SanatLog Yazarlarının “En”leri - “En İyi 10 Film” Listeleri

Aşağıda, SanatLog yazarlarının kişisel listeleri yer alıyor. Listeler sinema kültürüne dolaysız ve sağlam bir katkıda bulunmasalar dahi, ülkemizde liste meraklısı sinemaseverlerin bir hayli çok olduğunu da biliyoruz. Aynı zamanda, Batı Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de sinema yazarları ve eleştirmenleri her yıl veya belirli zamanlarda muhtelif film listeleri hazırlayarak sinema dünyasında bir hareketlilik sağlamaya çalışıyorlar. Dünya çapında geniş ilgi gören ve İngiltere’de yayımlanan sinema dergisi Sight and Sound da sinema eleştirmenleri ve film yönetmenlerine başvurarak liste hazırlama faaliyetini halen sürdürüyor. Evet, altı üstü bir film listesi, deyip geçilebilir; fakat film listeleri kimi açılardan sinemaseverlere, dolaylı da olsa katkıda bulunabilir. Bu nedenle, bir başlangıç olarak “En İyi 10 Film” listeleri hazırladık. Zamanla başka listeleri de SanatLog sütunlarından okuyucularımızla paylaşacağız.Yeniden buluşmak üzere. SanatLog

_________________________________________________________

Sinema yazarlarının, eleştirmenlerinin, hatta yönetmenlerin bile kimi zaman yaptığı, yapmaya çalıştığı en iyi filmlerden oluşan listelerle kimi zaman karşı karşıya kalırız; ancak hiçbir liste tam anlamıyla vazifesini görmez, ki çünkü oldukça kişisel verilere ve yaşantılar üzerine olmalarından kaynaklanır. Bir anlamda sinemanın çok sesliliğini de yansıtan bu film listelerine biz de birkaç nota ekleyelim.

Şahsım adına bu listeyi yaparken oldukça zorlandığımı itiraf etmeliyim (Ne klişe cümle ama?). Ancak kendi yaşantılarım, değer verdiğim yargılar ve bir filmde aradıklarım düşünülünce listeyi yapmak biraz daha kolaylaşıyor, ki genelde herkesin bu konuda fikir ve zikir ayrılıkları yaşaması mümkündür. Bu da karşımıza temel iki problemi çıkarmaktadır. Teknik olarak sinemaya katkıda bulunan filmleri mi alacağız, yoksa ele aldıkları konu açısından zengin bir materyal sunan filmleri mi? Yoksa her ikisiyle derdi olan filmleri mi? Bu sorular beraberlerinde birçok tartışmayı da getirecektir.

Filmleri özellikle varoluşsal, hümanizma, transandantal, psikanalitik etkilerine ve kendilerinden sonraki dönemlere ışık vermeleri açısından ele aldığımı belirtmeliyim.

1- Shichinin no samurai (1954) - Akira Kurosawa

Kurosawa’nın başyapıtı olan Shichinin no samurai adeta cehennemvari bir ortamda geçer, kuralcı ve idealizm üzerine kurulmuş samuray kültürüne karşı, gerçek anlamda hümanist ve insan onuru üzerine kurulmuş bir samuray kültürü ortaya çıkarır. Köylüler bile samuray kahramanlarımızın davranışlarına bir anlam veremezler çünkü alışılageldik samuraylardan epey farklı olan bu kahraman karakterler onları, düzen ve otoritenin olmadığı bir dünyadan korur ve gözetirler. Onlara emeklerine nasıl sahip çıkılacağını ve bunun uğruna ölmeye değer bir vazife olduğunu göstermek için kendileri de birçok fedakârlıkta bulunurlar. Haliyle insanın dış dünyada yaşamadığını sandığı bu insanların mücadelesi zaferle yoğrulmuş bir tat bırakmaktadır. Çoklu kamera kullanımı, yavaşlatılmış sahne çekimlerindeki dramaturji ve 207 dakika boyunca bizleri mıhlayan destansı bir film.

Seven Samurai

2- Il buono, il brutto, il cattivo. (1966) - Sergio Leone

Once Upon time in the West birçok otorite tarafından en iyi 100 film listelerine alınırken, bu film biraz da üvey çocuk muamelesi görmektedir. Leone’nin sanatının doruk noktasına çıktığı film Bir Zamanlar Batıda olmasına rağmen, bu filmdeki ahlaksal kavramlar ortasında, ismi olmayan karakterlerin dehşet ve ölüm saçması, bunu spagettiye bulayıp kanunsuz bir dünya yaratması, bunun üstüne Amerikan iç savaşını arka zemine yerleştirmesi romantik bir İtalyalının gözünden, samuray jargonunu kullanarak Meksika tarzı üçlü düello eşliğinde, Morricone ezgili bir şiddet operasına dönüşmesi şüphesiz bu listeye girmesi için benim için yeterli bir sebep teşkil ediyor. Uzun bir cümleye sığmayacak kadar uzun bir film ve para’nın etrafında dolanan üç anti kahraman…

3- Oldboy (2003) - Chan-Wook Park

Sinema tarihi böyle bir intikam görmedi, şu ana kadar yapılan filmlerde dolaylı yoldan yapılan ensest çağrışımlar bu filmde vücut buldu. Yönetmenin fütüristik çalışması, insanoğlunun en derin arzularına iniyor, bunu aynı şekilde en ilkel arzuları kullanarak -intikam- yapıyor. Güney Kore sinemasını nerdeyse imgesel olarak tanıtan film aynı şekilde ülke sinemasının şahlanmasını da sağlıyor. Oldboy sıradan bir intikam filmi değil, aynı zamanda olağanüstü görselliğiyle bir yasak aşk silsilesini kullanan psikanalist yaklaşımıyla ister teizm ister politeizm olsun insanın ilk günahına temas ediyor.
Her repliği nerdeyse aforizma niteliği taşıyan film, bir ahtapotun canlı bir şekilde nasıl yeneceğini de öğretiyor.

4- 2001: A Space Odyssey (1968) - Stanley Kubrick

Seçtiğim filmlere baktığım zaman nerdeyse alternatif bir 10 listesi oluşturacak yönetmenlere değinmişim. Bu film yerine A Clockwork Orange ya da Dr. Strangelove da olabilirdi. Ancak 2001’i seçmemin nedeni bilim kurgu dünyasına adeta ilham veren, felsefeyle yoğrulmuş ve insanın köklerine (Oldboy’un psikanalitik köklerle benzer aslında) antropolojik bir bakış açısından bakmasıdır. Aslında insanlık tarihini 2 sahneyle özetleyebilen kaç film biliyorsunuz ki? Bu sahne bile bu listeye alınmasındaki en temel gerekçelerden biri olabilir. Ama değişim ve halen iki ayak üzerinde yürümeye çalışan çarpık medeniyetin döngüsel olarak anlatımına, Also sprach zarathustra (Böyle Buyurdu Zerdüşt) eşliğinde bir giriş yapılıyorsa bilin ki köklerimize sadece Darwinist bir evrim olarak değil, aynı zamanda ahlaki bir evrim gözüyle de bakılıyor. ‘’Hal’’ böyle olunca insanın gelecek üzerine kaygıları ve uzayı istila etmesi durumunda karşısına çıkacak yapay-zekâları endişe etmeden duramıyor.

5- Tôkyô monogatari (1953) - Yasujiro Ozu

Minimal sinemanın virtüözünden, Japon toplumuna adanmış muhteşem bir ağıt (muhteşem ve ağıt?). Hareket etmeyen ve ‘tatami’ (Japon minderi) üzerine yerleştirilerek gerçek anlamda bir Japon bakışı elde etmeye çalışan film, kendisine şimdinin ve geleceğin Japon kültürünün nasıl bir endişe içerisinde olacağını gösteriyor. 2. dünya savaşından sonra (filmin 1950 yapımı olması da çok ilginç) meydana gelen hızlı değişim ve gelişim beraberinde sancılı bir süreci getirecektir. Bu değişim o kadar hızlı ilerler ki kuşaklararası boşluklara ve haliyle geleneksel kültüre yabancılaşmış bir nesiller ordusu ortaya çıkarır. Buna ayrıca toplumdaki korku ve endişelerin artması, ana-babaya saygı, kuşak çatışmaları, yaşam-ölüm vefa-sadakat gibi kavramlarda zerk edilir. İnsanın içini burkan yaşlı anne ve babanın uyumsuzluğu değil aslında, aile yapısındaki çözülme ve uyumsuz bir şekilde evrimleşen toplumdur biraz da.
Nasıl ki Kurosawa’nın, Shichinin no samurai ile yapmış olduğu Jidai-geki sinemasının bütün formüllerini içeriyorsa, aynı şekilde Tokyo Monogatari’de Gendai-geki sinemasının bütün geleneksel söylemlerini içermektedir.

6- Vertigo (1956) - Alfred Hitchcock

Hitchcock’un altın çağı olarak da bilinen 1950–1960 arası dönemden istediğiniz filmi ele alıp listenize yerleştirin, kimse ses etmeyecektir. Bu, filmlerdeki gerilim veya korku unsurundan ziyade çok katmanlı psikanaliz çözümlemeleri, homofobik, androjenik, homoseksüelite, psikanalitik karmaşalar, ahlak devinimleri ve benzersiz bir şekilde özne-nesne ilişkisine dayanmaları ortak özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bunların şaşırtıcı tarafı birçok eserin farklı kitaplardan uyarlanmış olmaları ve filmlerin bu eserlerin ünlerini geride bırakmalarıdır. Ancak Vertigo’nun sunduğu alan bu açıdan bakıldığında diğer filmlere nazaran daha geniş bir bakış açısı sunmasıdır. Filmin yapısı aslında sinema tarihindeki erkek-kadın ilişkilerinin özüne inmiş ve bu açıdan bir arketip oluşturmuştur.

7- Det sjunde inseglet (1957) - Ingmar Bergman

İnsan nedir? Varoluşu neye dayanır? Film orta çağda geçen haçlı seferinden dönen ve yaşamı sorgulayan bir şövalyenin sorularını yanıtlamaya çalışıyor. Ama benzer şekilde bazı cevaplara da ulaşmasına rağmen sorgulamaya devam ediyor. Kimileri için tanrının varoluşu ya da varolmayışı, ontolojik açıdan bir değer taşısa da dikkati çeken şey bu filmde ölüm ile satranç oynayan şövalyenin tanrının var olduğunu bilmesine rağmen sorgulamaya devam etmek için ölümden zaman istemesidir. Bergman’ın çocukluğundaki dini yetiştiriliş tarzı ve Rus edebiyatındaki (özellikle Dostoyevski) kasvetli anlatım filmin her karesine sinmiş durumda. Varoluşu aşkın ve sevginin içerisinde bulan Rus romanlarındaki karakterlere Bergman neşeyi de eklemeyi ihmal etmiyor. İnsanın sirküler ve kümülatif sorularına birkaç soru daha ekliyor.

8- Modern Times (1936) - Charlie Chaplin

1936 senesi ve halen zamana, teknolojiye, sese direnen bir sinema ortaya çıkarmaya çalışan Şarlo’nun ‘Asri Zamanlar’ı halen güncelliğini tazeliğini ve evrensel mesajını korumaktadır. İnsanın en büyük derdi yine kendi yaratmış olduğu makinelerdir, fabrika patronlarıdır, kör adalettir. Makineler arasında sıkışmışlık, insanlar arasındaki sıkışmışlıktan ve sınıf ayrımından farksızdır. Adaletin görmeyen ve dengesi bozulmuş terazisini değiştirmeye çalışmıyor Şarlo, sadece parmağını (bastonunu) bu meselelere dokunduruyor ve çarenin yine insanın içinde olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu açıdan bakıldığı zaman Lang’ın Metropolis’i ütopik olarak bir son hazırlarken, Şarlo’nun Asri Zamanlar’ı daha gerçekçi bir raddeye ulaşıyor, haliyle Modernizm ya da Fordizm eleştirisinden çok daha öteye taşınıyor meseleler.

9- Trois couleurs: Bleu (1993)
Trzy kolory: Bialy (1994)
Trois couleurs: Rouge (1994)

İnsanoğlunun temel elementleri nasıl birbirinden bağımsız düşünülmez ise Kieslowski’nin ‘’üç rengi’’de birbirinden bağımsız düşünülemez. Fransız bayrağındaki renklerin anlamından yola çıkarak insanı tinsel açıdan masaya yatıran filmler, aynı zamanda bu tinselliğin bedensel, toplumsal ve ahlaksal konumuna dikkat çekiyor. Adalet, eşitlik, özgürlük kavramlarını nasıl olması gerektiğinden çok bu kavramların sınırları nelerdir? Sorusunu yönlendiriyor. Ve insanı içinden çıkılmaz bir Girit labirentinin ortasına koyuyor. Ve ipin ucunu da kadın karakterlerinin eline veriyor.

10- Pather Panchali (1955) - Satyajit Ray

Bengalli (şimdiki Bangladeş) yönetmen Satyajit Ray’in hem kendisinin hem de apu üçlemesinin ilk filmi olan Yol Türküsü’nün nerdeyse her karesinden bir hümanizm fışkırmaktadır. Akira Kurosawa’nın Ray hakkındaki düşüncelerine değinecek olursak:

‘’Bir Satyajit Ray filmi izlememiş olmak bu dünyaya gelip de, ay ve güneşi görmemekle eşdeğerdir.’’

Film büyük bir yaşam ve ölüm üzerine söylenmiş bir manifesto niteliği taşıyor. Apu’nun dünyası bizim dünyadan farksız değildir. Yaşam kadar ölüm de vardır ve ölüm kavramı bir kabullenişlik bir yaşam yansımasıdır. Tıpkı Apu ve ailesinin yaşadığı köyün etrafındaki göl gibi. Yaşam her zaman buradan yansır ve o güzelim trenler hep bir şeyler taşır. Bu film aynı zamanda ‘’Bakın bizlerde bu dünya da yaşıyoruz bizler de aynı havayı teneffüs ediyoruz’’ diye bağırmaktadır. Mahşeri bir ortamda böylesine bir yaşamın varolmasını yadsımamız (kimi zaman şaşırmamız), şimdiki dünyanın bir tür ötekileştirme politikasından başka bir şey değildir.

Üzülerek belirtmeliyim ki kimi filmleri elemek zorunda olmak ya da ‘liste’lememek bir ötekileştirmek değildir. Bu nedenle listeye almak istediğim ama alamadığım birkaç filmi de liste olarak eklemek istiyorum:

Ran, A Clockwork Orange, Chunking Express, Les Enfants Du Paradis, Psycho, Otto e Mezzo, Ugetsu Monogotari, Stalker…

Kusagami
kusagami@sanatlog.com

_______________________________________________________

Her liste kusurlu olduğuna göre aşağıdaki listenin de kusursuz olma gibi bir iddiası yok. Konu kişisel olunca elbet, bu filmleri seçmemin belirgin bir nedeni olduğunu söyleyebilirim. Yıllar geçti, binlerce film izledim ben de sizin gibi; fakat “sevdiğim filmler” sıralamasında çok önemli değişiklikler olmadı bugüne değin. Çok ufak değişiklikler veya ışığına kapıldığım başka filmler… Öyle çok uzun açıklaması yok.

Alfabetik Olarak:

1} 2001: A Space Odyssey (1968, 2001: Uzay Macerası) - Stanley Kubrick

[Uygarlık tarihinin; kısacası insanın kökeninin, özel mülkiyetin, teknolojik ve bilimsel ilerlemenin sinemasal izdüşümü...]

2} Bronenosets Potyomkin (1925, Potemkin Zırhlısı) - Sergei Eisenstein

Potemkin Zırhlısı

[Sessiz Sinema döneminin öncü filmlerinden… Tarihsel olarak yükselen bir sınıfın, preletaryanın despotik Çarlık rejimine karşı kustuğu öfke…]

3} Cet obscur objet du désir (1977, Arzunun O Belirsiz Nesnesi) - Luis Bunuel

[Arzunun nesnesi ulaşılmaz, karanlık ya da belirsiz değildir; ulaşılamayan “anne bedeni”dir…]

4} Citizen Kane (1941, Yurttaş Kane) - Orson Welles

[Ses, sinematografi ve kurgu sanatını modern anlamda inşa eden şaheser…]

5} Det sjunde inseglet (1957, Yedinci Mühür) - Ingmar Bergman

[Egzistansiyalist felsefenin görsel kıvama ulaşmış hali…]

6} Week End (1967, Hafta Sonu) - Jean-Luc Godard

[Avant-garde sinemanın, yeraltı sinemasının politika ile harmanlanıp katastrofik bir dünyaya uyarlanması…]

7} Otto e mezzo (1963, Sekiz Buçuk) - Federico Fellini

[Sanatsal yaratıcılık ve üretim prosesinin aşamaları üzerine bir film…]

8} Psycho (1960, Sapık) - Alfred Hitchcock

[Story-board’un zaferi… Modern korku sinemasının öncüsü…]

9} Sunset Blvd. (1950, Sunset Bulvarı) - Billy Wilder

[Klasik film noir’ın stil araçlarının Hollywood yapım siyasetini sorunsallaştırmak için kullanılması…]

10} Zerkalo (1975, Ayna) - Andrei Tarkovsky

[Bir spritüalistin “kendi ayna”sına bakınca gördükleri üzerine bir öykü…]

şeklinde oluşuyor benim en sevdiğim 10 film.

Çok fazla zorlanmadım bu listeyi yaparken; çünkü biri çıkıp sorsa idi, yine bu filmlerin ismini verirdim. Fakat beş yıl sonra gelip sorsanız, bu 10′luk listede mutlaka ufak tefek değişiklikler olacaktır. Nedeni basit: Filmler gibi seyirciler de aynı kalamıyorlar…

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

____________________________________________________

1. Before the Rain, Milcho Manchevski
Kelimenin, yüzün ve resmin anlamını deşen bir film.

Before the Rain

2. Three colours: White, Krzysztof Kieslowski
Bu üçlemeye ne desek boş zaten, ama beyaz bana hep üçlemenin sonucu (ve aynı zamanda nedeni) gibi görünür.

3. Edward Scissorshand, Tim Burton
Her şeyden öte film değildir kendileri. Bir var olma hikayesinin görsel mekana kare kare oturtulması ve yedinci sanatın en üst şahaserlerinden biri olunması durumudur.

4. Masumiyet, Zeki Demirkubuz
Haluk Bilginer’in esrarlı monologu.. “Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük… o gün bugün usul usul yürüyorum işte.”

5. Fight Club, David Fincher
Baş döndürür..

6. Züğürt Ağa, Nesli Çolgeçen
Türkiyelinin hiç bitmeyen dramının iki saatlik özeti…

7. El Laberinto del Fuano, Guillermo del Toro
Masalların En Güzeli..

8. A Clockwork Orange, Stanley Kubrick
Özgürlük nedir? Her istediğini yapmak mı? Esas olanı yapmaya muktedir olmak mı?

9. Selvi Boylum Al Yazmalım, Atıf Yılmaz
Sevgi Emektir?!..

10. Ying Xiong; Hero, Yimou Zhang
En güzel epik filmlerden biri..

Emin Saydut
eminsaydut@sanatlog.com

______________________________________________________

En Sevdiğim 10 Film

Cyrano de Bergerac

Edmond Rostand’ın tiyatro oyununun şu ana kadar yapılan en başarılı yorumu bu film. Özellikle son dakika bir dedikodudan dolayı Oscar’ı alamayan Gerard Depardieu muhteşem bir performans sergiliyor. Franca Squarciapino’nun kostümleri ise aklıma kazınmış durumda.

Tous Les Matins du Monde

Alain Corneau yönetiminde, Fransız yazar Pascal Quignard’ın romanından uyarlama bir film. Günümüzde de yaşadığımız sanat-popüler kültür çatışmasına 17. yüzyıl perspektiften bakan Monsieur de Sainte Colombe’in hayatını ele alan enfes müziklerle bezenmiş bir başyapıt.

Delicatessen

Marc Caro ve Jean-Pierre Jeunet ikilisinden türünün ilk örneği olan karanlık, mizah dolu, ürkütücü bir film. Her karesi görsel bir şölen.

The Shining

Stanley Kubrick’in dehasını kanıtlayan psikolojik gerilim türünün en iyi örneklerinden biri.

A Clockwork Orange

Stanley Kubrick’in olaganüstü sinemasal zekasının Anthony Burgess’in muthiş edebi zekasıyla buluştuğu şaheser bir film. 9. senfoninin, singin’ in the rain’in cok farkli bir formatta kullanıldığı akıllara kazınan bir eser.

A Clockwork Orange

Amadeus

Peter Shaffer’in kaleminden çıkıp Milos Forman’ın görselliği ile bütünleşen, klasik müzik sevmeyenlerin, film sonu hemen CD almasını sağlayan unutulmaz sahnelere haiz bir başyapıt.

Mulholland Drive

David Lynch dünyasının en güzel içsel karanlığına sokulan, bazen anlaşılan bazen yoruma açık olan modern sinemanın en güzel örneklerinden biri.

Europa

Bir Lars Von Trier şahaseri; inanılmaz haz veren görsel anlatımı filmin dikkat çeken sadece bir halkası.

Salo o le 120 giornate di Sodoma

Pier Paolo Pasolini’nin en son şaheseri. Marquis de Sade’ın “120 Days of Sodom” adlı romanının cesur bir yorumu. İzlemesi zor ama sanatsal değeri büyük.

Match Point

Son dönem Woody Allen sinematografisinin en dikkat çeken ürünlerinden biri. Gerilimin bu kadar güzel ve keyifle işlendiği bir başka film yok.

Zekeriya S. Şen
muzik@tikabasamuzik.com

______________________________________________________

Filmleri belli bir sıraya uymaksızın listeledim. Çok sevdiğim başka filmler de var ama onları eklemedim, bilmiyorum neden…

L.I.E. (2001) Michael Cuesta Ergenlik döneminde aklı karışmış bir oğlanın kendine “baba” aramasının kışkırtıcı ve hüzünlü öyküsü. Ebeveynlerin kesinlikle izlemesi gereken bir film. Fahişe oğlanlar, pedofili, çocuk pornografisi ve eşcinsellik gibi iki ucu keskin temalar nasıl usturuplu bir biçimde aktarılır, bir izleyin! Michael Cuesta daha ilk yönetmenlik denemesinde, hiçbir kıdemli yönetmenin göze alamayacağı taşın altına koyuyor elini. Pedofiliye o kadar değişik bir yönden bakıyor ki (mağdur rolündekinin gözünden) bir daha hiçbir filmin bu kadar cüretli olabileceğini zannetmiyorum. İşin güzel tarafı bunu istismara kaçmadan yapabilmesi.

 

Kolayca göz ardı edilebilecek bir film. Konusu sevimsiz. Parçalanmış ailelerin travmatik çocuklarının sorunlarını bu kadar gerçekçi bir şekilde izlemeyi kim ister ki? Amerikan aile yapısının riyakarlığını “American Beauty”den daha dişli bir biçimde anlatması, onu popüler kültürün sevmediği ürünleri kışkışladığı karanlık yer altı dehlizlerine sürükledi bile. Oskarlarda adı bile geçmeyecek bu film başka festivallerden ödüllere boğuldu.

Halbuki ilk başrolünde şiirsel ve heyecan verici bir iş çıkaran Paul Dano için bile izlenmeli. 15 yaşında bir çocuğun bu tür bir filmi tek başına sırtlanabilmesi görülmüş şey değil. Yalnızlık, ihmal ve terkedilmişlik hislerini her jestinde izleyiciye aktarabilen bu oğlan babasına “Ben kendime gerçek bir baba buldum!” diye haykırdığında, başınızı her zamanki gibi başka tarafa çeviremeyeceksiniz.

Sophie’s Choice (1982) Alan J. Pakula

Bence bir savaş filmi asla savaş sahneleriyle anlatılmaz. Şiddetin anlamsızlığını şiddeti göstererek aktaramazsınız. Önemli olan savaşın etkileri, onu yaşayan kişiler üzerindeki onulmaz yaralarıdır. Onun için savaş filmi kategorisinde en sevdiğim filmdir Sophie’s Choice.

II. Dünya Savaşı’nı konu edinmiş ve Yahudi soykırımını anlatmış filmlerden gına gelir insana. Daha doğrusu bu tür filmler yanıltıcıdır. Eğer Yahudi değilseniz olaya sadece dışarıdan bakarsanız, içinizde acıma duygusundan başka bir şey kalmaz. Halbuki savaşın her yüreği yakabileceği verilmelidir. İşte Sophie, şiddetin ırk tanımayacağını hatırlatmak için vardır sanki. Yahudi değil Katolik’tir; ari ırktandır, suratı kemiklidir ve sarışındır. Fakat bu, toplama kampına alınmasını engellemez. Savaşın sadece Yahudiler’e zulüm etmediğini, genel olarak insanlığın baş belası olduğunu nihayet anlatan bir film vardır elimizde. Üstelik herşeyini bu amaçsız kavga sonucu yitiren kurban, mutluluğu Nazi sempatizanı bir Yahudi’nin elinde bulur. Bu bile klişeleri yıkan bir tercihtir.

Ama filmin asıl cevheri, hayatı boyunca seçimler yapmak zorunda kalan ve kendi cehennemini, bile isteye yaşayan travmatize Sophie rolünde oyunculuk dersi veren Meryl Streep’tir. Sadece ifadesini değiştirerek hastalıklı veya ışıldayan bir kadını rahatlıkla veren, ayrıntılı ve ürkütücü bir biçimde gerçek oyunculuğuyla Oskar az bile gelir kendisine. Geçmişten bahsederken konuyu başka yere çekmek istercesine oynayıp dağıttığı rimeli, çamurda yürürken her adımda daha da ağırlaşan ayakları tarafından yanlış açıda yürümesi, aksanı… herşeyiyle mükemmeldir.

Breaking the Waves (1996) Lars von Trier

Ne zaman izlesem gözyaşlarıma hakim olamam. Müziksiz, dekorsuz, efektsiz, ışıksız ve yapmacıksız. Bence Lars von Trier’in en iyi filmi. Dokunaklı bir aşk hikayesini, hiçbir yardımcı desteğe ihtiyaç duymaksızın, sadece anlatıcılığıyla kotarabilecek kadar cesur ve iddialı. Onun yemeğini yemek için garnitüre, şık tabaklara ve yemek müziğine ihtiyaç yok; sadece lezzete odaklanmalı.

Sırf aşk objesini değiştirdi diye, kendisini seven (?) insanların ikiyüzlüğüyle karşılaşan geri zekalı, çocuk-kadın Bess karakterini /p/psinema tarihine kazandırdığı için Emily Watson’a ne kadar teşekkür etsek azdır.

The Evil Dead (1981) Sam Raimi

Hiçbir korku filminden bu kadar korkmayacağım.

Nedir bu filmin sırrı? Konusu mu? Yönetimi mi? Oyunculuğu veya makyajı mı? Hepsi daha önce kullanılmış formüller üzerine inşa edilmiş. Bir yeniliği yok. Peki neden yaşıtlarım da benim gibi bu filmle ilgili korkunç anılar taşıyorlar? Neden bazılarımızın hala üzerimizden atamadığı fobilerimiz var? Hatta çocuk zihnine yaptığı hasarlardan dolayı psikolojik yardım almak zorunda kalanları tanıyorum; hala filmin tek sahnesine bile bakamıyorlar.

Aaah Belinda! (1986) Atıf Yılmaz

Küçük burjuvalar için korku filmi!

Dar gelirli, 2 çocuklu bir ailenin gündelik yaşamı nasıl korku unsuru haline gelir? Orijinal bir senaryodan kusursuz bir aktarım. Kapkara bir mizahı da var. “Dunganga” sahnesinin üstüme üstüme gelmesi mi desem, deli hastanesinde reklamdaki kıza acınmasını mı? Ya küçük ayrıntılar; oidipus kompleksi, “Ben emekli öğretmenim. Nereye girip giremeyeceğimi senden öğrenecek değilim!”

Bu kabusun tek çözümü var, onu kabul etmeniz.

Videodrome (1983) David Cronenberg

Şimdiye kadar benzeri yapıldı mı? Hayır!

“Body-horror” diye bir janr yaratan Cronenberg’in belki de en iyi filmi. Baştan sona halüsinasyonlardan oluşan, teknoloji, sado-mazoşizm ve cinsel yönelim bozukluğu üzerine bir şaheser sanki. “Televizyon ekranı, zihin gözünün retinasıdır.” “Televizyon gerçekliktir, ve gerçeklik televizyondan daha sahtedir.” Daha ne denebilir ki?

The Devils (1971) Ken Russell

Ken Russell’ın “The Music Lovers”ı ile bu filmi arasında kararsız kaldım. Sonuçta birini seçmek zorunda olduğum için The Devils’ı seçtim.

Gerçek tarihi olaylardan söz etse de yönetmen hiçbir zaman gerçeklere bağımlı kalmamıştır. Fransa’daki engizisyonun, özerk bir Protestan kent üzerindeki terörünü anlatan film, karakterlere odaklanarak gerçeklikten sıyrılmıştır (Ken Russell’ın biyografilerde bile kullandığı bir yöntemdir bu. Her şey aslına uygun olmak zorunda değildir ki…).

Hızlı geçişlerle birbiriyle paralel ilerleyen sahneler, abartılı bir gerginlik, tüm filme sinmiş havai bir atmosfer, dejenerasyon ve kışkırtıcılığın doruklarında dolaşan anlatım tarzıyla “Barok sinema”nın hakkını veren yönetmenin özellikle dekorlarında gösterdiği post-modern detaylar filmi zaman dışı bir yere konumluyor sanki. Ken Russell’ın karakterleri en adi özellikleriyle yüceltilir. Drug-queen imajlı 13. Louis, “asıl adam” olması gereken ama uçkuruna sahip olamayan damızlık rahip Grandier ve en önemlisi kambur başrahibe Jeanne (Vanessa Redgrave)… İsa’yı cinsel obje haline getiren Jeanne, rüyalarında Grandier ile vücut bulan Tanrı’nın oğluyla hayvani bir şekilde sevişir. İçinde kompleks haline gelen bastırılmış bu duygular en zayıf bölgesinden patlak verir.

Hyronimus Bosch’un “Cehennem” tablosundan alınmış gibi duran sahnelerden özellikle birisi, dini bütün bünyelerde onulmaz yaralar açabileceği için sansürlenmiş ve yok sayılmıştır.

Dinin köküne kibrit suyu döken, tek kelimeyle muhteşem bir film.

Santa Sangre (1989) Alejandro Jodorowski

Heretik bir yönetmenden sembolizmin doruklarında dolaşan bir başyapıt. Çocukluğunu bir sirkte geçiren ve “Kutsal Kan” adlı tarikatın gizli rahibesi olan annesini korkunç bir biçimde kaybeden bir gencin büyüme sancıları; kopuk kollar, uzun kırmızı ojeli eller tarafından işlenen cinayetler, akıl hastanesi, kukla gösterisi ve masumiyeti simgeleyen büyümemiş bir kız çocuğu aracılığıyla anlatılıyor. Bu filmde çocukluk, hortumundan durmaksızın kanayan bir filin ölümüyle sonlanıyor ve kadınlar pardesünün altından çıkan bıçak tutan bir elle düzülüyor. Çok acayip bir film, Alejandro Jodorowski’nin diğer filmleri gibi…

The Company of Wolves (1984) Neil Jordan

Tutkulu yönetmen Neil Jordan ve “manyak” kadın yazar Angela Carter’ın işbirliği sonucu ortaya çıkan bu eşsiz yapıt, türlerin bir karışımı gibi. Masal, korku, dram, Freudyen sembolizm ve psikolojik gerilim aynı potada buluşuyor. Ergenlikteki kızları kırmızı başlıklı kız, onları baştan çıkarmaya çalışan şehvetli erkekleri de kurt-adam (büyük kötü kurt) olarak düşünün. Ortaya epik bir şaheser çıkıyor.

Blade Runner - Director’s Cut (1982) Ridley Scott

İmal ettiğiniz gözler sizin görmediğiniz çok şey gördü. Tasarladığınız bedenler köle olarak çalıştırıldı. Tüm anılar yağmura karışan gözyaşları gibi akıp gittiler. İşte bu anılara sahip olabilmek için fotoğraf çektiler. Çünkü anılara sahip olmak yaşama sahip olmaktı.

Kaşınan bir yarayı kaşıyamamak nasıldır bilir misiniz? Peki gerçekten bir “hayat”a sahip olduğunuzu nereden biliyorsunuz? Belki de tüm hatırladıklarınız bir başkasının hatıralarıydı. Önceden belirlenmiş ecelinizi beklemek yerine Tanrı’nızı, yaratıcınızı, iki elinizin arasında ezmek istemek çok mu anlaşılmaz? Annelerini yiyen küçük kırmızı örümcek yavruları gibi.

Bu filmi seviyorum çünkü bir bilim-kurgunun nasıl olması gerektiğini öğretiyor.. Fazla felsefik değil, izlemesi ve anlaması kolay. Hayatın değerini, ona hiçbir zaman sahip olamayanların gözünden aktarıyor ki belki de izlenebilecek en güzel yol budur. “Yapay Zeka”mızla gerçek bir çocuk olmak isteyen Pinokyolar olsak da, bu kaşığın aslında gerçekten olmadığını bilsek de yaşadığımız hayattan daha değerli ve öte bir şey yoktur.

Blade Runner, set tasarımı, müziği ve sadece atmosferiyle bile halen aşılamamış bir başeserdir. Yakın plandan aktarılan hüzünlü suratlarıyla bu filmdeki oyuncular belki de kariyerlerinin en iyi rollerini oynamışlar. Ama bu bir yönetmen filmi. O zamanlar Ridley Scott, Ridley Scott’tı…

Wherearethevelvets

wherearethevelvets@sanatlog.com

_________________________________________________________

Not: Yukarıda, SanatLog yazarlarının listelerine aldıkları filmlerden bazıları daha evvel SanatLog sütunlarında analiz edilmişti. Okumak isteyenler için linkleri verelim:

1) Oldboy
2) 2001: A Space Odyssey
3) A Clockwork Orange
4) Shichinin no samurai
5) Det sjunde inseglet
6) Selvi Boylum Al Yazmalım
7) Il buono, il brutto, il cattivo
8) Psycho
9) Delicatessen

SanatLog.com

Popüler Kültür Analizleri (1) - Popüler Sinema Dergileri & Eleştirmenin İflası Üzerine Notlar

“Popüler Kültür Analizleri” üst başlıklı yeni bir kolektif yazı dizisi ile karşınızdayız. Bu başlık altında, sinema dünyası, sinema kitapları ve sinema dergiciliği; hülasa popüler kültürün yapıtaşlarına sinema sanatı çerçevesi içinde bakacağız. Giderek yozlaşan ve kapitalizme emeğini kiralayan eleştirmenlik kurumunun içler acısı halini; bunun yanı sıra salt popüler film ve ikonlara odaklanarak Yedinci Sanat’ın sanatsal içeriğini boşaltan sinema dergileri ve kaynak kitap diye sunulan kitapları mercek altına almaya çalışacağız. Popülizmin hizmetindeki sinema eleştirmenlerinin çoktan iflas etmiş vizyon ve düşünme kalıplarına dönük analizlerde bulunacağız. Bütün bu kirlenmişliğe karşı alternatif yaklaşımları da beraberinde sunacağız…

Bu ilk bölümde, sinema yazarlarımızdan Kusagami, popüler eleştirmenler ve popüler dergicilik ahlakına dair gözlemlerini bizimle paylaştı. Yakında, başka bir popüler kültür analizinde buluşmak üzere. “Gerçek” sanatla kalın.

SanatLog

Popüler Sinema Dergileri & Eleştirmenin İflası Üzerine Notlar

Geçen gün bir internet sitesini gezerken gözüme bir haber takıldı. ‘Türk sineması’nda rekor’’ başlıklı haberde bu sene 70 küsur Türk filminin gösterime gireceği belirtiliyordu. Şüphesiz bunları nicelik olarak düşünürsek gerçekten sevinebiliriz; peki, ya nitelik olarak? Bazılarınız kızabilir doğmamış bebeğe don biçiyorsun diye. Umarım bu konuda yanılıyorumdur; ancak ülkemizdeki sinema anlayışını görmek için kâhin olmaya da gerek yok. Seyircilerin de hangi filmlere gittiğini, hangi filmlerin gişe yaptığını yeniden hatırlatmama gerek var mı?

Popüler kültür kavramı tüketmeye yönelik, tüketim toplumunun önüne atılmış bir kemik gibi karşımızda durmaktadır. Bu kemiği yalayacak mıyız? Bu kemiği gömecek miyiz? Yoksa görmezden gelip yanından mı geçeceğiz? Soruları çoğaltmak mümkündür. Peki, dünya üzerinde kendinden bir parça bırakarak ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışan insanoğlunun kaderi için bu kemik parçasını tüketmek büyük bir çelişki sayılmaz mı?

Ülkemizdeki fakir sinema anlayışının nedenlerine baktığımızda bunu birçok maddelere ayırabiliriz. Ancak ben konuyu sinema kaynakları, dergileri ve kitapları üzerinde yoğunlaştıracağım. Sinemaseverler de bilir ki, sinemayı kavramak ve onun doğasını algılamak için sadece film izlemek yeterli değildir. Kedi nasıl kasabı izleyerek kasap olamaz ise bir sinemasever de sadece film izleyerek gerçek anlamda bir sinemasever olamaz. Elzem olan bir şey daha var ki, o da ikinci kaynak olan kitap ve dergilerdir. Ancak ülkemiz maalesef bu açıdan da oldukça vahim bir durumdadır. Misal Robert Bresson hakkında bilgi edinmek istediğinizde maalesef hiçbir Türkçe kaynak bulamıyorsunuz. Ya da bir Yasujiro Ozu, Kenji Mizoguchi, Jean-Luc Godard, Marcel Carne hatta Alfred Hitchcock hakkında bile pek fazla kaynak bulunmamakla birlikte, var olan kaynaklarda da zaten sürekli tekrarlanan ve ezbere yönelten bilgiler mevcuttur. Bir gün Ozu hakkında bilgi toplamak istediğim zaman nerdeyse birkaç paragraf dışında hiçbir şey bulamadım ve bu da beni her şeyi kendi elimle yazmaya yöneltti. Böylece SanatLog’da yazmaya başladım. Sinema adına kitabiyat olarak fazla bir kaynak olmadığını, olanların da hepsi bir ağızdan aynı şeyleri tekrar ettiğini söyledik. Büyük ihtimalle bu konuda aklımıza genelde bir isim gelir ülkemizde: Atilla Dorsay. Sanırım bu konuda en çok kaynak vermiş ve sinema denince akla gelen ilk isim diyebiliriz. Ama gelin görün ki kitapları ele alındığı zaman yeterli bir kaynak olmaktan çok sadece yöneltmeye, bilgi vermekten çok salt bir çizgide ilerleyen anılar ve başka dergilerden yapılan alıntılar üzerine ve bana göre hiçbir değer taşımayan, öğretici özelliği olmayan, boş yazılardan başka bir şey değildirler. Sinema dergisi eleştirisinde yine buraya döneceğiz.

Atilla Dorsay

Her şey yeni kaynaklar, yeni kitaplar aramamla başladı. Sinema eserlerini basan birçok yayınevinin (Afa Yayınevi gibi) kapatılmış olmasından mütevellit birçok kitap çok zor bulunmaktadır. Akira Kurosawa’dan tutun Ingmar Bergman’a kadar birçok yönetmen hakkında yazılmış kaynakları şansınız varsa sahaflarda bulabilirsiniz. Bu da ister istemez bizleri dergi almaya zorlayacaktır.

Sinema eleştirmeninin rolü gerçek anlamda çok önemlidir. O, toplum ve yönetmen arasında nerdeyse bir köprü, bir fener niteliğine sahiptir. Yazdıkları birçok kişiye ulaşacak, aydınlatacak, bilgi verecek, öğretecek; yeri geldiği zaman tartışacaktır da. Bir nevi aydın kesim olarak addedebileceğimiz sinema eleştirmeni ‘persona’sı hele ki ülkemizde büyük bir önem arz etmektedir. Ancak ülkemdeki sinema anlayışına baktığımda sefih ve nerdeyse kısır bir anlam ve anlatımla karşılaşıyorum. Sinemayı sevmeye başladığımda her ayın başını sabırsızlıkla beklediğim sinema dergilerini alıp hemen okumaya başlardım. Halen de sinema dergisi almaktayım ancak alır almaz yapabildiğim tek şey içine bakıp koltuğun üzerine atmak oluyor. Kendime dönüp şunu sordum: Değişen neydi? Değişen sinema dergisi mi yoksa ben miydim? Şüphesiz bunun cevabı çok kolay, değişen bendim; aslında bana hiçbir yararı olmayan bir dergiyi okuduğumu ve hayatımda aslında hiçbir önem arz etmeyen bir sürü bilgiyle donatıldığımı gördükçe dehşet içerisinde kalıyordum. Eğer halen ‘sinema’ dergisi alıyorsanız ve büyük zevk içerisinde okuyor iseniz size geleceğinizden şüphe etmenizi öneriyorum.

Size ne soracağınızı söyleyemem ama kendim için şu soruları sormaya başladığımda artık bu dergileri yakmanın ya da koltuk üzerine atmanın vaktinin geldiğini görüyorum: Sinema dergisinde en son ne zaman ciddi anlamda bir ‘Hitchcock’ incelemesi gördüm? Ya da böyle bir yazı gördüm mü? (Ondan bile şüpheliyim) Peki, bu dergide yazı yazan eleştirmenlerin ikide bir liste yapıp Hitchcock’ları Kubrick’leri sıraladığı listelerin dışında doğru dürüst doyurucu bir yazı gördüğünü iddia edecek olan biri var mı? Şimdi önümde bir sinema dergisi var, isterseniz gelin hep birlikte sayfalarını çevirip bakalım.

Popüler Sinema Dergisi

Konseptler aynı olduğu için bir dergiye bakmak yeterli olacaktır. 114 sayfalık boş bilgi yumağını çevirmeye başlıyorum. Önümde Popüler Sinema Dergisi Sinema Merkez’in 2009 Ağustos sayısı yer almaktadır.

İlk sayfa bir reklâm, güzel bir başlangıç.

2. ve 3. sayfalar içindekiler kısmı.

6–12 sayfalar arası vizyona girecek filmler ve kısa anekdotlar. Kendimize soralım bakalım, hangi çağda yaşıyoruz? En son bu sayfaları ne zaman okudunuz? Okuyor musunuz? Yoksa internetten ya da sinema salonlarına gittiğiniz zaman gelecek filmlere bakıp ona göre mi gidiyorsunuz? Altlarında konuların yazıldığı kısa anekdotlar şeklinde yazılar var. Bu kadar sayfanın böyle boş bilgilerle donanmış olacağına inanası gelmiyor insanın. Unutmadan, artık bu sayfaları da ikiye bölmüşler, yan tarafta bir havayolu şirketinin reklâmı var ve her sayfada bu var.

Sayfa 13: bir reklâm daha.

Sayfa 14–15 yıldızlar, Box Office. Yapmayın, gözünüzü seveyim, bunlarla nereye varmayı düşünüyorsunuz? Eğer çok sevdiğiniz bir filmin gişe gelirleri çok önemliyse lütfen bundan sonrasını okumayın. Yıldızlar da değişken, hatta siz bile bu tabloya bakarak yıldızlayabilirsiniz. Acaba hangi filme gideceğinizi bu yıldızlara bakarak mı karar veriyorsunuz ya da acaba hangi eleştirmen hangi filme kaç yıldız vermiş diye mi merak ediyorsunuz? IMDB’den size selam olsun o zaman.

16–17. sayfalar Uygar Şirin’in esprili (!) ya da kısa anekdotlar şeklinde bilgilerine (!) rastlıyoruz. Çok az zaman yararlı olan bu bilgiler size bir bakış açısı sağlamıyor maalesef; hani eskiden VCD kiralarken kapağın üzerinde yönlendirici bilgiler olur ya onlar gibi, ne eksik ne fazla. That’s amazing!

18–23. sayfalar. Bu sayfalarda gördüğümüz ise vizyondaki filmlerin eleştirileri oluyor genel olarak. Genelde de Amerikan filmleri olmasına istinaden bu eleştirilerin bakış açısı da aynı kapitalist açıyı sağlıyor. Mesela Amerikan Pie (Amerikan Pastası) eleştirisi görmek artık beni dehşete düşürmüyor. Kimsenin hakkını yemeyelim, bazen iyi yazılar da ortaya çıkabiliyor.

24–29. sayfalar: Önümüzdeki program, yeni projeler vesselam… Sanırım interneti olan birisi için gereksiz laf salatasından başka bir şey değil. Birinin bu sayfaları okuyarak bir yere varacağını sanmıyorum ve genelde miatları dolduğu zaman da bu gelecek filmlerin hiçbir cezbedici tarafı yok. Mesela Oldboy filminin ya da Seven Samurai filminin yeniden çekileceğini biliyor muydunuz? Dergide böyle bir haber yok. Hatta önceki sayıda yeniden çevrilecek filmler listesinde bile yok. Peki bunu benim dergiden önce söylemem bana veya size ne kazandırdı?

30. sayfa: reklâmlar.

Sayfa 32–33: söyleşi.

35. sayfa: reklâmlar.

36–37. sayfalar: Işık ve gölge köşesi, yani Atilla Dorsay’ın köşesi. Mesela bir oyuncu mu öldü. Bu sayfalarda bunları bulmanız mümkün. Diyelim ki festivale gidemediniz, bırakın Dorsay sizin için izlemiş olsun; siz de festivale gidemediğinize mi yanarsınız, filmleri izleyemeyecek olmanıza mı? Büyük ihtimalle ölen aktör ya da aktris yaşlıdır. Filmlerini bir daha hatırlatır, bizlere hangi yönetmenle ne zaman çalışmış, hayatında neler yapmış vs. hakkında bilgilr verir. Bazı insanlar olur ya, sevdiği sanatçının eşyalarını, özel hayatını merak eder; ama sanatçının ne demek istediği konusunda beyanat veremez. Schopenhauer’in dediği gibi, resimden çok çerçeveyle ilgilenirler. Bu köşe de bizatihi bunu tamamlıyor. Ne kadar gereksiz ve banal bir köşe olduğunu fark etmem uzun zaman sürmedi velâkin.

38–69. sayfalar: Film tanıtımları, dosyalar var. Mesela Quentin Tarantino varmış bu ay, ama birkaç yıl önce de benzer bir dosya vardı. Ara sıra kenara yerleştirilen gereksiz bilgi yumaklarından bu dosyaları biz de yapabiliriz. Sinema hakkında pek bilgisi olmayan biri için ilginç gelebilir, ama bilgisi olan biri için ne kadar gereksiz ve fuzuli bilgiler. Geçen ay da Harry Potter dosyası vardı; eğer hayranı değilseniz size ne kazandırdığını bir kendinize sorun. Bu arada her ay bir Kutlukhan Kutlu incelemesi bulmaktayız. Şahsım adına, hayal ettiğim bir dergideki uzun, akıcı ve oldukça bilgi verici olan bu yazıları sevmekteyim. Bu kadar sayfa arasında bu kadar az yer ayrılması üzücü gerçekten.

70–79. sayfalar: Yeni sezon adıyla gelecek filmler tanıtılıyor. Tabii ki gişe filmleri bunlar. Ekseriyetle geçen sayıda yeniden çekilen filmler vardı. Daha önce de bu bilgilerin yararsızlığından bahsettim, bir daha söylemeye gerek yok.

80–86. sayfalar: Michael Jackson video klipleri. Bol resim, boş bilgi. Sabah akşam haberlerde tekrar edilen şeyler; eğer seviyorsanız, zaten bildiğiniz şeylerdir; ilgilenmiyorsanız, size boş gelecektir.

87–93. sayfalar: Dünya sinema tarihi. Sanırım ilk kez düzgün bir konsept tutturulmuş; ancak bu sefer de kısa bilgiler var. Yararlı olabilecek türden bilgiler oldukça az.

Sonrası: DVD bölümü. Evet, hepimiz buradaki bilgilere bakarak DVD alıyoruz!!!

114 sayfası olan bir sinema dergisinde 10, bilemediniz 15 sayfa yararlı bilgi bulabilirsiniz. Peki, geriye kalan boş sayfalarda? Günümüz sinema dergiciliği (artık eleştirmen gözüyle bakamıyorum) bu şekilde kalemini kapitalizme satan ve birkaç paragraf boş filmleri yazan, pespaye ve bir o kadar gereksiz anlayışı yansıtmaktadır. Empire Dergisi’ni bilenler bilir, sizce neden kapandı? O dergiyi hatırlayacak olursak, 3–4 sayı Indiana Jones bilgileri verdi. Peki, o derginin verdiği poster ve DVD’ler dışında çekici tarafı ne idi? Verilen DVD’lerin yeniden bir daha verildiğini hatırlatmaya gerek var mı? Sinema dergisinin 20 küsur sayfa DVD’lere yer ayırdığını gördüğümüz zaman şunu sormalıyız: “Ben bir ticari dergi mi alıyorum; yoksa bir Sinema Dergisi mi? Bu kadar sayfanın heba edilmesi akla yatkın olabilir mi?”

Şimdi bu kadar eleştirdin, çaldın çırptın, kendini parçaladın; bize nasıl bir alternatif sunabilirsin, diye sorabilirsiniz. Eski dergileri bulabileceğiniz birçok online alışveriş sitesi var. Jean-Luc Godard, Satyajit Ray, François Truffaut, Akira Kurosawa, Jean Renoir, Charlie Chaplin, John Ford, Federico Fellini adına belki çok büyük bir bilgi yok; ama bu büyük ustaların yapıtlarının incelendiği, eleştirildiği doyurucu bilgileri bulmak mümkün. Bu konuda ufkunuzu açacağından hiç şüphem yok. Şunu da sorabilirsiniz: “O zamanlar onların filmleri vardı, o yüzden ele alındılar.” Şüphesiz bir başka gerçek de bu, ben de size şunu sorayım: “Bu büyük ustaların filmlerini tüketebilmek mümkün mü?”

SanatLog.com’da yer alan Hitchcock’un Psycho incelemesine bir göz atın, ne kadarını tüketebilirsiniz ki? Bu film hakkında ansiklopediler bile yetersiz kalacaktır. Ancak bu hiçbir zaman yazılamayacağı anlamına da gelmez. SanatLog olarak ele almaya çalıştık, elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık. Bu denli ayrıntılı analizleri bir sinema dergisinde görmeniz mümkün mü? diye sorun. Bir Kurosawa incelemesi görmem mümkün mü? diye sorun. Bir Renoir incelemesi görmem mümkün mü diye sorun? Ben bunları tüketebilir miyim? diye sorun. Ben tüketmek için değil, kendimi geliştirmek, birikimlerimi paylaşmak ve bu konuda kayda değer birkaç söz söylemek için buradayım diyebilin. Sürekli tüketerek aç kalan Tantalos gibi değil; bilgiye aç, gelişimin farkında olan Prometheus gibi bu yola baş koyun…

Yazan: Kusagami
kusagami@sanatlog.com

Dergilerdeki Mülkiyetçiliğe Rest Çekmek

Ağustos 29, 2009 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Sanat

(Burjuva Etiğinin Dergilerdeki Gölgesinin Yırtılması)

“Ne Tanrı benim üstümde
ne ben O’nun altındayım.”

Dostoyevski

Ön not:

Bu yazı belki bir şairin dergiler üzerinden intiharıdır. Ve/ama şiir coğrafyasında hacim sahibi olmak adına, dayatılmış yoz değerler(!) ile uzlaşmaktansa, gerçekten insani olanı savunmak adına çürümüşlüğe rest çekmektir…

“Etik!(Ahlak)” diye haykırırlar size.” Bir şiir(yazı) tek bir dergide yayımlanır!”… Peki hangi etik?!. Elbette ki derginin, gönderilen şiirleri kendi mülkü kılmaya çalıştığı burjuva etiği… Şair neden şiir yayımlatır?.. Her şairin farkında olduğu ya da olmadığı gerekçeleri vardır. Hiç şüphesiz, hepsinin ortak paydası, kabaca ‘kendi güzelliğini teşhir etmek ve övgü almak’ ekseninde tanımlanabilecek ego tatminidir. Ama bencileyin sosyalist bir şair için bundan çok daha öte amaçları da içinde barındırır şiir yayımlatmak.

Nesnel gerçekliğin öznel açıdan estetik düzlemde dönüştürülmesiyle, nesnel gerçekliğe artı değer olarak eklemlenen şiir, bu bağlamda şairin kendisini ve okuru insani olan dizgeye doğru evrilten devrimci bir müdahaledir. Nesnel gerçekliğe artı değer olarak eklemlenen şiir, tamamlandığı andan itibaren sadece şairinin bile değildir. Artık o, şairi de dahil olmak üzere tüm toplumundur. Bu yüzden, gerçek sahiplerinin tümüne ulaştırılması için çaba göstermek, toplumun bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırarak, toplumu dönüştürmek amacında olan sosyalist şairin görevidir.

Bir ideolojiyi kuramsal olarak bilmek ve kabul etmek yetmez. Eğer onu içselleştirmediyseniz pratiğe dökemezseniz. Bu bağlamda, sol tandanslı dergiler de, diğerleri gibi, gerici etik(!) değerlerin izlerinden sıyrılamamışlardır… Nedir bu gerici etik(!) değerler?..

Örneğin, dergilerde hala feodal etik(!) değerlerin uzantıları vardır. Kan bağı ekseninde kendi klanından olanı kollar gibi; “hemşehrim, köylüm” kayırmacılığı gibi, eş-dost yarenliği yapılıp ahbap çavuş ilişkisi sürdürülmektedir. Sosyalist dergilerde bile, sınıfsal dayanışma ekseninde ve/ama şairin imzasına ve yaşına bakılmaksızın nitelikli ürünlerin öncelenmesinden çok, bu eş-dost dayanışması başattır. Kan davası da feodalitenin etik(!) değerlerindendir. Eş-dost kayırmacılığını savunmak ile kan davasını savunmak aynı gericiliğin ürünüdür.

Dergilerdeki bir diğer gerici etik(!) anlayış ise, Marksizmin yıkmaya çalıştığı burjuva etik(!) anlayışlarından biri olan, çekirdek ailedeki baba otoritesinin şiir coğrafyasındaki yansıması, yaş hiyerarşisidir. Pek çok dergici ve şiir yıllığı hazırlayıcısı, pervasızca, şiir seçimlerinde imzayı öncelediklerini, usta sayılan bir şair ne kadar kötü bir ürün vermiş olursa olsun, daha önceki ürünlerinin yüzü suyu hürmetine, yaşlarından dolayı geçen yıllar içinde şiire emek vermelerinin hatırına, bu ürünleri(!) yayımladıklarını itiraf etmektedirler. Melih Cevdet Anday, her ne kadar “Şairlerin yaşı olmaz” dese de; her ne kadar şiir tarihinde, on altı yaşında deha düzeyinde şiirler yazmış Arthur Rimbaud gibi bir örnek olsa da, dergiciler, burjuva etiği(!)nin yaş hiyerarşisi dayatmasından kurtulamamışlardır.

Oysaki, kötü bir şiirin (hatta düpedüz manzumenin), şairinin imzasından dolayı yayımlanması, bunu okuyan, yeni yeni şiir okuru olmaya başlamış bir genç için kötü örnek oluşturması nedeniyle topluma ihanettir. Oysaki, nitelikli bir şiirin, şairinin imzasının henüz yeterince hacim sahibi olmamasından dolayı yayımlanmaması Şiir’e hakarettir…

Yaş hiyerarşisini toplumsal hayat içinde savunmak ne kadar gerici bir tutum ise, dergilerde imzayı önceleyip “şiirden kesilmiş şairler”in kötü ürünlerini yayımlamak da bir o kadar gerici bir tavırdır. Kokuşmuş burjuva etiği(!) batağına saplanıp kalmaktır. Ve gene, ne yazık ki, sosyalizmi bu bağlamda içselleştirmemiş dergilerde de, bu burjuva etiği(!) uzantısı var olmaktadır…

Dergiler

Yukarıda kısaca değindiğim, dergilerdeki gerici etik(!) anlayışlar, ayrı bir yazı konusu. Bu yazıda asıl açımlamak istediğim, dergilerdeki mülkiyetçilik!.. Burjuva etiğinin(!) en temel yapı taşı… İnsanın insanı sömürdüğü dizge kapitalizmin olmazsa olmazı… Oysaki “Adalet mülkün temeli” değildir; mülk adaletin katilidir.

Etobur hayvanlar nasıl kendi av alanlarını belirler ve rakiplerini buralara sokmak istemezler ise; nasıl bir köylü, komşusu çitini bir metre kendi bahçesinin içine kaydırdı diye, çiftelisini komşusuna doğrultursa; dergiler de mikro iktidarları sarsılmasın diye mülkleri saydıkları, kendilerine yayımlanmaları için gönderilmiş ürünleri, başka dergilerle paylaşmak istemezler. (Ne acıdır ki, bir de, her dergi, kendini edebiyatın merkezi, Kabe’si, Güneş’i olarak görür. Herkes ve her şey etraflarında döner ve dönmelidir zannederler).

“Etik!” derler. Ne zaman, hangi şartlarda ortaya çıktığını kendilerinin bile bilmedikleri; ne gibi bir işlevi olduğunu sorgulamadıkları, “Teamül işte” diyerek, mikro iktidarlarını sabitleştirmek için sığındıkları tek açıklamaları budur: “Etik!”… “Bir şiir(yazı) tek dergide yayımlanır!”… Peki bu hangi etik? Kimin etiği?… Elbette ki burjuva etiği… Şiiri, gönderildiği derginin mülkü sayan burjuva etiği…

Bu “teamülü” hiç sorgulamadan, neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde toplumsal işlevini(ya da işlevsizliğini) irdelemeden, mikro iktidarlarını perçinlemek için “tek şiir tek dergide” kokuşmuşluğunu savunurlar (ne yazık ki sol tandanslı dergiler bile). Bir şiirin(yazının), sadece tek bir dergide yayımlanmasının, toplumsal açıdan ne gibi bir yararı vardır, o derginin mikro iktidarını perçinlemekten başka?! Aynı şiirin, çok sayıda dergide yayımlanmasının ne gibi bir zararı vardır, o şiiri alımlayabilecek tüm bireylere ulaşabilmek ve onların dönüşümüne katkıda bulunmaktan başka?! Hele ki şiirin bu kadar az okunduğu bir ortamda… Hele ki editörlerin komşu dergileri, dergi yayın kurulundakilerin kendi dergilerini bile okumadığı bir zeminde. Şiir yıllığı hazırlayıcılarının bile- her nasılsa- dergilerdeki şiirleri doğru dürüst takip etmediği bir ortamda… (Bu bağlamda, kişisel deneyimlerimden yola çıkarak, isim, zaman ve dergi adı belirterek, somut örnekler üzerinden savımı kanıtlayabilirim. Ve/ama derdim, sorunu kişiselliğe indirgemek değil, dizgeyi sarsmak olduğundan, bu somut örnekleri vermiyorum).

Yüz elli küsur edebiyat dergisi dolaşımdadır. Editörler bile komşu dergiyi okumazken; dergi yayın kurulundakiler bile kendi dergilerini okumazken; şiir yıllığı hazırlayıcıları bile yeterince dergileri takip etmezken, sıradan bir şiir okurunun bu denli çok sayıdaki dergiyi takip etmesi nasıl beklenebilir? Bırakın tüm dergileri, kendi poetik ve ideolojik anlayışı doğrultusundaki onlarca dergiyi, gerek ekonomik gerek zamansal açıdan izlemesi hangi şiir okurundan beklenebilir. Her derginin(istisnalar hariç) ortalama birkaç yüz okuru olduğu bir ortamda (ki bu okurların çoğu da ne yazık ki sadece şairler ve şair olma heveslileridir), toplumsal dönüşüme, şiirleri ile katkı yaparak, toplumu oluşturan bireylerin bilinç düzeyini ve estetik algı seviyesini arttırmayı görev sayan, bencileyin sosyalist bir şair için, şiirlerinin ancak dar bir çerçevede kısılı kalmasına seyirci olmak trajik bir durumdur. Daha da ötesi, dergilerde yer bulmak adına, dergilerin mikro iktidarlarını perçinleyen, bu burjuva mülkiyetçiliğini sineye çekmek, devrimci ETİĞE, sosyalist AHLAKA aykırıdır.

Son not:

Bu yazıyı “okuyanlar okumayanlara anlatsın”… İmzamın hükmü -henüz- yeterli gelmeyeceği için bu yazının yankı bulacağını sanmıyorum. Ve/ama bundan sonra, dergi editörleri bu bağlamda, ya bana sızlanmasınlar, ya da hiçbir ürünümü yayımlamasınlar!
REEST!

Yazan: Serkan Engin

Bu metnin daha önce yayımlandığı dergiler:

EKİN SANAT EYLÜL-EKİM 2006
AKKÖY EYLÜL-EKİM 2006
göğebakmadurağı EYLÜL-EKİM 2006
BH KASIM-ARALIK 2006
ANDIZ KIŞ 2007
AFRODİSYAS SANAT OCAK-ŞUBAT 2007
ÇALI ŞUBAT 2007
GÜNEY NİSAN-MAYIS-HAZİRAN 2007
AKDENİZ EDEBİYAT MART-NİSAN 2008

Milyonlarca Hintliyi Tepindiren Adam

Günümüz Hint Popüler müzik toplumunda son zamanlarda diğerlerini arka planda bırakıp sivrilen Kailash Kher, halk tarafından en bilindik ve sevilen sanatçı. Yetenekli vokalleri ve ilham verici kişiliği ile tüm Hindistan ve Güney Asya kıtasında saygın bir konuma sahip olan Kher, şu ana kadar etkileyici vokallerini birçok Bollywood filmine ödünç vermenin yanı sıra milyonların karşısına çıktığı televizyondaki yetenek yarışmalarındaki jüri görevini de başarıyla sürdürüyor. Halk tarafından sanatçılığının yanı sıra kişiliği bakımından da sevilen Kher, grubu Kailasa ile birlikte birçok kez müzik listelerinde zirve sefası sürdü. Ruhani ve mest edici özellikler içeren vokalleri sayesinde milyonları çevresinde toplayan sanatçı, artık Batı’ya açılmanın zamanı geldiğine inanarak ilk uluslararası çalışmasını geçtiğimiz günlerde kulaklarımızın huzuruna serdi.

Genç ama yaptığı heyecan verici atılımlarla Dünya Müziği fanusunda önemli bir konuma sahip olan Cumbancha müzik firması tarafından basılan “Yatra (Nomadic Souls)” adlı albüm, Kailash Kher ve ekibi Kailasa’yı tüm dünyaya açılımını yapacak olan bir pencere. Albüm tanıtımı için Amerika ve Kanada’da 3 aylık bir turneye çıkan ekip bu yeni çalışmasında hem taze hem de yeniden elden geçirilmiş, nispeten eski ama hala beğeni toplama yeteneği yüksek parçalarını biraraya getirdi.

7 Temmuz 1973 günü, burçlar yengeç dönencesindeyken, Keşmirli bir ailenin nüfusunu arttıran Kher, amatör müzik yapan ve aynı zamanda bir Hindu rahibi olan babası sayesinde müzik ile duygusal bir ilişkiye girdi. Ev içerisinde periyodik olarak gerçekleşen geleneksel müzik şölenlerinden fazlasıyla yararlanan ancak bunların yeterli olmayacağını anlayan genç Kher, farklı açılımlar için on dört yaşında Yeni Delhi’nin yolunu tuttu. Daha dört yaşında müzik kabiliyetini büyüklerine kanıtlayan, ergenliğe adım atmamış genç, bir anda kendini klasik ve folk müzik eğitimi içerisinde buldu.

Kailash Kher

Müziğe olan vazgeçilmez tutkusu ve uzun süren eğitim döneminden sonra, sanatçı bir mekân değişikliğine daha gidip Hindistan’ın dışa açılan yüzü Mumbay’a yerleşti. Müzik piyasasının kıran kırana geçtiği bir ortamda kendisine profesyonel kariyer arayan sanatçı, farkında olmadan birçok müzisyenin hayatında yaşadığı kaçınılmaz sefalet dönemini geçirdi; az para, ucuz oteller, zor gelen geceler, kendine layık görülmeyen geçici işler… İlk ciddi işi cüzdanına giren 100 USD karşılığı yaptığı bir reklam film müziği oldu. Müzik piyasasıyla gerdeğe girdiği bu işinden sonra diğer potansiyel para kazandıran işler sıraya girdi. Sesinin kendine özgü erişimlerinden dolayı kısa bir süre sonra Kher pek çok reklam film müziğine imza atar oldu.

Yorgun bir gün sonu evine gelen Bollywood yapımcılarının, televizyonlarını açınca akıllarına kazınan reklam film müziklerini duyduktan sonra Kher’in telefonları daha bir farklı çalmaya başladı. Sanatçının geniş kitlelerle tanışmasına vesile olan ilk atılımı “Waisa Bhi Hota Hai” adlı filmin ikinci bölümü için yazmış olduğu “Allah Ke Bande” adlı parçası sayesinde oldu. Birçok Bollywood filminde olduğu üzere, Kher’in bestelediği filmin müziği filmin kendisinden daha çok ün yaptı. Takvimler 2004’ü gösterirken Kher tüm Hindistan’ın dikkatini üstüne çekmiş, yüz ellinin üstünde film müziği bestelemiş bir ulusal cevher mertebesinde oturuyordu. On dört farklı dilde ana dilini aratmayacak kadar başarılı şarkı söyleyen sanatçı, bu arada ilk göz ağrısı reklam müziklerini unutmayıp en son kayıtlara göre dört yüzün üstünde tekerlemeli reklam müziği üretti.

Kailash Kher

Kendini bilen, sınırlarının nereye kadar uzandığını öğrenmek isteyen her başarılı sanatçı gibi Kher geldiği konum ile yetinmeyip farklı algılamalara parmak sokmak üzere yine müziksel bir arayışa girdi. Kısa süre sonra Hint Rock zümresi içerisinde yer alan Naresh ve Paresh Kardeşler ile tanışan Kher, onlarla bir müziksel ilişkiye girdi. Bunun ilk meyvesi 2006’da “Kailasa” adı altında çıktı ve içerdiği ‘Teri Deewani’, ‘Tauba Tauba’ parçaları ile ekibi Hint müzik camiasında daha önce varlığından habersiz olunan bir rakıma yükseltti. İkinci meyve 2007’de “Jhoomo” adı altında tarihe geçti.

Katılmasam da, Üstat Nusrat Fateh Ali Khan’ın popüler müzikte bir yansıması olarak kabul gören Kher, zengin ve kulakların kendisine çevrilmesini sağlayan kuvvetli vokalleri sayesinde popülist toplulukların dikkatini çekmekte gecikmedi. Her ne kadar popülerlik, içerisinde gizli hatta son zamanlarda göze sokulan bayağılık unsurları taşıyor olsa bile Kher, geleneksellik ile çağdaşlık arasında bağladığı sağlam halatlar sayesinde kendisini bu uçurumdan uzak tutuyor. Özellikle müzik yoldaşları Naresh ve Paresh Kama Kardeşler (ayrıca Bombay Black adlı grubun kurucuları) sayesinde geleneksel ve çağdaş ritimler arasında dengeli bölümlenmeleri müziğinde yaşatan sanatçı, rock, funk, raga, reggae hatta arada sırada elektronik müzik açılımlarına rahatlıkla sokuluyor. Hindistan’ın derin tarihini ses tellerinde işleyip elektrik gitar veya hip hop tarzları ile harmanlayan Kher, zaman geliyor bir ücra Hint köyünden yükselen ritimler ile dinleyene seslenirken bir başka zaman Qawalli Sufi ağıtsallığına bürünüyor.

On dört çömez ve kıdemli parçadan oluşan “Yatra (Nomadic Souls)”; Asha Bhosle, Sonu Nigam ve Kunal Ganjawala gibi uluslararası üne sahip olan sanatçılar ile verilen konserlerden sonra ekibin artık Hindistan dışındaki müzikseverler ile tanışma gereksiniminin bir üretimi. “Yatra (Nomadic Souls)”, tanınmayan diyarlara yapılan yeni bir macera, hem sanatçılar hem de müzikseverler için. Bizler için milyonlarca Hintlinin tepindiği müzikleri tanıma zamanı geldi artık…

Kailash Kher & Kailasa

PARÇA LİSTESİ:

1. Kaise Main Kahoon (International Version) – Nasıl Söylesem? 4:15
2. Dilruba (International Version) – Canım 3:56
3. Guru Ghantal – Hilekar 3:58
4. Turiya Turiya – Yürürken 3:08
5. Chandaan Mein - Tütsü Kokularıyla Sarılı 4:13
6. Kar Kar Main Haara – Denedim ama Kaybettim 6:37
7. Tauba Tauba (International Version) – Hay Allah 3:51
8. Bheeg Gaya Mera Maan (Cherrapunjee) – Yüreğime Dokundu 5:00
9. Piya Ghar Aavenge – Aşk Eve Gelir 3:57
10. Na Batati Tu (Na Dhin Dhin Dhin Na) – Bana Söylememiştin 3:47
11. Rang Rang Ma – Tüm Renkleriyle 4:02
12. Jhoomo Re (International Version) – Mutluluktan Zıpla 5:02
13. Teri Deewani (Unplugged) – Sana Deliyim 5:27
14. Joban Chaalke (Unplugged) – Güzellikle Süzülmek 4:02

Resmi Web Sayfası: www.kailashkher.com
Filmleri: www.imdb.com/name/nm1334513/
Myspace:
www.myspace.com/kailashkherspace

Post-modernist Şiir(!)’deki Sefaletin Çözümlenmesi

Ağustos 27, 2009 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Eleştiri, Sanat, Siir

Günümüzde yazılan şiirin en büyük sorunsalı, anlam’la olan ilişkisinde gizlidir. Şiir’in, daha doğrusu şairin, anlam karşısında aldığı tavır, bunda etkili olmaktadır. Şiir ile anlam ilişkisini çözümleyebilmek için önce Şiir’i tanımlamakla işe başlamamız gerekir.

Şiir, imgelerin, bir ya da daha çok izlek etrafında, metinsel bütünlük oluşturacak şekilde örgütlenmesidir. Bu tanımdan da çıkarsanabileceği gibi, Şiir’in temel birimi imge’dir. Çünkü Şiir, doğal dil içinde gelişen ve/ama özerk bir üst-dildir. Bu da imgeler aracılığıyla, doğal dilin söz diziminin bilinçli olarak bozulup özgün bir dizgeyle yeniden kurulmasıyla oluşturulur. İmge, doğal dili dönüştürerek sınırlarını genişletir ve yeni anlatım olanakları sağlar. Sözcüğün, sabit sözlük anlamının ötesine geçmesine yol açar.

Sözcük, tek başına, alımlayan her bireyde, kalıplaşmış, donuk, sabit bir yansıma bulur. Bu yüzden hiçbir sözcük tek başına, imge’nin oluşturduğu çarpıcı çağrışım özelliğine sahip değildir. Sözcüğün çift anlam yüklenmesi amacıyla harflere bölünmesi (b/aşka…gibi) yeni bir çağrışım oluşturmadığı için imge’yi oluşturamaz, ancak teknik bir oyun düzeyinde kalır.

İmge, iki ya da daha çok sözcüğün, somut-soyut, soyut-somut, somut-somut, soyut-soyut, ya da bunların kombinasyonlarına dayalı bir ilintiyle, örnekseme (analoji) yapılmasıyla oluşturulur. İmge’nin işlevi, anlam’ı etkin bir şekilde iletebilmek için çağrışım yoluyla çarpıcı bir duyumsatma olanağı sağlamasıdır.

Şiir, imgelerle yazıldığı; sözcük tek başına imge olamayacağı ve her imge en az iki sözcükten oluştuğu için Şiir’in temel birimi sözcük değil imge’dir. Yani, “Şiir sözcüklerle değil imgelerle yazılır”. İmge’yi bir atoma benzetirsek, sözcükler, atomu oluşturan çekirdek, proton, nötron ve elektronlardır. Atomun bileşenleri, doğada, birbirlerinden bağımsız olarak bulunamazlar ve ancak bütünsel olarak atomu oluşturarak işlevsel bir varlığa sahip olurlar. Sözcükler de ancak, imge’yi oluşturmak üzere örgütlendiklerinde Şiir’de işlevsellik kazanırlar.

Bu arada belirtmek gerekir ki içinde imge bulunmayan şiirler(!) için, bütün olarak bir imge oluşturdukları savını öne sürenler, imge oluşturmayı beceremeyenlerin ekmeğine yağ sürmekten öte bir şey yapmazlar… Söz açılmışken, dize’nin tanımı üzerinde durmakta da yarar var. Dize, imge ya da imgelerin, şiirin metinsel bütünlüğü içerisinde, anlam ortak paydasında oluşturdukları ara toplamdır. Yani, imge ya da imgeler dize’yi, dizeler de şiiri oluşturur.

Şiir’de imge, nesnel gerçekliğin insan bilincinde, estetiksel olarak öznel yansımasıdır. Bu yansıtma, aynadaki gibi birebir olmayıp, nesnel gerçekliğin şairin bilincinde alımlanıp dönüştürülerek dışsallaştırılmasıdır.

Şiir, doğal dilin içinde kendi dizgesini geliştiren özerk yapılı bir üst-dil olduğuna göre, dilin temel işlevi olan bildirişim, Şiir’in de ayrılmaz bir parçasıdır. Bu da Şiir’in anlam’dan soyutlanamayacağı gerçeğini ortaya koyar. Dolayısıyla, Şiir’in temel birimi olan imge, anlamsız olamaz.

Şiir’de anlam rastlantısal değil içkindir. Şair, nesnel gerçekliği öznel olarak estetiksel düzlemde dönüştürerek imgelerle yansıttığına göre, kaynağını nesnel gerçeklerden alan imge, içkin olarak anlam taşır.

Aslında yanlış imge yoktur: Anlamlı olan imge ve anlamsız olan saçma vardır. İmge ya da saçma üretimini belirleyen, şairin bilinçsel yapısındaki ideolojik tutumdur.

İmge, şair tarafından dışsallaştırıldığı andan itibaren, nesnel gerçekliğe artı değer olarak eklemlenir. Buradan çıkarsanabileceği gibi Şiir, nesnel gerçekliğe bir müdahaledir. Bu dönüştürücü müdahale, ancak devrimci bir bilinç tarafından gerçekleştirilebilir. Dışsallaştırılan imge, nesnel gerçekliğin bir parçası olarak okura ulaşır ve okurun bilincinde, her okurun bilinç ve estetik algı düzeyine göre yankılanır. Yani, şiiri okuyan bireyin bilincinde yeniden üretilerek içselleştirilir. Buna yansımanın yansıması diyebiliriz. Bu da okurun bilinç ve estetik algı düzeyine artı değer katar. Daha ötesi, her okumada yeni çağrışımlar sağlayarak okurun bireysel dönüşümüne sürekli katkıda bulunur.

Yazı

Şair, yazarak kendini gerçekleştirir ve ontolojik bir anlam kazanır, çünkü varoluşu anlamlı kılan, bireyin somut ya da imgesel düzlemde, üretimle, nesnel gerçekliğe artı değer katmasıdır. Şair yazdıkça nesnel gerçeklikle beraber kendini ve okuru dönüştürür; bu da toplumsal dönüşüme katkı yapar. Nesnel ve öznel gerçeklik, diyalektik bir bütün olarak karşılıklı etkileşim içindedir. Toplumsal gerçeklik, her ne kadar bireyin bilincini sınırlasa da, şair birey, bu ablukayı yarabilen ve toplumdaki tüm bireyler için yıkmaya çalışan kişidir. Aksi takdirde, kapitalist üretim ilişkilerinin olduğu bir toplumda, sosyalist şairin varlığından söz edilemezdi zaten…

Gelelim saçma’ya… Doğada saçma yoktur. Her şey, diyalektik bir bütün olarak, sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir. Saçma ise kendine ve doğaya yabancılaşmış bireyin hastalıklı zihinsel tasarımıdır. Nesnel gerçekliği dönüştürerek yansıtmadığı, nesnel karşılığı bulunmadığı, doğaya aykırı olduğu için yapaydır. Dışsallaştırıldığında, nesnel gerçeğe artı değer olarak eklemlenemez. Okura ulaştığında ise daha ilk okumada tükenir. Seken bir mermi gibi, alımlanamadan okurun bilincinden geri döner ve yazınsal çöplüğü boylar. Anlam taşımadığı için bildirişim işlevinden yoksun olan saçma, dilsel değildir. Dolayısıyla saçma’yla yazılan metin de şiir değildir.

Emperyalist kapitalizmin Şiir’deki izdüşümü olan post-modernist şiir(!), anlam’ı hiçleyen yapısıyla, imge’lerle değil saçma’larla yazılmaktadır. Anlam içermediği için bildirişim yetisi yoktur; bildirişim içermediği için dilsel değildir; dilsel olmadığı için de aslında şiir değildir!!!

Post-modernist şiir(!), kendine ve doğaya yabancılaşmış bireyin narsist mırıltılarıdır. Şairin kendisini ve okuru dönüştürme yetisinden yoksundur. Yığma saçma’ların, metinsel bütünlükten yoksun olarak yazılmasıyla oluşan post-modernist şiir(!), yabancılaşmayı oluşturan kapitalizme karşıt tavır geliştirmeyen edilgen bireyin yazdığı şiir(!)dir.

Kapitalizm, varlığını korumak ve sürdürmek için her türlü muhalif tavrı sindirmek ister. Dizgeye muhalif olan Şiir’i anlamsızlığa boğup edilginleştirerek, Şiir’in bireyi ve toplumu dönüştürme yetisini silebilmek için post-modernizm denilen, saçmalığın daniskasına işlerlik kazandırmaya çalışmaktadır. Böylece, dizgeyle uyuşan ve sömürü şartlarını kolaylaştıran, örgütsüz ve edilgen bireyler oluşturmayı amaçlamaktadır…

Bu noktada, İlhan Berk’in Yazko Edebiyat’ın 33’üncü sayısındaki söyleşisinden bir alıntı yapalım. İlhan Berk, Şiir’de anlam’a ilişkin şunları söylemektedir:

“Anlama gelince. Doğrusu asıl savaşım onun üzerinde toplanmıştır benim. Nedendir bilmiyorum, ben anlamı şiire pek yatkın bulmam. Kimi kitaplarımda onu düşman bile bilmişimdir. Anlam, sanki benim üvey evladımdır. Ama şunu da söyleyeyim; sonuçta şiir şiir ise, anlamlıdır.”

Kendi içinde çelişkili bu ifadenin sahibi olan İlhan Berk ve benzerleri, anlam’ı hiçleyen tavırlarıyla, post-modernizmin gölgesinde, bilerek ya da bilmeyerek emperyalist kapitalizmin uşaklığını yapmaktadırlar. Şiir’in post’u deliktir.

Yazan: Serkan Engin

Bu metnin daha önce yayımlandığı dergi ve yıllıklar:

Ekin Sanat Aralık 2005
Berfin Bahar Ocak 2006
YKY 2006 Şiir Yıllığı
Kıyı Yaz 2007
Karalama Sayı 2 2007

Sonraki Sayfa »