Çağatay Odabaş Kişisel Resim Sergisi

Ocak 10, 2010 by  
Filed under Resim, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Sergiler

Çağatay Odabaş Kişisel Resim Sergisi 19 OCAK – 12 ŞUBAT 2010 tarihleri arasında…

Genç kuşağın başarılı ve dikkat çeken isimlerinden olan Çağataş Odabaş’ın son dönem çalışmalarının yer aldığı kişisel sergisi 19 Ocak – 12 Şubat 2010 tarihleri arasında Galeri Selvin’de izleyicileri ile buluşacak…

1980 İstanbul doğumlu olan sanatçı, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden 2002 yılında mezun oldu. 2004 yılında “Görmek ve Resimlerle Konuşmak” isimli kitabı yayımlandı ve Devrim Erbil Çağdaş Sanat Müzesi koleksiyonuna bir yapıtı alındı.

11 kişisel sergi açan sanatçının pek çok özel koleksiyonda yapıtları yer almaktadır.

Sanat eleştirmeni Özkan Eroğlu’nun, Çağatay Odabaş ve eserleri ile ilgili görüşü şöyle:

“Çağatay, elemanlarını oluşturma sürecinde karar mekânizmasına göre, saptamasını yaptığı elemanları sadece monte etmez, bu montajla da bunları, kendi kurduğu mekânlara yerleştirir. Bu yerleştirmeler sırasında kompozisyonlar açısından konumlandırmaların büyük önemi vardır; tabii grafizm içeren alanlardaki renklerin de. Burada devreye renk dili ve desen dili aynı anda girer ve izleyicinin zihnini çok açık şekilde meşgul eder. Bir anlamda Çağatay’ın amaçlarından biridir. Hatta bu amaç, resimlere verilen isimlerle beraber bir kaos da yaratır, bu kaostan elenip ortaya çıkan bazı karşıtlıklar da, genç sanatçı tarafından es geçilmez, kullanılır. Aslında Çağatay, kendi arındırmasını kendi argümanlarından yapmasını bilmiştir de diyebiliriz. Önce kendi ruhsal arındırmasını desen ve resimlerini bir “sinematografik” anlatım şeklinde ardı ardına patlatır. Bu patlamalar görünenler olurken, izleyici de bu patlamalara tanık olduğu an itibariyle bazı zihinsel patlamaları kendi de yaşar. Bu yaşananlar, her izleyiciyi farklı yönlere götürür.” Özkan Eroğlu, 2009 İstanbul

Galeri Selvin

Arnavutköy Dere Sok.

No: 3

Arnavutköy,

Beşiktaş/İstanbul

Tel: 212.263 74 81

selvincg@gmail.com

www.galeriselvin.com

Galerimiz Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11:00 – 19:00 saatleri arasında açıktır.

SanatLog Haber

SanatLog.com

Düşünkara Fanzin 12. Sayı Yayında…

Ocak 8, 2010 by  
Filed under Deneme, Dergi & Fanzin, Edebiyat, Eleştiri, Sanat

Düşünkara lanetli sayının lanetine 1 kala çıktı… 12. sayı (Ocak-Mart 2010) siz istediğiniz an elinize ayağınıza dolanmak üzere Ankara sokaklarında yerini buldu. Bu sayı yine ayrı bir heyecan vardı üzerimizde. Yeni projelerle dolduk taştık, bunları hayata geçirdiğimiz bir sayıydı ve yazmaya daha amatör ama daha sağlam bir giriş yaptık yine. Yeni yazarların ve yeni destek olmak isteyenlerin sesi bizimki kadar gür çıkıyordu yine. Ses verdik bu suretle:

- Jack London’ın John Barleycon atıp tutmalarını Mustafa dile getirdi ve kendini de onlara arkadaş ilan etti. Çözümlemeleri insanı iyi yapar, çözemediği mi kötüdür, kim şeytan kim ölüdür, herkes aslında gerçekten mi yalnızdır gibi sorularla bizi bir nebze rahatsız etti… Ne iyi etti.

- Tan Tolga Demirci, Yılanlı Kadın Vakası isimli açık oturumunda Lacan, Freud, Jung’ı yan yana getirdi. Konuştu, konuşturdu. Bu açık oturuma gözlerin ve sözlerin sahipleri değiştikçe yılanlı kadın resmini gözünüzün önüne getirip dilsiz olacaksınız. (Tan Tolga Demirci’ye desteği için ayrıca teşekkürler…)

- Modül, Kürk ve Çiçek’te Mehmet Çalışkan ve Meltem Ay, görkemli kanatları olan Jar’ı insanın aşırı mutlulukla körleştiği, eğlenince uyuştuğu bir bildirgenin olduğu öyküye dâhil etti. Bu bir uyarıydı gökyüzünden gelen…

- Yağmur Güncesi, Milena’ya Mektuplar ve Milenalar yazısında Kafka’nın abartı sevgisinin insan olma halini ve gerçek olma halini ele aldı. Kitapta bahsi geçen aşkın gerçekliğine ve olunmazlığına dem vurdu, sonra da hangimizin yaşadığının gerçek olduğu sorusuyla bizi baş başa bıraktı.

- Yalnızlık gibi Bir Şey’de Kerim Akbaş, böyle bir dünyada öleceği için çok heyecanlanarak keman sesine şiir yazdı. Bu sesin yokluğunda kafasındaki her şeyi ama her şeyi satışa çıkardı ki sormayın…

- Tanrı İçimde Hezeyan Kılıklı Bir Herif yazısıyla Murat Uyanık, tüm yaşayan tanrıları karşısına alarak gözyaşlarıyla boğdu. Boğulanların hepsi aynı akvaryumda eziliyordu…

- Düşünkara, bundan birkaç sene önce yayın hayatına son veren Eğilim Fanzin’le söyleşi yaptı…

- Nursevinç karakuş, Ölüme Davet isimli yazısında bir çocukla konuştu. O çocuk, sen çocuk, ben çocuk dedik ve dinledik…

- Hiç Bilinmeyenli Bir Hayat Denklemi yazısında Raskolnikov, saatin sesi eşliğinde tanrıyı tüketme serüvenini anlattı. Her sevgi biraz tanrıcılık oyunuydu bunu herkes biraz bildi…

- Deniz Thesis A., Açım Acıkana Dek, yazısında İsmet Ananın sofrasına farklı bir tat için gitmişti. Ne tesadüf ki tadını alacağı her şey aslında bildiğin gitmişti.

- Entelektüelin Çöküşü yazısında Hakan Bilge bir neslin tükenmekte olan türüne yani entelektüellere değindi. Adorno, Foucault, Joyce, Kafka ile gerçek entelektüeller ve kiralık entelektüeller arasındaki farka değindi. Yazı içinden önemli vuruş ise “Entelektüel iktidar yardakçısı olduğuna göre halkın cidden entelektüele ihtiyacı var mıdır?” sorusuydu ki akıllara zarar… (Hakan Bilge’nin Düşünkara’ya verdiği desteğe bir kez ve çok kez daha teşekkürler…)

- Düşünkara Film Ekibi “Bir Umutsuzluk Manifestosu” karaladı. Birden fazla kimsenin kalem değiştirdiği bu yazı bu anımsamayla ve farklı bir tatla okunasıdır…

Düşünkara Fanzin 12. sayı, kapak

- Mehmet Ali Yurt, “Bu Sessizliği Bir Parça Ölüm Bozar” adlı öyküsünde sıra dışı bir aşk anlatamama durumunu öyküledi.

- Mehmet Atakan Foça, Benliğin Sırları adlı yazısında üç kişi başladık ve herkesin hoşça kal dediği bir kişiyle bıraktı bizi… O bir kişi çok tanıdıktı.

- F: 2,8 fotoğraf sayfamızda yine Mehmet Emre Yılmaz yerini aldı. Çok anlamlı bir bakışı taşıdı sizlere..

- Sert Sessiz ise “Başka Türlü Bir Şey” yazısında tam bir iç huzursuzluk hâkimdi. Yine “öyle güzel” dile geldi…

- “Şövalye ve Ay” yazısında Rüzgarla Gelen, gerçek bir şövalye ve ay görüşmesi gerçekleştirdi öyküsünde.

- Yeni yazarımız Yeşim Bade, iki şişe şarabı mavi deniz, siyah adam ve sevdiği kadına paylaştırdı…

- Beytepe Kaplumbağası, Amadeus filmini yazdı.

- Pyotr, maddeleyerek, nefretini ve sevgisizliğini zihnimize rakamlarıyla birlikte kazıyan bir yazı paylaştı…

- Shigella, Sigara isimli yazısında yalnız iki kişinin biz kalma ya da ne kadar biz olduklarını sorgulama çabasını anlattı.

- Emrah Sarıgöl bir insanın yapması gereken en iyi nasihat şeklini yaptı. Kendine öğütlerde bulundu…

- ÇİZİTEMA sayfamızın bu sayıda konusu “MÜZİK”ti. Yeni çizerlerimiz Mert Arslan, Aslı Şahin’le yine Mert Gürkan, Emre Yılmaz ve Cemal Keleşoğlu aynı temada buluştu. Bir sonraki temamız ise SINIR…

Yer aldığı noktalar: (ANKARA)

* Ardıç Kitabevi (Turhan Kitabevinin üstü 2.kat)
* Araf Kafe & Bar (Konur sokak No: 11 Kat 3)
* Ankara Kültür Evi (Konur Sokak Leman Kafe bu kafenin altında kalıyor)
* Turhan Kitabevi
* İmge Kitabevi
* Kitap Kurdu Kafe (Selanik 48/7 Kızılay)

(başka mekânlara bırakıldıkça liste güncellenecektir…)

Şehir dışından erişmek isteyenlere itinayla kargo gönderilir.

dusunkarafanzin@gmail.com

dusunkarafanzin.blospot.com

SanatLog Haber

SanatLog.com

“Lhasa de Selai” Montreal’deki Evinde Hayata Gözlerini Yumdu…

Yeni yıla girişle birlikte şarkıcı Lhasa de Sela, Montreal’deki evinde hayata gözlerini yumdu. 1 Ocak 2010’da gece yarısında hemen önce son nefesini veren sanatçı, 21 aydan beri göğüs kanserine karşı verdiği yoğun savaşı ne yazık ki kaybetti.

Bu zor dönem boyunca etrafına pozitiflik dağıtmayı, karizmatik neşesini ve güzelliğini bir an olsun esirgemeyen sanatçı, hastalığını ikinci plana atarak en son albümünün kayıtları için stüdyoya bile girdi. Ancak 2009 sonbaharında planlanan dünya turnesini maalesef iptal etmek zorunda kaldı. Ne yazık ki planlama aşamasında olan Victor Jara ve Violeta Para parçalarından oluşan bir albüm de böylelikle hiçbir zaman gün yüzü görmemek üzere doğmadan öldü.

Lhasa De Sela Con Toda Palabra, kısaca Lhasa olarak bilinen sanatçı, 27 Eylül 1972 New York doğumlu bir Meksikalı. Ailesinin (toplam 10 kardeş) fakir olmasından ve ebeveynlerinin teknolojiye olan tepkilerinden dolayı hayatın modern kolaylıklarından uzak yetiştirilen Lhasa, çocukluğunda televizyon ve benzer modern cihazlardan arınmış bir ortamda bol peri masalları, kitaplar, mektuplar ve müzik ile büyüdü. Bunun sonucu olarak Lhasa kendisine masal ve sihirden oluşan canlı bir hayal dünyası yarattı. Müziğindeki eşsiz doku ve lezzetin bu çekirdekten geldiği mutlak. 12 yaşına bastığında ailesi ile San Francisco’ya taşınan Lhasa, kısa bir süre sonra annesinin koleksiyonunda bulduğu Billie Holiday albümden ilham alıp, büyülenerek sahnelerde şarkı söylemeye başladı. 1992 yılında 20 yaşına geldiğinde mevcut yaşantısından sıkılarak Montreal’de sirk eğitimi alan üç kız kardeşini ziyaret etmeye giden Lhasa, burada şansının yardımı ile Quebec’li sanatçı Yves Desrodiers (www.yvesdesrosiers.com) ile tanıştı. Müziğe karşı olan samimi ve hüzünlü yaklaşımı ile bestelerini kuvvetli ve hassas bir sesle söyleyen Lhasa kendisini bir anda Montreal’in barlarında şarkı söylerken buldu. Arkasın aldığı Yves Desrodiers ve basçı Mario Légaré gibi diğer Montrealli sanatçılardan oluşan bir grup ile yavaş yavaş sesini duyurmayı başarır.

Eşsiz orijinallikte Aztek mitolojisinden etkilenen parçalardan oluşan ilk albümünü, “La Llorona”yı tamamen İspanyolca olarak evinin mutfağında kaydeden Lhasa, bu albümü ile Kanada’da bravo seslerinin altında ayakta alkışlandı. Okuduğu Fredico Garcia Lorca şiirlerinden, Latin folklor ve Avrupa Çingene müziğinden oldukça etkilenerek yazdığı “La Llorona”, Dünya Müziği severler tarafından bol çeşitliliğinden dolayı bir kategoriyle sınıflandırılamadı. Çok dilli sofistike kalabalığa hitap etmeye başlayan Lhasa, zamanla Bob Dylan, Leonard Cohen ve Edit Piaf gibi sanatçıların şiirselliği ile kıyaslanarak daha geniş kitleleri cezbetmeye başladı. Hatta bazıları tarafından “İngilizce, İspanyolca ve Fransızca şarkı söyleyen P.J. Harvey” olarak bile değerlendirildi. 1997 yılında “La Llorona” albümü Kanada ve Fransa’da altın plağa uzandı ve Kanada’daki en iyi dünya müziği albümü unvanı ile 1998 yılında Juno ödülü ile taçlandırıldı. Kazanılan ödülle birlikte Lhasa bir anda global müzik camiasında tanınan bir sanatçı oldu ve bununla birlikte doğal olarak açılan şöhret kapısı onun bir anda dünya müzisyenleri arasında yer almasına neden oldu.

Öncelikle hayatta kendi serüveninin yaşanmasına inanan sanatçı ikinci albümünü dört yıl kendisini sirk performansı ile ilgilenen kız kardeşlerinin yanında izole ettikten sonra kaydetti. Bu sirk ile nerdeyse tüm Avrupa’yı dolaşan Lhasa, 2003 yılında karşımıza ana teması seyahat üzerine kurulmuş olan “The Living Road” albümü ile çıktı. Her şarkının bir macera, öykü, ufak bir film olduğunu söyleyen Lhasa, bu yeni çalışması ile dinleyenlerin karşısına bu defa İspanyolcanın yanı sıra İngilizce ve Fransızca parçalar ekleyerek çıktı. Üçüncü albümü ise hastalığına denk geldi ancak sanatçının azmi ile 2009 ortalarında “Lhasa” adlıyla raflarda yerini aldı. Dünya Müziği severler olarak hep albüm bulmakta zorlandığımız ülkemizde ne mutlu ki söz konusu üç albümü de bulma imkânımız var.

Söz konusu üç albüm dünya çapında bir milyon üzerinde satış grafiği yakalayarak Lhasa’ya özel ve kült bir hayran kitlesi yarattı. Her daim kültürüne bütünüyle hâkim ve sahip çıkan sanatçı, eserlerine kattığı özel dokunuşlarla müzik dünyasındaki en özel Güney-Amerika sanatçısı olarak tarihe geçti. Kendine has ses skalası, sahne duruşu (14 Temmuz 2005 akşamı Sepetçiler Kasrı’nın muhteşem manzarası eşliğinde kendisini İstanbul’da misafir etmiştik), pek çok ülkede Lhasa’ya ikonik bir konum sağladı. Lhasa’nın parçaları, zamanı umursamayan, hüzünlü, derin sözlerin, töresel müzik eşliğinde evlendiği enstrümanların bir şöleni olarak tarih sayfalarında devamı gelmemek üzere yerini almaya hazırlanıyor artık ne yazık ki…

Lhasa geride hayat arkadaşı Ryan’ı, ebeveynleri Alejandro ve Alexandra’ı, üvey annesi Marybeth’i, 9 kardeşini (Gabriela, Samantha, Ayin, Sky, Miriam, Alex, Ben, Mischa av Eden), 16 yeğenini ve kuzenini, Isaan adlı kedisini ve sayısız dost, müzik ortağı ve en önemlisi biz Dünya Müziği severleri bıraktı.

Sanatçı aramızdan ayrıldıktan sonra Montreal’de 40 saat aralıksız kar yağdı…

Yazan: Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Yararlanılan Kaynak:  http://lhasadesela.com/lhasa_de_sela/menu.php?lang=en

Hollywood’da Cinsel Temsilin Parodisi

Ocak 2, 2010 by  
Filed under Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Billy Wilder Sineması, Some Like It Hot (Bazıları Sıcak Sever) ve Cinsel Temsil Üzerine

Hollywood’a göçen Eski Kıta’nın yetenekli yönetmenlerinin en muhalifi Billy Wilder’ın skandala meraklı zihniyeti Hollywood için fazla ağır gelebilirdi aslında; fakat Akademi onu sürekli Oscar ile ödüllendirdi. Wilder’ın yapıtına baktığımızda ortajen sinema endüstrisini, yanı sıra Hollywood yapım siyasetini sorunsallaştıran, tabu olarak vasıflandırılan tehlikeli konuları betimlemekten haz duyan bir niteliğe haiz olduğunu görürüz…

Narsisist bir femme fatale’ın (meşum bir Barbara Stanwyck) başrolde göründüğü Double Indemnity’de (1944, Çifte Tazminat) klasik film noir’ın kodlarından bir bölümünü inşa ederken, aynı zamanda ironik bir ton yakalamıştı örneğin. (Marlene Dietrich vurgusu vb.) Hollywood’da, 40’lı ve 50’li yıllar boyunca sahneye her adım atışında erkeğin otoritesi için bir tehdit unsuru oluşturan femme fatale, Double Indemnity’nin öncü rolü ile yerini epey sağlamlaştırmıştı.

Sunset Blvd. ise (1950, Sunset Bulvarı) Sessiz Sinema’yı Sesli Dönem’e yeğleyecek cesarete sahipti. Kendilerini canlandıran Sessiz Sinema strarları (Buster Keaton, Hedda Gabler…) ya da yönetmenler (Erich von Stroheim) artık kabuğuna çekilmiş ya da gözden düşmüş izole figürlerdi.

Stalag 17 (1953, Casuslar Kampı) savaş tutsaklarına bakarken, Irma la Douce (1963, Sokak Kızı Irma) fahişelik kurumuna eğiliyor, The Lost Weekend (1945, Yaratılan Adam) bir alkoliğin (Ray Milland) trajik dünyasından kesitler sunuyor, “büyükler ligi”ne yeniden katılmak isteyen Makyavelci bir gazetecinin (Kirk Douglas) öyküsü olan Ace in the Hole ise (1951, Büyük Karnaval) basın dünyasına acımasız bir bakış fırlatıyordu…

Sinemanın büyük tanrıçası Marlene Dietrich’in çarpıtılmış bir femme fatale arketipine büründüğü Witness for the Prosecution (1957, Beklenmeyen Şahit) film noir’ı kimi açılardan sorunsallaştıran bir filmdi.

Jack Lemmon, Shirley MacLaine ve Fred MacMurray’nin oynadıkları The Apartment (1960, Garsoniyer), Wilder’ın modernist dünyayı ve yaşam standartlarını analiz ettiği bir başka başarılı filmiydi.

James Cagney’nin komedi yeteneklerini sergilediği One, Two, Three ise (1961, Bir, İki, Üç) Soğuk Savaş mitini laboratuvar masasına yatıran bir komedi idi.

Billy Wilder, 70’lerde eski filmlerinin çeşitlemelerini çekti… The Private Life of Sherlock Holmes (1970, Sherlock Holmes’un Özel Yaşamı), Avanti! (1972, Dokunma Gıdıklanırım), The Front Page (1974, Baş Sayfa), Buddy Buddy (1981) gibi, kendi çaplarında eğlenceli ve ama görkemli başyapıtlarının gölgesinde kalan filmler…

Okuduğunuz bu yazının asal konusu olan kara komedi Some Like It Hot (1959, Bazıları Sıcak Sever) kadın-erkek rollerinin yerleşik imajlarına karşı duruşu, gangster filmleri ve kara filmlerin tabiatına alaycı bakışı ile Wilder’ın yerleşik tabuları sürekli ele alışının bir başka parodik göstergesi idi. Evet, bu filmde uluslararası star Marilyn Monroe’ya kadın kılığına girerek para kazanma yolunu seçen müzisyenleri canlandıran Jack Lemmon ve Tony Curtis eşlik etmişti…

Monroe’nun Bazıları Sıcak Sever için biçilmiş kaftan oluşunu anarak başlayalım. Dalgın ve kayıtsız, çocuksu ve masum erotizmi ile Monroe, çağdaşlarınca küçümsenmiş olsa da canlı ve renkli sahne duruşu, “metod oyunculuğu”ndan izler taşıyan oyun tarzı ile 50’lere damgasını vurmuştu. 1953’te Niagara’da Henry Hathaway’in yönetiminde ilk başrolünü oynadığında beyaz perdeye yansıyan; yumuşak giysileri ve ağır makyajı ile salınan, kocasını aldatan ateşli bir dilberdi. Hathaway, “suspense” için kolları sıvamış olsa da Monroe’nun popülaritesinden yararlanmak istemiş, onu müstehcen kamerası ile handiyse röntgenlemişti. Halbuki dönemin film noir’larında beyaz perdeye bu denli canlı bir cinsellik aksettirilmiyordu. Niagara’nın öncelleri ve hatta ardıllarının bile kadın-erkek ilişkisinin doğasına, bir kurum olarak ailenin yapısına, bireyin çevresi ve toplumla yaşadığı sorunlara veya bağlantılara sağlıklı bir biçimde bakamadığını müşahade ediyoruz. Elbette Hollywood’a rağmen biri(leri) çıkıp aksayan yanları gözden geçirmesi ve iğnelemesi gerekiyordu.

“Hollywood’da Hollywood’a karşı” mottosu ile hareket eden Wilder, Bazıları Sıcak Sever’i işte bu amaçla çekti. Hollywood’un romantik komedilerinde, görkemli müzikallerinde cicili bicili kıyafetleri ile devinen yıldızlar ve bu yıldızların çevresinde dönenen centilmen jönler; hülasa Hollywood’u Hollywood yapan, iyimser finallerle noktalanan tecimsel kalıp ve klişelerle tematize edilen örnekler bir bir elden geçirilmeli idi. Hatta elden geçirmekle kalmayıp bu yapımları inceden inceye yermek de gerekli idi. Wilder işi bir adım daha öteye götürdü ve öyküsünün motive edici gücü olarak gangsterleri gösterdi. Tozluklu makosenleri, çizgili takım elbiseleri ve ağızlarında puroları ile arzı-endam eden mafyoziler ekrandan taşıyordu adeta! (Başta, film noir’ın başat isimlerinden George Raft…) Alaycılıkları, iş bitiricilikleri, yasadışı yapılanmaları ile o bildiğimiz stereotipler vardı karşımızda.

Wilder, Monroe’yu saksafonculardan hoşlanan bir “baby face” olarak kurgulayıp hedefe direkt olarak yaklaşmayı denemişti! Ama asıl darbeyi Lemmon ve Curtis vuracaktı. Lemmon ve Curtis kimlik meselesi babında vizör tutulan tiplemelere hayat veriyordu. Birer erkek olarak işsiz ve beş parasız kalan kafadarlar, çareyi kadın kılığına girmekte buluyorlardı. Böylece iş sahibi olacaklar ve Amerikan dolarına ulaşabileceklerdi. Öte yakada Monroe, erkeklerle gönül eğlendiren; fakat yıllar yılı aradığını da bulamayan bir obje olarak ikiliye yaklaşacaktı. Bu nedenle Curtis de yeniden kimlik değiştirip bu kez zengin bir burjuva kılığına bürünecekti. Wilder harikası Bazıları Sıcak Sever’in nirengi noktası aşağı yukarı budur. Kimlik üstüne kimlik değiştiren karakterler üzerinden bir Hollywood yapıtında rol yapmanın kompleks ve ironik doğasına genel bir bakış… Ortajen tiplemeleri ironize ederek yapım siyasetini sorunsallaştırmak… “Mutlu son” mantığına satır darbeleri indirerek gemi azıya alacak denli şımarık ve taşkın bir film çeken Wilder, hiç kuşkusuz, kadın-erkek ayrımcılığını vurgulayan, pembe dünyaları arşınlayan şablon filmleri alaya almıştı. Üstelik bunu yaparken dünya çapında bir starı, Marilyn Monroe’yu kullanmıştı!

Hollywood’un 30’larda çekilen gangster filmlerinde kadın bir süs eşyası olarak erkeğin yatak odasında sabahladığı sıradan biriydi. Erkeklerin sarsılmaz dostuluğunu, güvenli beraberliğini bozacak denli bir tehdit unsuruydu. İkinci Savaş’ın ortasında ve akabinde, sözümona 40’lı ve 50’li yıllarda kadın, cinsel özgürleşimini, bağımsızlığını ilan ederken erkek de haliyle bundan huzursuzluk duymuştu. Michael Curtiz’in Casablanca’sında (1942) jön (Humphrey Bogart), bir vakitler sevdiği kadının (Ingrid Bergman) geçmişinden rahatsız olurken; William Wyler’ın Dedective Story’sinde (1951, Dedektif Öyküsü) karısının bekarken yaşadıklarını içine sindiremeyen bir polis detektifi (Kirk Douglas) boy gösteriyordu. John Cromwell’in Dead Reckoning’inde (1947, Ölümle Hesaplaşma) yine bir ordu görevlisi (Humphrey Bogart), kadını (femme fatale) evin arka odalarına kapatma arzusu duyuyordu. Böylelikle erkek, kadının entrikalarına kontrolörlük görevi yüklenmiş olacaktı. Jön, daha da ileri giderek kadını özgürlüğünden mahrum etmeyi bile deneyecekti (Charles Vidor’un Rita Hayworth’lı Gilda’sı). Örnekler çoğaltılabilir… Hollywood’un aynasına baktığımızda kadın-erkek ilişkisi sahte bir varoluşunun uzantısı biçimindedir. Bazıları Sıcak Sever’in tabu yıkıcı, öncü işlevsel rolü de ancak bu aynanın tersinden bakıldığında / okunduğunda hakkıyla anlaşılabilir.

Öncelikle, perdede rol yapan aktörün kimlik değiştirmesi ve ardından farklı bir kimliğe daha bürünmesi, üç boyutlu, üç aşamalı bir durumun varlığına işaret ediyor. Platoncu “taklidin taklidi” hipotezinden ayrı olarak, sanat yapıtının temel rolü ila konumu karakterleri (siz anti-karakter olarak okuyun!) aracılığıyla bütünüyle tartışmaya açılıyor. Platon, sanat yapıtlarını, sözgelimi şiiri realitenin taklidinin taklidi biçiminde değerlendirirken, şiirin idealar evreninin soluk bir yansımasının yansıması olarak görüyordu. Bazıları Sıcak Sever ise düş fabrikası Hollywood’un büyük bütçeli ve dünyanın yarısından fazlasını meşgul eden yapımlarını sahtenin sahtesi olarak damgalıyor. Söz konusu üç boyutlu duruma, üç aşamalı prosesten mürekkep Hollywood film yapım modelini de ekleyebiliriz. Holywood film yapım siyaseti dizgenin kuruluşu-dizgenin yıkılışı-dizgenin yeniden inşa edilişi üzerine kurgulanmış ve neden-sonuç ilişkilerinin Deleuzcü anlamıyla, “imgenin hareketi” ile yansıtıldığı bir mantaliteye eklemlenmişti.

Fazla uzatmadan, kestirmeden söylersek, Bazıları Sıcak Sever, üç aşamalı Hollywood dizgesini anarşizan söylemi ile altüst ederken, yanı sıra başta gangster filmleri olmak üzere romantik filmlerin ve komedi filmlerinin klasik tiplemelerini sorunsallaştırıyor. Rol kalıplarının parodileştirilmesi kadın-erkek imajının ortajen sinemasal izdüşümünü de eleştirel süzgeçten geçirmek ile eşanlamlı. Bunun belirgin görsel kanıtları salt kimlik değiştirmek, farklı kılıklara bürünmek şeklinde değil; aynı zamanda ve ısrarla kadın veya erkek olmanın varoluşsal anlamı açısından da sunuluyor.

Sözgelimi, kadın kılığına giren Lemmon, sözde sevgilisine (ki o da erkek doğal olarak) erkek olduğunu açıkladığında, “Kimse mükemmel değildir.” yanıtını alıyor! Sinemasal gerçekliğin sınırlarını da zorlayan bu uçuk vizyon, “mutlu son”ların sloganı olan “Ne olursa olsun mutluyuz.” mantığına saldırıyor.

Dönemin ikonası Marilyn Monroe’nun popüler kişiliğinden yararlanarak kadın ve erkek algısının temel göstergelerini betimleyen, erkek sinema starlarını kadın kılığına sokarak erkek olmanın maço ve dominant kodlarını sarsan, sözümona cinsel rollerin temsili üzerine muazzam bir parodi olan Bazıları Sıcak Sever, 2000’li yıllarda halen güncelliğini koruyor.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Bireylikler Dergisi’nin 29. sayısında (Kasım-Aralık 2009) ve burada yayımlandı.

« Önceki Sayfa