Osmanlı İmparatorluğu’nda Bir Ermeni Sanatçı: Yervant Oskan Efendi (1855-1914)

16 Aralık 2010 Yazan:  
Kategori: Sanat

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk güzel sanatlar okulu Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk heykel hocası olan Yervant Oskan Efendi, 1855 yılında İstanbul’da doğar. Roma Güzel sanatlar Akademisi ve Fransa’da eğitim gören sanatçı, özellikle İtalyan naturalist anlayışın etkisinde kalır. Akademiye 32 yılını veren Oskan, ilk Türk heykel kuşağını yetiştirmesi açısından oldukça önemli bir sanatçıdır. (Köksal, Ahmet, “Resim ve Heykel Sanatımızda 100 Yıl”, Milliyet Sanat Dergisi, S.68, İst-15 Mart 1983, s.32-35.)

Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucusu ve müdürü Osman Hamdi Bey ile yakın arkadaş olan Yervant Oskan, tıpkı Hamdi Bey gibi arkeolojik kazılara katılır ve bulunan eserlerin restorasyonunda görev alır. Bu bağlamda yapılan Sayda kazısından elde edilen İskender Lahti’nin restore çalışmasında Oskan Efendi’nin ismine rastlanmaktadır. (Cezar, Mustafa, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, 1.Baskı,T.İş Ban.Yayınları, İst.1971, s.273).

Venedik Rafael Kolejinde Luigi Quera’nın, Roma Güzel Sanatlar Akademisinde Enrico Deccetti ile Girolamo Masini’nin öğrencisi olan Oskan Efendi ayrıca, sanat tarihi açısından büyük bir isim sayılan Gigi’nin derslerine katılmıştır. Kendisi 12 yılını resim, perspektif, mimari ve heykeltıraşlık etütlerine verir ve 1878 yılında Paris’e gider. Orada sergiler için büyük boyutlu figürler üzerinde çalışır. Ve bu sergiler bitince de iki yıl kadar bronz eserler üretir. Ardından atölyesini kapatarak İstanbul’a dönmek zorunda kalır. Kedisi burada Osman Hamdi’nin hizmetine girecektir. (Cezar, Mustafa, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, 1.Baskı,T.İş Ban.Yayınları, İst.1971, s.421).

Yazar Adolphe Thalasso Oskan Efendi hakkında şunları söyler;

“Ressam ve heykeltıraş olan E.Oskan Efendi, Osman Hamdi ve Halil Beylerle Osmanlı sanatının önemli üstadlarını oluştururlar. O, Türkiye doğumlu 3 büyük sanatçıdan biridir…” (Cezar, Mustafa, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, 1.Baskı,T.İş Ban.Yayınları, İst.1971, s.421).

3 Mart 1883 yılında açılan Sanayi-i Nefise Mektebi, Osman Hamdi bey’in müdürlüğü ile eğitim hayatına başlamıştır. Okulun dahili müdürü ve ilk heykel hocalığına da Oskan Efendi atanır. İlk etapta sadece erkek öğrencileri kabul eden okulda azınlıkların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Okul, eğitim hayatına resim, heykel, mimari gibi bölümlerle başlar. Oskan Efendi, heykel bölümünde ve kurulan atölyede dersler verir. Kendisi de heykel çalışmaları yapar. (Tansuğ, Sezer, Çağdaş Türk Sanatı, 8.basım, İst-Ocak 2008, s.104).

Malûmat Dergisi, 7 safer 1320 yılına ait gazete 1902 senesinden Sanayi-i Nefise Mektebi’nde görevli olan öğretmenleri şöyle sıralamaktadır:

“1902 senesinde sanayi-i Nefise mektebi Öğretmenleri”

Sanayi-i Nefise Mektebi, Tarih-i inşası 1298

Müdür Utufetlû Hamdi Beyefendi

Dahili müdür Oskan Efendi (Heykeltraşlık muallimi

Sanayi-i Nefise tarih muallimi ___ Mimar Vedat Bey

Hendese ve menazır muallimi ___ Miralay Hasan Fuad Bey

Teşrih muallimi ___ Yusuf Rami Bey

Fenn-i Mimari muallimi ___ Mösyö Valori

Fenn-i Mimari muallimi ___ Mösyö Bello

Yağlı boya muallimi ___ Mösyö Valeri

Karakalem muallimi ___ Mösyö Varniya

İptidai sınıflar

Karakalem muallimi ___ Adil Bey

Hakk muallimi ___ Nesim Efendi

(Cezar, Mustafa, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, 1.Baskı,T.İş Ban.Yayınları, İst.1971, s.553).

1901-1903 yılları arasında açılan İstanbul Salon sergilerinde resim ve heykel örnekleri sergilenmiştir. Bu sergilerde Heykeltıraş Oskan Efendi’nin ismine sıklıkla rastlanır. Örneğin Oskan Efendi 1902 yılı sergisine 3 resim ve 2 heykel çalışmasıyla iştirak eder. (Tansuğ, Sezer, Çağdaş Türk Sanatı, 8.basım, İst-Ocak 2008, s.110-111).

Sanatçının bronz ve mermerden yapılmış eserleri oldukça fazladır. Oryantalist etkili, tarihsel ve mitolojik konulu çalışmalara ağırlık vermiştir. İstanbul’da heykeltraşlık yapan ilk kişi olması açısından önemlidir Aynı zamanda bunları salonda ilk teşhir eden kişidir. Önemli çalışmaları arasında “Osman Hamdi’nin eşi Naile Hanım büstü, Muzaffer Venüs, tavuk satan kadın ve kılıçla danseden zeybek” yer alır... (Cezar, Mustafa, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, 1.Baskı,T.İş Ban.Yayınları, İst.1971, s.421).

Heykel sanatının henüz kabul görmekte zorlandığı yıllarda bir güzel sanatlar okulu açılarak heykel bölümünün kurulması, Osmanlı sanatı için büyük bir adım olmuştur. Ve bu sanatın gelişmesinde de en önemli kişi şüphesiz heykeltıraş Oskan Efendi’den başkası değildir.

Yervant Oskan

Osman Hamdi’nin Eşi Naile Hanım Büstü

Zeybek ve Tavuk Satan Kadın
(Osman Hamdi ve Sanayi-i Nefise Mektebi, MSÜ yayını, 1963.)

Kaynakça

Cezar, Mustafa, Sanatta Batı’ya Açılış ve Osman Hamdi, 1.Baskı,T.İş Ban.Yayınları, İst.1971, s.273,421,553.

Köksal, Ahmet, “Resim ve Heykel Sanatımızda 100 Yıl”, Milliyet Sanat Dergisi, S.68, İst-15 Mart 1983, s.32-35.)

Osman Hamdi ve Sanayi-i Nefise Mektebi, MSÜ yayını,1963.

Tansuğ, Sezer, Çağdaş Türk Sanatı, 8.basım, İst-Ocak 2008, s.104, 110-111.

Derya Uzun

calukya1@gmail.com

İstismar Sinemasında Genç Kız ve Canavar Teması

İstismar sinemasında; her biri birbirinden fazla hayranlık uyandıran çeşitli temalar vardır. Bunlardan biri olan “genç kız ve canavar” teması, insanlığın seksüel dürtülerinin en tozlu dehlizlerinde, hangi impulsu dürtüklüyorsa; oldukça sık kullanılır. İzleyici, bir canavarın kollarında kıvranan genç ve güzel (tercihen çıplak) bir kadını görmekten zevk almaktadır. Kadının kırılganlığının canavarın kabalığıyla kıyaslanması; neticede seyirci erkeğin kendini o canavarla özdeşleştirmesi ile açıklanabilir. Çoğu erkek cinsel birleşmeyi bir av olarak görmektedir. Ürkek bir ceylan olarak gördüğü kadını avlar, korkutur, tecavüz eder, zarar verir; ve bunlardan zevk alır. Tabii ki bir erkek olarak bu genellemeyi çok kaba buluyorum ama ilkel dürtülerin hayvaniliği göz önünde bulundurulursa, pek de yanlış olmayacaktır. Erkeğin kendini canavar olarak görmesi (bilinç altında canım!) bazen ilkel dürtülerin birbirine karışmasına, beslenme dürtüsünün çiftleşme iç güdüsüyle yer değiştirmesine neden olabilir. Sevdiği kadını parçalayıp yiyen bir adamın hayatı film olmuştu yanılmıyorsam. İşte (erkek) izleyicinin talebi sonucu bu tür ortaya çıktı. Söz konusu olan canavar, belki tecavüz belki beslenme amacıyla kadınlara yaklaşıyordu; ama far ketmezdi, zaten bu iki dürtünün sınırlarını kesin çizen bir bilinç de yoktu.

Görsel sanatlarda ucuz tiyatro sahnelerinde; oryantal kıyafetlerle dansederek önce vücudunu ibraz eden yarı çıplak bir kadının gösterisi; sahneye fırlayan ucuz bir pelüş kostüm giymiş canavarın saldırısıyla iyice baharatlanıyordu. İzleyici hem korkuyor hem de (bir yandan) canavarın o kadını yakalayıp…neyse. Bu gösteriler çok popülerdi. Sinema tarihinin en kötü yönetmeni Ed Wood bile, filmlerinin reytingini artırmak için araya böyle parçalar atıyordu (Glen or Glenda’da rüya sahnesi). Bazen dünyaya uzaydan bir yaratık geliyor, denizden bir canavar fırlıyor, çatlak bir profesör özel ilaçlarla bir adamı canavar haline getiriyordu. Bu canavarlar dünyayı yok etme müdahalelerinin bir durağında; oraya sanki tecavüz edilsin diye konmuş gibi görünen bir kadına mutlaka uğruyordu. Kadın bir kaçmaya çalışıyor bir yandan da (nedense) canavara sarılıyor, ha kurtuldum kurtulucam derken orasını burasını açıyor, rol yeteneğinin el verdiği ölçüde göz yaşı ve orgazmı harmanlayarak kendisinden bekleneni hakkıyla icra ediyordu.

Bunları modern çağın dejenerasyonu olarak düşünenler için “genç kız ve canavar” imgesinin tarihsel kökenlerine değineceğiz, naçizane…

Yunan Mitolojisi

Eski Yunanlılar, dinlerine de erotizm sosu bulaştırmış, tanrıların onunla bununla düşüp kalkmasını sulanan ağızlarıyla kulaktan kulağa yaymışlardır. Zeus, uçkuru en gevşek tanrıdır. Güzel bir kız görür görmez nefsi uyanan Zeus amca, bir punduna getirip bu kızı yatağa atar mutlaka. Halk bu öyküleri sevmektedir. Eh tüm bunlar uydurma olduğu için, şairlerin seksüel arzularını yansıtış biçimine göre çeşitlenmektedir. Mesela Zeus’un (ya da kör şairin, bilemiyoruz) fantazileri çeşitlidir; ölümlü çoğu kızla, hayvan vücudunda halvet olur. Mesela Leda ile kuğu bedeninde sevişir, kadına yumurta doğurtur. Europa’yı bir boğa şeklinde kaçırır.

Daha şiddetli bir “hayvanlara aşık olma” hikayesi, efsanevi kral Minos’un başına gelir. Minos, bir şekilde sular tanrısı Posedion ile bozuşur. İşi pisliğe vuran Poseidon, beyaz bir boğa yaratır ve Minos’un karısı Pasiphaë’nin bu boğaya aşık olmasını sağlar. Aşkından deliye dönen kraliçe, saray mucidi ve mimarı Daedalus’a bronz bir inek yapmasını emreder. İneğin içi boştur, cinsel organlarının olması gereken yer de deliktir. Kraliçe bunun içine girer ve boğayı baştan çıkarır.

İnekle çiftleştiğini zanneden boğa işini bitirir, kraliçe de bu ilişkisinin meyvesini doğurur: Minotauros (boğa başlı adam).

Boğa kültürüne sahip başka bir ülke olan İspanya’nın ünlü ressamı Picasso’nun kaba bir cinsellik zevki vardır; ünlü bir eskiz dizisinde Minotauros’la çıplak kadınları resmetmiştir. Bu çizimlerin çoğu pornografik özelliktedir ve izleyende çiğ bir uyarılma oluşturur.

Mitolojideki erotizmin bu kadar çeşitli olması, muhtemelen o dönem Yunan cinsel hayatının da geniş mezhepli olmasından kaynaklanıyormuş. Şu an kabul edilirliğini kaybetmiş olan hayvanlarla ilişki, o dönemde sık rastlanan bir fantaziyiymiş. Lucius Apuleius’un Altın Eşek (Asinus Aureus) adlı antik hikayesinde de; büyüyle eşeğe dönüştürülen kahramanımız ihtiraslı bir hanımın eşek sevgisinden ziyadesiyle yararlanır.

Aslında başlığımız Yunan mitolojisi ama cinsel çeşitlilik konusunda ilk sıradaki Japon kültürü ve folklörü; garip, doğal yaratıklarla çiftleşen kadınlarla doludur. Bunun sonucunda doğurdukları çocuklar, iblis olan babaları gibi olağanüstü güçlerle donatılacaktır. Japon erotik sanatı olan “Shunga”da deniz cinleri tarafından tecavüze uğrayan kızların pornografik çizimleri vardır.

Ringu (Yüzük) adlı filmde bile, şeytani kızın doğumu üstü kapalı olarak, annesinin bir deniz iblisi tarafından tecavüzüne bağlanmıştır.

Hades ve Persephone

Yunan mitolojisinde adı geçen Persephone, tarım ve toprak verimliliğinin tanrıçası Demeter’in kızıdır ve o zamanlar adı Kore’dir (genç kız). Peri kızlarıyla beraber kırlarda çiçek toplarken yeraltı (ölüler ülkesi) tanrısı Hades tarafından görülür ve beğenilir. Tanrı, dikkatini çekmek için yerden bir çiçek (nergis) çıkarır. Kore, bu ilginç çiçeği koparmak için yaklaşınca Hades, tüm korkunçluğu ile toprağı yararak yeryüzüne çıkar ve annesinin yakarmalarına rağmen kızı kaçırıp yeraltına alır. Kore, burada Persephone adını alır ve ölüler dünyasının kraliçesi olur.

Yaşlı ve korkunç bir adam tarafından kaçırılan ve tecavüz edilen bakire kız, Yunan mitolojisinde mevsimlerin oluşumu için bulunan bir yöntem aslında. Peki niye bu kadar erotik ve kışkırtıcı olmak zorundaydı? İşin keyfine varan ünlü heykeltraş Bernini’nin “Persephone ve Hades” heykel grubundaki gerilime dikkatinizi çekmek istiyorum.

Gayet tahrik edici…

Susanna ve Yaşlı Adamlar

Eski Ahit, ders vereyim derken tam tersine erotik olan bir sürü kıssa içerir. Anal ilişkiyi seven bir kent, babasından hamile kalmaya çalışan kızlar…falan gırla gidiyor. Ama konumuzu ilgilendiren bir karakter var ki Marki de Sade’ın ağzını sulandırır. Susanna adlı bedbaht kadın, bahçesinde çırılçıplak banyo yaparken (çok uygunsuz olduğunu ben de kabul ediyorum) iki yaşlı adam tarafından röntgenlenir. İşini bitiren Susanna tam eve girecekken iki adam yolunu keser ve kadını kendileriyle yatmaya zorlarlar! Kadın tabii ki bu pis ihtiyarları geri çevirir ama gözü dönmüş tecavüzcüler, isteklerini reddederse, genç bir erkekle zina yaptığını tüm köye yayacakları konusunda tehditte bulunurlar. Görsel sanatlarda bu şantaj hadisesi, iştahla sömürülür. Dini resimlerde (bu öykünün ne kadar dinsel olduğunu tartışmak bize düşmez) kadınlar büyük rahatlıkla çıplak çizilebilirdi. Fakat bu çıplaklık “ilahi çıplaklık” denen, izleyicide cinsel uyarılmayı en aza indirmeye çalışan, ayrıntısız bir nüdizmdi. Vücut gergin bir şekilde estetize ve idealize edilirdi. Günümüzün istismar sinemasıyla aynı kaygıyı taşıyan, hem gösterip hem vermeyen bu resimlerde kadının etleri olabildiğince sergilenir ve çirkin, canavar suratlı, korkunç adamlarla tezat oluştururdu. Güzel sanatlarda nasıl işlendiğine iyi bir örnek: Jacopo Tintoretto’nun yorumunda yaşlı adamın nereye baktığına dikkat edin.

Kadınları en iyi çizen kadın olarak nam salmış Rönesans ressamı Artemisia’nın resminde ise Susanna’nın yüzündeki iğrenme ifadesi daha gerçekçi verilmiştir.

Artemisia’nın ilahi çıplaklığı yerle bir ederek, kadının vücudundaki tüm kıvrımları en çiğ haliyle vermesi ise bir kadın gözüyle kadın cinselliğine yaklaşıma güzel bir örnek.

Eski Ahit’teki bu kadın karakterlerin, sessiz pasif kurbanlar olarak gösterilmesi feministlerin de tüylerini diken diken etmiştir.

Ölüm ve Bakire

Hades ve Persephone mitinden esinlendiği muhtemel bu tema ortaçağ sonlarında ortaya çıktı ve hızla popüler oldu. Ortaçağ karanlığında ahlak dersleri içeren ve insanlara ölümlü olduklarını hatırlatıp yola getirmeyi amaçlayan desenler, süslemeler ve objeler çoktu. Mesela “Ölüm Dansı” bunlardan biriydi. Genellikle halka olmuş çılgınca danseden, vur patlasın çal oynasın şeklinde iskeletler, mezarların üzerinde tepiniyorlardı. Bu temada cinselliğe yer yoktu. Gelgelelim Ölüm ve Bakire’de; üzerinden etleri ve derileri sarkan pis bir iskeletin yanında ona tezat oluşturan, genelde tüm güzelliğini gösterecek şekilde çıplak, pembe tenli genç bir kız vardı. Amaç gençlik ve güzellikleriyle gurur duyan kadınlara bunların geçiciliğini hatırlatmak olsa da muhakkak erotik bir kaygı da taşıyordu (bence). Zamanı göz önüne alındığında çıplak kadın göstermek için en legal yol buydu ve ressamlar ahlak dersi vereyim diye nedense bakirenin teninin saydamlığı üzerinde zaman harcıyorlardı! Bazen kız ölümün korkusuyla göz yaşlarına boğulup af diliyor ya da kendisini zorla öpen ve elini edepsiz yerlere sokan iskelete pek de karşı koymuyordu.

Böylece gitgide didaktik rolü azalan motifte iş neredeyse pornografiye ulaştı.

Güzel ve Çirkin

Masalı hepimiz biliyoruz. Bir canavar tarafından evliliğe zorlanan bir kız nihayetinde ona aşık olur. Burada başta bir zorlama görülürken, ilerleyen satırlarda iradeli bir boyun eğiş vardır. Bakire bir kızın bir canavara aşık olması… En yumuşak yorumla “garip” denebilecek bu hassas konu çeşitli dallarda incelenmiş ve değişik ürünler verilmiştir. Yazılı edebiyata ilk geçtiği zamanlarda masaldaki canavar en iğrenç ve en grotesk haliyle verilmiş ve olayın absürdlüğünün altı çizilmiştir.

Sinemada La belle et la bete adıyla (1946, Fransa, Y: Jean Cocteau - Oyn: Jean Marais, Josette Day) şiirsel bir şekilde aktarılmış, burada ise lanetli ve ihtiraslı bir aşık olarak karakterize edilmiştir. Canavar görsel olarak korkunçtur ama iğrenç değildir. Gotik kurt adam filmlerinden fırlamış gibidir ve aşkında Dracula’nın bedbahtlığından bazı tatlar barındırmaktadır.

Disney’in uyarlamasında ise canavar o kadar sevimlidir ki, hani neredeyse yanağından makas almak istersiniz.

Bunlar temanın içini biraz boşaltsa da istismar sinemasının en parlak döneminden bir film, masalı en hastalıklı haliyle yansıtır. “Etin çığlığı” Walerian Borowczyk, 1975 tarihli La Béte adlı edepsiz filminde, kır evinde harpsikord çalarken kaybolan kuzusunun peşinden ormana giden ve burada aygır penisli, kıllı bir canavarın tacizine uğrayan bedbaht bir genç kadını anlatır. Dehşet içindeki kadın kaçarken ormandaki her dal ve çalıda, elbiselerinin bir parçasını bırakır. Nihayet kıza ulaşan canavar işini görür ama işin tadına varan genç kadın canavarı erken bırakmayacaktır. Biraz daha açıklayıcı olması için bir sahne: ihtirasla yükselmiş pençeler ve pembe ette bir çizik.

King Kong

Biraz daha yakın tarihli bu karakterin öyküsü her ne kadar daha farklı olsa da dev gorilin sarışın genç kızla ilişkisi biraz sorunludur (boyut itibariyle). İlk defa çekildiği 1933 yılından beri öykünün çevreci ana fikri unutulmuş ve eline aldığı oyuncağı (sex toy) sarışın kadınla yaşadığı macera daha çok reyting almıştır.

Hatta bir versiyonunda King Kong dayı, eline aldığı Jessica Lange fıstığını bir parmak darbesiyle soyuvermiş, kızcağız göğüslerini nasıl toplayacağını şaşırmıştır.

Hadi yapmayın, kimse King Kong’a erotik bir film diyemez. Peki neden bu sahne içimizi gıcıklandırır?

Görüldüğü üzere cinsel dürtülerin istismarının (bizim konumuz olan genç kız ve canavar imgesinin de) kökenleri insanlığın tarihiyle neredeyse aynı yaştadır. Zaten yeni bir fantezi olarak düşünülen çoğu şeyin çok eskiden keşfedilmemiş olduğunu zannetmek mantıksız olacaktır.

Yazan: Wherearethevelvets