Mutluluk Diye Önyargıları Pişirmek

8 Eylül 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Roman, Romanlar, Sanat

Zülfü Livaneli / MutlulukBazı yazarlar vardır, görüşleri için okursunuz. Aradığınız edebi zevk değil, ortaya konacak farklı görüşlerdir. Bazı yazarları ise gerçekten zevk alarak okursunuz, bu durumda işlenen konu, yazarın kimliği, karakterler vs. çok da mühim olmaz. Açıkçası Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk” adlı kitabını elime ilk aldığımda, beklentilerimde kararsızdım. İyi şarkıları var diye edebiyatı da iyi olacak değildi, ama görüşlerindeki sağlamlığın keskin bir sağduyuyla işleyeceği konuyu pek çok farklı noktadan irdelemesine olanak sağlayacağını sezmiştim. Sanırım yanılmışım.

Halbuki kitabı okumaya başlarken epey umutluydum, zira sevdiğim, saydığım insanların tavsiyesiyle almıştım raftan. Ancak daha ilk sayfalarda yazar kitapta neler olacağını belli etti. Sanki alt metinde “Her konuya değineceğim, ama hepsini de işlemeden geçivereceğim.” diyordu. Türkiye entelektüel çevresinin geviş getirircesine hemen her rakı sofrasında değindiği iki temel konusunu, “kadın” ve “Kürt sorunu”nu önümüze getiren yazar; bu iki temel konuyu iki tiplemeye dönüştürüp, entel tiplemesiyle buluşturarak iyi bir metafor olanağı sağlıyor.

Kitap amcası tarafından tecavüze uğrayan kızın hapsi ile başlıyor, dağda savaştıktan sonra askerden dönen ve artık evlenip mutluluğa kavuşmak isteyen kuzeni ile devam ediyor. Kuzen Cemal kızı öldürme emri alıyor. Yazar bu noktada, faili olmadığı bir olaydan ötürü bir dilemaya (çocuk arkadaşını öldürmek ya da toplumdan dışlanmak) zorlanan Cemal’in (ve Cemal gibi olanların) iç feryatlarını bastırıp, onu bir “odun” veya sizin anlayacağınız şekilde söylersek bir “kıro” olarak resmetmeyi tercih etmiş.

Biraz soluklanıp dilemayı açalım. Namus davalarında genellikle küçük çocuklar seçilir ve hemen herkes “doğuyu gözlemlenecek bir nesne olarak gören sosyologların” yanlış gözlemleri nedeniyle bunun sebebini, küçük çocuğun reşit olmadığından ötürü daha az ceza almasında bulur. Halbuki bunun en büyük sebebi o yaştaki çocuğun ailenin dediklerinden dışarı çıkamamasından yararlanmaktır. Epey vardır çevresinizde, “aile baskısıyla istemediği bölümü okuyan mahluklar.” Halbuki bu mahluklar denilen bölümü değil de istedikleri bölümü yazsalar en fazla biraz azar işiteceklerdir. Ama bu kadar cezası az olan bir karar çatışmasında dahi gençler aile kararından çıkamıyorlarken Cemal’den ve onun gibilerinden, namus davasında öldürme işini yapmamaları beklenir. Zaten Cemal’e kalsa bu öldürme işini yapmayacağını görmezden geliriz. Öldürdüğünde hem tüm yaşamı boyunca vicdan azabı duyacak hem de hapse girecek olan Cemal (ve Cemal gibileri) bizim gözümüzde zaten odundurlar.

Cemal’i kıro olarak resmeden yazar, akademisyeni ise ne yapacağını şaşırmış. Onu içler acısı bir boşluğa düşürerek, garip bir depresyon haline sokan yazar bir nevi “ferrarisini satan bilge” adamını oluşturmuş, ama bize verebildği tek içsel bunalım “sıkılmışlık” olmuş. Kitaptan tek öğrendiğimiz ünden ve paradan sıkılmış yaşlı bir akademisyen olduğu, ama ne bunun nedeni sorgulanmış ne de yol hikayesi olan kitabın süresi boyunca bir iyileşme sağlanabilmiş.

Normalde yazarın amacı pek umurumda olmaz bir kitabı okurken, ama Zülfü Livaneli gözümüzün içine soka soka bir amacı olduğunu belli ediyor. “Tecavüze uğrayan kızı özgürlüğe kavuşturmak!” Bunu ilkin ona daha açık giysiler giydirerek yapıyor. Sonrasında kıza, erkeğe hükmedebilen kadın imgesini veriyor. Tüm yol boyunca kıza verebildiği özgürlükle ilintili şeyler bunlar işte: “açık giyinebilme özgürlüğü”, “zekayı kullanarak erkeğe hükmetme becerisi.”

Kitabın sonunda yaşlı akademisyenimiz birkaç sübyancı girişimden sonra pataklanıyor ve evine geri dönmek üzere hazırlanıyor. Cemal’e ne olduğu (veya olacağı) hakkında hiçbir fikrimiz oluşmuyor (sanırım yazar da bilmiyor). Sonu mutlulukla biten tek tipleme kızcağız olacak. Ama yazar Türkiye şartlarında bunu nasıl yapabileceğini bulamamış. Son çare olarakKadın kızın cebine biraz para sıkıştırıyor ve iyi bir çocukla evlendiriyor. Yani kızı para ve iyi bir erkekle olan evlilikle mutlu ediyor, bir anlamda özgür kılıyor. Sonuçta anladığımız şu oluyor, vereceksin kıza parayı (başlık parası), evlenedireceksin iyi bir çocukla.. işte bu şekilde ona bulabileceği maksimum mutluluğu vermiş olursun.

Sondan da anlaşılabileceği gibi, Zülfü Livaneli toplumun baskısını oldukça hafife almaya çalışırken, bir çare arıyor; ancak toplumun hali hazırda tek yol olarak gösterdiği çareden başka bir şeye varamıyor. Kitabı yazarken kendini bir türlü ne doğu toplumunun içine alabiliyor ne de onun vahşi kurallarından sıyrılabiliyor. Sadece egemen söylemin söylevlerinde sıkışarak ve bu söylevlerin hükümranlığı altında tartışmayı ele alıp, gerisine karışmıyor. Etliye sütlüye bulaşmadan, çok satan bir kitap yazmış oluyor.

Yazan: Emin Saydut
eminsaydut@sanatlog.com