İzafi Dergisi’nin 2. Sayısı (Eylül-Ekim 2011) Kitapçılarda…

Derginin bu sayısında, Ferit Edgü dosyası hazırlandı.

Mustafa Orman, “Dünden Bügüne Ferit Edgü” yazısıyla: Edgü’nün yaşamını, yazın yaşamını, Paris-Almanya yıllarını Hakkâri öncesi-sonrası dönemini, öykü ile tanıştığı dönemi, Ada yayınlarını ve romanlarını ele aldı. 

Yeliz Şenay, “Ferit Edgü ve Minimal Öykülerinde Varolma Savaşı” yazısıyla; Edgü’nün öykülerine genel bir bakış çizdiriyor, biricikliğini anlattı.

M. Sait Çakar, “Ferit Edgü Hakkari’de Hazine Bulmuş” yazısıyla; Hakkari’nin Edgü için önemine değinirken, kültürel motifleri, sosyolojik boyutları, bir coğrafyanın neye ölçüt olabileceğini, Edgü’nün eserlerinde okuyucuyu dolaştırarak Edgü’yü anlattı.

 Hakan Kesel, “Yaşamın Bir Ucundan” yazısıyla, Tezer Özlü ve Ferit Edgü arasındaki ilişkiyi, tarihsel örneklerle güçlendirerek, bu bahtiyar dostluğu aralarındaki mektuplara değinerek İzafi’ye anlattı.

Kenan Tekeş, “Kayıp Kentte Bir Öğretmen” yazısıyla, “Hakkari’de Bir Mevsim” filmini ele aldı. Ferit Edgü’nün edebiyatına dair soruları, Necip Tosun, Murat Özyaşar ve İnan Çetin yanıtladı.

Genç kuşağın en başarılı romancıları arasında gösterilen Yavuz Ekinci, henüz yayınlanmamış olan “İncir” adlı romanının ilk bölümüyle dergide.

Şair ve yazar, merhum Cahit Zarifoğlu, “Savaş” öyküsüyle; usta öykücü Jale Sancak, naif bir dille yazdığı “Ada” öyküsüyle; kendine has diliyle Ahmet Büke “ ’Bir Nehir ki Ömrüm’ “ öyküsüyle; çizgisinin üstünde duran Aykut Ertuğrul, “Ay” adlı öyküsüyle; Mustafa Orman, “Deliliğe Övgü” öyküsüyle, Banu Kaba, “Kulak” öyküsüyle, derginin bu ay ki öykücüleri.

Derginin şiir kategorisinde, daha önce de başka edebiyat dergilerinde gördüğümüz: Bülent Parlak, Cihat Duman ve Gökhan Arslan var.

Diğer şairler ise şöyle: Nebiye Arı, “Süzme Bahane”; Nazlı Hamurcuoğlu, “Afiyet Olsun”; E.Fazlı Koştan, “Olay Yeri”, “Yan Yana”; Melih Coşkun, “Yenilmezlik Anıtı”; Murat Çelik, “Hiç”; Hanife Alemdar, “Her Şeyin Ortasındayım” bu sayıdaki şairler.

Ezgi Yıldırım, Amerikalı Romancı, Dave Eggers’ın minimal öykü dediğimiz, anlık kurmaca öykülerinden iki tanesini tercüme etti:

“Bu İki Yeğen” ve “Fotoğrafı Çekilmeyen Fotoğraf”.Utku Uraz Aydın, ‘Gerçeküstücü’ ressam Ody Saban’ın kişisel sergi broşüründen bir yazısını tercüme etti.

Derginin söyleşiler kısmında, Banu Kaba, Ahmet Büke ile öykü ve edebiyatı üzerine konuştu. Ahmet Bolat, Eylül’de ilk sayısıyla birlikte okuyucunun karşısına çıkacak olan, “İtibar” dergisi; İbrahim Tenekeci ile birlikte dergide yer alacak olan şair-yazar-gazeteci Furkan Çalışkan ile İtibar dergisi üzerine söyleşisi bulunuyor.

Derginin mutfağında hazırlanan, araya “İzafi Dayı” karakteri monte edilerek, her sayısında Cemal Süreya’nın anlatacağı kurgu söyleşi bölümümüzün bu sayısında: “Cemal Süreya Sezai Karakoç’u Anlatıyor” İzzet Kaya, bu sayıyla birlikte artık, ölmüş olan dergileri inceliyor; bu sayıda “YAZKO”yu ele aldı.

Nil Dumansızoğlu, çağdaş dünya edebiyatında Samuel Beckett ile aynı çizgide gösterilen Peter Handk’nin “Solak Kadın” adlı romanını anlattı.

Mustafa Özbilge, kendine has diliyle yine bir anlatıyla dergimizde yer alıyor: “Dostlarla Bir Gece Leyla’yı Anlamak(Aramak)”.

Hakan Bilge, “Mutlu Aşk Yoktur” adlı sinema filmini analiz etti. Ve son olarak, yeni çıkan ve beğendiğimiz kitapların kısa bir tanıtımı yer alıyor.

Dağıtım noktaları:

İstanbul: Mephisto (Taksim, Kadıköy), Kibrit kitabevi (Taksim) Simurg (Taksim), Ağaç kitabevi (Fatih), İnkılap kitabevi (Fatih), BİSAV (Fatih), İmge (Kadıköy), Penguen (Kadıköy) Ada (Kadıköy) 
Ankara: İmge, Dost, Bileşik, Turhan kitabevleri.
Bursa: Asa kitabevi, BKM(Bursa Kültür Merkezi) 
Diyarbakır: Kafka kitabevi İzmit: Taraklı Sahaf, 
Gaziantep: Yaşar Cevizli kitabevi… 
Kars: Kelepir Kitabevi 
 Trabzon, Samsun, Konya, Tunceli, Erzurum, Eskişehir.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Değirmen Dergisi 26. Sayı, Dosya: Mekânlarımız

Değirmen Dergisi 26. Sayı Dosya: Mekânlarımız Sayısı Çıktı…

Yüz sayıda tükenmeyecek bir döngünün bereket öğüten “DEĞİRMENi”, birinci çeyreği tamamladı. İki ayda bir, yeni anlamların harmanına sizleri davet eden değirmen, tam da bu harman zamanında; düşüncelerimizin, inançlarımızın, duygularımızın, davranışlarımızın, kelimelerimizin, kavramlarımızın, kurumlarımızın, sosyolojimizin harman yeri olan “mekânlarımızı” merkeze alan yirmi altıncı sayısı ile okurlarının karşısına çıktı.

Aşkın mekân algısını güçlendirmek adına örnekliğin izlerini sürmeye, devşirdiği “yitik”lerle mekâna “güzellik” katma cesaretini artırma iradesi taşıyan, anlam gücüyle dönen Değirmen’in düşünce ve edep yüklü diğer çalışmalarla mekânlarımızı kuşatan atmosfer olması, sessiz sedasız düşüncelere de bir ivme katması için, paylaşmak istedik.

Mekânlarımız dosyasında yetkin kalemlerden çok özel yazılar bulacaksınız: Medeniyetin Mekânları/ Lütfi BERGEN, Şehir ve Felsefe/ Hakan POYRAZ, Tahmis Kahvehanesinde Tabakam Kaldı/ Reşit Güngör KALKAN, Şehir, İnsan ve Mekân/ Yusuf YAVUZYILMAZ
Medeniyetin Kenar Yeri: Köy/ Rüstem BUDAK, Keçe Çadırdan Konuta Yayladan Şehire Geçişte Görülen Değişimler/ Mustafa GENÇ, Cemevi ve İşlevleri/ İhsan ÜNLÜ, Hane-i Yetimden Bir Cılız Sesleniş/ Asiye YÜCEL.

Edebiyat yazıları ile; Tanpınar ve Yahya Kemal İstibdadı / Cafer GARİPER, Nurullah Ataç’ın Ölümü Ardından Peyami Safa’nın Milliyet’te Yazdıkları/ Said COŞAR ve Dil ve Hakikat İlişkisi/İsmail SÜPHANDAĞI’yı ilgiyle okuyacaksınız.

Feta ödüllerinin hikayesini; Menderes DAŞKIRAN, Mavi Marmara Gemisi Feta’nın ta Kendisi yazısıyla paylaşıyor.

Şiirleriyle; Miras/ İsmail KARAKURT, Beyaz Bir Güvercin Uçtuğu Zaman/ Bahaettin KARAKOÇ, Sen Geldin Yaz Mevsimi/ Mehmet ÖZDEMİR, Ülkem Bir Gülümse/ Mustafa UÇURUM, Persona Non Grata/ Süleyman UNUTMAZ, Balkon Misafiri/ Evliya ÇELİK, Ayrıntı Suları/ Yavuz ERTÜRK, Üsküdar’da/ Rasim DEMİRTAŞ, Karşı/ Murat SOYAK, Gemi/ Veli KARANFİL, Şehir/ Atıf Emre ÖZDEMİR ve Zamanın Suçu Ne/ Nihan IŞIKER, Can Körebe/ İbrahim AÇILAN

Denemesiyle; Akşamüstü Durağında Nükseden Yağmur/Aslan GÜLCE, Film tanıtımıyla; “Aydın” Çıkmazı/ Hakan BİLGE, hikâyesiyle; Cep/ Murat TAŞ dergiyi şereflendiriyorlar.

Kitap tanıtım ve eleştirileriyle; Mehmed Can Doğan, Şiir Arkeolojisi Kısası Enbiya, Kolları Bağlı Odysseus, Mitoloji ve Menkîbe/ Hüseyin Avni CİNOZOĞLU ve Cengiz Aytmatov’un Romanlarında Kadın Tesiri / Anne Tipine Genel Bir Bakış/ Buğra KIZILKAYA sizleri bekliyor.

DAĞITIM: Kültür Dergi Dağıtım ve NT Kitabevleri
e-posta: degirmendergi@gmail.com
İletişim Tel: 0505 647 03 25
Abonelik Bedeli: 30 TL
Hesap no:
Rüstem Budak Adına Posta Çeki: 533 94 08,
Türkiye Ziraat Bankası Öznur Yıldırım adına IBAN TR16 0001 0000 1956 5129 9250 01

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Koridor Dergisi’nin Sonbahar Sayısı Çıktı…

Koridor Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin Sonbahar Sayısı (Sayı 15; Ekim-Kasım-Aralık 2010) Çıktı…

İçindekiler:

İnceleme-Araştırma-Deneme:

Sonbahar ve Yılın Koridor İçin Son Sayısı: Volkan ŞENKAL

KİTAP ÖLDÜ, YAŞASIN KİTAP!, Deniz HASIRCI

Fyodor Mihajloviç Dostoyevski, “Ölü Bir Evden Hatıralar”, M. Hikmet LÜLECİ

“Karakter”, Hüseyin KÖSE

UĞUR YÜCEL VE ‘KUZGUNCUK OTELİ’, Engin TURGUT

The Hurt Locker ve “Gizil” Politika, Hakan BİLGE

HÜZNÜN İFADESİ YA DA İFADENİN HÜZNÜ, Nihat NUYAN

Murat Serdar ARSLANTÜRK, Sizden Irak

Öykü:

Zenci İsa, John Henrik Clarke, Çeviren: Talip ESMER

AYŞE’DEN MEKTUP VAR, Aslı SOLAKOĞLU

Hantal ve Asalak, Murat KARA

Birkaç Tıkırtı Bırakmak, Necati ALBAYRAK

EKT, Duygu CESUR

Ihlamur Ağacı, Tekgül ARI

ZAMİR, Ali APAYDIN

Şiir:

M. Mahzun DOĞAN, BEN BİR BOZKIR ÜNİVERSİTESİ

Ecvet Emrah GÖKTAŞ, İbare

İrfan ÇINAR, lâ kuvvet; kim’ine göre

Kardelen DEM, parça parça çığlık

Murat DEMİRKOL, Antinomi

Aysegül K. ANAKDN, Babamla Tanışır mı Bir Şair?

Sidar Sinan ÖZMEN, meraklı çingene uzayı…

Oylun ERDAYI, Subert öldüğünde Franz’ın kedisi köprüden pavyona düstü!

Pınar KOCABAY, bir.

Ünsal ÇANKAYA, KUSDİLİ-M-

Özer BURGAZ, AĞLATIRIM KUMLARI

Erdinç DİNÇER, sahibinden satılık sözcükler

Oresay Özgür DOĞAN, pay

Onur ALBARAK, ADINI ŞURAYA YAZ VE ALTINA İMZANI AT

GÜLİZ MUTLU – Gece – Sabah …Konstantinos KAVAFİS, Çeviri: Güliz MUTLU, Yakarış

Michael KRUGER Almanca’dan çeviri: Nafer ERMiş,

H.Tuğrul ATASOY, TUHAF HAV

Arda YILMAZ, PÜRİTEN MESELE

Levent ÖZBEK, dünyayı terk eden yıldızların…

İletişim:

Dr.Levent Özbek (Dergi Editörü)

www.koridordergisi.com

koridordergi@yahoo.com

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Orhan Pamuk’un “Kar” Romanının Postmodern Kurgusu Üzerine

25 Aralık 2009 Yazan:  
Kategori: Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Manşet, Roman, Romanlar, Sanat

Orhan Pamuk - KarOrhan Pamuk, Kar’da (2002), Türkiye’nin siyasal haritasını, güncel ya da geleneksel dertlerini, Doğu-Batı problematiğini, “kendi” ya da “başkası olma”, kimlik kargaşası gibi sorunları yazınsal olarak kat ediyor. Türkiye’nin tüm sıkıntılarını kucaklama ve her şeyi anlatabilme kaygısı Kara Kitap’ta olduğu gibi bu kitapta da kendini belli ediyor. Bu bağlamda Kar’da Pamuk’un siyasete dolaysız ve içerden yaklaştığını kendi ağzından da dinleyebiliriz.

Kendisiyle 2000 yılında yapılan bir söyleşide şöyle diyor Pamuk:

“Şimdiye dek aslında bunun hep tersini savundum ben, güncel dertler, güncel siyasî sorunlar romancının dengesini bozar dedim. İnsan bunlara kitapları dışında enerji yetiştirmeli diye düşünüyorum çünkü. Ama uzun zamandır aklımı kurcalayan bir konu var. Güncel dertlerimize oturan bir konu. Biraz da kaçındığım bir şey yapmak istedim bu kez…” (Nilgün Cerrahoğlu ile Söyleşi, Milliyet, 2000)

Kara Kitap (1990), Yeni Hayat (1994) ve Benim Adım Kırmızı’da (1998) olduğu gibi polisiye atmosferin egemen olduğu Kar; siyasal partilerden (Refah ve ANAP); şeyhlerden, İslamcı örgütlerden; PKK ve Hizbullah’tan; Batı aydınlanmasından, Doğu-Batı sorunundan, postmodernistlerin yoğun olarak tartışageldikleri “özdeşlik” ve “farklılık” mantığından “ikizlik teması”na birçok konu üzerinde dönüp duruyor.

Kara Kitap Yeni HayatBenim Adım Kırmızı

Peki, bu denli gerçekçi bir izlenim veren Kar, nasıl bir kurguya sahip ve Kar’da postmodern olarak nitelenebilecek biçim öğeleri neler? Buna geçmeden önce romandaki bazı göndermelere değinmek istiyorum.

Romanın daha ilk sayfalarında Yeni Hayat’a bir gönderme var:

“…belki de bütün hayatını değiştirecek bir yolculuğa çıkmış olduğunu ta baştan anlayıp geri dönebilirdi.” (s.10)

Yeni Hayat’ın anlatıcı-kahramanı da (Başkahramanın ismi, Pamuk’un ismi ile uyaklıdır: Osman) yolculuklara (taşrayı, sözümona Anadolu’yu boydan boya gezer) çıkar.

Kar’daki “Yeni Hayat pastanesi” de (s.2) isimsel bir anıştırma, dahası direkt bir göndermedir.

Yeni Hayat’a bir gönderme de, eski bir solcunun Ka’ya (Franz Kafka’nın Joseph K.’sından ödünç alınmış bir isim) söylediği biçimiyle şöyledir:

“Kitapçıdan bir namaz hocası aldım kendime. Önümde yeni bir hayat başlıyordu.” (s.59)

Anımsanacağı gibi Yeni Hayat , “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” tümcesiyle başlar. Osman ve üniversiteli arkadaşlarının bu esrarengiz kitabı (ki okudukları kitabın ismi de Yeni Hayat’tır) okumaları ve ardından kayıp ve gizemli bir serüvene yol almaları Yeni Hayat’ın konusudur. Üniversiteli gençlerin okudukları kitap nasıl romanın (Yeni Hayat) ta kendisi ise, Kar romanı da özdeş bir postmodern kurgu üzerine inşa edilmiştir.

Yeni Hayat ve Kar romanlarını şöyle karşılaştırabiliriz:

YENİ HAYAT:

1) Güncel Hayat

2) Bayiler İmparatorluğu

3) Şifreli isimler: Serkisof, Zenith, Omega

4) Şiddet/Araba Kazaları

5) Kapitalist Göstergeler: Arçelik/OPA

6) Politik kurumlar: CIA/Özel Ajanlar

7) Paranoya

KAR:

1) Güncel Hayat ve Yakın Tarih

2) Siyasal Örgütler

3) Lacivert

4) İşkence/Terör/İntihar

5) Coca-Cola/Aygaz

6) MIT/Darbeciler

7) Vurulma Korkusu

Kar’da medya kişiliklerine, öldürülen aydınlara örtük ya da örtüsüz göndermeler de var: Güner Ümit’e, Ahmet Taner Kışlalı’ya, Turan Dursun’a, Çetin Emeç’e… Ve postmodern yapıtların olmazsa olmazı metinlerarası göndermeler: Ivan Turgenyev’in roman kahramanları… Sessiz Ev’deki (1983) Nilgün de Babalar ve Oğullar’ı okuyor… Ayrıyeten Hegel’in “özdeşlik mantığı” da sorunsallaştırılıyor…

Orhan Pamuk

Şimdi Kar’ın postmodern kurgusunu inceleyelim…

Anlatıcı, romanın 11. sayfasında okuru uyarıyor:

“Ka’nın eski bir arkadaşıyım ve başına gelecekleri daha bu hikâyeyi anlatmaya başlamadan önce biliyorum ben.”

Böylece Ka’nın, anlatıcının yazınsal serüveninde ya da yapıtın kurmaca biçiminde bir araç olduğunu öğreniyoruz:

“Bir içgüdüyle ve o günlerde içimden sık sık geçen ifadeyle ‘tıpkı Ka gibi’, çıkardığım bir deftere yazdıklarım okuduğunuz kitabın başlangıcı olabilir: Ka’dan ve onun İpek’e duyduğu aşktan kendi hikâyemmiş gibi söz etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Dumanlı aklımın bir köşesiyle de kendimi bir kitabın ya da yazının iç sorunlarına kaptırmanın aşktan uzak durmanın tecrübeyle edinilmiş bir yolu olduğunu düşünüyordum. Sanıldığının aksine insan isterse aşktan uzak durabilir.”

“Ama bunun için hem aklınızı çelen kadından, hem de sizi o aşka kışkırtan üçüncü kişinin hayaletinden kurtulmanız gerekir.” (S.382)

“Kars’ta kendisine gelen şiirleri Ka, bütünüyle kendi yazmış gibi hissetmiyordu. Bu şiirlerin kendi dışından bir yerden ‘geldiğini’, kendisinin onların yazılması (…) için yalnızca bir araç olduğuna inanıyordu.” Bu pasaj Ka’nın yazının ya da metnin kendisi olduğunu ima eder okura.

“Ka notlarını kendisinin bu ‘edilgenlik’ durumunu değiştirmek, yazdığı şiirlerin anlamını ve gizli simetrisini çözmek için tuttuğunu birkaç yerde yazmıştı.”

Şiirleri biten, “altıgen kartanesini” tamamlayan Ka, “yok olur”, bir başka deyişle, “yazının kendisi olur.” Şiir kitabı “Kar”, elimizdeki Kar adlı anlatıdır.

Altıgen Kar Tanesi

Anlatıcı:

“Bunların ne kadarı rastlantı, ne kadarı benim kurgumdu.” (S.413) ya da “…ama kahramanımızın orada söylediklerinin de hepsinin doğruluğundan emin değilim.” (S.73)

diyerek hem okuyucuyu üst-kurmaca bir metinle karşı karşıya olduğuna ikna eder hem de romancının çıplak ontolojik gerçeğe tümüyle ulaşamayacağını belirtir. Zaten özneler kendilerini romancıdan daha iyi tanırlar. Romancı onların ne düşündüğünü tam olarak kestiremez:

“…bu basmakalıp rollerin erkek yazarları da aslında kadın kahramanlarının erotizmi ve toplumsal görevleri konusunda ondan daha derin ve ince fikirlere sahip değillerdi.” (S.345)

Ayrıca “…sanatla gerçeğin karıştırılmaması gerektiğini…” savunur anlatıcı.

Kar’daki kahramanlardan Kadife’nin şu sözleri kahramanların kişileşme arzularıyla ilgili bir fikir verir bize ve biz de onlar “kahraman olduklarının bilincindeler” gibi ironik bir durumla karşı karşıya kalırız:

“İnsan bazen tanımadığı ve bir daha hiç görmeyeceğine emin olduğu birisine bütün hikâyesini anlatmak ister ya, her şeyi. Eskiden Avrupa romanlarını okurken kahramanlar yazara hikâyelerini sanki böyle anlatmışlar gibi gelirdi bana. Avrupa’da üç beş kişi benim hikâyemi böyle okusun isterdim.” (S.235)

Şöyle de diyebiliriz:

19. yüzyılın realist ve natüralist roman anlayışını/geleneğini (Honore de Balzac’dan Emile Zola’ya) sorunsallaştıran Orhan Pamuk, gerçekle kurmaca arasındaki bağı sorgular. Metnin okuyucuya rağmen göreliliğini imler:

“Romancı Orhan, şair arkadaşının zor ve acı hayatındaki karanlığı ne kadar görebilir.” (S.261)

Kar

Pamuk, kitabının geleceğini, bir yazar olarak konumunu, eleştirmenlerin tavrını da sorunsallaştırır:

“Türk şiirine getireceği modernist yenilikten dolayı pek çok eleştiri ve saldırıya uğrayacağını (…) düşünürdü Ka.” (S.295) “İyi bir şairin, doğru bulduğu ama şiirini bozar diye inanmaktan korktuğu kuvvetli gerçeklerin yalnızca çevresinde dönmesi gerektiğini ve bu dönüşün gizli müziğinin onun sanatı olacağını Ka (…) bana söylemişti.” (S.226) “Beni ukalâ, entelektüel ve yarı deli bulan Türklerle de aram iyi değildi artık.” (S.39)

Pasajdan da anlaşılabileceği gibi, şair konumu vurgulanan Ka, aslında romancı Orhan Pamuk’tan başkası değildir.

Kar’da bir ansiklopedi maddesinin (S.213) yanında gazete yazıları da görürüz. (S.32–35, 294–295) Bunların varmak istediği telos, gerçek ile kurmaca, hayat ile sanat arasındaki ilişkileri betimlemektir.

Orhan Pamuk, kitabında belgesel araştırma kitaplarının biçimini de kullanır ve tarihsel romanların gerçekle kurgu arasındaki konumuna eğilerek türlerarası geçişliliği imler:

“Lacivert’in (…) ne düşündüğünü merak edenler kitabımızın (…) otuz beşinci bölümünün beşinci sayfasında ‘idamımın’ kelimesiyle başlayan kendi kısa hikayesine de bakabilirler…” (S.73)

Yanı sıra biyografik roman türü de sorunsallaştırılır Kar’da.

155. ve 159. sayfalar arasındaki kusursuz anlatım, genellikle postmodern yazarların yapıtlarında rastlandığı gibi hakikat ve oyun karşıtlığının birbirinin yerini aldığı, iç içe geçtiği sayfalardır.

Kar, “şimdiyi hayal gibi yaşayan” bir yazarın elinden çıkma bir metin. Güncel-siyasal havayı koklamasının yanında anlatının kendi iç sorunlarını da kuşatan Kar, Pamuk’un yeni biçim denemelerini sürdürdüğü, kimilerinin iddia ettiği gibi “yaşamasız bir yazar” olmadığının bir diğer kanıtı.

**********

Not: Alıntılar “Kar” romanının 2002’de İletişim Yayınlarınca yayımlanan ilk baskısına aittir.

Yazan: Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Bu yazıyı 2002’de, Edebiyat Fakültesinde öğrenciyken yazmıştım. Edebiyatseverler (elbette Orhan Pamukseverler) ve SanatLog.com takipçileri ile özellikle paylaşmak istedim. Birkaç ufak ekleme dışında yazıda herhangi bir değişiklik yapmadım…

SanatLog-Cem Şancı Söyleşisi

Cem Şancı ile bir röportaj yaptık. Aşağıda tam metni bulabilir; hatta okuyup Cem Şancı dünyasına adım atabilirsiniz…

Dikkat! Ezberlerine körü körüne bağlı, kuralları yıkmaktan aciz ve özgürleşmekten korkan insanların canını yakacak bu metni okumamaları sitemiz adına rica olunur. SanatLog

SanatLog: Bir Kadın Masal İster romanı gerçek bir hikaye üzerine kurgulanmış. Öyküde sizi etkileyen ve onu kurgulamaya götüren neden nedir?

Cem Şancı: Öyküyü ilk duyduğumda kahramanlarının yaşama karşı duruşları beni etkilemişti. Uzun zamandır aradığım, örnek gösterilecek ve yaşamdan tüm beklentilerin bittiği, artık kimseye bir borcunuzun kalmadığı noktada yaşanacak aşkın, nasıl yorumlanacağını gösteren çok güzel bir örnekti. Yıllardır romanlarımda anlatmaya çalıştığım, toplumun, kuralların, geleneklerin, komşuların, çevrenin etkisi ilişkiden atıldığında ortaya çıkacak aşk gerçek aşktır ve bugün bizim alıştığımız, tanımladığımız aşktan çok farklıdır, söylemini ispatlayan bir öyküydü. Üstelik yaşanmıştı.

SanatLog: Kitabınızın genelinde kuralları, ezberleri, dikteleri yıkan ve hayatı daha umursamaz yaşayan karakterler göze çarpıyor. En büyük argümanları ise hayatı ciddiye alıp küçük hesaplar peşinde koşarak geleceğini daha sağlama almaya çalışırken hiçbir zaman o sağlama alınmış mutlu ve huzurlu geleceğe ulaşılamayacak olması üzerine sözleridir. Toplumsal hayatta yaşanan huzursuzluk ve memnuniyetsizlik ortamının bununla ilgisi olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Cem Şancı: Toplum insanlara küçük yaşlardan itibaren belli hedefler koyuyor. Beynine kazıyor bunları. Haliyle, bireyler yetişkinliğe gençliğinde hala bu travmanın etkisinde, aklına kazınmış görevleri yerine getirmek için çabalayıp duruyor. Çok az insan, aslında ulaşmaya çalıştığı hedeflerin onun arzusu olmadığını, annesinin, babasının, komşuların, çevrenin ondan istediklerini yerine getirmek için kıçını yırttığının farkına varabiliyor. Aşk bile bu ezberlerle yaşanıyor. Kız çocuklarına, evlilik yaşına gelince hemen bir koca bulması gerektiği, gösterişli bir düğüne kocasını çevreye gösterip, bir prenses edasıyla salına salına nikah defterine imza atması gerektiği ve kocası ona kraliçeler gibi bakarken, kocasının rahmine bıraktığı çocuklarını büyütmesi gerektiği anlatılıyor. Erkek çocuklarına da kızların arzularına hizmet etmeleri, kız erkeğin soyunu devam ettirecek çocuklar için rahmini açmışken, erkeğin de kızın her ihtiyacını yerine getirip, onun etrafında pervane olması gerektiği anlatılıyor. Ve zaten sorgulama yetisinden yoksun bırakılan bu gerizekalı çocuklar tüm hayatları boyunca beyinlerine kazınan bu hedefler için kendilerini paralıyor. Şimdi, bir yandan baktığınızda, aslında istenen şeyler mantıksız değil. İnsanoğlunun yok olmaması için her jenerasyonun çocuk doğurması ve çoğalması lazım. Eğer sadece bir jenerasyon üremeyi reddederse insanlık evrenden silinir. Doğum gibi zor ve kırılgan bir süreci sağlıklı biçimde başarmak için de çocukların beyinlerine kazınan bu ezberler aslında insanoğlunun menfaatine. Ama bunu, insanları beyni yıkanmış, mutsuz robotlara dönüştürerek yapmak yerine, aynı zamanda mutluluğu, doyumu, mantığı yücelterek sağlamak da mümkün. Eğitimli, sorgulama yetisine sahip, yüksek bilinç düzeyine sahip bireyler yetiştirmeye dayalı bu sistemi ise, dünya lordlarının istemediğini düşünüyorum; zira herkesin yüksek bilinç düzeyine sahip olduğu bir gezegende, emeği sömürülecek enayi bulunamazdı. O yüzden, günümüzde aşkın, dünya lordlarına enayi yetiştirmek için kullanıldığını, tüm evlilik saçmalıklarının, salakça, mantıksızca kuralların, kıskançlıkların, patır patır doğurulan çocukların, çalıştıracak köpeğe ihtiyaç duyan lordlarımızın arzusu olduğuna inanıyorum. İnsanları eğitmeyip de sadece üreyin diye çalışan bir sistemin başka bir açıklamasını bulamıyorum.

SanatLog: Romanınızda masalların gerçek olabileceği üzerinde durmuşsunuz. Bu tanımla hiçbir şeyin imkansız olmadığını vurgulamışsınız. Fakat bu imkansızlıkları aşmamamız için bazı engellerden de bahsediyorsunuz. Peki, bu engeller, kurallar, normlar, dikteler mi yoksa kendi önyargılarımız mı?

Cem Şancı: İnsanoğlunun kulaktan kulağa yaşattığı masallar, aslında yasak olan düşüncelerin, yaşamların insanların zihnindeki yansımalarıdır. Yani, bir topluma nasıl yaşayacakları ve nasıl davranacaklarına dair kurallar getirir ve bunun dışına çıkanları yok etmekle, toplum dışına itmekle tehdit edip, bugün olduğu gibi, belli kalıplarla yaşamaya izin verirseniz, eğitilmemiş de olsa insan zihni, mantığın sesinin ona fısıldadığını duyacaktır ve konuşmaya, karşı çıkmaya korksa bile o mantık sesinin fısıldadıklarını içinde barındıran masallar üretecektir. Haliyle, gerçekten uzak, farazi hayal ürünleri sandığımız masallar aslında, bastırılmış, ezilmiş insanoğlunun zekasının isyan sesidir. Gerçek olamayacak kadar hayal ürünü, uydurma gibi görünürler; çünkü içinde yaşadığımız gerçek, masallardaki hayatı yasaklamıştır. Bize gerçek olması mümkün görünmez. Oysa, etrafımızı saran kuralları, gelenekleri, normları üstümüzden atabilsek, masalları pekala gerçek kılarız.

Cem Şancı

SanatLog: Kitabınızın bir de aşk ekseninde döndüğünü ve klasik aşk cümlelerini yakıp yıktığını görüyoruz. Aşkın somutlaştırılması üzerine bir itirazınızın olduğu ve bedensel aşkın varlığına inanamadığınızı söylediğiniz satırları okuduk. Çevremizdeki bütün insanların ağızlarından düşürmedikleri, atıp tuttukları aşk hakkında neler söylemek istersiniz?

Cem Şancı: Yalan olduğunu söylerim. Çiftler bir yandan birbirine, hayatın anlamını diğerinde bulduklarını, gönül ve zihin köprüsüyle birbirlerine bağlandıklarını, maddenin ve dünyanın, varlığın da ötesinde ruhani bir bağ kurduklarını dile getirirken öte yandan, birbirlerini başka bedenlere dokunma kavramı üzerinden yargılayabiliyorlarsa, o söylenenler yalandır. Bu kadar basit. Eğer sevdiğiniz insanın bedenine başka birinin dokunması sizi çileden çıkarıp, kapıyı camı indirtiyor, cinayet işleyecek veya ondan vazgeçecek kadar kudurmanıza neden oluyorsa, sizin için o, bir et parçası demektir. Onun bedenini kendinize tapulanmış bir ev, araba gibi görüyorsunuzdur ve başkası ona dokunduğunda hanenize tecavüz edilmiş, otomobiliniz çalınmış gibi sinir krizi geçiriyorsunuzdur. Oysa sevdiğiniz kişi bir insandır ve çok karışık, kompleks bir kimyasal, duygusal, düşünsel mekanizmaları vardır. Bir insanı, o mekanizmalar şekillendirir ve siz aslında o mekanizmaya aşık olursunuz.
Şimdilik insanoğlunun bilinç düzeyi, bir insanı malı yapmadan aşık olmayı anlayacak seviyede değil ama mantık burada devreye giriyor ve her geçen gün bu vahşi sahip olma dürtüsünün, beden tapulamacılığın önüne geçiyor. Yüz yıl önce bir erkeğin, bir kadının tenine dokunması bile tabuyken ve sırf bu yüzden kocası, eşini boşayabilirken, bugün mesela kadınlara erkek masörler tarafından masaj yapılması tüm dünyada çok olağan bir hadise. Demek bir erkeğin, eşinizin, sevgilinizin, sırtına, omuzlarına, bacaklarına dokunması öyle ölümcül bir olay değilmiş? Şimdi, yüz sene önceki insanları çağırıp karşımıza alalım ve onlara şu soruyu soralım? Ne oldu? Ortalığın ağzına sıçtınız, dünyanın ebesini siktiniz, kadınları, erkekleri birbirine dokunmaktan korkan salaklara çevirdiniz de ne oldu? Bak, erkek ve kadın birbirine dokunuyor, masaj yapıyor ve dünya yıkılmıyor. Ne oldu?
Haliyle yüz yıl sonra da, o zamanın insanları dönüp bize bakacak, aşkı bedensel sadakatla tanımlayan salaklar olduğumuzu düşünüp, bize götleriyle gülecekler.

SanatLog: Kitabın en dikkat çeken karakterlerinden biri de Bilge. Bilge karakteriyle bir toplumsal eleştiri yapmışsınız. Bizleri okurken Chuck Palahniuk tarzı bir sorgulamaya götürdü diyebilirim. Gerçekten sosyal düzende zenginlerin çirkin ve kirli bir hayatı olduğunu aksine daha fakir insanların insanlık ideasından daha fazla pay aldığını söylemek mümkün mü?

Cem Şancı: Vahşi bir dünyada, herkesin paranın peşinde olduğu bir dünyada, elinde parası olan birinin bunu elinde tutabilmesi kolay değil. En basit örnekle, cebinizde parayla karanlık bir sokağa girerseniz, biri gelip kafanıza vurup paranızı alır. Modern dünyanın tüm mekanizmaları da, onu kuran lordlar tarafından, elinizdeki değerli maddeleri hatta emeğinizi almak, bir şekilde kendilerine mal etmek üzerine kurulu. Haliyle, zengin olmak, o değerleri elinizde tutabilme becerisini de gerektiriyor. Bir bankaysanız, kasanızdaki parayı korumak için silahlı korumalar tutmak zorundasınız. Zengin bir işadamıysanız, mal varlığınızı korumak için sinsice düşünmek zorundasınız. Öte yandan, fakirseniz de, size kuruş vermemek ama elinizdekileri almak üzerine kurulu bir düzende hayatta kalmak için o düzenin kuralları dışına çıkmak zorundasınızdır çünkü o kurallarda fakir insanı rahata ve refaha kavuşturmak için bir düzenleme yoktur. Buna kısaca sosyal adaletsizlik diyoruz ve sosyal adaletsizliğin olduğu bir toplumda, Bilge’ler de çıkar, Dövüş Kulüpleri de.

SanatLog: Roman aslında edebiyat dünyasında bir ilke de imza attı diyebiliriz. Benim Çokluortam Sanat Eseri dediğim yeni bir tür edebi eser yarattınız. Müziklerle bezenmiş bir kitap, sinema filmi çekilecek bir öykü ve bir web adresi olan bir eser. Sayfalarda linkler paylaşıp insanları olayların atmosferine çekmeyi başaran yaratıcı bir hamle gördük. Peki, böyle bir eser yaratma fikrine nasıl kapıldınız?

Cem Şancı

Cem Şancı: Dijital çağın artık bu tür eserlerin ortaya çıkmasına imkan verdiğini gördüm. Uzun zamandır bunun gibi bir iş için fırsat kolluyordum ama yıllar önce ne youtube vardı, ne müzik, video paylaşımı gibi imkanlar mevcuttu. Aslında, bu kağıda basılı roman da tam olarak istediğim sonuç değil. Elektronik kağıda basılı, kullanıcıların ekranın üzerindeki linklere basıp doğrudan ilgili web sayfalarına gidebileceği, metinde bahsi geçen melodileri dinleyebileceği, kendi müziğine, video öğelerine sahip romanlar hayal ediyorum ama onun için de henüz vakit var. Bir Kadın Masal İster, bu haliyle, yakın gelecekti roman deneyiminin küçük bir denemesi oldu.

SanatLog: Romanın bir de doğum öyküsünü kaleme aldınız. Doğum anını okuyucuyla paylaşmak, üslubunuz, müzikler, bir sinema filmi ve bir web sitesiyle birlikte roman, okuyucuyu dört yanından kuşatıyor. Roman sanki biz okuyucularla birlikte yazılmış gibi oluyor ve olayların gerçek dünyada izdüşümleri varmış hissine kapılıyoruz. Romanda Bilge Karakterinin “(…) çöpe atacağın şeyleri değil de, işine yarayan bir şeyini paylaşır mıydın?” diye bir cümlesi var. Sizin de bütün bu çokluortam desteği ve doğum öyküsüyle yapmaya çalıştığınız şey romanı okuyucuyla “paylaşmak” mıdır?

Cem Şancı: Elbette, tüm o detaylar çöpe atılacak detaylar değil, aylar süren bir çalışmanın, çabaların sonucunda ortaya çıkmış anılardı. Kitap güncesi yayınlamak aslında çok yazarın hayalidir ama çoğu kez başarılamaz, zira romancı ya çok yorulmuştur ya da çevresindeki dangalak yayıncıları, akıl danışmanları, okura bu kadar çok sır vermenin ve fil dişi kulesinden inmesinin karizmasını sarsacağını söyler. Sonuçta yazar da kitap güncesinden vazgeçer. Fakat tüm bu yayıncılık klişeleri benim için anlamsız olduğundan ve okurunda uzak, fil dişi kulesinde yaşayan yazar imgesinin büyük bir yalan olduğunu bildiğimden, yazarların hayatın içinden beslenen, yaşayan, toplum içine karışan insanlar olması gerektiğine inandığımdan, bir roman güncesi yayınlamamın önüne kimse geçemedi.

SanatLog: Kitabınızda internet dünyasının ünlü sözlük yazarlarından Author karşımıza çıkıyor. Bugüne kadar kitaplarınızda başkarakteri sizle ilişkilendirip o hep eleştirdiğiniz kurguyla gerçeği ayıramayan insanlara yine kurgu olan ama söylemleri sizinkilere daha çok benzeyen Author karakterini öyküye ekleyerek mi bir cevap vermek istediniz?

Cem Şancı: Author, on sene önce aklımdaki fikirleri, olgunlaşmamış kurguları daha sonra istediğim yerden ulaşabileceğim gibi online olarak sözlük mecrasına kaydederken ortaya çıkan bir karakter. Ben müsveddelerimi sözlüğe kaydederken, o sıralar değil popüler olmak, kimsenin ne olduğunu bile bilmediği sözlükte beni takip eden okurlarım oluşmuş. Bu insanların tepkileri, cevapları, karşılıkları ile interaktif bir online roman karakteri doğdu ve on sene içinde gelişti. Yeri geldi parmaklarımın pasını atmak için kullandığım bir karaktere dönüştü. Ama sonuçta bugün savunduğu değerler benim de hayat felsefemin özünü oluşturuyor. Haliyle, onu artık sanal mecralardan çıkarıp, kağıda geçirerek ölümsüzleştirme fikri çok da hoşuma gitti. Merak edenler, Author’un kimliği, karakteri hakkında ipuçlarını romanın sayfaları arasında bulabilir.

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Serhat Çolak

colakserhat@hotmail.com

Sonraki Sayfa »