Ebru Döşekçi Heykel Sergisi

Eylül 14, 2009 by  
Filed under Heykel Sanatı, Sanat, Sanatsal Etkinlikler

Eskonsept Yeni Sezonun İlk Segisini Açıyor…

“Kendi Gibi”
Ebru Döşekçi Heykel Sergisi
19 Ekim - 9 Kasım 2009

“Olması gerektiği yerde değil, olmak istediği yerde duran,
Durması gerekirken uçmak, gitmesi gerekirken durmak isteyen…
İsyankar mı, düzen bozan mı?
Sonuçlarına katlanıp kendi kurallarını koyan mı?
Yoksa yalnız gönlünün kurallarına uyan mı?”

“Kendi Gibi” isimli sergisinde sanatçı; kendi hayatından yansımaları da içeren, mekana sığmayan, kendi mekanını yaratan, sığmadığı yerde delip geçen, döngüsünü tamamlayan, tamamlamadan bırakan, düz bir çizgi olmaktansa “kurallarımı kendim koyarım” deyip kıvrılıveren heykellerini sanat izleyicilerinin beğenisine sunuyor.

Kimi zaman kaidesinden taşan, sergi mekanının duvarlarına girip çıkan, kendi mekanını belirleyen heykeller, yumuşak, yuvarlak ve net hatlarla şekilleniyor.

Heykellerinde sade, sakin, izleyeni yormayan yalın formlar kullanan sanatçı, malzemesini eserin kendisine verdiği duyguya göre seçiyor.

Genç heykel sanatçısı Ebru Döşekçi 2005 yılında Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar Fakültesi’nden yüksek lisans diplomasıyla mezun oldu. Sanatçı 2001 yılından beri çeşitli karma sergilerde yer aldı, sempozyum ve workshoplara katıldı.

ESKONSEPT - Şakayık Sokak. Aylin Apt. No:75 K:1 Nişantaşı
T : 0212 231 69 87 F: 0212 231 55 07
www.eskonsept.com

1

2

3

4

SanatLog Haber

SanatLog.com

Claudio Orlandi Fotoğraf Sergisi 30 Eylülde Başlıyor!

Eylül 14, 2009 by  
Filed under Etkinlikler, Fotoğraf, Fotoğraf Sanatı, Sanat, Sergi

Claudio Orlandi Fotoğraf Sergisi 30 Eylülde Başlıyor!

1960 Roma doğumlu fotoğraf sanatçısı Claudio Orlandi, halen Roma’da yaşıyor ve kariyerini sürdürüyor.

1990’dan bu yana profesyonel olarak fotoğraf sanatı ile uğraşan sanatçı, 2000 yılında “The Hat in the World” uluslararası karma sergi fotoğraf yarışmasını kazanmış, 2006 yılında Vittorio Bachelet ödülünü almış.

Türkiyedeki ilk kişisel sergisini açacak olan fotoğraf sanatçısının eserleri 30 Eylül – 19 Ekim tarihleri arasında Galeri Selvin’de izleyicilerini bekliyor.

Orlandi tempus

Orlandi tempus 2

erotic self rotation

roma

tempus 6

tatuaggi

SanatLog Haber

SanatLog.com

İhsan Olunan Bir Tadımlık Edebiyat: Katakofti

Eylül 14, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar

KatakoftiEdebiyat denince akla ne gelir? Herkesin aklına farklı şeyler geldiğine eminim, ama ben evvela okurken ne kadar zevk aldığıma bakarım. Kimileri neyi okuyacağını seçerken kitabın kapağına, arka yazısına veya kalınlığına bakabilir, ancak önceliğim ortalardan bir sayfa açıp birkaç “mısra” okumak olur benim. Sonra ilk sayfadan birkaç mısra daha.. ve o birkaç mısrasıyla dahi, kelimelerin dizilişi bir girdap olup da beni içine alıyorsa, çok düşünmem alırım kitabı raftan. Bundan sonra kitap ikinci yolculuğuna çıkar, evime varır. Evdeki rafta, bazılarının senelerce rahatsız edilmediği, bazılarının her gün uyandırıldığı onca kitabın arasında kendine bir yer bulur. Kaderi artık kendi ellerindedir. Ne yazarı vardır arkasında, ne de yayıncısı. Sadece ben ve o, beraber yaşana,cak bir ömre başlarız. Elbet onun ömrü benden daha uzun olacak, çünkü ben faniyim, o ise ölümsüz.. Bu nedenle olsa gerek, aceleci bir tavırla okuduğum her kitaba, ölmeden önce bir daha dönerim ve işte edebiyat bu dönüşte belirir. Edebi eser yıllar sonra da tekrar tekrar okunur, anlamını kaybetmez, sözcüklerinin dizilişindeki güzellik solmaz. Her gün Leyla’ya baksaydı Mecnun, büyüteceği bir aşk olur muydu bilinmez. Edebi eserin ise okundukça arttığını söyleyebilirim.

Gökdemir İhsan’ın bu ilk kitabını elime aldığımda, açıkçası bir geri dönüş yaşayacağımı tahmin etmiyordum. Zaten kısacık olan öyküsünün, yazarlığa heves edinmişlikten çıkan kuru bir gürültü olacağını düşünüp takrize başladım. Takriz Katakofti’nin otobiyografik olmayan bir “ilk kitap” olduğunu söylüyor ve bundan memnuniyet duyuyordu. Sonra ortalardan bir sayfa açıp biraz okudum. Karşıma çıkanlar şunlardı:

“ ‘İroniye bak sen! Bakuninci bir cezaevi müdürü!’ diyerek patlattı kahkahayı İbrahim. ‘Sen bizim meselelerimizi bırak da sizinkilerden bahset biraz. Bak bu Mazinni keferesi de faşist belli ki. Sen tanırsın. Neydi kurduğu cemiyet?’ ”

Soruya cevap verme isteğiyle ya da cevabı bulmak ümidiyle, okumaya devam etmek geldi içimden. Ama tuttum kendimi ve sonlara doğru bir sayfa açıp okumaya başladım.

“Uzatmaya gerek yok: hepsi uydurmaydı. Gerçeklik arayanlar gazetelere baksın! Ama sadece üçüncü sayfalarına: yoksa geri kalanı bizimkinden de beter kurmaca! Aslında onlar da benzer bir ‘etik’le çalışıyor: yazılanlar külliyen yalan olmamalı! Bunu yapanları ayıplıyorlar.”

Bir kahve fincanı, sigara ve keyifle bu ihsan olunmuş bir tadımlık edebiyat lezzetini bitirverdiğimde, ağzımda doyamadan bitmiş yemeğin eksikliğinin tadı vardı. Her şeyden öte Türk romanında (ve belkide batı edebiyatında) olmayan bir kurguyu, küçücük bir kitapta bulmuş oldum. İkinci olarak dili özlediğim eski bir yemek gibi doyulmazdı. Ayrıca takrize meydan okurcasına bir otobiyografik roman olduğunu bas bas bağırıyordu. Ama olayların kronolojisi değil, bireyinin gelişimindeki düşünce safhalarından oluşuyordu kitap. Sekiz aşamanın hepsini olmasa da bazılarını siz de yaşamışsınızdır elbet. “Taş bir hücrede mahkum olmak”, Descartes’i okuduğum (ya da Matrix’i izlediğim) ilk zamanlarıma gelir. Sonra üniversite yılları ve “gender / Cinsiyet” teorileri, yani “kendimiz denilen şahsiyet toplumun yüklediği rollerdir.” Ardından diğer evreler gelir: kendi bulmacalarımı çözmem; tek olmadığımı ve benim bulmacalarımdaki ayrıntılarımın başkalarının bulmacalarındaki ayrıntıyla benzeştiğini fark etmem; bu farkındalıkta kendimi ve başkalarını bulmuşluk hissine kapılmam ve karşımdakine artık ‘ben’ olarak hitap etmem; varoluşçuluğu keşfetmem; hayatta kendimi konumlandırmaya çalışırken de ölüme yaklaşmam.

Kitabı bu yönden okurken, başkalarının çok daha farklı biçimlerde okuduğunu duydum. Ben de oturup bir daha okuduğumda başka başka şeyler buldum. Anlayacağınız kitap yetmiş dokuz sayfa olsa da bitmiyor. Dezavantajı olabilecek şey -benim için dezavantajdan çok avantaj bu-, eski kelimlerin çokça kullanılması. Ayrıca kitap birdenbire bitiveriyor. Hayatın birdenbire bitivermesi gibi.. Bu da yazara bir öfke duymanıza yol açıyor. Başka kitabı da yok ki alıp okuyasın. Mecburen oturup Simurg’un yazara baskı yapmasını ve başka kitapları da basmasını bekleyeceğiz.

Yazan: Emin Saydut

eminsaydut@sanatlog.com

Akli D: Bir Berber Köyünden Yükselen Haykırış

Çoğu enteresan sanatçının özünde kökleri ile sağlam bir bağ ve müziksel anlamda bereketli bir dallanma söz konusudur. Nereden geldiklerini ve kim olduklarını çok iyi idrak edip hazmedebilen sanatçılar, nereye varacaklarını çok iyi bilirler. Bu tanımlama Paris’te yaşayan Cezayir göçmeni olan Akli D ile birebir örtüşmekte. Sanatçı çok derin bir Berber kültürüne sahip olmanın yanı sıra bunu çekinmeden bir kültürel kimliğe dönüştürüyor ve geniş müziksel ritim skalası ile sınırları zorluyor!

Manu Chao yönetiminde kaydedilen “Ma Yela” (“Çünkü”) sanatçının ilk uluslararası çalışması ve kendisini bu çalışmasında bereketli bir biçimde reggae’den çöl blues’una, folk ezgilerinden Çingene ritimlerine, Arapçadan Fransızcaya çekinmeden süzüldüğünü dinliyoruz. Önemli olan sanatçının kural tanımadan dinleyicilerine hikâyesini aktarmak -ki bunu Akli D çok büyük bir başarı ile gerçekleştiriyor.

Cezayir’in Kuzey Doğu bölgesinde yer alan Kabilia adlı köyde müzisyen bir Berber ailesinde hayata gözlerini açan Akli D, her tutkulu sanatçı gibi genç yaşta müzikle ilgilenmeye başladı. Cezayir’in Arapların gelmesiyle birlikte İslamlaştırılmasından çok önce bu bölgeye yerleşen kabilelerin uzantısı olan Berber’ler, kendi diyalektlerini kullanan ve kültürlerini yaşayan bir kabile. Özellikle müzik ile çok iç içe yaşayan Berber’ler, ağırlıkta vokal ve geleneksel vurmalı çalgı olan bendir üzerine yapılandırılmış müzik besteliyor. Geleneksel bir şarkıcı olan annesinin himayesinde böyle bir ortamda yetişen sanatçı, genç yaşta bol müzikle beslendi ve bunun sonucu olarak ilk konserini on üç yaşında, köyünde bulunan tek okulda verdi. O konserden itibaren gitarını pasaportu olarak gören sanatçı, onun sayesinde dünyayı dolaşmaya, yeni çehrelerle tanışmaya ve bir müzik adamı olmaya karar verdi.

Akli D

Ananesinin Mali’den Cezayir’e gelen bir köle olmasından dolayı Akli D’nin hamuruna büyürken aynı zamanda çöllerin efendileri olarak kabul edilen Tuareg’lerin kültürü de serpiştirildi. Bunun yanı sıra Kabilia’nın popüler sanatçıları Idir, Cheikh El Hasnaoui ve Slimane Azem dinleyen Akli D, aynı zamanda eline geçirdiği her fırsatta Neil Young ve Bob Dylan’dan aykırılığın melodisini dinledi. Evrensel duyarlılığı, barışı ve özgürlüğü daha delikanlıyken bilinçli olarak hazmeden sanatçı, ülkesindeki anti-demokratik hareketlerden dolayı devlete karşı Kabilia’deki en büyük isyanların başında yer aldı. “Berber Nehri” olarak adlandırılan bu ayaklanma ne yazık ki meselesinde zafere ulaşmadı ve bundan dolayı Akli D gibi birçok insan 1980’de ülkesini terk edip Fransa’ya yerleşmek zorunda kaldı.

Pek fazla parası olmadığından dört yıl boyunca Paris’in sokaklarını ev bilen sanatçı, burada çok farklı kültürlere sahip olan insanlar ile tanıştı ve değişik müzik türleri ile haşır neşir oldu. Sürgünde olmanın zorluklarının yanı sıra elbette sanatçıya katkıda bulunduğu eşsiz yanları da oldu. Ancak Akli D sürgün acısını ve omuzlarına binen yükü kendini müziğe vererek üstesinden geldi. Cezayir’in diasporası olarak bilinen Paris’in sokaklarında müzik yaparak kendisine ekmek parası kazanmaya başlayan sanatçı 1986’da Fransa’da çalışma iznine kavuştu ve böylece barlarda ve kafelerde müzik çalmaya başladı. Üç yıl boyunca Paris’te çalmadığı bar bırakmayan Akli D, biraz daha maddi durumunu düzeltmek ve özgüvenini kazanmak için aktörlüğe soyundu ve asıl bundan sonra olanlar oldu. Öncelikle Robert De Niro’nun o zamanki kız arkadaşı Kathleen Leslie ile dört yıl çalışma imkânı yakaladı; ancak utangaçlığından dolayı aktörlük yapamayacağı ortaya çıktı. Bu durumda yönetmenliği denemeye karar veren sanatçı bu projesini kovalamak için Amerika’ya gitti. San Francisco’ya yerleşen Akli D ülkesinde olanlara karşı bir duyarlılık yaratmak için Kabilia halkı üzerine birçok belgesel ve kısa film çekti. Müziği hiçbir zaman arka plana atmayan sanatçı, bu dönemde içki içmek için girdiği bir Dünya Müziği barında sahneye davet edildi. Burada çaldığı geleneksel Kabilia ezgileri ile bir anda bardaki herkesin dikkatini çekmeyi başaran Akli D, herkesi büyüledi. Bunun sonucu olarak sanatçı iki Fransız ve iki Amerikalıdan oluşan ilk grubunu kurdu. Her türlü müziksel etkileşimi yansıtan grubun ömrü oldukça kısa sürdü; zira Akli D ikametgâh sorunlarından dolayı ülkesi Fransa’ya dönmek zorunda kaldı.

Paris’e dönmesi ile birlikte tanıştığı bir İrlandalı sayesinde Kabilia ve Kelt ezgilerinin harmanlamasından oluşan bir müzik kulvarına sokulan sanatçı, birbirinden çok farklı olan bu müzik türlerindeki benzerlikleri ortaya çıkartmak için ikinci grubunu kurdu. Gruba Fransızca argosunda Kuzey Afrikalı Robin Hood’lar anlamına gelen “Les Rebeuhs des Bois” adını takan Akli D, iki yıl boyunca müzik yelpazesini genişletti. 1997 yılında grubu dağıtan sanatçı, solo kariyerine atılmaya karar verdi ve böylece ilk albümü “Anefas Trankil”i (Onu Rahat Bırak) çıkarttı. Farklı etkilerin müziksel izdüşümünün yansıtıldığı albüm, ilk başlarda Kabilia göçmenleri tarafından müziksel saflıklarına bir tecavüz olarak görülmüş olsa bile, daha sonra evrenselliği kavrama ve dünyaya açılmanın penceresi olarak benimsendi. Halkının da rızasını alan sanatçı, uzun bir yolun nihayetinde müzisyen olma hayallerine kavuşmuş oldu.

Akli D

Bu dönemde ortak bir arkadaşı sayesinde Manu Chao ile tanışan sanatçı, bir gece barda birlikte çalmanın vermiş olduğu haz üzerine bu işi iki yıl boyunca sürdürdüler. Akli D bestelediği tüm parçaları Manu Chao’ya dinletmeye başladı ve Manu bunları tek tek bilgisayarına kaydederek üzerinde çalışmaya başladı. Böylece aslında doğal bir yolla Manu Chao, Akli D’nin ikinci albümün yapımcısı olmuş oldu. O zamana kadar büyük bir başarı yakalamış olan Manu Chao tüm birikimini, geniş müziksel bakış açısını Akli D’nin bestelerine işlemeye başladı. Her şeyin sadeleştirilmesine ve dinleyiciye basit bir formatta sunulmasına inanan Manu Chao, fazla teknolojik harikalara sokulmadan Akli D’nin kendisi gibi olmasını sağladı.

Manu Chao’un ilk yapımcılık hünerlerini sergilediği Amadour & Mariam’ın “Dimanche a Bamako” çalışmasında çok ön plana çıkmıştı; ancak Akli D’nin “Ma Yela” adlı albümünde neredeyse Manu Chao yok gibi. Kendi yıldızının parlaklığını yansıtmadan, Akli D’nin tüm hünerlerini yakalayan Manu Chao, böylece sanatçı kişiliğinin yanı sıra yapımcı koltuğunda yakın gelecekte çok başarılı projelere imza atacağını gösterdi.

2006 sonunda Because müzik şirketi etiketi ile piyasaya çıkan “Ma Yela” Fransa’da yaşayan tün Kabilia göçmenleri tarafından coşku ile karşılandı. Cezayir’de özgürlükleri kısıtlanan bu kabilenin bir şekilde var olduğunun kanıtı olan “Ma Yela” bir anda tüm ezilenlerin sesi oldu. Fransa gibi çok kültür karışımına sahip olan ülkelerde albüm Dünya Müziği listesinde üst sıralarda uzun süre kaldı. Açık fikirliliği sayesinde Akli D bir biçimde özgürlüğün posterindeki yüz konumuna geldi. Dünyanın farklı köşelerinde ezilen, zulüm gören azınlıkların dolaylı yoldan müziksel elçisi olan Akli D, yaptığı çalışmalar ile hem kültürel kimliğini korurken hem de insanlığın kimliğini yansıtmayı başaran ender Dünya Müziği sanatçısı arasında yer almayı başardı.

Akli D

“Ma Yela” sayesinde Akli D dünya müziğinin kültürlerarası köprüler kuran, sınırları yok eden, insanları yakınlaştıran ve her inancın aralarındaki evliliğine imkân yaratan bir iletişim aracı olduğu tekrar kanıtlamış oldu. Sözlerin ve müziğin ön planda olduğu “Ma Yela” yükselmekte olan globalleşmenin, sevginin, saygının, barışın, müziğin tüm politik baskılara ve direnişlere karşı zaferinin en son temsilcisi. Berber atasözünün de dediği gibi, “Eğer konuşursan ölürsün; ancak hiç konuşmazsan, zaten ölüsün…”

Yazan:  Zekeriya S. Şen

muzik@tikabasamuzik.com

Mutluluk Diye Önyargıları Pişirmek

Eylül 8, 2009 by  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

Zülfü Livaneli / MutlulukBazı yazarlar vardır, görüşleri için okursunuz. Aradığınız edebi zevk değil, ortaya konacak farklı görüşlerdir. Bazı yazarları ise gerçekten zevk alarak okursunuz, bu durumda işlenen konu, yazarın kimliği, karakterler vs. çok da mühim olmaz. Açıkçası Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk” adlı kitabını elime ilk aldığımda, beklentilerimde kararsızdım. İyi şarkıları var diye edebiyatı da iyi olacak değildi, ama görüşlerindeki sağlamlığın keskin bir sağduyuyla işleyeceği konuyu pek çok farklı noktadan irdelemesine olanak sağlayacağını sezmiştim. Sanırım yanılmışım.

Halbuki kitabı okumaya başlarken epey umutluydum, zira sevdiğim, saydığım insanların tavsiyesiyle almıştım raftan. Ancak daha ilk sayfalarda yazar kitapta neler olacağını belli etti. Sanki alt metinde “Her konuya değineceğim, ama hepsini de işlemeden geçivereceğim.” diyordu. Türkiye entelektüel çevresinin geviş getirircesine hemen her rakı sofrasında değindiği iki temel konusunu, “kadın” ve “Kürt sorunu”nu önümüze getiren yazar; bu iki temel konuyu iki tiplemeye dönüştürüp, entel tiplemesiyle buluşturarak iyi bir metafor olanağı sağlıyor.

Kitap amcası tarafından tecavüze uğrayan kızın hapsi ile başlıyor, dağda savaştıktan sonra askerden dönen ve artık evlenip mutluluğa kavuşmak isteyen kuzeni ile devam ediyor. Kuzen Cemal kızı öldürme emri alıyor. Yazar bu noktada, faili olmadığı bir olaydan ötürü bir dilemaya (çocuk arkadaşını öldürmek ya da toplumdan dışlanmak) zorlanan Cemal’in (ve Cemal gibi olanların) iç feryatlarını bastırıp, onu bir “odun” veya sizin anlayacağınız şekilde söylersek bir “kıro” olarak resmetmeyi tercih etmiş.

Biraz soluklanıp dilemayı açalım. Namus davalarında genellikle küçük çocuklar seçilir ve hemen herkes “doğuyu gözlemlenecek bir nesne olarak gören sosyologların” yanlış gözlemleri nedeniyle bunun sebebini, küçük çocuğun reşit olmadığından ötürü daha az ceza almasında bulur. Halbuki bunun en büyük sebebi o yaştaki çocuğun ailenin dediklerinden dışarı çıkamamasından yararlanmaktır. Epey vardır çevresinizde, “aile baskısıyla istemediği bölümü okuyan mahluklar.” Halbuki bu mahluklar denilen bölümü değil de istedikleri bölümü yazsalar en fazla biraz azar işiteceklerdir. Ama bu kadar cezası az olan bir karar çatışmasında dahi gençler aile kararından çıkamıyorlarken Cemal’den ve onun gibilerinden, namus davasında öldürme işini yapmamaları beklenir. Zaten Cemal’e kalsa bu öldürme işini yapmayacağını görmezden geliriz. Öldürdüğünde hem tüm yaşamı boyunca vicdan azabı duyacak hem de hapse girecek olan Cemal (ve Cemal gibileri) bizim gözümüzde zaten odundurlar.

Cemal’i kıro olarak resmeden yazar, akademisyeni ise ne yapacağını şaşırmış. Onu içler acısı bir boşluğa düşürerek, garip bir depresyon haline sokan yazar bir nevi “ferrarisini satan bilge” adamını oluşturmuş, ama bize verebildği tek içsel bunalım “sıkılmışlık” olmuş. Kitaptan tek öğrendiğimiz ünden ve paradan sıkılmış yaşlı bir akademisyen olduğu, ama ne bunun nedeni sorgulanmış ne de yol hikayesi olan kitabın süresi boyunca bir iyileşme sağlanabilmiş.

Normalde yazarın amacı pek umurumda olmaz bir kitabı okurken, ama Zülfü Livaneli gözümüzün içine soka soka bir amacı olduğunu belli ediyor. “Tecavüze uğrayan kızı özgürlüğe kavuşturmak!” Bunu ilkin ona daha açık giysiler giydirerek yapıyor. Sonrasında kıza, erkeğe hükmedebilen kadın imgesini veriyor. Tüm yol boyunca kıza verebildiği özgürlükle ilintili şeyler bunlar işte: “açık giyinebilme özgürlüğü”, “zekayı kullanarak erkeğe hükmetme becerisi.”

Kitabın sonunda yaşlı akademisyenimiz birkaç sübyancı girişimden sonra pataklanıyor ve evine geri dönmek üzere hazırlanıyor. Cemal’e ne olduğu (veya olacağı) hakkında hiçbir fikrimiz oluşmuyor (sanırım yazar da bilmiyor). Sonu mutlulukla biten tek tipleme kızcağız olacak. Ama yazar Türkiye şartlarında bunu nasıl yapabileceğini bulamamış. Son çare olarakKadın kızın cebine biraz para sıkıştırıyor ve iyi bir çocukla evlendiriyor. Yani kızı para ve iyi bir erkekle olan evlilikle mutlu ediyor, bir anlamda özgür kılıyor. Sonuçta anladığımız şu oluyor, vereceksin kıza parayı (başlık parası), evlenedireceksin iyi bir çocukla.. işte bu şekilde ona bulabileceği maksimum mutluluğu vermiş olursun.

Sondan da anlaşılabileceği gibi, Zülfü Livaneli toplumun baskısını oldukça hafife almaya çalışırken, bir çare arıyor; ancak toplumun hali hazırda tek yol olarak gösterdiği çareden başka bir şeye varamıyor. Kitabı yazarken kendini bir türlü ne doğu toplumunun içine alabiliyor ne de onun vahşi kurallarından sıyrılabiliyor. Sadece egemen söylemin söylevlerinde sıkışarak ve bu söylevlerin hükümranlığı altında tartışmayı ele alıp, gerisine karışmıyor. Etliye sütlüye bulaşmadan, çok satan bir kitap yazmış oluyor.

Yazan: Emin Saydut
eminsaydut@sanatlog.com

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »