SanatLog’dan “Seçme” Edebiyat Yazıları
Yeniden merhaba… SanatLog Seçme Yazılar bölümünde bu hafta edebiyat yazı ve incelemelerine yer veriyoruz. Deneme, biyografi, öykü ve kitap eleştirileri alt alanlardan bazıları. SanatLog’un içeriği zenginleştikçe bu tarz seçmelere devam edeceğiz… Herkese iyi okumalar…
Godot’yu Beklerken (Samuel Beckett)
Yazan: Ayşegül Engin
Sarah Waters’ın Ustaparmak Romanı
Yazan: Wherearethevelvets
Yazan: Ayşegül Engin
Yazan: Ayşegül Engin
İngiliz Edebiyatının Usta Kalemi Geoffrey Chaucer
Yazan: Gamze Kuzu
Yüzük Kardeşliği: Tolkien, Politik Tarih ve Cinsiyetçilik
Yazan: Emin Saydut
Percussinna’da Bir Küçük Prens
Yazan: Emin Saydut
Neil Gaiman’dan Mezarlık Kitabı
Yazan: Wherearethevelvets
Beat Akımının Unutulan Kalemi “Richard Gary Brautigan”
Yazan: Zekeriya S. Şen
Yazan: Hakan Bilge
Yazan: Gamze Kuzu
Nabokov’un Lolita’sı ve Medyanın Küçük Starları
Yazan: Emin Saydut
Yazan: Rey’an Yüksel
Yazan: Rey’an Yüksel
Yazan: Gamze Kuzu
Dergilerdeki Mülkiyetçiliğe Rest Çekmek
Yazan: Serkan Engin
Kültürel, Dinsel ve Doğasal Şölen Hindistan
Yazan: Zekeriya S. Şen
Yazan: Serhat Çolak
Yazan: Serhat Çolak
Yazan: Emin Saydut
Orhan Pamuk’un “Kar” Romanının Postmodern Kurgusu Üzerine
Yazan: Hakan Bilge
Dişil Enerji ve Kadının “Uyanış”ı
Yazan: Hande Öğüt
Yazan: Hande Öğüt
Salai’nin Kuşkuları (Rita Monaldi & Francesco Sorti)
Yazan: Wherearethevelvets
Yazan: Hande Öğüt
Kolektif Sanat Bankası
Kore Müziği
27 Mart 2010 Yazan: Editör
Kategori: Dünya Müziği, Müzik, Sanat
Kore geleneksel müziği insan seni üzerine kurulmuştur. Bu belirgin seslerin, iklim, doğa, din ve Koreli insanların ideolojileri gibi birçok sebebi vardır.
Geleneksel Kore müziği entelektüel önemi olan jeongak (oda müziği) ve duygusal vurguları olan minsogak (folk müzik) olarak ayrıntılı şekilde sınıflandırılabilir. İlk bahsedilen tür kraliyet ailesi kültürü ve üst sınıf aydınlar ile ilgilidir, ikincisi ise sıradan insanlara hitap eder. Kore müziğinin en göze çarpan özelliği sakin tempolu oluşudur. Bütün oda müzik eserleri çok yavaş bir tempoda ilerler öyle ki bazen bir vuruş neredeyse 3 saniyeye ulaşır. Açıkçası, bu türün duygusu dingin, düşünceli ve huzurludur. Bu ağır tempo aslında Korelilerin nefes almaya verdikleri önemden ve bakış açılarından kaynaklanır. Oysaki batı müziği kalp atışları üzerine kurulmuştur, kalp atışı gibi canlı, enerjik ve dinamiktir. Kore oda müziği nefes alış ritimlerine dayanır, uzun bir nefesin özelliklerini taşır, huzurlu, oturmuş ve düşüncelidir.
Kore müziği genellikle yumuşak ve biraz da kutsal ezgilere sahiptir, bu özellikle oda müzikte belirgin olan bir özelliktir. Bu yumuşak ton sebebiyle, bir nota ya da ölçü bir diğeri ile uyumsuz olsa bile bu kulağa kötü gelmez. Bu tonlar Kore’de çoğu müzik aletlerinde metal kullanılmamasının bir sonucudur. Yaylı çalgılar çoğunlukla tel yerine ipekten, üflemeli çalgılar ise çoğunlukla bambudan yapılır.
Kore üflemeli çalgıları; piri (silindirik obua), taepyeongso (metal zilli eski tip obua), daegeum (çapraz flüt), danso (nefes kesen flüt), saenghwang (ağız organı) ve hum (okarina).
Kore yaylı çalgıları; gayageum (12 telli kanun), geomungo (6 telli kanun), ajaeng (7 telli eğik bir kanun), ve haegeum (2 telli keman).

Perküsyon enstrümanları; kwaenggari (el zili), jing (asılı zil), buk (varil davul), janggu (kum saati şeklinde davul), bak (el çırpıcı), pjeonjong (taş zil), eo (kaplan formunda bir çalgı) ve chuk (tahta kutu).
Kore müziği doğaçlamada çok zengindir. Bu doğallık ölçülü oda müziğine nazaran tutkulu folk müzikte daha belirgindir. Sanjo (enstrümantal solo müzik) buna iyi bir örnektir, tek sesli pansori de öyle. Kore müziğinin bir başka karakteristiği de sesler arasında hiç duraksamadan çalınma özelliğidir. Bu karakteristiğe en uygun örnek pansori’dir. Song of Chunhyang şarkısında, vokal yalnız başına 8 saati aşkın süre boyunca hiç ara vermeden söyler ve sırasıyla bütün rolleri de üstlenir. Bu dünyanın herhangi başka bir yerinde çok nadir görülebilir.
Kore müziğinin bir başka karakteristiği de temposunun ilerleyişindedir. Öyle ki batı müziği çoğunlukla yavaş ve hızlı hareketlerin kontrasından faydalanır, Kore müziği ise en yavaş sekansla açılır, gitgide ama çok yavaş bir şekilde temposu hızlanır ve biter. Bu hızlanma süreci Kore kültüründeki Şamanist temelleri yansıtır, mükemmel bir kişisel bırakma/vazgeçme seviyesine ulaşma.
Kore müziğini daha iyi anlayabilmek için atlanmaması gereken nokta ayin müzikleridir; yin ve yang’in önemli rol oynadığı, 5 doğal elementin kozmolojik ilkeleri. Buna güzel bir örnek olarak chuk’ın (tahta kutu) ve eo’nun (kaplan formunda bir çalgı) kullanılışı, Botaepyeong adı verilen parçanın Jongmyo Shrine’da kraliyet ataları esnasında çalınmasıdır. Chuk sadece parçanın başlangıcında çalınmıştır. Orkestranın her zaman doğu tarafında çalınır ve maviye boyanmıştır, doğuyu temsil eder. Diğer yandan eo sadece parçanın son bölümünde çalınmıştır. Orkestranın batısında yer alır, beyaza boyanmıştır ve batıyı temsil eder. Eğer biri bu müziği 5 doğal elementin sembollerinin ve yin ve yang’in farkında olmadan dinlerse pek bir şey anlayamaz.
Kore müziğinin gelenekleri günümüzde samullori (vurmalı çalgı bölgesi) ve Ulusal Geleneksel Müzik Orkestrası ve Ulusal Kore Geleneksel Sanatlar İcra Merkezi tarafından sürdürülmekte.
Yazan: Zekeriya S. Şen
muzik@tikabasamuzik.com
Mich Gerber ya da Tellerin Sonsuzluğa Yolculuğu
24 Şubat 2010 Yazan: Editör
Kategori: Klasik Müzik, Müzik, Müzik Albümleri, Müzisyen Biyografileri, Sanat
Çift Bas (Doublebass) çoğumuzun pek aşina olmadığı bir enstrüman. Özellikle ilk duyulduğunda klasiklik kokan bir çalgı, ancak Mich Gerber bu enstrümanın tellerini gitmedikleri esnekliklere uzandıran, bir solo enstrümanı olarak yeni müzik parantezlerine ulaştıran bir sanatçı. Yapmış olduğu müzik, caz kategorisinde değerlendiriliyor olsa bile aslında cazın oldukça uzağında. Cazın üvey evladı gibi, çok farklı ancak ucundan elini tutan bir tarz olarak değerlendirilebilir. Mich Gerber’in yarattığı müzik bir “füzyon”, caz, klasik müzik ve teknolojinin özel el hüneri ile birlikte karıştırılıp zevkimize sunulduğu bir sıcak müzik çorbası sanki. Çıkış noktası ve öğrenimi klasik müzik olsa da, bir döneminde klasik caz dâhil birçok müzik türevlerinin ilk dönemlerinde gezinse de, son zamanlarda yaptığı çalışmalarıyla sanatçı tamamen kendine özel bir tarz oluşturmuştur.
Annesi bir organist, babası ise bir kemancı olan Mich Gerber zaten gözlerini müzikli bir ortama açmış. Çift bas ile ilk buluşması ise Bern’deki Müzik Konservatuarı’nda olmuş. Sonra Bern Senfoni Orkestrası ile çift bas çalmaya başlayan sanatçı zamanla farklı müzik tatlarına açlık duymaya başlamış. Bir dönem serbest olarak değişik oluşumlarda çaldıktan sonra istediği farklılığa ulaşabilmek için kendi başına yola devam etmesi gerektiğine karar vermiş. Bunun sonucu olarak birbirini takip eden birkaç yıl Avrupa, Afrika ve Amerika’da seyahat etmiş. Bu seyahatleri boyunca gelen ilhamlarla çift bas’ını farklı yorumlama yöntemlerini geliştirmiş. Sonuçta amacı hep kendine özgü müzik kulvarını yaratmak olmuş. Sonra canlı sampling yöntemini keşfedince solo kariyerine resmen başlamış.
Uzun emeğinin ve azminin ödülü olarak ilk albümü “Mystery Bay” piyasaya çıkmış. Albümün almış olduğu sessiz olumlu eleştirilerden sonra kendini nasıl daha fazla geliştirebileceğini araştırmış ve tam bu noktada davulcu Gert Stäuble ile tanışmış. Stäuble’nin katkısı ile Gerber’in kendine has müziği davul ile tanışmış ve bir üst kademeye ulaşmış. Sonra ekibe dâhil olan DJ Dustbowl ile Montreux Caz festivali başta olmak üzere birçok konser vermişler. Bu arada müzik sessiz sessiz gelişmeye devam etmiş.
Gelişme süresince Gerber müziğinde insan vokalinin eksikliğini hissetmiş olmalı ki bir sonraki albümü “Amor Fati”de İngiliz sanatçı Imogen Heap ile çalışıp birkaç parçasını seslendirmesini istemiş. Sonuç mükemmel bir uyum!
Kendine özgü aranje tekniği ile Mich Gerber soyut melodik parçacıkları konser sırasında programlayıp, klasik müzik unsurları ve çağdaş elektronik melodileriyle aynı elekten geçiriyor. Yakaladığı büyüleyici tekrarlayan melodi kuşakları ile inanılmaz bir performans canlılığını avuçlayan Gerber, resmen ufak bir oda orkestrasında kendi kendine eşlik ediyor.
Zamanla pikaplar bu muhteşem performansların vazgeçilmez üyesi oldular ve yarattıkları cızırtılar ile Gerber’in müziğine çeşnilik katıp uçsuz bir duygu yoğunluğu oluşturdular. Mich Gerber ise tüm bu müziğin ağırlığı altında kontrbasıyla büyüleyici bir şekilde dans ediyor.
Tüm çalışmalarında görüleceği gibi basamak basamak Mich Gerber’in müziği bir oluşuma girip kendisine bir kişilik kazanmış.
Canlı aranje sonucu çıkan tekrar model ses ve oryantalliğe olan ilgisinden dolayı Mich Gerber Doğu’da daha fazla konserler vermeye başlamış. Zaten bunun sonucu olarak da İstanbul’a sık sık uğramış (2 defa Babylon / 1 defa Aksanat). Bu ziyaretlerinden bir seferinde tanıştığı Arkın Allen (Mercan Dede) ile inanılmaz bir paralellik yakalayıp sihirli bir müzik bahçesine girmişler. Bunun meyvesi olarak da Montreux Caz ve Fransa’daki “Jazz à Vienne” gibi festivallerde inanılmaz performans sergilemişler.
Bu işbirliğine şahsen 27 Eylül 2002 akşamı Babylon’da vermiş olduğu konserde şahit oldum. Babylon normalden daha az kalabalıktı ve aslında bu sakinlik hem ortam hem de müzik için biçilmiş kaftandı. Mich Gerber ve Mercan Dede’nin sahnede buluşması beni ve o gece orada olan tüm müzikseverleri başka bir boyuta götürdü. Mich Gerber boyutu olarak isimlendirebileceğimiz bu yer müzik ruhunuzu bedeninizde ayırıyor.
Gert Stäuble (yapımcı) ve Oli Kuster (Klavye ve elektronik) oluşumu ile üzerinde çalıştığı yeni albümü “Tales of the Wind” 2004 Eylül ayında zevkimize sunuldu. Bu defa yeni albümde Mich Gerber’e eşlik eden sanatçıların sayısı biraz daha artmış. Örneğin gitarda Luk Zimmermann, iki parçada vokallerde çok uzun zamandan beri sesinden büyülendiği Jaël, udda Mısır’lı Ahmad El Sawy ve Bansuri’de Hintli Sujay Bobade müzik rüzgârları ile albümü süslemişler. Bu albümde Mich Gerber sisli, mistik bir ortamda bize Doğu’dan gelen ezgi rüzgârlarıyla süslenmiş, rock ile dövülmüş, klasik müzik ile yumuşatılmış ve teknoloji ile kıvamına getirilmiş bir müzikal sergilemekte. Albüm dinlendikçe oturacak ve içimizde bir yerlerde kalacak düzeyde çok başarılı.
Sanatçının en son üretimi olan “Wanderer” ise 2008′in sonlarında raflarda yerini aldı. Sanatçının bir sonraki evresini yansıtan bu 12 parçadan oluşan organik yapı yine klasik ezgileri ihtiva etmesinin yanı sıra bir sonraki adımın da habercisi.
Yazan: Zekeriya S. Şen
muzik@tikabasamuzik.com
Wanderer – 2008
01. Eros
02. Exodus
03. Zervreila
04. By your side
05. Valse
06. Force of the universe
07. Adagio
08. Choral
09. Simple note
10. Anima
11. Finn
12. CalmTales of the Wind -2004
01. Shamal
02. You remain
04. Asaia
05. Stop Crying
06. Haboob
07. LevantoEndless String – 2003
01. Unda
02. Zumurud
03. Sirens call
04. Lament
05. Embers of love
06. Eventide
07. There’s more to life than this
08. Mare
09. Arpeggio
10. Luv
11. DeltaAmor Fati – 2000
01. Embers of Love
02. Paradiso Perduto
03. Mare
04. Hymn
05. Sirens call
06. Encore
07. Luv
08. The Dream of Avabi
09. Well now
10. DeltaMystery Bay – 1997
01. Unda
02. Zumurud
03. Lament
04. Issa
05. Bengeria
06. Eventide
07. Djin
08. Qishm
09. Arpeggio
10. Marinda
11. Dimi
12. Fathom
Beklenmeyen Bir Sürpriz: Geoffrey Gurrumul Yunupingu
20 Şubat 2010 Yazan: Editör
Kategori: Dünya Müziği, Gösteriler & Topluluklar, Manşet, Müzik, Müzik Albümleri, Müzisyen Biyografileri, Sanat
Bazı albümleri alır almaz dinleme imkânınız olmaz ve arşivinizin olması gereken yerine bırakıp unutursunuz. Bu unutma süreci çok uzun veya kısa olabilir, bu tamamıyla dış etkenlere bağlı bir durum. Bu etkenler televizyonda gördüğünüz bir klip veya haber, sokakları arşınlarken kulağınıza sürekli takılan bir melodi veya bir arkadaşınızın size tavsiyesi üzerine değişimsel gelişim gösterebilir.
Elime Avustralyalı bir Aborjin olan Geoffrey Gurrumul Yunupingu’nun albümü geçince açıkçası ilk başta bir ürktüm, zira albümün kapağında kör bir Aborjin adamın oldukça kasvetli bir biçimde fotoğraflanmış yüzü vardı. Gözlerine yansıtılan karanlığın elbette bir anlamı ve amacı vardı ama bu nedense albümü bir yana bırakmama neden oldu; daha kaldırabileceğim bir dönemde dinlemek üzere. Sonra özellikle internette üye olduğum birçok Dünya Müziği kurumundan Gurrumul hakkında yazılar okumaya başlayınca, bıraktığım yerde hafif tozlanmış bu çalışmayı artık dinleme zamanı geldiğini fark ettim.
İlk dinlediğimde tatlı, kendini sevdiren bir vokal ile karşılaştım, akustik bas ve gitar ile eşlik edilen bu ses beni büyülemedi ancak içimde bir huzur yarattı; özellikle albümün kasvetli kapağından sonra. Araya serpiştirilen orkestra yaylı takviyeleri ve arka vokaller dinlediğim müziğin bir ayrıcalığını yansıtmasa bile hoş dokunuşları ile aklımda bir yer edinmeyi başardı. Ancak şu bir gerçek ki Batı Afrika veya Doğu Avrupa’dan gelen başarılı bir Dünya Müziği çalışması gibi beni yerimden sarsacak kadar büyülemedi. Ancak bu arada Elcho Adası’nda doğan 1970’li Gurrumul’un adı benim görüşlerimin aksine katlanarak ortalıkta fazlasıyla görülmeye ve duyulmaya başladı. Vardı bu sanatçıda bir iş, hadi hayırlısı… Kolları sıvayıp, önyargılarımı tekmeleyerek, daha derinliklere dalarak Geoffrey Gurrumul Yunupingu’yu tanımaya karar verdim, onu tanıdıkça sevdim, müziğine bağlandım ve onu anladım. Neden bu sanatçının çevresinden seslerin yükseldiğini hakkıyla hazmettim.
Doğuştan kör olan sanatçı basından takip ettiğim kadarıyla pek fazla konuşkan bir kişiliğe sahip değil, zaten çok az İngilizce biliyor. Kendi adına ağırlıkta konuşan ve ön plana çıkan kişi aynı zamanda albümün de yapımcısı olan, Gurrumul ile sahneyi basgitarı ile paylaşan Michael Hohnen. Hohnen’in anlattıklarına göre Gurrumul tüm müziksel geçmişini kabilesindeki önemli şahsiyetlerden almış. Kendisine yüzyıllar boyunca bir jenerasyondan diğerine geçen müziksel kültürleri aktaran kabile büyükleri Gurrumul’un müzik gelişiminde birebir rol oynamış. Bunun sonucu olarak sanatçı kendi müziğini besteleyip icra etmenin yanı sıra davul, klavye, gitar ve yerel enstrüman didgeridoo çalmayı öğrenmiş. Ancak asıl önemli faktör dinledikçe içinize sinen ve önyargıları yıkan sesi.
Müziğinde Avustralya’nın ulaşılması zor (en yakın ana şehir yaklaşık 600 km uzaklıkta) Kuzey sahillerine yakın bir adada var olan Aborjin toplumunda büyümenin güzelliklerinin yanı sıra sıkıntıları dile getiren Gurrumul, aynı zamanda kör doğmak ile nasıl kendince barışık olduğunu ve Yolngu halkının gündelik yaşantısını müziği ile bizlere ulaştırıyor.
Aslında Dünya Müziği platformu Yolngu halkının müziğine çok da yabancı değil, zira Yunupingu’nun akrabaları tarafından kurulan Yothu Yindi ve George Burarrwanga öncülüğündeki Warumpi Band, her ikisi de Elcho Adası menşeli ekipler. Bu ekipleri Yunupingu’nun müziğinden ayrıştıran en önemli unsur politik olmaları, Yunupingu ise tek başına kendi halinde politikadan ırak bir akıntıda süzülüyor.
Yunupingu kendisi zaten yedi yılını Yothu Yindi ekibi içerisinde çalarak ve turneye katılarak geçirdi ancak körlüğü ne yazık ki bu kadar yoğun turne programına elvermediği için bu müzik birlikteliğinden ayrılmak zorunda kaldı. Ne yazık ki Yunupingu’nun kendisine yol gösterecek bir köpeği yok, onun bu karanlık yolculuktaki rehberi sadece elindeki asası. Bu yoğunluktan kendini kurtaran sanatçı yaklaşık on üç yıl önce büyüdüğü topraklara tam zamanlı yaşamak üzere geri döndü. Solo kariyerine atılmadan önce Saltwater Band adlı ufak bir grup kurarak iki albüm yayınladı. Albümler beğenilmesine beğenildi ama sınırları aşacak bir kapasiteye sahip olamadı. Yunupingu solo sanatçısı olarak kariyerini sürdürmekte olsa bile bu grubuna nokta koymadı ve yakın gelecekte Saltwater Band’den bir yeni çalışmanın da geleceğini burada müjdeleyebiliriz.
Yaklaşık üç ay önce piyasaya çıkan, hayatının 37. yılını yaşamakta olan sanatçının ilk solo çalışması ender bir görüngü olma yolunda. Zira ilk defa bir Aborjin sanatçı kitlesel akımın dalgalarında batmadan yüzmekte. “Gurrumul” öncelikle iTunes Avustralya listelerinde birinci sıraya kadar yükselmenin başarısını tattı ve bir Dünya Müziği sanatçısı olarak çok ilginçtir ki Mariah Carey ile listelerde aşık attı. Bu başarı öyle küçümsenecek boyutta değil zira albümde iki parçanın haricinde hepsi yerel Yolngu diyalektinde ve hepsi popülist akımın uzaylı olduğu geleneksel ritimlerin yeni yorumları.
“Gurrumul” albümünde, anadili İngilizce olmayan Yunupingu kesintisiz gitar ritimlerini kırılgan ancak bir o kadar da kuvvetli pürüzsüz vokalleri ile harmanlıyor. Arka fonda arada sırada kendini duyuran bir çift basın ve sessiz bir orkestranın haricinde başka bir şey yok. Sonuç temiz, algılanabilir ve birkaç dinlemeden sonra akıllarda çınlamasını uzun süre sürdüren ritimsel amalgam. Kendine özgü bir stili olan sanatçı, halkının müziksel geleneklerini modernliğe ve ulaşılabilirliğe taşıyor. Bunu yaparken de kendi sanatının derinliğini ve yansımalarını koruyor.
Müziği saflığı kavrayıcı bir özelliğe haiz ve dinleyeni bırakmayacak nitelikte. Adasında solak gitar bulunması imkânsız olduğundan normal gitarı aşağı yukarı çalan Yunupingu’nun hiç şüphesiz çevresinde yarattığı atmosfer inanılmaz.
Aslında müzik, ya sizi ilk dinleyişte kavrar ya da zamanla içinize siner. Normalde ikinci tercih benim için daha önemli zira her zaman söz konusu çalışmanın daha kalıcı olmasını sağlar. Gurrumul’un müziği kesinlikle çarpıcı değil ama içerdiği ritimsel harmanlamaların akışı ve dinleyeni kavrayışı çok başarılı. Albümü ülkemizde görmemiz açıkçası imkânsız zira bu kadar bilinmeyen bir sanatçı ve özellikle müziği bizim pazarlama ofislerimizin algılaması kimse kusura bakmasın ama imkânsız, ancak sağ olsun internet var ve onun sayesinde özellikle Dünya Müziği tarzına giren ender müziklere daha bir kolay ulaşabilir olduk.
Gurrumul kendi halinde bir yerel Avustralyalı ama yaptığı bu ilk albüm kendisine Amazon.com sitesinde Dünya Müziği/folk kategorisinde Bob Dylan’ın yeni çalışmasının yanında bir yer edindi. Elbette bu resmi bir liste değil ama benim için önemli zira müzik piyasasından birebir etkilenmeyen, sadece alıcıların talepleri doğrultusunda belirlenen bir liste olması Gurrumul’un çalışmasında ne kadar başarılı olduğunun kanıtı. Gurrumul kendisinden daha çok söz ettirecek gibi…
Parça Listesi:
Wiyathul
Djarimirr
Bapa
Gurrumul History (I was born blind)
Marrandil
Marwurrumburr
Galiku
Baywara
Gathu Mawula
Galupa
Wirrpanu
Wukun
Yazan: Zekeriya S. Şen
muzik@tikabasamuzik.com
Etran Finatawa: Çöl Sükûnetinden Yükselen Nağmeler
22 Ocak 2010 Yazan: Editör
Kategori: Dünya Müziği, Gösteriler & Topluluklar, Manşet, Müzik, Müzik Albümleri, Sanat
2004 yılında kurulan, “Geleneğin Yıldızları” anlamına gelen Etran Finatawa dünyada Nijer’den gelen Wodaabe (yüzlerindeki çizgisel boyama stilleri ile tanınıyor) ve Tuareg (Çöl Gezginleri olarak dünya çapında tanınan kabile) kültürlerini birleştiren tek grup. Özgün çok sesli ve büyüleyici perküsyon ritimleri ile müziğe inanılmaz bir coşkunluk katan Wodaabe kültürü, Tuareg ritimleri ile birleşince ortaya aşina olunmayan zenginlikte harmanlama çıkıyor. Göçebe deneyimlerine ve ortak kültürlerine dayanan iki kabile, birlikte çöl blues, dolgun akustik perküsyon ve etkileyici melodiler çıkıyor.
2009’da Ertan Finatawa’nın Avrupa Turnesi süresince kaydedilen “Tarkat Tajje” (Hadi Gidelim) çok farklı bir ritimsel oyuğa sokulan olgun vokaller ve sofistike sözler ile bezenmiş bir oluşum. Yok olma tehdidi altında olan kültürlerini özgün bir dilde hem ritimsel hem de fikirsel olarak sunan grup, ilk albümlerinde tanıştırdıkları göçebe kültürünün şimdi sorunlarına parmak basıyor. Toplumlarının gerçeklerini ve sosyal gerçeklerini dile getiren Ertan Finatawa yeni bir filozofik yaklaşımla dinleyene sokuluyor. Kültürel değişimlerden ciddi yara alan toplumlarının derin sorunlarını insan olarak dile getiren bu müzisyen göçebeler aynı zamanda elçilik görevini de üstleniyor.
Alhousseini tarafından bestelenen ‘Aitma’ (Kardeş) adlı parça tüm ırklardan, uluslardan ve toplumlardan gelen insanoğluna bir çağrı; farklılıklarınızdan öte benzerliklerinize sahip çıkın. ‘Kalamoujar’ adlı parçada ise ekip fikirleri için sonuna kadar savaş veren bireyleri onurlandırıyor. Bir başka politik parça olan ‘Ummee Ndaaren’ (Doğru Olan Şey İçin Diren ve Peşini Bırakma) Bagui’nin kendi toplumunda birebir yaşadığı bir tecrübe üzerine bestelenmiş ve kısaca yanlış bir lider seçilince halkın sessiz kalmamasını öneriyor. Evet, konular aslına bakarsanız oldukça basit ve sade belkide bizim dünyamızın açısından; ancak unutulmamalı ki Nijer’den konuşuyoruz ve bu tür açmazlar orada çok önemle ele alınıyor.
‘Diam Walla’ (Su Yok) her ne kadar küresel ısınma hakkında sinyaller verse bile aslında yerel çöl halkının artan sıcaklıklar yüzünden yaşadığı ve daha ciddi yaşayabileceği sıkıntıları dile getiriyor. Tamaşek dilinde orman anlamına gelen ‘Gourma’ adlı parçada göçebeler soğuk ayları geçirdikleri ortamlarına geri çağrılıyor.
“Tarkat Tajje” bir beyannameden çok daha önemli bir duruşa sahip. Küresel algılama ve sorumluluğa seslenen çalışma, Nijer’den yükselen tüm dünyayı hâkimiyetine almaya çalışan yöneticilere savrulan bir uyarı dilekçesi. Albümdeki ‘Imuzaran’ adlı parçada da ifade edildiği üzere:
“Dünyayı yöneten sizler, harcadığınız her gün etrafınızdaki çocukların, kadınların ve erkeklerin yakarışını duyun.”
Çöl blues markasının en iyi ürünlerinden biri, pek çok popüler ekipten daha fazla hayrana sahip olan Ertan Finatawa, nispeten hayat olmadığına inanılan çöllerden kopup gelen, fazlasıyla yaşam dolup taşan müziksel bir deneyim.
Parça Listesi:
Aitimani
Diam Walla
Aitma
Ndiiren
Gourma
Daandé
Duuniyaaru Dillii
Imuzaran
Ummee Ndaaren
Kalamoujar
Sanatçı: ETRAN FINATAWA
Albüm Adı: Tarkat Tajje/Let’s Go!
Müzik Şirketi: Riverboat Records
Çıkış Tarihi: 15 Mart, 2010
Katalog No: TUGCD1055
Barkot: 605633005523
Yazan: Zekeriya S. Şen
muzik@tikabasamuzik.com



































