Kitaplarda Özgürlük

Ekim 30, 2009 by  
Filed under Deneme, Felsefe Metinleri, Kitaplar, Sanat

Seçenek mi Seçebilmek mi? Özgürlük Nedir? (1)

Özgürlük Hayaleti“Öz” olduğumuz gibi olmamızı sağlayan temel unsurdur. Özgürlük kelimesi bu bağlamda ele alınınca, “özün gürleşmesi durumun”u akla getirir. Batı dillerinde özgürlüğün karşılığı olarak iki farklı sözcük vardır. (ingilizcede) “liberty” ile “freedom”. Birbirlerinden farklı olmaları sizi şarşırtmasın, ikisinin de anlamı birebir aynıdır. “Freedom” sözcüğünün kökeni Avrupalı paganlara dayanır, “Liberty” latince kökenlidir. Şimdiye değin kullanımda, politik ve ekonomik özgürlükten kastedilirken “liberty” kelimesi daha çok kullanılmış, bireyin günlük yaşamdaki özgürlüğü anlatılırken “freedom” kelimesi tercih edilmiş. Ancak bundaki sebep aralarındaki anlam farkı değil, sadece kökenleri itibari ile yazarların kelimelere karşı tutunduğu tavırdır. Her iki kelime de bir yere bağlılığı veya yükümlülüğü olmayan kişiler veya şeyler için kullanılagelmiş, özellikle köle ve özgür insan arasındaki ayrımla doğmuş kelimelerdir. Bir anlamda özgürlük, kölelik kelimesinin karşı ucunda bulunan sözcüktür.

“Öz’ün gürleşmesi durumu” tanımı üzerinden gidersek, batı düşünüş tarihinde hasıl olan temel soruya varırız. Bu varış, kavramın kendisinde var olan uluslar arası bir önemi ve algılayışlardaki benzerliği de gösterir. Bu temel soru, bireyin potansiyelini ortaya çıkarırken, daha güçlü olmasının neye bağlı olduğunun araştırmasıdır. Yani potansiyellerin, olabildiğince fazla “ortaya çıkma seçeneğinin” olması mı önemlidir, yoksa özün kendisi için en iyi olan çıkışı bulması ve o yöne yönelebilme iradesinin olması mı? Bir benzetme ile şöyle göz önüne getirebiliriz durumu. Kapalı bir su deposu düşünelim. Mühim olan (suyun çıkışı için) bu su deposunda olabildiğince fazla musluk mu olmasıdır?; veyahut tek bir musluğun konumlandırılacağı en uygun yeri bulabilme ve onu kullanma iradesi midir? Birinci şekilde (çok fazla çıkış yeri olması) su her nereden çıkmak isterse istesin, ordan çıkma özgürlüğünü elde eder, diğer yandan ikincisinde “gür” akacağı en optimum noktayı seçmek ve oradan “çağlamak” özgürlüğünü bulur.

Isaiah Berlin bu soruyu cevaplamaya uğraşırken özgürlük kavramını anlamlı bir ayrımla ikiye böler. Aslında yaptığı, özgürlük algılayışını iki farklı scala üzerine oturtup en uç noktaları tanımlamak olmuştur. “Two Concepts of Liberty” adlı makalesinde, özgürlüğün bir negatif bir de pozitif boyutlarının olduğunu belirtir. Bu pozitiflik veya negatiflik olumluluk veya olumsuzluk manalarında değil, sadece farklı algılama boyutlarında olduğunu belirtmekle ilintilidir.

Negatif özgürlük, tüm seçeneklerin ulaşılabilir ve seçilebilir olduğu durumdur. Negatif özgürlüğü anlatmaya çalışırken kendisi uzun bir koridor örneğini verir. Bu koridorda sonsuzca kapı uzanmaktadır. Berlin’e göre bireyin ne kadar özgür olduğu, kaçını kullanıp kullanmadığından bağımsız olarak, kilitli olmayan kapılarla ilintilidir. Ne kadar çok açık kapı varsa, o kadar özgürüzdür. Yani seçip seçmememizden gayrı olarak, ne kadar çok seçeneğimiz varsa o kadar özgürüzdür.(2)

Pozitif özgürlük ise, seçeneklerin çokluğundan ziyade, seçimin efendisi olabilmekle ilgilidir. Seçimin kendisinde, potansiyelini tam anlamı ile gerçekleştirme ve bağlı bulunan zincirlerden bu yol ile kurtulabilmektir. Bu özgürlük algılayışı eski yunanın “bedeni” bir hapishane gibi gören anlayışıyla başlamış; Kant, Hegel, Marx ve sonrasında Frankfurt okulu ile sürekli geliştirilmiştir ve negatif özgürlüğe kıyasla anlaşılması daha zor ve uğraştırıcıdır. Negatif özgürlük ise, (belkide ilk defa) John Locke’un 1689’da yayınladığı “A Letter Concerning Toleration” adlı açık mektubunda ciddi olarak masaya yatırılmıştır. Sonrasında John Stuart Mill “On Liberty” ile bu görüşü iyice detaylandırır. Kapitalizmin “bırakınız yapsınlar” görüşüyle, aynı zamanlarda kök salar ve onla beraber büyür. Bizim için bu nedenle anlaşılması ve algılanması, pozitif özgürlüğe kıyasla daha kolaydır, zira halihazırda bu kavramın kurumsallaştığı bir dünyada doğduk. Pozitif özgürlük ise tassavuftaki, “hakikati bulmak ve asıl özgürlüğe kavuşmak”, budizmdeki “nirvanaya ulaşmak” ya da Platonun bahsettiği “idealara vakıf olmak” gibi zorlu bir uğraşı, öğreti gerektirir.

Modern düşünüş tarihinde, bu ayrımın tam anlamıyla oturduğu iki özgün yaklaşımdan bahsedilebilinir. Alman yaklaşımı ve İngiliz yaklaşımı. Bunlara ek olarak kimi araştırmacılar çok tutarlı olmasa da bir Fransız yaklaşımından bahsederler.(3) Ancak Nigel Warburton gibi yazarlar Fransız düşünürleri, kendilerine ait fikri farklılıkları gözden kaçırmayarak, pozitif eksenine oturtmayı seçerler. Bunun en açık sebebi Fransızların Descartes ve Rousseau’dan sonra, Sartre ve Foucault’ya değin felsefi açılımlara yön verememiş olmaları, ve bu nedenle kendilerine ait bütünlüklü ve ilerleyen bir fikri alan oluşturamamış olmalarıdır. Bundan dolayıdır ki (aynı zamanda yerin kısıtlı oluşu sebebiyle) bu yazıda özgürlük kavramı Alman ve İngiliz ekolleri üzerinden anlatılacak, belli başlı argümanlar tartışılacak ve belki de kişisel yaşamda uygulanabilir bir özgürlük anlayışı geliştirilecektir.

Pozitif Özgürlük; Plato, Kant, Marx, Marcuse ve Adorno

Alfred North Whitehead, “Tüm Batı felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardan ibarettir.”(4) der. Bir anlamda ya onun dediklerine karşı çıkarız ya da felsefesini geliştiririz. Kendisinin mağara metaforunu bilmeyen hemen yok gibidir. Ona göre biz insanlar bir mağaranın içinde duvara karşı oturmuş vaziyetteyizdir ve arkamamızda bir ışık vardır. Mağaranın dışında ise ideaların doğadaki formları gelip geçer ve biz ancak ve ancak onların, arkamızdaki ışık sayesinde önümüze vuran gölgelerini görebiliriz. Gerçek anlamda özgür olmak erdemle gerçekleştiğine göre ve erdemli olmak da hakikati bilmekle var olduğuna göre, özgür olabilmemizin tek yolu hakikata ulaşmaktır. Hakikat ise dil ile açıklanabilecek, günlük yaşamdaki formlara uygulanabilcek bir şey değildir, zira günlük yaşayış formlarımız ve kurguladığımız dil hakikatin kopyasının kopyasının kopyası üzerine kurulmuştur. Biz o mağaradan çıksak ve ideaların gerçek hallerini görebilsek bile, mağaraya dönüp onları anlatamayız. Bu da insan bilgisinin günlük yaşamda değersiz olduğunu gösterir ki bu bizi “daha iyi bir yaşamı” amaçlıyorsak, derin bir kısırdöngüye bırakır.

Kant, “What is Enlightenment?” adlı kısa makalesinde esas olarak, mağaranın dışına çıkıp görebilme seçeneğimiz olup olmadığından çok bir insanın aydınlanabilmesi ve özgür olmasını, o mağaradan çıkma kararı ve kararın başkasının rehberliği olmadan verebilmesi ekseninde açıklar. Kant’a göre bireyler olgun değildir ve bu olgun olmama durumu onları sürekli olarak başkalarının rehberliğine muhtaç eder. Aydınlanma bireyin bu olgun olmama durumundan, kendi iradesiyle çıkıp kendi düşüncesini kullanma cesaretini sergilemesidir. Bu cesaret ile özgürleşme olanağı sağlar. Marx ise emek kavramında, bireyin kendi potansiyellerini satışa çıkarması ile beraber özgürlükten vazgeçmiş olduğunu ve insan olmaktan çıktığını söyler.(5) Onun emek kavramı yunanlıların “askesis” kavramına dayanır. Yunanlılara göre “askesis” “psuche”yi geliştirir dönüştürür. “Psuche” ise insandaki potansiyellerdir. Yani “askesis” insanın kendi içindeki potansiyelleri kinetiğe (yani harekete) dönüştürme ve bu potansiyellerin kapasitelerini olabildiğince açığa çıkarma olayıdır. Bu insanın kendisi ile uğraştığı bir pratikler bütünü değil, pratiklerin diğer insanları, doğayı ve sonrasında evreni değiştirip dönüştürme dinamiğidir. Emeği bu kapsamda tanımlarsak, emek insanın kendi içerisindeki potansiyelleri ortaya çıkarması ve bu yolla olabildiğince kendini geliştirmesi, dönüştürmesi ve mükemelleştirmesidir. Mükemelleşme haline arete derdi eski yunanlılar. Kimileri bunu erdem (virtue), kimileri ise excellence (mükemmel olma durumu) diye çevirir. İşte bu hal özgürleşme halidir.

Kapitalizm ile beraber gelişen “her istediğini yapabilme” ve John Stuart Mill ile “zarar prensibine”(6) oturtulan özgürlük kavramı Marx’tan çok Frankfurt okulunun saldırısına uğrar. Herbert Marcuse “One-Dimensional Man” adlı kitabında insanların oldukça fazla seçeneklerinin olduğunu, ancak gerçekten neye ihtiyaçları olup olmadığını bilmediklerini vurgular. Ayrıca çok fazla seçeneğin olmasının sahici özgürlüğü kısıtladığını belirtir. Zira bir markete gidip on tane farklı marka arasından seçim yapmaya harcanan vakit, bireyi aslolan ihtiyacından uzaklaştırır ve onu reklamlara bağımlı, “istediğini yapar zanederken” başkalarının yönlendirilmeleriyle hareket eden birine dönüştürür.

Pozitif özgürlük kavramını daha iyi anlayabilmek için, bir Adorno anektodu anlatmak yerinde olur. Adorno’ya, gençlerin kendisinin özgürlük söylevleri üzerine sokağa döküldüğünü söyleyip, bohemleri gösterirler. Adorno ise “benim dediklerimin tersini anlamışlar” diye kısa bir cevap verir. Aslında Adorno ve diğerlerinin üzerinde durdukları şey, bireyin anlamlı seçeneği bulmak yerine, toplumsal hareketlerin, kitlesel yaklaşımların ve “kapitalizm çarklarının” esiri olmalarıdır. “Önemli olan istediğini yapabilmektir” anlayışı, her istediğini yapabilmek değil, anlamlı seçeneği bulma uğraşıdır ve bulunursa uygulamaktır.

Negatif Özgürlük; John Locke, John Stuart Mill, Isaiah Berlin

Isaiah Berlin “Two Concepts of Liberty” adlı makalesinde özgürlük kavramını ikiye ayırdıktan sonra, pozitif özgürlüğün ana paradoxunu çözümler. Ona göre kişi, anlamlı seçeneğin var olduğunu kabul edip onu en hakiki özgürlük olarak tanımladığında, kendi dışındakilerin bu bilgiyi hasıl olmadıklarını düşünür. Bir müddet sonra da onları özgürlüğe kavuşturmak adına, kendine onlar adına karar verme hakkı verir. Nasıl ki Platon yöneticilerin filozoflar olmasını gerektiğini söylüyorsa (çünkü hakikati bilen onlardır), hakikati bulduğunu sanan herkes bu duruma düşer. Berlin’e göre Sovyet Rusya statükosu, Alman faşizmi bu olgulara örnektir. Herhangi bir seçeneğin doğruluğu kabul edildiğinde ve bu doğruluk yayıldığında toplum her bireyinin “asılda” ne istediğini görmezden gelerek, “onun için en uygun olanı” zorlamaya başlar.

Berlin’in bu söylemi olgulara dayanır ve gerçekten de tarihte hep böyle olmuştur. Ancak olgulara dayanan ve aklen ispat edilemeyen bu gerekçe herhangi bir şeyi reddetmeye yetmez. Çünkü Berlin’in söyledikleri tarihte gerçekleşmiş olabilir, ancak her zaman böyle gerçekleşeceği iddiası yanıltıcıdır. Belki de böyle yapmayan insanlar veya toplumlar olmuştur ve biz bilmiyoruzdur, ya da gelecekte olacaktır. Totaliter rejimin kaynağı olarak gördüğü “pozitif özgürlük” her koşulda ve durumda totaliter rejimi sağlamaz. (en azından sağladığına dair herhangi bir akli ispatımız yoktur.) Yani “pozitif özgürlük her zaman totaliter rejim doğurur”, argümanı yanlıştır.

John Locke “A Letter Concerning Toleration(1689)” adıyla kilise yetkililerine ve topluma açık bir mektup yazar ve üç temel argüman ile din alanında tanınması gereken özgürlüğü tartışır. Birinci argümanı, incilden örnekler vererek, diğer dinlere karşı yapılan zulümlerin, hristiyanlıkta olmadığıdır. Çünkü hristiyanlıkta, zor ile değil sevgi ile anlatılan dinin işlerliği vardır. Eğer ki bu takipçiler zulmettiklerini değil, bataklığa düşmüş ruhları kurtuluşa erdirdiklerini düşünüyorlarsa, bu seferde samimiyetten uzaklaşırlar ve çelişkiye düşerler. Çünkü eğer amaçları bataklığa düşenleri kurtarmaksa, tüm enerjilerini hıristiyanlıkta tanımlanmış yedi büyük günaha düşenleri kurtarmaya vermeliydiler. Bu ikinci argüman (tutarsızlık), yeterince anlamlı olsa da, Locke çok daha güçlü üçüncü bir argüman ortaya atar(7): “Irrationality” yani akılsızlık argümanı. Ona göre inanç, içsel bir olgudur ve ancak içsel değişimlere bağlıdır. İnanmak istemek ile inanmak arasındaki fark burda yatar. Kişi işkence gördüğünde, işkence yapanların dinine inanmak isteyebilir, hatta bunu çok ister, fakat kendini istediği kadar zorlasın, inancını iradesiyle değiştiremez. Bu argümanlardan özellikle üçüncü olanı, kişilerin seçimlerine uygulanacak baskı konusunda genelleşetirilebilinir. Pozitif özgürlüğün savunduğu “rasyonel seçeneği seçebilmeye” karşı olan bu argüman, rasyonel olanın zorlanmasının da özgürlüğü kısıtladığını savunur.

Mill bu çerçevede, özgürlüğü “utility” (mutluluk/refah/“elde edilen”) kavramıyla ilişkilendirir ve insanların neyi seçip seçmediklerinin onların kararı olduğunu belirtir. Ona göre birey hangi seçenekle mutlu olacağını düşünüyorsa onu seçer ve bu seçimi kimse engellememelidir. Böylesi bir tanımdan sonra, herkesin her istediğini yapabilmesinin temel bir hak olduğunu, bu hakkın toplum (veya devlet) tarafından engellenmesinin ancak ve ancak istenilen şeyin bir başkasına zarar vermesinin engellemek amacıyla meşrulaşacağını belirtir.(8) Şu nokta önemlidir ki Mill devletin her zarar verene müdahele etmesi gibi bir görevinin olduğunu söylemez, onun söylediği devletin müdahelesinin tek meşru noktasının böyle bir durum olduğudur. Diyelim ki evinizde yatıyorsunuz ve biri gelip garajınızın önüne arabasını park etti. O gün o evden çıkmayı hiç düşünmüyor olabilirsiniz. Garaj kapısını kullanmanız gerekmeyebilir. Bu kullanımdan bağımsız olarak garajınızın önüne arabasını park eden adam özgürlüğünüzü kısıtlıyordur. Bu kısıtlamaya devletin (veya özgürlüğü kısıtlanan olarak sizin) müdahelesi elbette ki şart değildir, ancak müdaheleniz meşrudur.

Mill’in temel argümanı sorunlarla doludur, çünkü “zarar prensibi” çoğu zaman işe yaramaz. Birçok insan artık her edimin dolaylı olarak kendisini de etkilediğini bilir/inanır. Örneğin kapalı mekanda sigara içilmesinin yasaklanması, zarar prensibiyle açıklanabilinir. Kapalı mekandaki diğer insanlar da sigara dumanından etkileniyorlardır. Ancak sigara kullanımı sağlık masraflarını arttırır ve bu da ülkenin refahını düşürür. Refah düşüşü sigara içmeyeni de içeni de aynı derecede etkiler. Bu durumda sigaranın tümden yasaklanması gerekir. Aynı argüman hemen tüm edimler için yapılabilir. Mesela şöyle absürd örnekler verilebilinir: “çok koşma!” (oksijen tüketimin artar ve dünyadaki kişi başına düşen oksijen miktarı azalır); “pasta yeme!” (gün içerisinde sana yetecek kadar kaloriden fazla tüketmen aslında, başkalarının aç kalmasını sağlar) vs… Bu örnekler Berlin’in pozitif özgürlüğün kötüye kullanıldığına dair söylemlerinin negatif özgürlüğü de uygulanabilir olduğunu gösterir. Burda aksırdığımızda aslında Çin’de bir şeyler değiştirdiğimizi varsayan “kelebek teorisini” kullanıp, her hareketimizin olası bir “zarar verme” nedeni olarak takip edilmesinin gerekliliğini savunmak da mümkündür. Elbette bu noktada “zarar” derken Mill’in tam olarak ne kastettiği de önemlidir. Çünkü ona göre şiddet içeren oyunlar dahi serbest bırakılmalıdır, mühim olan oyuna katılanların (katılımcı veya izleyici) bu oyunun nasıl olası zararlar getirebileceğini bilmesidir. Böyle bir bilgi mevcut ise, isteyen gider oynar veya izler (reşit olmayan çocukların tüm özgürlüklerden muaf tutulması gerektiğini ayrıca belirtir).

İfade özgürlüğünü savunan argümanlar vardır “On Liberty” kitabında. İlkin hiçkimsenin “yanılmaz” olmadığını söyler Mill. Karşı çıkılan ve engellenmesi istenen fikir doğru olabilir, bu nedenle baskı görmemelidir. Diyelim ki fikir yanlıştır. Bu olasılıkta dahi fikir engellenmemelidir, çünkü yanlış fikirlerdir doğru fikri doğru kılan. Diğer yandan eleştirilmesine izin verilmeyen (yüzde yüz doğru olsa dahi) fikirler, (yanlış da olsa) başka fikirlere karşı kendini savunma ihtiyacı görmezse, “doğru” olan doğru olmaktan çıkıp “tartışılmaz” bir ölü dogmaya döner. Bu da dördüncü temel sıkıntıyı yaratır. Ölü bir dogma sadece bir inanıştır. Farklı deneyimlerde uygulanabilecek şekillerde derinleştirilemez ve geliştirilemez.

Yeni Bir Özgürlük Anlayışı

Bir yandan Amerikan tarzı tüm kapıların açık olduğu, ancak onca kapı arasında gerek hegemonya, gerek iktidar söylemleri gerek fırsat eşitsizliğinden ötürü, “özgürce” seçim yapamama özgürlüğü, diğer yandan en rasyonel seçimde kendini gerçekleştirme ve iradeyi eline alma, ancak seçenek çeşitliliğinden yoksun derviş özgürlüğü… Peki hangisi? Seçeneklerimizin fazla olması aslında birilerinin fazla para kazanma isteğinden doğuyor. Hem ekonominin birinci kuralı gereği (zaman ve mekan başta olmak üzere dünyadaki kaynakların kısıtlı olmasından dolayı), tüm seçenekleri edimlemek gibi bir şansımız yok. Kendimiz için en iyiyi seçememiz ise “yanılmaz” olmadığımıza, ve hegemonyaya kurban olduğumuza göre imkansız gibi bir şey. Bu ciddi bir sorun yaratıyor, çünkü yaşamın en güzel ve belki de en gerekli duygusudur “özgür hissetmek”. Peki hangisi?

Bu soruya cevap verirken unutmamamız gereken şey şu ki pozitif özgürlük anlayışı her zaman için seçeneklerin çok fazla kişiye ulaşabilir olduğu rafah dönemlerinde (negatif özgürlüğün zaten asgari düzeyde var olduğu dönemlerde) popüler olmuştur. Mesela eski yunan aristokratlarında, Yükselme dönemindeki Osmanlı entellektüel çevresinde, Habsburg hanedanının güçlü kolları arasında ve ikinci dünya savaşı sonrası Batı Avrupa ile Amerika orta kesiminde bu algılayış üzerine çok temel düşünürler çıkmıştır. Halbuki negatif özgürlüğün olmadığı dönem ve yerlerde pozitif özgürlüğün esamesi bile görülmez. Mesela eski yunanda kadınları ve köleleri, Avrupa’daki mülksüzleri, modern dünyanın az gelişmiş ülkelerinin biz garip insanları bu özgürlükten muafızdır. Kimi zaman da ekmek yerine “nirvana umudu” ile doyuruluruz. Peki “bizler için” hangisi?

Ferrariye sahip olamamışken “ferrarisini satan bilge” triplerinde dolaşmanın absürdlüğü aşikar. Bizim için en iyisi olabilecek seçeneklerin kapıları kilitliyken ve birçok alanda sınırlanmışken, kendi potansiyellerimizi ortaya çıkarmaya çalışmak “züğürdün tesellisi” olması kadar, imkansız da… Bu nedenle kanımca “hangisi?” diye sorarken bireyin ilkin kendi konumunu algılaması ve buna göre karar vermesi gerekir. Pozitif ve negatif özgürlükler boyutlarında nerede durduğumuzun bilincine varabilirsek, buna göre her iki boyuttan birinde veya ikisinde ilerlememiz gerekir. Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu civcivden çıkar sorusundan çok tavuk muyuz civciv mi sorusu daha anlamlı. Civcivsek olabildiğince sınırlarımızı ve fikri ufuklarımızı geliştirmeye çabalamalı, tavuksak yaşantımızın getirdiği deneyim ve bilgelikte, elbette “yeni”yi unutmadan ve yeniyi arama çabasını tümden kaybetmeden, yoğunlaşmalıyız. Sonuçta özgürlük, dünyanın göreceli olduğunun farkındalığında yatar. Platon için mağaranın dışına çıkmak kendisine özgürlük sağlıyor (veya sağlayamıyor) olabilir, ancak “benim” için özgürlük fikirlerimi ne kadar rahat ifade edebildiğimde yatıyordur. Doğudaki kız için özgürlük akşam üzeri kapısın önünü temizledikten sonra merdivenlerde oturup çekirdek çitletmektir, üniversiteyi bitirmiş sizin için sevdiğiniz işe girebilmektir.

Hasılı özgürlük denilen şey nerde durup nereye baktığınıza göre değişir. Önemli olan özgür hissetmenizdir.

Yazan: Emin Saydut
eminsaydut@sanatlog.com

Dipnotlar:

(1) Resim  http://kerembeyit.deviantart.com/art/Liberty-81958146 adresinden alınmıştır.
(2) Berlin, 1969, p. Xlviii
(3) Cohen, Paul M. Freedom’s Moment. University of Chicago Press, USA. 1997
(4) Platon. Sokrates’in savunması. Çev. Gören, Erman. Kabalcı yayınevi, İstanbul
(5) Bu konu için bkz. Preface to the Contribution to Political Economy. January, 1859
(6) Bu prensip kısaca “özgürlük başkasının özgürlük alanına girdiğimiz yerde biter” şeklinde çevrilebilir. Ancak ayrıntılar için bkz. Mill, John Stuart. On Liberty. Penguin, London: 1982
(7) Warburton, Nigel. Freedom. Routledge, London: 2001. 29
(8) Mill, John Stuart. On Liberty. Penguin, London: 1982. 67-68

Düşünkara Fanzin 11. Sayı Yayında…

Ekim 27, 2009 by  
Filed under Deneme, Dergi & Fanzin, Edebiyat, Eleştiri, Sanat

Yıl: 2 Sayı: 11
Ekim - Aralık 2009

Hep aynı mutluluk. Birinci sayı olmakla 11. sayı olmak arasında fark yok. Paylaşım doruklarda, yeni yazarlar yine bizimle yeraltını solumakta.
Hep bir öncekinden daha fazla olsalar da biz eşitiz. Okumakla yazmak arasında da fark yok. Fanzin olması tüm bu farklılıkları es geçerek bakmamızı sağlıyor. Destek olmak demek tüm bunların hepsi. Bizim desteğimiz ise özünde “insan” olması dolayısıyla çok ama çok kuvvetli… Bakan insanlar, baktıkça gören insanlar, fark edenler, soru sormak isteyenler, dahil olmak isteyenler…

Ekim-Aralık sayısı olarak çıkan bu sayıda neler mi var?

-Ocun “Mantar Düştü;” dedi bizi de yazdığı yazının içine düşürdü.Mantar değildi kuşkusuz konusu..

-Faruk Saim Akhan, “Soru” sordu. Sorduğu tüm soruların karşılığı sevmekle sevememek arasında gidip gelen iki kişiden doğdu. O an o kişinin yanıbaşında kulak misafiri olmuşcasına meraklı bakışlarla okuyacaksınız yazıyı…

-Bir fotoğraf köşesi oluşturduk fanzinde. “f: 2,8″. Mehmet Emre Yılmaz fotoğraflarıyla katkıda bulunacak bundan böyle. Bu sayıdaki fotoğrafın konusu “Çöküş”tü.,

-Elendil Finrod, “Hayat Belirtisi Olmayan Bir Hayat” ile yazıda bize bir belirti bırakmadan çekti gitti. sanki biz konuşmuştuk onun yerine..

-”Fiziksel Kayboluş” ile Ahmet Yeşilkavak Fiziksel Kayboluşa uğrayan tanrılarımızı, sahte tanrılarımızı, bizi ve sahip olduklarımızı eleştirdi. Bir tür Stendhal Sendorumu halini ve ölümsüzlük ütopyasını dile getirdi…

-”Sürekli Sek Sek” ile Murat Uyanık, döngüsel olan ve düz olmayan bir düzleme oturtulmuş ilişkinin belli noktalarda aynı yere varan ama aynı kişiler olmayan halini ele aldı.

-Raskolnikov “Anne Ben Kürt müyüm?” ile Yedek Parça Fanzin’den Raskolnikov’u konuk ettik…Bırakalım Kürt olmayı insan olmayı unuttuğumuz zamanları bize hatırlatan, her şeyin neden insan olmaktan öte bir anlama yedirildiğini anlamaya çalışan birinin ağzından aktarımıydı yazdıkları…

-”Roman ve Sinema Yapıtı Olarak Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” yazısı ile Hakan Bilge yine Düşünkara’ya tam destek verdi… Onun anlatımıyla filme bakmak ayrı bir keyifti.

-Sersessiz, “Öyküler Boyutlar” yazısı ile hayatının küçük küçük öykülerini ve başka hayatların öykülerini birleştirdi. Öykü okumanın tüm bunların yanındaki hazzı hakkında ipuçları verdi..

DÜŞÜNKARA - KAPAK - EKIM

-Mehmet Çalışkan, “Tozlu Cenin” yazısı ile Ay ve Güneşi Tozlu Cenin’i tanımak üzere konuk etti. Onlar dokununca kalan parçalar sanki hayatın ta kendisiydi..

-”Odam İnsanları” ile Beytepe Kaplumbağası oda//ev//şehir üçgeninin aslında sürekli çoğalan köşelerine inat sadece “çekmece” istiyorum dedi.

-Kağıttan Gemi, “Cinler, Azadlar ve Eksikler” ile lambadan çıkan cine kendini azad ettirdi, 5 dileği vardı ve hepsi biraz eksikti…

-Mahir Efe Falay ise “Kumar”la ilgili bir şeyle rkaraladı. Her insanın hayatının kumarını yaşarken oynadığını görebilmek bu yazıyla da mümkündü. Ama mümkün olmadı.

-”Ölü Bedene Bıçak Saplamak” yazısıyla Yağmur Güncesi yine aramızdaydı. Hayat onun için tersine akmaya başlamıştı artık. Ölüme hızla koşarken hayatın taktığı bir çelme ile geri dönmek zorundaydı. Her gün saplanan bir bıçakla yaşamak…

-”Deliler ve Gerizekalılar” yazısı Gece Yolcusu’ndan geldi. 1984 yılına yapılan atıfla 2084 yılına götürdü bizi. her yanımız deli ve gerizekalı kaynıyordu.

-Kerim Akbaş, “Rüzgarın Ağlattığı Uçurumlar” yazısı ile sahte para ve reklam olmuş hayatımızın gerçek anlamını ve yağmurun yağışıyla boşuna kılınan tüm düşüncelerin anlatımını şirinin içine sakladı…

-”Senin Adın” yazısı Shigella kendi neslinin intiharını gerçekleştirdi. Rüyalarında öpüldüğü yüz kendisine mi aitti?

-Dewroomy ise hislerini yabancıladı. Ne zaman başladığını bilemediği bir sancıyı paylaştı..

-Emrah Sarıgöl ise “Egolu Yazarın cenaze Merasimi” yazısı ile egosu yüksek yazarların hiç bilmediği satırları döktü Düşünkara’ya…”İnsan ne ile yaşar?” diye sordu ve cevapladı…

ÇiziTEMA sayfamızda Mert Gürkan, Emre Yılmaz ve Cemal Keleşoğlu “Barış” konulu çizimleriyle yerlerini aldılar.

Yer aldığı noktalar:(ANKARA)

Ardıç Kitabevi (Turhan Kitabevinin üstü 2.kat)
Ankara Kültür Evi (Konur Sokak Leman Kafe bu kafenin altında kalıyor)
Nazım Hikmet Kültür Merkezi Piraye Kafe
Turhan Kitabevi

(başka mekanlara bırakıldıkça liste güncellenecektir…)
Şehir dışından erişmek isteyenlere itinayla kargo gönderilir.
dusunkarafanzin@gmail.com
Facebook tık.

SanatLog Haber

SanatLog.com

Oyuncak Bebekler

Ekim 22, 2009 by  
Filed under Sanat

Plato’nun dediğine göre, “Geleceğin mimarları çocukluklarında evler yapıp yıkarak oynamalı…”

Her canlının bir şekilde sahip olduğu oyuncak adlı bu nesneler neredeyse dünyamızdaki memeliler kadar eski bir tarihe sahip. Ataları taş, kemik ve hatta yemekten yapılan oyuncaklar her şeyi tarihlemekte başrollerde oynayan İsa’dan önce 3.000–1.500 yıllarına kadar tarihlendiriliyor. Daha yazıya giremeyenler için hemen belirtmekte yarar var, neredeyse ilk insanın varlığı kadar eski bir tarihten söz ediyoruz burada. Oyuncaklar ve bunun türevleri olan oyunlar, kazı yapılan arkeolojik mekânlarda çıkan buluntular arasında önemli bir yere sahip. Özellikle ortaya çıkartılan ufak kutular, taştan oyulan bilumum hayvan figürleri, yaylar, topaçlar ve taş bebekler bu ilkel oyuncak tanımının ilk örnekleri.

Bizlerin de kilden geldiğini varsayarsak oyuncakların da ağaçtan uzağa düşmediğini söylemeliyiz; zira ilk oyuncaklar doğada bulunan materyallerden yapılırdı. Taş, ağaç, çamur, kil vb. Peki neden oyuncak? Tamamıyla bir doğal ihtiyaçtan, oyalanmak, zaman geçirmek, akıl yürütmek ve geliştirmek arzusundan ortaya çıkan oyuncaklar bizlerle birlikte paralel tarih yazmakta…

Tarih ne karizmatik bir kişiliğe sahip; zira geçmişle ilgili her şeyi ama her şeyi biliyor. Tarihin sayfalarını konumuz gereği karıştırdığımızda karşımıza 1558 yılı çıkıyor. Bu yıl Bavaryalı (kısaca Alman ama daha ağdalı olsun dedik) Duke Albrecht V tarihe geçen ilk bebek oyuncağı yaptı. Ahşap, kil, mum veya kemikten yapılan bu bebekler her korku filminde başrol oynayacak kadar korkunç donuk yüzlere sahip olmalarına rağmen söz konusu dönemlerde çok ilgi gördü. Fakat bu oyuncakların kitlesel üretimi ancak televizyon devriminde gerçekleşebildi ve hepimiz bir anda Barbie veya Action Man ile tanıştırıldık.

oyuncaklar

Teknolojinin değişimi ve jenerasyonların atılımlarıyla 20. yüzyılda çığır açan plastik ve enjeksiyon kalıplama sistemleri sayesinde oyuncak dünyasında bir şahlanma yaşandı. Bu şahlanmada başrolleri renkli plastik bebekler, LEGO tuğlaları, içi hava dolu Airfix modelleri ve Frisbee oynadı. Doğaya endeksli olan antik oyuncaklar elbette tarihin kilolu bünyesi altında ezildi ve yerini bu vazgeçemediğimiz hatta çoğu zaman yatağımızı, gecelerimiz paylaştığımız yapaylığa bıraktı. Oyuncak bebek oyuncak tarihi

Tahminlerimizden çok daha derin oyuncak tarihi ve çok çetrefilli, içine girince kaybolmanız içten bile değil. Bundan dolayı fazla dağılmadan bu kelam topluluğunu bebek kalıbına sokulan oyuncaklara indirgeyelim. Kim ne derse desin bebekler veya içi doldurulmuş hayvancıklar oyuncak âleminin kralı/kraliçesi. 1902 yılında içi doldurulmuş hayvancıklar insanoğluna yabancı bir kavram değildi; fakat Rus-Amerikan Morris Michtom adlı şahsiyet bu sabit, cansız mahluklara hareket eden eklemler ekleyince bir fenomen başlattı. O dönemin Amerikan Cumhurbaşkanının (kopyacılar için Theodore Roosevelt) bir av sırasında yavru bir ayıcığı vurmak istememesi üzerine Michtom bu yeni yaratımına “Teddy’nin Ayısı” adını taktı. Daha aşina olduğumuz “Teddy Bear” adı ilk defa 1906 yılında yazılı medyada geçti ve dünya prömiyerini yaptı. Ancak Leipzig (Almanya)’dan gelen Richard Steiff adlı bir kişi ilk ayı bebeği 1903 Leipzig Oyuncak Fuarında tanıttığını iddia ederek bu unvana ortak oldu. Ne Michton ne de Steiff iddiasını kanıtlayamadığı için tarih sayfaları bu konu hakkında biraz bulanık ve ikiye ayrılmış durumda. Ancak hiç şüphesiz Michton bu oyuncakları kurduğu Ideal Toy Co. adlı şirketi ile ilk üreten kişi oldu.

barbie bebek

Tarih sayfalarını biraz hızlı çevirip o zamanın geleceğine gittiğimizde kendimizi 1959’da buluyoruz. Bu yıl Mattel (meraklılar için: www.mattel.com) adlı bir şirket oyuncak dünyasını şok eden bir ürün ile karşımıza çıktı. Almanların büyükler için ürettiği 30 cm boya sahip olan Lilli adlı bebekten esinlenen şirket bu oyuncaklara gerçeklik katarak kıvrımsal özellikler ekledi. Ortaya daha sonra benden sizden, birçoğumuzdan kat kat daha meşhur olan Barbie çıktı. Buna çok sevinmeyen erkeklerin sesini bastırmak için 3 yıl sonra Barbie’nin hayatına yakışıklı Ken girdi. Maalesef Ken tüm çabalarına rağmen Barbie’nin gölgesinden çıkamadı ve her zaman şüpheyle bakılan bir konumda oldu. Bunu fark eden oyuncak şirketi Hassenfeld Brothers (şu anki adı Hasbro) hemen devreye girerek eerrkeekk dedirttiren GI Joe bebeklerini üretti. Böylece tarihte ilk defa birebir erkekler hedef alınarak bir bebek üretildi. Barbie, Ken ve GI Joe uzun süre pazarı elinde tuttuktan sonra farklı ürünler devreye girerek pastadan kendilerine dilim kesmeye başladı, bunlar arasında ilk akla gelenler: “Cabbage Patch Dolls” (www.cabbagepatchkids.com); “Flower Fairies Dolls” ve “Beanie Babies.”

G.I. Joe

Tarih obur obur yerken her şey değişiyor ve gelecek daha bir karanlıklaşıyor; ama gelişim son hızla ilerliyor. Yakında tarihin taş bebekleri ne hale girecek hep birlikte şahit olacağız…

Yazan: Zekeriya S. Şen
muzik@tikabasamuzik.com

Bireylikler’in 29. Sayısı Çıkıyor!

Ekim 18, 2009 by  
Filed under Deneme, Dergi & Fanzin, Edebiyat, Eleştiri, Sanat, Siir

iki aylık kültür/sanat/edebiyat dergisi bireylikler’in 29. sayısı kasım ayının ilk haftası bilemediniz ikinci haftası kitapçılarda!

seyretmek pasifleştirir!

“Bugünlerde şiddet ve ölüm gazi, rütbeli olduğu kadar müteşairdir. Ölüm bir bombanın piminde, bir gazinin tabancasında, müteşairin kabarık uzun saçlarında, sakallarında, briyantininde, güneş gözlüklerindedir. Tarih bilgisini ulusalcılıklar üzerinden Ergenekon’a dönüştüren bir kısım “sol” şairin faşizmi çoktan pimi çekilmiş bombanın, gazinin, İbrahim Şahin’in yanında kendine yer edinmiştir. Aktif-pasif hangi olursa olsun insan dünyayı ölümle, öldürmeyle beslemektedir. Öldürenle seyreden arasındaki fark ise çoktan ortadan kalkmıştır.”

bireylikler’in 29. sayısını;

*seyretmek pasifleştirir!
*bahçe-panagiotis ioannidis-çeviri cemal akyüz
*bahçesizlikler bahçesi 8-veli düdükçü
*aklın yıkımı: linç, şiddet ve tecavüz-ertuğrul meşe
*ceviz ağacının altında-şinasi tepe
*tımar-zafer özgekağan
*hepimiz “feysbuk”tayız!
*ilkokulda öğretilmeyen- ahmet yüce
*evden kaçmanın manisifestosu-ali toprak
*dip sarnıç
*cehennem melekleri-a. emre cengiz
*bahçıvanım çiçekler içinde öylece/dikilmiş ağaçlara denize bakıyorum- ömür acemi
*berci eleni’ye adanan- özgür asan
*serbest piyasalı cinayetler- rahman yıldız
*bar kasabası-emre varışlı
*cehennemi inciten çocuk- aynur dursun
*özcan erdoğan’la görüşme
*güneş tapınağı- fettah köleli
*hollywood’da cinsel temsilin parodisi - hakan bilge
*poetik prova-ali süleyman aytaç
*ters akıntılar 1- veroc seronas
*duruşma- korkut k.palamut
*afili fail-muammer can
*belerdikçe-serkan sönmezgil
*sokak çocuğu-tolgay hiçyılmaz
*ceketinin cebinde taşırdı babam/dağılan pazar yerlerini- gökhan t günsan

dergiler

*kalp atım yergisi- batur üpçin
*baş harfi olmayan isimleri unutma terapisi- can semercioğlu
*bireysel milas ansiklopedisi- halim şanlıdağ
*alıngan yağmur-mehmet muharrem tekin
*şapka-gürkan gür
*ekmek artıkları-nazlı karabıyıkoğlu
*newc
*bir memleket romanı: kadın düşkünü-kıvılcım giritli
*bir bar filozofu saçlarından –öykü t.k.
*carmine-nilcan altay
*sokağın katili şehir!-musa yazıcı
*mosmor bir papatyanın-ö.balaban
*tespit böceği- muharrem sönmez
*tuncay durmuş hikayesi- hakkı çınar
*yansıma-aynur uluç
*dip oda-dört- h.şafak
*giderken-zeliha köse
*kitap rafı
*hey kaptan-çatlama damarı-koyda zakkum-muzaffer kale

başlıklı şiir, öykü, yazı, resim ve fotoğraflar oluşturdu.

bireylikler’i istanbul’da beyoğlu ve kadıköy mephistoda, seyhan müzik’te, nazım kültür’de; ankara’da imge ve dost kitabevinde, kurgu kültür merkezi’nde; izmir’de yakın,(alsancak), kabile (karşıyaka), pan (karşıyaka), zeus (buca) ve iletişim kitabevinde (alsancak); eskişehir’de insancıl ve ada kitabevinde; kayseri’de onur ve tunç kitabevinde; balıkesir bandırma’da ozan ve cansu kitabevinde; tunceli’de bizim süleyman’da bulabilirsiniz. eğer bulamıyorsanız abone olmanızı öneririz.

sayısı: 4 ytl. yıllık katkı payı: 25 ytl. posta çeki no: halim şanlıdağ 692233 yazışma; p.k. 271 38002 kayseri

bireylikler@yahoo.com, bireylikler@gmail.com, bireylikler@hotmail.com

isteyen herkese örnek sayı gönderilir.

“önümüzdeki sayı çıkarsak aramızda “öteki”ni, “ötekileştirme”yi yazıp konuşalım diyoruz. yani kendimizi ve daha başka ötekileri! bekleriz.”

dostlukla.

bireylikler.blogspot.com

SanatLog Haber
SanatLog.com

Çizer Bengi Gençer ile Röportaj

Ekim 16, 2009 by  
Filed under Bengi Gençer, Manşet, Röportajlarımız, Resim

bengi-gencerBengi Gençer birçok değişik mecraya eserler veren bir çizer. Masal, öykü ve ders kitapları için çizimler, ambalaj, banner tasarımı yapıyor, Tübitak Bilim Çocuk ve Tübitak Meraklı Minik çocuk dergileri için her ay farklı konuları çiziyor. ayrıca YemekName dergisi için oluşturduğu GülName karekterinin maceralarını her ay çiziyor. Geri kalan bilgileri sitesinden edinebilirsiniz. Biz de hiperaktif çizer Bengi Gençer’e merak ettiğimiz soruları sorduk o da bizleri kırmayıp cevapladı.
- Çizer olarak mı yoksa ressam olarak mı isimlendirme size uyar? Size göre ikisi arasındaki fark nedir?
Çizerim. Çünkü mütemadiyen çizerim. İllüstrasyon bir konuyu, hikayeyi anlatır. Amacı sanat değildir. Resimde yaptığınız işin hesabını vermek zorunda değilsinizdir.

- İlk ne zaman çizim konusuna merak sardınız? Ve bunun sizin mesleğiniz olması gerektiğine nasıl karar verdiniz?
Kendimi bildim bileli çiziyorum. Merak değil de içimde olan, içimden gelen bir şey olmuş olmalı. Mesleğim olmasına karar vermemse lise son sınıfa denk gelir. Yapmak istediğimin ne olduğunu biliyordum, hayatımı geçindirebileceğime de inanıyordum fakat bunu hangi bölümde hangi dalda okuyarak yapabileceğimi bilmiyordum. Böylece grafik tasarım okumaya karar verdim. Bu karar hayatımı kurmuştur. Hem eşimi hem işimi bu karar sayesinde buldum!

- Kağıt üzerine çizme ve tablet üzerine çizme arasındaki iyi-kötü yönler nedir? Kullandığınız ekipmandan biraz bahsedebilir misiniz?
bengi-gencer2İkisi de keyifli yöntemler elbette. Kalemle ne çiziyorsanız, dijital ortamda da onu çizersiniz. Tek farkı çizginizin dijital olmasıdır. Yöntem, teknik ayrımı yapmak istemem. Hangi malzemeyle olursa olsun, kâğıt üzerine çizmek, tabletle çizmekten çok daha gerçek. Kâğıda ve kaleme dokunuyor, varlıklarını hissediyorsunuz. Parmaklarınıza, yüzünüze, saçınıza boya bulaştırıyorsunuz. Boyalar bazen birkaç gün çıkmıyor. Sizinle her yere geliyorlar. Kâğıt veya benzer malzemelerle çalıştığınızda yaptıklarınızı anında geri alma şansınız yok. Bir şeyleri değiştirmek istediğinizde tekniğinizi konuşturmanız ve sabırlı olmanız gerekiyor. Dijital çizimde değişiklik yapmak çok daha kolaydır. Fakat hem resim hem program bilgisine sahip olmak gerekir. Masamda her zaman kurşun kalem, kuru boya, mürekkepli kalem, markör, fırça gibi malzemeler bulunur. Yıllardır biriken malzemelerdir bunlar. Kırtasiyeleri çok severim ama kucak dolusu alışveriş yapmam. Kalemim veya defterim bitene kadar yenisini almam. Malzeme konusunda müsriflik etmeyi sevmiyorum. Bir kurşun kalemi bitene kadar onunla neler çizebilirsiniz? Bunu denemeden bilemezsiniz.

- Freelance çalışmanın bir çizer olarak artı ve eksileri neler? Daha önce bir kurum altında çalıştıysanız karşılaştırır mısınız?
Sanıyorum freelance çalışmak hemen her meslek için benzer artı ve eksilere sahiptir. Ülkemizde freelance çalışma konusunda halen bazı önyargılar var. Benzer söylemlere benzer cevaplar vermek zorunda kalıyorsunuz. “Hayır pijamayla çalışmıyorum ve hayır Seda Sayan izlemiyorum.” Freelance çizer olarak çalışmanın benim için en büyük artısı, mesleğime daha fazla zaman ayırabilmek. En kötü yanı ise kendinize zaman ayıramamak. Tabii eğer hayır demeyi bilmiyorsanız.
Daha önce reklam ajansı ve uluslararası bir yazılım firmasında grafik tasarımcı olarak çalıştım. İllüstratör olarak 12 yıl boyunca hep freelance çalıştım. Kurumlar size belli mesai saatleri, sosyal ortamlar ve gününde yatan maaşlar verirler. Elbette bir kuruma bağlı çalışmanın da birçok olumlu yanı var.

- Çocuklar için bir şeyler üretmek nasıl bir duygu? Nelere dikkat ediyorsunuz ve Tübitak’la nasıl bir iletişiminiz oluyor?
cocuklar-icinÇocuklar için üretmek çok heyecan verici ve eğlenceli. En zor müşterilerdir çocuklar. Çünkü dürüsttürler. Eleştirileri, yorumları yetişkinlerin canını yakar. Her fırsatta onların fikirlerini almaya özen gösteriyorum. Onları heyecanlandırmak, meraklandırmak, hayal kurmalarını sağlamak, eğlendirmek ve mutlu etmek istiyorum. Binlercesinden bir tanesi bile bir gün illüstratör olmak isterse, dünyalar benim olur. :)
Çizdiğim çocukların yüzlerinde zaman zaman mahcubiyet, keyif, endişe gibi farklı ruh halleri bulabilirsiniz. Çorabının biri düşmüş, saçı bozulmuş, diğerlerine göre şişman veya kısa, gözlüklü veya çilli, farklı karakterlerde farklı görünümlerde çocuklar çizmeye özen gösteriyorum.
Her ay Tübitak Bilim Çocuk ve Tübitak Meraklı Minik dergileri için çiziyorum. İki dergi de benim için çok değerlidir. Derginin ekibiyle çalışmak beni çok mutlu bir çizer yapıyor. Dergiden yazı ve konuyla ilgili bilgiler geliyor. Bazen birlikte oturup konuşup karar vermemiz gerekebiliyor. Farklı konularda uzman kişilerin onayını alıyor. En başından beri “Bengi tarzında çiz” diyor olmaları beni çok mutlu ediyor. Konu elverdiği sürece ‘uçmak serbest’.

- Etkilendiğiniz ve sevdiğiniz çizerler kimler?
En çok etkilendiğim sanatçı kesinlikle Picasso’dur. Enerjisi ve zekası beni her zaman denemeye ve üretmeye motive eder. Can Göknil’i büyük beğeni ile takip ediyorum. İsim vermek çok zor çünkü her gün yüzlerce çizeri heyecanla takip ediyorum.

- İyi bir çizer olmanın olmazsa olmaz kuralları nelerdir sizce?
Olmazsa olmazı istek, sabır, gözlem,.. aslında daha bir sürü şey.
Olmasa da oluru çeşit çeşit, son model malzemeler.
Olursa olmazı ise kıskançlık ve hırs.

- Ambalaj tasarımından kartpostal ve banner tasarımına kadar çok fazla türde çalışıyorsunuz. En fazla keyif alarak ürettiğiniz dal hangisi? Ve Türkiye’de en gelecek vaadeden tür sizce neler?
bengi-gencer3En fazla keyif alarak ürettiğim kesinlikle anlık çizimlerdir. Çünkü orda müşterim benim. Elime gelen malzemeyle ne çıkacağını bilmeden çizmek, kendini ifade etmek dünyanın en eğlenceli işi olmalı. İçimden geldiği gibi çiziyor, kaygılardan uzak duruyorum. Anlık çizimlerimdeki rahatlık tüm diğer işlerime yansıyor. Onlara minnettarım.

- İnterneti nasıl kullanıyorsunuz, ne tür işlerinize yarıyor, sosyal medya size neler kazandırıyor?
İnternet olmazsa olmazım. Ama mobil internet kullanıcısı değilim. Aslına bakarsanız bilgisayarı ve internetsiz kalabilmeyi seviyorum. Sosyal medyada olduğum gibiyim. Hiç tanımadığım, belki dilini bile bilmediğim kişiler de, müşterilerim, komşum ve hatta babam bile beni takip ediyor. Olduğum gibi davranmazsam, hayat çekilmez olurdu! Gelen yorumları ve mailleri mutlaka cevaplıyorum. Yeni insanlar tanımak, yorumlarını, tepkilerini almak benim için en büyük kazanç.

- Sanatın başka dalları ile ilgili misiniz?
Elbette. Zaman ve koşullar doğrultusunda. Bir senedir seramik çalışıyorum. Üniversitede karanlık odada fotoğraf çalışmaktan büyük keyif alıyordum. Evimde atölyem var ama karanlık odam yok maalesef. Üniversiteye gitmeden önce birkaç yıl boyunca iki ayrı ressamdan dersler almıştım. Yağlıboyanın kokusunu hiçbir şeye değişmem. Her fırsatta boyalara bulaşırım. Oyuncak tasarımıyla ilgileniyorum son zamanlarda. Ama onu sanat dalı sayar mısınız, bilmem!

- Çizimle ilgilenen insanlara bir kaç tavsiyede bulunur musunuz? Neye önem versinler, nasıl bir çalışma mantıklı olur ve iş olarak artı ve eksileri neler?
Sadece ve mümkün olduğunca çok çizsinler. Malzeme ve tekniklere fazla takılmasınlar. Denemeye daima açık olsunlar. Çok incelesinler elbette fakat aradıkları şeyin dışarda değil içerde hem de çok içerde olduğunu hatırlatmak isterim.

- Gelecek ile ilgili ne hedef belirlediniz, ulaşmak istediğiniz nokta nedir?
Denemeye, üretmeye ve insanlara dokunmaya devam etmek.

Bengi Gençer‘e sorularımıza verdiği cevaplardan dolayı çok teşekkür ediyoruz. SanatLog.com

Sonraki Sayfa »