Ahmet Muhip Dranas - Kar

Aralık 31, 2010 by admin  
Filed under Edebiyat, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze, inceden.

Sesin nerde kaldı, her günkü sesin,
Unutulmuş güzel şarkılar için
Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan,
Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu’dan
Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!

Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!
Uyandırmayın beni, uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram…
Buğulandıkça yüzü her aynanın
Beyaz dokusunda bu saf rüyanın
Göğe uzanır -tek, tenha- bir kamış
Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.

Kar

Duygu Süzen, ”SINIR” Sergisiyle 3-31 Ocak 2011 Tarihleri Arasında MERKUR’de…

Aralık 31, 2010 by admin  
Filed under Duyurular, Resim, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Sergiler

Duygu Süzen’in ilk kişisel sergisi “SINIR” 3-31 Ocak 2011 tarihleri arasında “MERKUR”de…

“Duygu Süzen’in resimlerine bakarken akla Çin manzaralarını andıran manzaralar gelir. Süzen`in ağırlıklı olarak füzenle ürettiği bu manzaralar, doğanın bir temsilini yansıtmak, ona bakarak edindiği izlenimleri izleyiciyle paylaşmaktan çok, kendi düşlerinin manzarasını göze getirir. Doğu ressamlarının pek sevdiği şehveti, çizgiyi ve köpüğü özetleyen dalgalar Süzen`in resimlerinde yerini bulutlara bırakır. Büyük Çin manzaracılarının izindeki genç sanatçı, büyük romantik ressamlardan da bulutları ödünç alır. Bu iki gelenek arasında gidip gelen melez not defterleridir onun manzaraları… Değişen doğadan çok değişen kişiliğini, ruhun gelgitlerini, kimi zaman füzen kimi zaman mürekkep ve boyayla not ettiği…”

Yer: MERKUR
Tarih: 03.01.2011~31.01.2011
Telefon: 0212 231 69 87
Adres: Şakayık Sok. Aylin Apt. No: 75/5 Teşvikiye Mah. Nişantaşı

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Ejderha Dövmeli Kız & Lezbiyenlik Temsili

“Eşcinsellik, hastalıktır.” (Selma Aliye Kavaf, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı)

Danimarkalı yönetmen Niels Arden Oplev’in Ejderha Dövmeli Kız (2009, / ) adlı filmi sinemada eşcinsellik ve dolayısıyla da lezbiyenlik temsilini “okumak” için en yakın örneklerden biri olarak değerlendirilmeyi hak ediyor!… Çünkü 2000’li yıllarda, yani uygarlığın tavan yaptığı yıllarda yaşamamıza ve mağara adamlığı dönemlerimizi çoktan geride bırakmamıza karşılık doğal cinsel eğilimler baskı altına alınmaya devam ediyor ve erkeksi dayatma sinema sanatı eliyle fütursuzca dışavuruluyor. Acınası bir dünyada yaşıyoruz sevgili okur; hem de pek acınası…

Bu film, “geleneksel klişe”nin günümüze değin uzandığını yordamak için elzem bir film, denebilir her şeyden önce. Neydi o “geleneksel klişe?” Şöyle ki; burada da lezbiyen tiplemesi bütünüyle arızalı, yabanî, seksüel tercihleri gelgitli bir figür olarak resmedilmiştir. Erkeklerden korkan genç bir kadın oluşuyla Lisbeth (Noomi Rapace), ilk olarak frijit bir görünüm çizmektedir. Erkeksi tavırları da handiyse kuvvetlendirir bu izlenimi. Erkeklerden korkma sebebi ise aynı tarz klişenin işlemesini sağlar. O da şu:

Küçük kız tacize uğrar ve artık erkeklerden ürken bir frijit hâline dönüşür. Bu kadar basit!…

Bütün anksiyetelerin, hastalıkların, nevrozların, konumuz icabı da seksüel tercihlerin dönüp dolaşıp çocuklukta ya da ilk gençlikte yaşanan kimi travmalara dayandırılması sizin de canınızı yeterince sıkmadı mı? Sinema daha ne kadar bu alanda vakit öldürmeye devam edecek sizce? Elbette bu tür klişe görüntüler Freud ve onun modernist terminolojisini de bulandırıyor. Psikanalitik paradigmayı örseliyor. Çünkü artık çocukluk travması denilince akla ilk olarak Freud ve tartışmalı teorileri (fallik dönemde fiksasyon ile oidipus ve elektra karmaşası burada anılabilir) geliyor. Cinsellik ise salt yatak odasında harcanan sıcak bir mesai olarak algılanıyor. Dolayısıyla da erotizm ve onun sofistike göstergeleri yeterince derinlikli bir bakış açısından betimlenemiyor. Vesaire vesaire.

Lisbeth’in, bir Hitchcock kahramanını (haksız yere suçlanan adam tipolojisi) çağrıştıran Mikael (Michael Nyqvist) ile ilineksel ilişkisine baktığımızda onun cinsel-psikolojik gelgitlerini daha iyi kavrarız. Özetle; Lisbeth, mazide kalan ama sık sık yüzeye çıkarak kendisini psikolojik olarak huzursuz eden travmasını –eğer çaba gösterirse– aşabilecektir. Bunu aşması için erkeklerle yatmayı denemesi gerektir! Yatar da… Eğer “travmatik geçmiş”i onu rahatsız etmese idi ya da böyle bir “ruhsal şok” yaşamasa idi zaten lezbiyen de olmayacaktı! Dolayısıyla tek ve “normal” olan, genelgeçer ve yerleşik diyebileceğimiz ilişki biçimi heteroseksüel ilişkidir. Normalliğin adıdır heteroseksüellik. Filmin tezi budur aşağı yukarı…

İşte bu noktada şu soru: Neden eşcinsellik doğal akışı içerisinde betimlenegelmemiştir? Neden eşcinseller hep patolojik olgular olarak karşımıza çıkmak zorunda ki? Eşcinsellik bir hastalık mıdır, patolojik bir mesele midir? Kuşkusuz hayır. Bugün eşcinsellik doğal bir cinsel eğilim olarak benimsenmektedir. Özellikle 60’lardaki feminist canlanma sonrası akademik çevrelerde de eşcinselliğin bir sapma ya da hastalık olmadığı, bilakis doğal bir cinsel eğilim olduğu fikri yaygınlık kazanmıştır. Kinsey’in araştırmalarını ansak yeridir hani…

Bununla birlikte toplumsal arenada eşcinsellik hâlen sapkın ve hastalıklı bir ruh hâli olarak değerlendiriliyor. Beyoğlu’nun arka sokaklarında yürürken gördüğüm birçok eşcinselin, transseksüelin çekimser davrandığını, linç korkusuyla yaşadığını çok iyi tahmin edebiliyorum…

“Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var.”

yollu aforizmik sözleriyle tarihe geçen Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, mevcut kini ve patolojik bakışı kuşkusuz daha da hortlatmış durumda; ama iktidarlar gelip geçicidir.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf

Eşcinselliği görmezden gelemezsiniz, yok sayamazsınız. AKP, iktidarını bir başka partiye devrettiğinde de bu sorun yaşamaya devam edecek çünkü. Selma Aliye Kavaf’ın bakış açısı, salt faşizan bir dıştalamayı meşrulaştırmıyor; yanı sıra darkafalılığın da bir resmi olup çıkıyor.

“En az üç çocuk yapın!”

sözü de Recep Tayyip Erdoğan’ın dâhiyâne önerisi idi. Dolayısıyla heteroseksüel dayatma bu zaviyeden bakınca daha da görünür kılıyor mevcudiyetini. Ak Parti ve uzantıları, büyük çoğunluğu cahil erkek egemen bir toplumun güvenerek sürekli iş başına getirdiği bir parti ve niçin acınası bir dünyada yaşadığımızın da bir başka göstergesi…

Sokakta, caddelerde, köşe aralarında bastırılan, gizlenen, ötekileştirilen, dıştalanan, yok sayılan ve aşağılanan cinsel kimlikler hâliyle sinemada da bir kenara itiliveriyor.

Ve elbette Türk sinemasında da bu konu yaygın olarak işlenememiştir. 70’lerdeki seks furyasında ise zaten eşcinsel sinema yapan bir yönetmen yoktu. Prodüktörler ve zanaatkâr yönetmenler daha çok kasalarıyla ilgileniyorlardı.

Dünya sineması cephesinden baktığımızda da diken üstünde bir konuyla karşı karşıya olduğumuz ortada. Senaristler, film yapımcıları, yönetmenler hâlen muhafazakâr, ötekileştirici, babaerkil, aşırı katı tutumunu muhafaza etmektedir. “Erkek sinema” olageldikçe “erkek” yönetmenler de olagelecektir ve “erkek egemen” dizge sorunlu ve hastalıklı varoluşunu sürdürecektir. Evet, hastalıklı olan eşcinsellik değil, bizatihi sinemanın ta kendisidir. Hastalıklı olan eril dizgenin ikiyüzlü doğasıdır…

Ve deminden beri ifade ettiğimiz problem: Ejderha dövmeli kız, yani Lisbeth de öncelleri gibi fahişe ruhludur. Artık iyiden iyiye içinde yaşadığı düzenin dışına çıkar. Kimlik değiştirir, gözden kaybolur…

Sinema sanatının özgürleştirici olması gerektiğini hatırlatmanın zamanı gelmedi mi?

Not: Ejderha Dövmeli Kız, Stieg Larsson’un “milenyum üçlemesi” (Millennium Trilogy) adını verdiği best-seller romanlarının ilk filmi. Bütün dünya bu romanları okuyor. Umarım okuyanların ruh sağlığı ve gözleri bozulmaz… Gördüğünüz gibi ikinci ve üçüncü filmi ele almadım bu yazıda. Bunun bir vakit kaybı olacağını düşünüyorum… Seven (1995, Yedi) ve Fight Club (1999, Dövüş Kulübü) gibi filmleri yaratan ve şimdilerde “memur yönetmen” olma yolunda yoğun mesai harcayan David Fincher da bu filmi çekiyor. Hollywood ruhunun Fincher’ın filmine nasıl nüfuz edeceğini de artık siz bana anlatırsınız!…

Hakan Bilge

hakan@sanatlog.com

Hazan Boran’ın “Gördüklerim Değil, Duyduklarım” Konseptli Resim Sergisi

Aralık 29, 2010 by admin  
Filed under Duyurular, Resim, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Sergiler

Hazan Boran’ın “GÖRDÜKLERİM DEĞİL, DUYGULARIM” konseptli resim sergisi Nişantaşı V Sanat’ta, 11 Ocak 2010 – 21 Ocak 2010 tarihleri arasında izleyicilerle buluşuyor…

Hazan Boran 1947 yılında İstanbul’da doğdu. Emekli oldukta sonra resim çalışmalarına Hasan Kavruk atölyesinde başladı. Daha sonra Acar Bozkurt ve Meryem Arıcan atölyelerine devam etti; Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Özel Sertifika programı içinde Devabil Kara atölyesinden sertifika aldı. Sanatçı halen resim çalışmalarına kendi atölyesinde devam etmektedir. 1994 yılından beri birçok karma sergiye katılmış ve 1996 yılından itibaren kişisel sergiler açmıştır.

Hazan Boran’ın çalışmalarında biçim ve özün kurgulanması aşamasında görsel bilgi birikiminden, başka bir deyişle duyulara dayalı dışsal bilgi birikimlerinin içsel olarak işlenip imge, simge ve kendine özgü kavramlara estetik bir bakıştan söz edilebilir. Estetik algının ortaya çıkışında görsel bilgi birikimi, onun işlenerek yeniden biçimlenme veya soyutlanması; en önemlisi de iç etki ve dışa vurma söz konusudur. Sanatçının resimlerini basit ifadelerden ayıran fark plastik elemanların, renklerin, çizgilerin ve şekillerin dengeli bir biçimde bir araya gelmesi kısaca tanımlayabilir.

Sanatçı, resimlerini doku, form ve teknik özgürlük içinde daha önceden eskiz veya çizim yapmadan içinden geldiği gibi çalıştığını, çalışırken yeni fikirlerle ve duygularla devam ettiğini ifade ederek resimlerinin tamamiyle kendisinin ruh halini ve duygularını yansıttığını söyler. Anlık olan bu duygular resimlerinde form ve renk kombinasyonu oluşturur.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Bulgar Sanatçılar Resim ve Heykel Sergisi

Bulgar Sanatçılar Resim ve Heykel Sergisi 17-29 Ocak 2011 tarihleri arasında IC Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşuyor…

İbrahim Çeçen Vakfı tarafından sanatı ve sanatçıyı desteklemek amacıyla kurulan IC Sanat Galerisi; 2011 yılının ilk sergisini Bulgaristan’dan gelen sanatçılara ayırdı.

‘Dünyadan İzlenimler’ konseptiyle; uluslararası kuruluşlarla işbirliği içinde, değişik ülkelerden seçkin sanatçıların koleksiyonlarını sergileyerek, hem Ankara’mızın kültürel ve sosyal yaşamına katkı sağlamak; hem de farklı kültürlerden sanatçıların yapıtlarını yakından tanımak arzusuyla yola çıkan IC Sanat Galerisi, geçen ayki Kırgız Ressam Momunbek Astar’ın sergisinden sonra, Ocak ayında da Bulgaristan’dan gelecek olan resim ve heykel sanatçılarını ağırlıyor.

, , ve Bulgaristan Büyükelçiliği İşbirliği ile gerçekleştirilecek olan sergide, Jordan Marinov, , Jordan Petrov, Rumen Petkov, Krasimir Savov, Lubka Kirilova’nın eserleri yer alacak.

Sergi IC Sanat Galerisi’nde 17-29 Ocak tarihlerinde 10-00 – 18.00 saatleri arasında, pazar günleri hariç gezilebilir.

Kokteyl: 17 Ocak 2011 Pazartesi, Saat: 18.00-20.00

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »