. O fazladan beş senemi gözüm kapalı seninle değişirdim, seninki gibi bir anam olsun için. Bizim anamız, vara yoğa kızar da, karda kışta sokaklara atardı beni babamın eliyle. Tren garlarında, parklarda, cami avlularında, merdiven aralarında, beton zemin üstünde yatırırdı beni. Çok aç-açıkta kodular beni Attila Abi, sencileyin “üç gün ağzıma lokma koymamış” değilsem de. Abi ne çok dövdüler beni…

Hasretle bekliyorum, seninle kadeh tokuşturacağımız günleri…

Serkan Engin

Kasım 2011 

Sonraki Sayfa »