Hollywood’da Cinsel Temsilin Parodisi

2 Ocak 2010 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Billy Wilder Sineması, () ve Cinsel Temsil Üzerine

Hollywood’a göçen Eski Kıta’nın yetenekli yönetmenlerinin en muhalifi Billy Wilder’ın skandala meraklı zihniyeti Hollywood için fazla ağır gelebilirdi aslında; fakat Akademi onu sürekli Oscar ile ödüllendirdi. Wilder’ın yapıtına baktığımızda ortajen sinema endüstrisini, yanı sıra Hollywood yapım siyasetini sorunsallaştıran, tabu olarak vasıflandırılan tehlikeli konuları betimlemekten haz duyan bir niteliğe haiz olduğunu görürüz…

Narsisist bir ’ın (meşum bir Barbara Stanwyck) başrolde göründüğü Double Indemnity’de (1944, Çifte Tazminat) klasik film noir’ın kodlarından bir bölümünü inşa ederken, aynı zamanda ironik bir ton yakalamıştı örneğin. (Marlene Dietrich vurgusu vb.) Hollywood’da, 40’lı ve 50’li yıllar boyunca sahneye her adım atışında erkeğin otoritesi için bir tehdit unsuru oluşturan , Double Indemnity’nin öncü rolü ile yerini epey sağlamlaştırmıştı.

Sunset Blvd. ise (1950, Sunset Bulvarı) Sessiz Sinema’yı Sesli Dönem’e yeğleyecek cesarete sahipti. Kendilerini canlandıran Sessiz Sinema strarları (Buster Keaton, Hedda Gabler…) ya da yönetmenler (Erich von Stroheim) artık kabuğuna çekilmiş ya da gözden düşmüş izole figürlerdi.

Stalag 17 (1953, Casuslar Kampı) savaş tutsaklarına bakarken, Irma la Douce (1963, Sokak Kızı Irma) fahişelik kurumuna eğiliyor, The Lost Weekend (1945, Yaratılan Adam) bir alkoliğin (Ray Milland) trajik dünyasından kesitler sunuyor, “büyükler ligi”ne yeniden katılmak isteyen Makyavelci bir gazetecinin (Kirk Douglas) öyküsü olan ise (1951, Büyük Karnaval) basın dünyasına acımasız bir bakış fırlatıyordu…

Sinemanın büyük tanrıçası Marlene Dietrich’in çarpıtılmış bir femme fatale arketipine büründüğü Witness for the Prosecution (1957, Beklenmeyen Şahit) film noir’ı kimi açılardan sorunsallaştıran bir filmdi.

Jack Lemmon, Shirley MacLaine ve Fred MacMurray’nin oynadıkları The Apartment (1960, Garsoniyer), Wilder’ın modernist dünyayı ve yaşam standartlarını analiz ettiği bir başka başarılı filmiydi.

James Cagney’nin komedi yeteneklerini sergilediği One, Two, Three ise (1961, Bir, İki, Üç) Soğuk Savaş mitini laboratuvar masasına yatıran bir komedi idi.

Billy Wilder, 70’lerde eski filmlerinin çeşitlemelerini çekti… The Private Life of Sherlock Holmes (1970, Sherlock Holmes’un Özel Yaşamı), Avanti! (1972, Dokunma Gıdıklanırım), The Front Page (1974, Baş Sayfa), Buddy Buddy (1981) gibi, kendi çaplarında eğlenceli ve ama görkemli başyapıtlarının gölgesinde kalan

Okuduğunuz bu yazının asal konusu olan kara komedi Some Like It Hot (1959, Bazıları Sıcak Sever) -erkek rollerinin yerleşik imajlarına karşı duruşu, gangster filmleri ve kara filmlerin tabiatına alaycı bakışı ile Wilder’ın yerleşik tabuları sürekli ele alışının bir başka parodik göstergesi idi. Evet, bu filmde uluslararası star Marilyn Monroe’ya kılığına girerek para kazanma yolunu seçen müzisyenleri canlandıran Jack Lemmon ve Tony Curtis eşlik etmişti…

Monroe’nun Bazıları Sıcak Sever için biçilmiş kaftan oluşunu anarak başlayalım. Dalgın ve kayıtsız, çocuksu ve masum erotizmi ile Monroe, çağdaşlarınca küçümsenmiş olsa da canlı ve renkli sahne duruşu, “metod oyunculuğu”ndan izler taşıyan oyun tarzı ile 50’lere damgasını vurmuştu. 1953’te ’da Henry Hathaway’in yönetiminde ilk başrolünü oynadığında beyaz perdeye yansıyan; yumuşak giysileri ve ağır makyajı ile salınan, kocasını aldatan ateşli bir dilberdi. Hathaway, “suspense” için kolları sıvamış olsa da Monroe’nun popülaritesinden yararlanmak istemiş, onu müstehcen kamerası ile handiyse röntgenlemişti. Halbuki dönemin film noir’larında beyaz perdeye bu denli canlı bir cinsellik aksettirilmiyordu. ’nın öncelleri ve hatta ardıllarının bile kadın-erkek ilişkisinin doğasına, bir kurum olarak ailenin yapısına, bireyin çevresi ve toplumla yaşadığı sorunlara veya bağlantılara sağlıklı bir biçimde bakamadığını müşahade ediyoruz. Elbette Hollywood’a rağmen biri(leri) çıkıp aksayan yanları gözden geçirmesi ve iğnelemesi gerekiyordu.

“Hollywood’da Hollywood’a karşı” mottosu ile hareket eden Wilder, Bazıları Sıcak Sever’i işte bu amaçla çekti. Hollywood’un romantik komedilerinde, görkemli müzikallerinde cicili bicili kıyafetleri ile devinen yıldızlar ve bu yıldızların çevresinde dönenen centilmen jönler; hülasa Hollywood’u Hollywood yapan, iyimser finallerle noktalanan tecimsel kalıp ve klişelerle tematize edilen örnekler bir bir elden geçirilmeli idi. Hatta elden geçirmekle kalmayıp bu yapımları inceden inceye yermek de gerekli idi. Wilder işi bir adım daha öteye götürdü ve öyküsünün motive edici gücü olarak gangsterleri gösterdi. Tozluklu makosenleri, çizgili takım elbiseleri ve ağızlarında puroları ile arzı-endam eden mafyoziler ekrandan taşıyordu adeta! (Başta, film noir’ın başat isimlerinden George Raft…) Alaycılıkları, iş bitiricilikleri, yasadışı yapılanmaları ile o bildiğimiz stereotipler vardı karşımızda.

Wilder, Monroe’yu saksafonculardan hoşlanan bir “baby face” olarak kurgulayıp hedefe direkt olarak yaklaşmayı denemişti! Ama asıl darbeyi Lemmon ve Curtis vuracaktı. Lemmon ve Curtis meselesi babında vizör tutulan tiplemelere hayat veriyordu. Birer erkek olarak işsiz ve beş parasız kalan kafadarlar, çareyi kadın kılığına girmekte buluyorlardı. Böylece iş sahibi olacaklar ve Amerikan dolarına ulaşabileceklerdi. Öte yakada Monroe, erkeklerle gönül eğlendiren; fakat yıllar yılı aradığını da bulamayan bir obje olarak ikiliye yaklaşacaktı. Bu nedenle Curtis de yeniden değiştirip bu kez zengin bir burjuva kılığına bürünecekti. Wilder harikası Bazıları Sıcak Sever’in nirengi noktası aşağı yukarı budur. üstüne değiştiren karakterler üzerinden bir Hollywood yapıtında rol yapmanın kompleks ve ironik doğasına genel bir bakış… Ortajen tiplemeleri ironize ederek yapım siyasetini sorunsallaştırmak… “Mutlu son” mantığına satır darbeleri indirerek gemi azıya alacak denli şımarık ve taşkın bir film çeken Wilder, hiç kuşkusuz, kadın-erkek ayrımcılığını vurgulayan, pembe dünyaları arşınlayan şablon filmleri alaya almıştı. Üstelik bunu yaparken dünya çapında bir starı, Marilyn Monroe’yu kullanmıştı!

Hollywood’un 30’larda çekilen gangster filmlerinde kadın bir süs eşyası olarak erkeğin yatak odasında sabahladığı sıradan biriydi. Erkeklerin sarsılmaz dostuluğunu, güvenli beraberliğini bozacak denli bir tehdit unsuruydu. İkinci Savaş’ın ortasında ve akabinde, sözümona 40’lı ve 50’li yıllarda kadın, cinsel özgürleşimini, bağımsızlığını ilan ederken erkek de haliyle bundan huzursuzluk duymuştu. ’sında (1942) jön (Humphrey Bogart), bir vakitler sevdiği kadının () geçmişinden rahatsız olurken; William Wyler’ın Dedective Story’sinde (1951, Dedektif Öyküsü) karısının bekarken yaşadıklarını içine sindiremeyen bir polis detektifi (Kirk Douglas) boy gösteriyordu. John Cromwell’in Dead Reckoning’inde (1947, Ölümle Hesaplaşma) yine bir ordu görevlisi (Humphrey Bogart), kadını (femme fatale) evin arka odalarına kapatma arzusu duyuyordu. Böylelikle erkek, kadının entrikalarına kontrolörlük görevi yüklenmiş olacaktı. Jön, daha da ileri giderek kadını özgürlüğünden mahrum etmeyi bile deneyecekti (Charles Vidor’un Rita Hayworth’lı Gilda’sı). Örnekler çoğaltılabilir… Hollywood’un aynasına baktığımızda kadın-erkek ilişkisi sahte bir varoluşunun uzantısı biçimindedir. Bazıları Sıcak Sever’in tabu yıkıcı, öncü işlevsel rolü de ancak bu aynanın tersinden bakıldığında / okunduğunda hakkıyla anlaşılabilir.

Öncelikle, perdede rol yapan aktörün kimlik değiştirmesi ve ardından farklı bir kimliğe daha bürünmesi, üç boyutlu, üç aşamalı bir durumun varlığına işaret ediyor. Platoncu “taklidin taklidi” hipotezinden ayrı olarak, sanat yapıtının temel rolü ila konumu karakterleri (siz anti-karakter olarak okuyun!) aracılığıyla bütünüyle tartışmaya açılıyor. Platon, sanat yapıtlarını, sözgelimi şiiri realitenin taklidinin taklidi biçiminde değerlendirirken, şiirin idealar evreninin soluk bir yansımasının yansıması olarak görüyordu. Bazıları Sıcak Sever ise düş fabrikası Hollywood’un büyük bütçeli ve dünyanın yarısından fazlasını meşgul eden yapımlarını sahtenin sahtesi olarak damgalıyor. Söz konusu üç boyutlu duruma, üç aşamalı prosesten mürekkep Hollywood film yapım modelini de ekleyebiliriz. Holywood film yapım siyaseti dizgenin kuruluşu-dizgenin yıkılışı-dizgenin yeniden inşa edilişi üzerine kurgulanmış ve neden-sonuç ilişkilerinin Deleuzcü anlamıyla, “imgenin hareketi” ile yansıtıldığı bir mantaliteye eklemlenmişti.

Fazla uzatmadan, kestirmeden söylersek, Bazıları Sıcak Sever, üç aşamalı Hollywood dizgesini anarşizan söylemi ile altüst ederken, yanı sıra başta gangster filmleri olmak üzere romantik filmlerin ve komedi filmlerinin klasik tiplemelerini sorunsallaştırıyor. Rol kalıplarının parodileştirilmesi kadın-erkek imajının ortajen sinemasal izdüşümünü de eleştirel süzgeçten geçirmek ile eşanlamlı. Bunun belirgin görsel kanıtları salt kimlik değiştirmek, farklı kılıklara bürünmek şeklinde değil; aynı zamanda ve ısrarla kadın veya erkek olmanın varoluşsal anlamı açısından da sunuluyor.

Sözgelimi, kadın kılığına giren Lemmon, sözde sevgilisine (ki o da erkek doğal olarak) erkek olduğunu açıkladığında, “Kimse mükemmel değildir.” yanıtını alıyor! Sinemasal gerçekliğin sınırlarını da zorlayan bu uçuk vizyon, “mutlu son”ların sloganı olan “Ne olursa olsun mutluyuz.” mantığına saldırıyor.

Dönemin ikonası Marilyn Monroe’nun popüler kişiliğinden yararlanarak kadın ve erkek algısının temel göstergelerini betimleyen, erkek sinema starlarını kadın kılığına sokarak erkek olmanın maço ve dominant kodlarını sarsan, sözümona cinsel rollerin temsili üzerine muazzam bir parodi olan Bazıları Sıcak Sever, 2000’li yıllarda halen güncelliğini koruyor.

Yazan: sinefil78 (Hakan Bilge)

hakan@sanatlog.com

Bu yazım, ilk olarak Bireylikler Dergisi’nin 29. sayısında (Kasım-Aralık 2009) yayımlanmıştır. Ufak değişiklikler dışında yazıda herhangi bir değişiklik yapmadım…

Mithat Cemal Kuntay ile Cinsiyetçilikte Yolculuk

3 Ağustos 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Romanlar, Sanat

Abdülhamit’in istibdat döneminde başlar ve Ankara Hükümeti’nin kurulduğu yıllarda son bulur. Romanın başkahramanı Adnan’dır. Romanın kapsadığı, Adnan’ın yaşamından da çıkarılabilecek olan 30-40 yıllık bir süreçtir. Eserin başında 20′li yaşlarda olan Adnan, romanın sonunda 50′li yaşlarında ölür. Romanda İstanbul’un üç dönemi (Abdülhamit dönemi İstanbul, İttihat ve Terakki dönemi İstanbul ve milli mücadeleyle önemini kaybeden İstanbul) anlatılır. Bu dönemler Adnan’ın yaşamındaki üç dönemi de kapsar; fakir ve idealist Adnan, zengin ve “önemli” Adnan, hasta ve bedbaht Adnan.” (1)

Yukarıdaki “klişe” tanıtım cümleleriyle devam etmek isterdim. Ancak kusura bakmayın benim derdim başka. Benim derdim uzun zamandır hiçbir kitapta bulamadığım dil zenginliği lezzetini bu kitapta bulmama rağmen, balık yerken damağa takılan kılçık gibi romanın tümünü kapsayan “klasik anlatısı” vakasını da bu kitapta hissetmemdi (2). oldukça uzun; bu nedenle uzun süre fark edemedim kılçığın tam olarak ne olduğunu. Buldum ve sizinle paylaşayım dedim. Bu kılçık kitabın tümünü sarmış olan geleneksel öykü kurgusundan kaynaklanmaktaymış. Serzenişlere geçmeden, önce her yazının başında söylediğim gibi, tekrardan belirtmeliyim; yazarı tenkit etmek benim haddim değil. Ben sadece eserden bana kalanları aktaracağım..

Meraklar içerisindeyim, aşk neden “kaçan”a kaçar diye bir algılayış var? Elif Şafak’ın Aşk’ından tutun, Ahmet Altan’ın İsyan Günlerinde Aşk’ına; Jean Genet’nin erkek seviciliğinden, Marquise de Sade’ın sapkınlığına “Aşk” her ne olarak tanımlanırsa tanımlansın, hep ulaşılmayana, hep kaçana kaçıyor. Kim ki kendini gizliyor, aşık olunuyor; kim ki samimi bir biçimde aşkını ilan ediyor, var olan aşk sönüyor (kahramanımız Adnan da aşk ilanını duyduktan sonra Süheyla’ya olan ilgisini kaybediyor, kendisine hiç bakmayan Belkıs’aKöşede... aşık oluyor). Hadi bu kadarı belki anlaşılır da ilahi adalet denen semavi dinlerin Allah’ından beslenen rahatlatıcı düşüncenin, gözü kör olan Eros’un oklarına galip gelmesi de nedir? Bu tür kitapların başlıca kurgusunda insanı bezdiren şeyler, “yüzüne bakılmayan kızın eline düşmek” ve “aşık olunan kızın hayırlı çıkmaması” gibi durumlar sürekli karşımıza çıkar. En sıkıcı taraf ise erkek karakterlerin olabildiğince farklılaşması, ancak kadınların birkaç temel tiplemeye sıkıştırılmasıdır.

Diyebilirsiniz ki tüm bunların pek bir değeri yok. Yazar kitabında aşkı sadece sürükleyiciliği sağlamak için kullanmış (ki bunu derseniz kalbimi kırarsınız, hangi yazar aşkı bu denli yüzeysel kullanma cüretini gösterebilir?). Halbuki yazarın esas gayesi memleketin nerden gelip nereye gittiğini anlatmakmış. Bence yazarın ne anlattığı bizi ilgilendirmez. Elimizde olan bize bıraktığı eser. Bu eser okullarda okutuluyor. Kafamıza işleniyor. Kullandığımız dilin temelini oluşturuyor. Ve biz bu eserde “aşık olunmak” için kaçmamız gerektiğini, aşık olsak da aşık olmadığımız birinden hayır göreceğimizi ve bunun dünyanın bir gerçeği olduğunu öğreniyoruz. Üzerine bir de denilen mahlukatın ya “para ve gösteriş düşkünü” bir kayıp, ya “cinselliğe kurban gitmiş” bir afişte, ya da “ince ruhlu bir melek” olduğu safsatasını çok iyi bir retorikle dinliyor ve dünyamızı karartıyoruz.

Belkide bu “olgulara dayanmayan” erkek-kadın ilişkileri genellemelerinden olsa gerek, bu tür edebiyatın bir diğer ortak özelliği “yalnız erkek” kurgusudur. Hemen hepsinde dünyanın kötülükleri karşısında yapayalnız olan ve hayallerini bir kenara koyup ayakları üzerinde durmakla, hayallerinin peşinde koşmak ikilemine düşen; hiçbir kıza aşık olmayan çapkın, ama aşık oldu da mı onu elde edemeyen bahtsız; sonuçta tüm ideallerini yitiren ama ilkelerinden ödün vermemiş garip bir erkek mahlukat kahraman düşüverir kucağımıza. Modern öncesi bu tiplerin hepsi daha güçlüydü, modernizm sırasında güçsüz kılındılar, modern sonrasında da içleri boşaltıldı. Issız adam oluverdiler. Modern öncesi mutlu sonla biterdi hikayeleri, modern devirlerde (Adnan gibi) yarı iyi sonlandı (mutsuz ve bahtsız bir biçimde ezik), modern sonrasında ise iyice yalnız ve boş bitmeye başladı. Ama bu zavallı erkeklerimiz hep tek başınaydılar, hep yalnızdılar.

Gerçekten de bu kadar yalnız mıdır erkekler? Mithat Cemal Kuntay’ın yarattığı dünyadaki gibi, hep dedikoduya, kıskançlığa ve hırsa karşı savunmasız kalan ve bunlarla baş ederek ömürlerini törpüleyen şanssız bedeviler midir? Yoksa özgürlüklerinin değerini bilmeyen, yaşamın girintili yollarında yanlış kararlar veren ve güçlü olmaları gerektiğini zannederek boş amaçlar için uğraşan insanlar mı? Bunların cevabı bende değil ama tek bildiğim böylesi bir yalnızlık “adam” öldürür.

Kitabın arkasında “Türk romanının yapıtaşlarından” diye söz ediliyor “Üç İstanbul” için. Diliyle, kurgusuyla ve anlattığı siyasi alt öyküsüyle gerçekten de böylesi takdire şayan bir kitap. Dilerdim ki yazar erkeği biraz daha normal, kadını da biraz daha olarak anlatabilseydi. Nitekim yazar (veya sanatçı) olmak, kalıpların biraz da olsa dışına çıkabilmektir. Var olan kalıbı birebir en güzel ifadelerle anlatmak değil, kalıbın öteki yüzüne bizi götürebilen ve başka bir hayatın olasılığının umudunu yeşertebilmektedir sanatçıdaki maharet. Belkide bu maharet sayesinde biz küçük insanlar da kendi duvarlarımızı yıkabilecek ve öğretilenin dışına çıkarken yazana (sanatçıya) hayır duası edebileceğiz.

Yazan:

Notlar:

(1)http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9C%C3%A7_%C4%B0stanbul
(2) Kuntay, Mithat Cemal. Üç İstanbul. Oğlak Yayınları: istanbul, 1998