Billy Wilder Der ki…

15 Mart 2012 Yazan:  
Kategori: Sanat, Söyleşiler, Sinema

Billy Wilder’ın Hollywood yapım siyaseti ve sinemacılık üzerine 3 altın sözünü bugün halen geçerliliğini koruduğu için alıntılıyoruz. Evet, Billy Wilder Der ki…

1) Eskiden filmler sadece film yapmak isteyen kişilerce çekilirdi, çünkü bu insanlar yaptıkları işi severlerdi. Hatta o eski ve değerli stüdyo kodamanlarından nefret etmeyi bile severdik. Bugün onları özlüyoruz, çünkü sinemaları kontrol eden insanlar her yıl daha da iğrençleşiyor. Şimdi de “yarının insanları” çıktı.

2) Bu insanlar kravat, film ya da prezervatif de satıyor olabilirlerdi; onlar için hepsi aynı şey. Hollywood artık film çevirmekle ilgilenmiyor. Para kazanmakla, daha çok para kazanmakla ilgileniyor. Her şey satışla ilişkilendirilir hale geldi. Satıcı ya da dilenci olmaya mecbur kalıyoruz. Teneke bardakla dilencilik yapmakta hiçbir zaman iyi olmadım. Ben, filmin kendisinin filmin pazarlamasından, fragmanından daha önemli olduğu dönemlerde filmler çevirdim.

3) Benim de filmlerimin satılması için soytarılık etmem gerekiyor; çünkü benden beklenen bu.

 

(Bir röportajından derlenmiştir.) 

Hollywood’da Cinsel Temsilin Parodisi

2 Ocak 2010 Yazan:  
Kategori: Klasik Filmler, Manşet, Sanat, Sinema

Billy Wilder Sineması, Some Like It Hot (Bazıları Sıcak Sever) ve Cinsel Temsil Üzerine

Hollywood’a göçen Eski Kıta’nın yetenekli yönetmenlerinin en muhalifi Billy Wilder’ın skandala meraklı zihniyeti Hollywood için fazla ağır gelebilirdi aslında; fakat Akademi onu sürekli Oscar ile ödüllendirdi. Wilder’ın yapıtına baktığımızda ortajen sinema endüstrisini, yanı sıra Hollywood yapım siyasetini sorunsallaştıran, tabu olarak vasıflandırılan tehlikeli konuları betimlemekten haz duyan bir niteliğe haiz olduğunu görürüz…

Narsisist bir femme fatale’ın (meşum bir Barbara Stanwyck) başrolde göründüğü Double Indemnity’de (1944, Çifte Tazminat) klasik film noir’ın kodlarından bir bölümünü inşa ederken, aynı zamanda ironik bir ton yakalamıştı örneğin. (Marlene Dietrich vurgusu vb.) Hollywood’da, 40’lı ve 50’li yıllar boyunca sahneye her adım atışında erkeğin otoritesi için bir tehdit unsuru oluşturan femme fatale, Double Indemnity’nin öncü rolü ile yerini epey sağlamlaştırmıştı.

Sunset Blvd. ise (1950, Sunset Bulvarı) Sessiz Sinema’yı Sesli Dönem’e yeğleyecek cesarete sahipti. Kendilerini canlandıran Sessiz Sinema strarları (Buster Keaton, Hedda Gabler…) ya da yönetmenler (Erich von Stroheim) artık kabuğuna çekilmiş ya da gözden düşmüş izole figürlerdi.

Stalag 17 (1953, Casuslar Kampı) savaş tutsaklarına bakarken, Irma la Douce (1963, Sokak Kızı Irma) fahişelik kurumuna eğiliyor, The Lost Weekend (1945, Yaratılan Adam) bir alkoliğin (Ray Milland) trajik dünyasından kesitler sunuyor, “büyükler ligi”ne yeniden katılmak isteyen Makyavelci bir gazetecinin (Kirk Douglas) öyküsü olan Ace in the Hole ise (1951, Büyük Karnaval) basın dünyasına acımasız bir bakış fırlatıyordu…

Sinemanın büyük tanrıçası Marlene Dietrich’in çarpıtılmış bir femme fatale arketipine büründüğü Witness for the Prosecution (1957, Beklenmeyen Şahit) film noir’ı kimi açılardan sorunsallaştıran bir filmdi.

Jack Lemmon, Shirley MacLaine ve Fred MacMurray’nin oynadıkları The Apartment (1960, Garsoniyer), Wilder’ın modernist dünyayı ve yaşam standartlarını analiz ettiği bir başka başarılı filmiydi.

James Cagney’nin komedi yeteneklerini sergilediği One, Two, Three ise (1961, Bir, İki, Üç) Soğuk Savaş mitini laboratuvar masasına yatıran bir komedi idi.

Billy Wilder, 70’lerde eski filmlerinin çeşitlemelerini çekti… The Private Life of Sherlock Holmes (1970, Sherlock Holmes’un Özel Yaşamı), Avanti! (1972, Dokunma Gıdıklanırım), The Front Page (1974, Baş Sayfa), Buddy Buddy (1981) gibi, kendi çaplarında eğlenceli ve ama görkemli başyapıtlarının gölgesinde kalan filmler…

Okuduğunuz bu yazının asal konusu olan kara komedi Some Like It Hot (1959, Bazıları Sıcak Sever) kadın-erkek rollerinin yerleşik imajlarına karşı duruşu, gangster filmleri ve kara filmlerin tabiatına alaycı bakışı ile Wilder’ın yerleşik tabuları sürekli ele alışının bir başka parodik göstergesi idi. Evet, bu filmde uluslararası star Marilyn Monroe’ya kadın kılığına girerek para kazanma yolunu seçen müzisyenleri canlandıran Jack Lemmon ve Tony Curtis eşlik etmişti…

Monroe’nun Bazıları Sıcak Sever için biçilmiş kaftan oluşunu anarak başlayalım. Dalgın ve kayıtsız, çocuksu ve masum erotizmi ile Monroe, çağdaşlarınca küçümsenmiş olsa da canlı ve renkli sahne duruşu, “metod oyunculuğu”ndan izler taşıyan oyun tarzı ile 50’lere damgasını vurmuştu. 1953’te Niagara’da Henry Hathaway’in yönetiminde ilk başrolünü oynadığında beyaz perdeye yansıyan; yumuşak giysileri ve ağır makyajı ile salınan, kocasını aldatan ateşli bir dilberdi. Hathaway, “suspense” için kolları sıvamış olsa da Monroe’nun popülaritesinden yararlanmak istemiş, onu müstehcen kamerası ile handiyse röntgenlemişti. Halbuki dönemin film noir’larında beyaz perdeye bu denli canlı bir cinsellik aksettirilmiyordu. Niagara’nın öncelleri ve hatta ardıllarının bile kadın-erkek ilişkisinin doğasına, bir kurum olarak ailenin yapısına, bireyin çevresi ve toplumla yaşadığı sorunlara veya bağlantılara sağlıklı bir biçimde bakamadığını müşahade ediyoruz. Elbette Hollywood’a rağmen biri(leri) çıkıp aksayan yanları gözden geçirmesi ve iğnelemesi gerekiyordu.

“Hollywood’da Hollywood’a karşı” mottosu ile hareket eden Wilder, Bazıları Sıcak Sever’i işte bu amaçla çekti. Hollywood’un romantik komedilerinde, görkemli müzikallerinde cicili bicili kıyafetleri ile devinen yıldızlar ve bu yıldızların çevresinde dönenen centilmen jönler; hülasa Hollywood’u Hollywood yapan, iyimser finallerle noktalanan tecimsel kalıp ve klişelerle tematize edilen örnekler bir bir elden geçirilmeli idi. Hatta elden geçirmekle kalmayıp bu yapımları inceden inceye yermek de gerekli idi. Wilder işi bir adım daha öteye götürdü ve öyküsünün motive edici gücü olarak gangsterleri gösterdi. Tozluklu makosenleri, çizgili takım elbiseleri ve ağızlarında puroları ile arzı-endam eden mafyoziler ekrandan taşıyordu adeta! (Başta, film noir’ın başat isimlerinden George Raft…) Alaycılıkları, iş bitiricilikleri, yasadışı yapılanmaları ile o bildiğimiz stereotipler vardı karşımızda.

Wilder, Monroe’yu saksafonculardan hoşlanan bir “baby face” olarak kurgulayıp hedefe direkt olarak yaklaşmayı denemişti! Ama asıl darbeyi Lemmon ve Curtis vuracaktı. Lemmon ve Curtis kimlik meselesi babında vizör tutulan tiplemelere hayat veriyordu. Birer erkek olarak işsiz ve beş parasız kalan kafadarlar, çareyi kadın kılığına girmekte buluyorlardı. Böylece iş sahibi olacaklar ve Amerikan dolarına ulaşabileceklerdi. Öte yakada Monroe, erkeklerle gönül eğlendiren; fakat yıllar yılı aradığını da bulamayan bir obje olarak ikiliye yaklaşacaktı. Bu nedenle Curtis de yeniden kimlik değiştirip bu kez zengin bir burjuva kılığına bürünecekti. Wilder harikası Bazıları Sıcak Sever’in nirengi noktası aşağı yukarı budur. Kimlik üstüne kimlik değiştiren karakterler üzerinden bir Hollywood yapıtında rol yapmanın kompleks ve ironik doğasına genel bir bakış… Ortajen tiplemeleri ironize ederek yapım siyasetini sorunsallaştırmak… “Mutlu son” mantığına satır darbeleri indirerek gemi azıya alacak denli şımarık ve taşkın bir film çeken Wilder, hiç kuşkusuz, kadın-erkek ayrımcılığını vurgulayan, pembe dünyaları arşınlayan şablon filmleri alaya almıştı. Üstelik bunu yaparken dünya çapında bir starı, Marilyn Monroe’yu kullanmıştı!

Hollywood’un 30’larda çekilen gangster filmlerinde kadın bir süs eşyası olarak erkeğin yatak odasında sabahladığı sıradan biriydi. Erkeklerin sarsılmaz dostuluğunu, güvenli beraberliğini bozacak denli bir tehdit unsuruydu. İkinci Savaş’ın ortasında ve akabinde, sözümona 40’lı ve 50’li yıllarda kadın, cinsel özgürleşimini, bağımsızlığını ilan ederken erkek de haliyle bundan huzursuzluk duymuştu. Michael Curtiz’in Casablanca’sında (1942) jön (Humphrey Bogart), bir vakitler sevdiği kadının (Ingrid Bergman) geçmişinden rahatsız olurken; William Wyler’ın Dedective Story’sinde (1951, Dedektif Öyküsü) karısının bekarken yaşadıklarını içine sindiremeyen bir polis detektifi (Kirk Douglas) boy gösteriyordu. John Cromwell’in Dead Reckoning’inde (1947, Ölümle Hesaplaşma) yine bir ordu görevlisi (Humphrey Bogart), kadını (femme fatale) evin arka odalarına kapatma arzusu duyuyordu. Böylelikle erkek, kadının entrikalarına kontrolörlük görevi yüklenmiş olacaktı. Jön, daha da ileri giderek kadını özgürlüğünden mahrum etmeyi bile deneyecekti (Charles Vidor’un Rita Hayworth’lı Gilda’sı). Örnekler çoğaltılabilir… Hollywood’un aynasına baktığımızda kadın-erkek ilişkisi sahte bir varoluşunun uzantısı biçimindedir. Bazıları Sıcak Sever’in tabu yıkıcı, öncü işlevsel rolü de ancak bu aynanın tersinden bakıldığında / okunduğunda hakkıyla anlaşılabilir.

Öncelikle, perdede rol yapan aktörün kimlik değiştirmesi ve ardından farklı bir kimliğe daha bürünmesi, üç boyutlu, üç aşamalı bir durumun varlığına işaret ediyor. Platoncu “taklidin taklidi” hipotezinden ayrı olarak, sanat yapıtının temel rolü ila konumu karakterleri (siz anti-karakter olarak okuyun!) aracılığıyla bütünüyle tartışmaya açılıyor. Platon, sanat yapıtlarını, sözgelimi şiiri realitenin taklidinin taklidi biçiminde değerlendirirken, şiirin idealar evreninin soluk bir yansımasının yansıması olarak görüyordu. Bazıları Sıcak Sever ise düş fabrikası Hollywood’un büyük bütçeli ve dünyanın yarısından fazlasını meşgul eden yapımlarını sahtenin sahtesi olarak damgalıyor. Söz konusu üç boyutlu duruma, üç aşamalı prosesten mürekkep Hollywood film yapım modelini de ekleyebiliriz. Holywood film yapım siyaseti dizgenin kuruluşu-dizgenin yıkılışı-dizgenin yeniden inşa edilişi üzerine kurgulanmış ve neden-sonuç ilişkilerinin Deleuzcü anlamıyla, “imgenin hareketi” ile yansıtıldığı bir mantaliteye eklemlenmişti.

Fazla uzatmadan, kestirmeden söylersek, Bazıları Sıcak Sever, üç aşamalı Hollywood dizgesini anarşizan söylemi ile altüst ederken, yanı sıra başta gangster filmleri olmak üzere romantik filmlerin ve komedi filmlerinin klasik tiplemelerini sorunsallaştırıyor. Rol kalıplarının parodileştirilmesi kadın-erkek imajının ortajen sinemasal izdüşümünü de eleştirel süzgeçten geçirmek ile eşanlamlı. Bunun belirgin görsel kanıtları salt kimlik değiştirmek, farklı kılıklara bürünmek şeklinde değil; aynı zamanda ve ısrarla kadın veya erkek olmanın varoluşsal anlamı açısından da sunuluyor.

Sözgelimi, kadın kılığına giren Lemmon, sözde sevgilisine (ki o da erkek doğal olarak) erkek olduğunu açıkladığında, “Kimse mükemmel değildir.” yanıtını alıyor! Sinemasal gerçekliğin sınırlarını da zorlayan bu uçuk vizyon, “mutlu son”ların sloganı olan “Ne olursa olsun mutluyuz.” mantığına saldırıyor.

Dönemin ikonası Marilyn Monroe’nun popüler kişiliğinden yararlanarak kadın ve erkek algısının temel göstergelerini betimleyen, erkek sinema starlarını kadın kılığına sokarak erkek olmanın maço ve dominant kodlarını sarsan, sözümona cinsel rollerin temsili üzerine muazzam bir parodi olan Bazıları Sıcak Sever, 2000’li yıllarda halen güncelliğini koruyor.

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Bireylikler Dergisi’nin 29. sayısında (Kasım-Aralık 2009) ve burada yayımlandı.

Zamana Direnen Bir Efsane: Marilyn Monroe

12 Şubat 2009 Yazan:  
Kategori: İkonlar & Portreler, Manşet, Sanat, Sinema

“Benim için bir gelecek olduğunu biliyorum; ama ben onu bekleyemem.”

Marilyn Monroe

“Hollywood’un gerçek değerlerine…”

Marilyn; (1926 – 1962) küçük yaşta cinsel tacize uğramış, babasını erken yaşlarda yitirmiş, daha on dört yaşındayken çocuk aldırmış, çocuğunu bir yuvaya teslim etmiş, üç mutsuz evlilik geçirmiş (sırasıyla; James Dougherty, Joe Dimiacho ve Arthur Miller) ve henüz otuz altı yaşındayken yaşamına son vermiştir.

Marilyn’in Billy Wilder, Howard Hawks ve John Huston gibi önemli yönetmenlerle çalışmasına rağmen, payına düşen rollerin genellikle fetiş nesnesi konumundaki özneler olduğunu ısrarla vurgulamak ve hayat kadını, model, koro kızı, aktris, şarkıcı, sekreter gibi “aptal sarışın” imajına uygun düşen ikinci derece rollerde sık sık görünmesini kendi seçimi olarak değil; bilakis tecimsel düşünen Hollywood prodüktörlerinin eğilimi şeklinde algılamak gerekir. Gerçekte hiç de “aptal sarışın” değildi Marilyn. Ömrü boyunca entelektüel idollere ilgi duymuştu, edebiyatla arası iyiydi. Kocası Arthur Miller (Miller, Marilyn’in oynadığı The Misfist’in senaryosunu da yazmış ünlü bir edebiyatçıydı.) ile birlikteyken okuma aşkı daha da artmıştı. Hatta James Joyce’un Ulysses’ini okurken çekilmiş bir fotoğrafı da vardır. Bu romanı okumuş olanlar, en azından hakkında biraz bilgisi olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Sonuçta kültürsüz, şöhret peşinde, yığınların yaftaladığı gibi içi boş bir star asla olmadı Marilyn. Proleter bir aileden geliyordu o, annesi akıl hastanesinde ölmüştü. Ezilmiş ve çok acı çekmişti çocukluğunda, bu da yaşamı boyunca peşini bırakmayacaktı.

Öte yandan yetenekli bir oyuncuydu da Marilyn. Sahnedeki duruşu, jestleri ve özellikle etkileyici ve zeki bakışları hayranlık uyandırıcıydı. Bütün bu artılar, üstün nitelikler kariyeri boyunca bildik rollere bürünmesini engelleyemese de başka herhangi bir aktrisin olamayacağı kadar popüler olmayı başarmış, birlikte rol aldığı aktörleri ise derinden etkilemişti. Ölümünden sonra gerek dostları, gerek meslektaşları ve gerekse de Arthur Miller, konuşmalarında, yazılarında Marilyn’in “bir kurban”, “acılı bir eş”, “arafta bir ruh”, “çok başarılı ve değeri anlaşılamamış bir oyuncu”, “mutsuzluğunun kaynağı çocukluğunda aranması gereken bir yıldız”…şeklinde tanımlayacaklar ve yaşarken tam anlaşılamadığını, Hollywood’un ise Marilyn’in oyunculuk gücünü göremediğini belirteceklerdi. Misal aktör Sir Laurence Olivier, “Marilyn’e hırçın davrandığını, gereken nezaketi göstermediğini” itiraf edecekti.

Söylemek gerekir ki Marilyn, “perdeye yansıyan kişi” değildi, olamazdı zaten. Ait olduğu yaşam tarzı, onu biçimlendiren kültürel atmosfer buna engeldi. Burjuva doğmamıştı, bu nedenle sosyetik çevrelerde ağır makyajıyla dolaşırken hep rol yaptı, yapmacık gülücükler dağıttı etrafa, mutlu görünmeye çalıştı. Kendisini gerçekten seven birini aradı yıllarca ve bu esnada nice erkek geçti hayatından: Marlon Brando, Warren Beaty, John F. Kennedy, Arthur Miller, Joe Dimiacho, Frank Sinatra, Yves Montand… Fakat gerçek anlamda hiç mutlu olamadı Marilyn.

Beyaz perdede son olarak, bir baba gibi gördüğü ve çok sevdiği Clark Gable ile John Huston’ın yönettiği The Misfist (Uygunsuzlar - 1961) ve George Cukor’ın çektiği Something’s Got to Give (1962) adlı filmlerde görülen Marilyn; hayatına son verişinin ardından hayran kitlesini ve çevresindekileri yasa boğdu, 20. yüzyılın en popüler starı ve dahası en trajik figürü olarak tarihe geçti.

 

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com

Başlıca Filmleri:

The Asphalt Jungle (Elmas Hırsızları – 1950 – John Huston)

All About Eve (Perde Açılıyor – 1950 – Joseph L. Mankiewicz)

Clash by Night (Gece Çarpışması - 1952 - Fritz Lang)

Don’t Bother to Knock (1952 - Roy Ward Baker)

Monkey Business (Maymun Aklı – 1952 – Howard Hawks)

Niagara (1953 - Henry Hathaway)

Gentlemen Prefer Blondes (Erkekler Sarışınları Sever – 1953 – Howard Hawks)

How to Marry a Millionaire (Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir - 1953 - Jean Negulesco)

River Of No Return (Dönüşü Olmayan Nehir – 1954 – Otto Preminger)

The Seven Year Itch (Yaz Bekârı – 1955 – Billy Wilder)

Bus Stop (Otobüs Durağı – 1956 – Joshua Logan)

The Prince and the Showgirl (Prens ve Şovkızı - 1957 - Laurence Olivier)

Some Like It Hot (Bazıları Sıcak Sever – 1959 – Billy Wilder)

Let’s Make Love (Gel Sevişelim – 1960 – George Cukor)