Oktay Rifat - Elleri Var Özgürlüğün

Kasım 28, 2010 by admin  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

1
Köpürerek koşuyordu atlarımız
Durgun denize doğru.

2
Bu uçuş, güvercindeki,
Özgürlük sevinci mi ne!

3
Öpüşmek yasaktı, bilir misiniz,
Düşünmek yasak,
İşgücünü savunmak yasak!

4
Ürünü ayırmışlar ağacından,
Tutturabildiğine,
Satıyorlar pazarda;
Emeğin dalları kırılmış, yerde.

5
Işık kör edicidir, diyorlar,
Özgürlük patlayıcı.
Lambamızı bozan da,
Özgürlüğe kundak sokan da onlar.

Uzandık mı patlasın istiyorlar,
Yaktık mı tutuşalım.
Mayın tarlaları var,
Karanlıkta duruyor ekmekle su.

6
Elleri var özgürlüğün,
Gözleri, ayakları;
Silmek için kanlı teri,
Bakmak için yarınlara,
Eşitliğe doğru giden.

7
Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!

8
Özgürlük sevgisi bu,
İnsan kapılmaya görsün bir kez;
Bir urba ki eskimez,
Bir düş ki gerçekten daha doğru.

9
Yiğit sürücüleri tarihsel akışın,
İşçiler, evren kovanının arıları;
Bir kara somunun çevresinde döndükçe
Dünyamıza özgürlük getiren kardeşler.
O somunla doğrulur uykusundan akıl,
Ağarır o somunla bitmeyen gecemiz;
O güneşle bağımsızlığa erer kişi.

10
Bu umut özgür olmanın kapısı;
Mutlu günlere insanca aralık.
Bu sevinç mutlu günlerin ışığı;
Vurur üstümüze usulca ürkek.

Gel yurdumun ı görün artık,
Özgürlüğün kapısında dal gibi;
Ardında gökyüzü kardeşçe mavi!

Oktay Rifat

Elleri Var Özgürlüğün

Dinamit Olun!

Kasım 28, 2010 by admin  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat

“Ben değil bir dinamitim.” (Friedrich Nietzsche)

Kralların kıçını koyduğu altın yaldızlı bir kubur olmaktansa, o sarayı kendimle birlikte havaya uçuran bir dinamit olmak isterim ve olurum da her ne istersem, çünkü ne olduğumuz sadece bize bağlıdır, ne olabildiğimiz ise iradi seçimimiz kadar yeteneklerimiz ve nesnel koşullar ile ilintilidir. Mesele, olmak istediklerimizi seçerken, irademizin dışındaki parametreleri de kavrayabilmek ve seçimlerimizi buna göre yapmaktır. Aksi takdirde hüsran kaçınılmazdır.

İçinde bulunduğumuz her durum, iradi seçimlerimiz ile nesnel koşulların bir bileşkesidir. Ne tek başına iradi seçimlerimiz belirleyicidir ne de nesnel koşullar.

Aynı ülkede, aynı şehirde, aynı evde, aynı ailenin bireyi olan iki kardeşi ele alalım. İkisi de aynı nesnel koşulların ana şemsiyesi altında doğup büyüyüp gelişiyorlar. Yani kişiliklerinin oluşumunu etkileyen birincil etmen olan aile aynı; içine doğdukları coğrafyadaki ideolojik, dini, ulusal, etnik, dilsel ana şemsiye de aynı. Peki bu iki kardeş, yetişkin çağa geldiklerinde nasıl biri faşist diğeri de sosyalist olabiliyor. Sadece farklı okullarda okuyup, farklı insanlarla tanışmaları ve bu kişiler üzerinden farklı ideolojilerden etkilenmeleri, tek başına sorumuzun yanıtını karşılıyor mu? Yoksa, daha ötesi mi var? Bakalım şimdi;

“İnsanların maddi koşullarını belirleyen onların bilinçleri değildir, bu maddi koşullar onların bilinçlerini belirler”, diyor Karl Marx

Kesinlikle doğru, ama eksik. Elbette nesnel gerçeklik bilincinden bağımsız olarak vardır ve bu koşullar bireyin bilincinin belirlenmesinde etkendir, ama sosyalist birey kendini kuşatan nesnel gerçekliğe rağmen, kendi kişiliğinde devrim yaparak kendini inşa edebilen bireydir. Yoksa kapitalist üretim ilişkileri ve onun üst yapı kurumları ile donanmış bir toplumun, sadece kapitalist bireyler üretmesini beklememiz gerekirdi, yani sosyalist bireyler olmamalıydı böyle bir toplumda o zaman.

Bireyin neliğini belirleyen, nesnel koşullar ile kendi eylem tercihlerinin bileşkesidir. Bu eylem pratiği en az nesnel koşullar kadar -hatta kendini sosyalist birey olarak inşa edebilen birey için çok daha fazla olarak- bireyin neliğini belirler. Sosyalist birey ise nesnel gerçekliği dönüştürme derdinde olduğuna göre, sosyalist bilinç de bu dönüşüm bağlamında maddi koşulları belirler. Değişmekte olan maddi koşullar da başka bireylerin bilincinin belirlenmesine katkıda bulunur. Yani nesnel ve öznel gerçeklik karşılıklı etkileşim içindedir. Bir yandan maddi koşullar bireyin bilincini belirlerken, bir yandan da birey bilincinde yapacağı sıçramalarla maddi koşulları belirler.

Kimi altın yaldızlı kubur olmayı seçer, konformist çıkarları için, kimi ise konformist çıkarların hepsini insanlık onuru için elinin tersiyle iter ve kendini patlatıp öldürmek pahasına, ı ezen, sömüren erk odaklarını yıkmaya çalışır. Bunu kalemiyle yapar, sendikal mücadeleyle yapar, muhalif resimleriyle yapar, “mahalle baskısı”na kafa atarak sokaklarda hemcinsi sevgilisiyle el ele gezerek yapar, doktorluk diplomasının, ailesinin, memleketinin boynunu bükük bırakıp devrim için dağlara çıkışıyla, kentlerin damarlarına karışmasıyla yapar, kız çocuklarının okutulmasının ayıp sayıldığı bir kasabada ve çağda, tek başına kızını okula yollamaya direnmekle yapar, “gölge etme başka ihsan istemem” diyerek mülkiyetçiliği hiçleyerek yapar, …yapar da yapar, kendi yetileri ve olanakları ölçüsünde, yeter ki istesin.

Kuburlar uzun, rahat bir ömür sürer, ama sonunda çürür ve yok olur giderler, kimse anımsamaz bile onları. Oysa saraylar yıkılsın diye patlayan her dinamit birileri tarafından anımsanır. O sarayın yerine yenisi yapılsa, kralın yerine yenisi gelse de, bu eylem, birilerinin bilinç sıçraması yapmalarını tetikleyen bir model olur, toplumun ve tarihin önünde.

Yazan: Serkan Engin

sekoengo@gmail.com

KASIM 2010

Hande Öğüt - Bomonti’den Harbiye’ye

Hande Öğüt’ün “” adını taşıyan kitabı Heyamola Yayınlarından çıktı. Aşağıda, Funda Şenol Cantek’in kitapla ilgili kaleme aldığı ve ilk kez Radikal ’ta yayımlanan metni bulacaksınız. İyi okumalar…

HERKES KENDİ KURDUĞU ŞEHİRDE YAŞAR

Yeni taşınılan bir ev, ev sakinine sırlarını verecekse eğer, başlangıçta onu epey yıpratır. Her evin kendine has bir kokusu, dokusu, sesler korosu, ışık-gölge kaleydoskopu vardır çünkü. Hafif bir çıtırtı, ürperten ayak sesleri, gecenin karanlığından içeri sızan bir ışık huzmesi, henüz o yere yabancı olduğunu hatırlatır kişiye. Bir mahalle, semt veya şehir de aynı oyunu oynar. Ocağına düşeni, kollarına koşanı önce iter kakar, ödünü patlatır, sonra yavaşça içine çeker. Ama ille de sarıp sarmalamaz. Her zaman da iyi davranmaz. Bu mücadeleden en az yarayla çıkan kişi, üzerinde yaşadığı mekanın gözeneklerine nüfuz etmeyi, onunla dikey bir ilişki kurmayı, onu okumayı becerendir. Güzel, konforlu ve korunaklı yerleri sevmek kolaydır. Zor olan, emek gerektiren ama nihayetinde en fazla doygunluk hissi vaad eden çirkin, tekinsiz ve meydan okuyan şehirleri sevmek, hiç değilse kendini kabul ettirmektir. Yaşadığımız yer her zaman güzel, konforlu ve korunaklı olmaz haliyle. Bu durumda, yaşanılan yerle müzakereye girmek, biteviye çatışıp uzlaşmak yapılacak en isabetli şeydir.

Heyamola Yayınları’nın mekansever okura hediyesi olan İstanbulum serisinin 54’üncü kitabında Hande Öğüt, kendi İstanbul’unu anlatıyor. Ama anlattığı sadece çocukluğu ve genç kadınlık yıllarının geçtiği bir adacık değil. Çocukluğu ve genç kadınlığının kurulduğu, kimliğinin, karakterinin, tercihlerinin biçimlendiği, kimi zaman ruhunun bedenini, kimi zaman da bedeninin ruhunu teslim aldığı bir zaman coğrafyası. Bu haliyle bakıldığında, yazar Amasya’nın bir kasabasında veya Manhattan’da da doğup büyümüş olsaydı, anlattığı hikaye aynı etkiyi yaratacaktı. Yani, İstanbullu olmayan okurun bile Yeşilçam filmleri, romanlar ve Cumhuriyet folkloru dolayımıyla aşina olduğu, modernizmin sembollerini taşıyan köklü bir semtin tarihiyle sınırlı kalmıyor . Bir kız çocuğuna, sonra bir genç kıza ve genç kadına şehri tanıtan bilişsel haritanın ve patikalar açarak kendisini bulmasına, kendisi olmasına imkan veren saklı coğrafyanın krokisi haline geliyor aynı zamanda.

Çocukluk ın taşrasıysa Nurdan Gürbilek’in isabetle vurguladığı gibi, İstanbul’un taşrası Ambarlı’da doğup, Mersin’de beş yıl geçirdikten sonra ailesiyle Bomonti’ye yerleşen çocuk Hande, büyük şehri tanımak için büyümeyi bekleyecek ve beklerken korkular biriktirecektir: “İçinde barındırdığı tüm canlı ve cansız varlıkların üstünde, ancak özel bir dikkat, derin bir önseziyle algılanabilecek bir tinsel gerçekliğin varlığını duyuruyordu İstanbul ve özellikle yaşadığım semt” (s. 73). Mekan algısı kuvvetli ve meraklı her gibi yazar da “gotik ruh” dediği bu tinsel gerçekliğin şehirdeki izlerini arayarak yıllar geçirir. Bir türlü sonu gelmeyen bu arayış giderek bir varoluş biçimine dönüşür onun için.

Şehirde, hele de İstanbul gibi bir metropolde kadın olmanın, üstelik bedeninin ritmine uymanın dertlerini sıklıkla deneyimler. Çünkü, sokakta olmayı, geceyi ve meydan okumayı sevmektedir. Sonunda “kendi içinde oturmayı” (s. 137) öğrenene dek, onu “kendi bahçesine sezgiyle götürecek yolun duraklarından biri olarak gördüğü Harbiye’deki evde” tek başına yaşar, Bomonti’de geçen çocukluğunun ardından (s. 137).

Çocukluğunun ve genç kadınlığının geçtiği Bomonti ve Harbiye’yi yeniden görmek için, eski sevgiliyi yıllar sonra ilk kez görecek olmanın heyecanına benzer bir heyecanla yola düşen yazarı haliyle büyük bir hayal kırıklığı beklemektedir. Bu hayal kırıklığı vesilesiyle, Para’nın Cinleri’nde Murathan Mungan’ın dediği gibi, yazarın “çocukluğu okurun kardeşi” oluverir. Hepimiz gibi o da, çocukluğunun ve hatta tüm geçmişinin sadece hayalhanesinde yaşadığını fark eder çünkü. Birbirine benzemeyenlerin bir arada yaşadığı, geçmişi sırtlanan tarihi binaların yükseldiği, mutfak pencerelerinden sokağa yemek kokuları, sokaktan evlere çocuk sesleri sızan, yeşillik ve ferah Bomonti’yi aramaya çıktığında, rezidanslar, oteller, iş merkezleri bulur karşısında. Bu hüzünlü deneyim, aynı toprağa basan insanların aynı şehirde yaşamadıklarını, farklı mekan imgeleri ve gelecek hayalleri kurguladıklarını gösterir bize. Taşa kazılı izleri herkes farklı okur. Eski mahallemiz, çocukluğumuz, gençliğimiz gibi ulaşılmaz bir yerlerdedir ama onun bedenimiz ve ruhumuzdaki izi bizi biz yapan hikayelerden biridir.

“Her kent kendi iç gizemini oluşturur ve her kent, eskiden içinde yaşayanların bırakmış oldukları dayanıklı, somut izleriyle görüntüsünü kurar. Bu görüntünün, bu imge kurgusunun derinliklerine indiğimizde kat kat boyalarla süslü maskenin arkasında gizlenen, gizlenmeye çalışılan yüzü keşfettiğimizde bir başka boyutun kapıları açılır” (s. 90). Hande Öğüt, Harbiye’den Bomonti’ye adlı kitabında, tarifini verdiği bu kentsel palimpsest’ten bir ısırık alıyor ve ortaya serilen bol katmanlı, tatlı-ekşi kesiti maceraperest okurun kaşif ruhuna sunuyor. Kendi şehrini kursun, kendi bedeni ve ruhunda şehrinin izlerini arasın diye…

, Hande Öğüt, Heyamola Yayınları, İstanbulum Dizisi, 54. , 2010, İstanbul

Yazan: Funda Şenol Cantek

* 27 Kasım 2010 tarihli Radikal ’ta yayımlanmıştır.