Delicatessen {1991; Şarküteri} – Jean-Pierre Jeunet & Marc Caro

Film başından yakalıyor izleyiciyi. Tüm binayı saran kapalı devre bir telefon sistemi şeklindeki borular her hareketi, her sesi duymaya göre tasarlanmış ve borulardan gelen, iri yarı kasabın satır bileme sesini dinleyen, korkudan gözleri açılmış bir adamın yıkık dökük bu apartmandan, kendisini paket kâğıtlarıyla sarıp çöp bidonuyla kaçma planlarının, kafasına inen satırla son bulmasıyla… Sonrasındaysa İranlı muhteşem Görüntü Yönetmeni ’nin sepia filtre tonlamasını kullandığı film başlıyor ve ardından jeneriğiyle içeri alıyor sizi. Jenerikte birer birer tüm filmde emeği geçenler kırık, dökük veya yırtık imgelerin üzerine yazılmış isimleriyle tanıtılıyor: Görüntü yönetmenin adı fotoğraf makinesinin üstünde, müzik editörününki plakta, kostümcününki kumaşa işlenmiş halde, dekor yönetmenininki tahta parçalarına kazınmış, yapımcınınkiyse aynaya yansıyor.

Yiyecek kaynaklarının tükendiği, buğday ve mısır tanelerinin para yerine geçtiği, etin ise tamamen bittiği post apokaliptik zamanda geçiyor öykü. Her ne kadar görsel olarak geleceğe dair imgelemler görmesek de –sanki film İkinci Dünya Savaşı zamanında geçiyor gibi- bir distopik film olduğundan geleceğe dair derin kaygıları izleyiciye yaşatıyor; bir yandan da özgün ve yaratıcı senaryosu ve kara mizahıyla dudaklarımıza gülümseme konduruyor.

Sanki bomba düşmüş gibi duran bir sokaktaki apartmanında, kiracılarıyla yaşayan Kasap Clapet, giriş katında bir işletiyor. Yanına aldığı çalışanlarını bir süre sonra doğruyor ve apartman halkına satıyor; aslında kiracılarının bu duruma hiç itirazı yok; onlar da payına düşen eski kapıcılarının ya omuz ya göğüs kısmıyla bir süre idare ediyorlar, karşılığında iki ya da üç ölçü mısır veya buğday vererek; tek kuralla: kendilerine dokunmak yok.

Vejetaryen, eski palyaço, nazik Stanley Louison tam bu sırada geliyor elinde kasabın “Zor Zamanlar” (!) gazetesine verdiği “kalacak yer karşılığı apatmanda yapılacak işler” ilanıyla ve apartmanda kendi dairesinde yaşayan Kasap Clapet’in kızı Julie’ye gönlünü kaptırıyor. Julie, Louison’un akıbetini bildiğinden, sevgilisini kurtarmak ve babasının elinden kaçırmak için çözümü vejetaryen bir topluluk olan Troglodistlerden yardımlarını isemekte buluyor.

Romantizm, her ne kadar filmin tümüne hâkim olmasa da aşağıdaki cümle pek hoştu:

Julie: “Bir köstebek kadar körüm, her şey sisli.”

Louison: “İçinde kaybolabilirim…”

Bu gerçeküstü kara komedi; filmin diğer karakterleri de birbirinden renkli ve tuhaf; kaba ve her zaman silahla dolaşan bir postacı; biri, sürekli başarısız ama bir o denli yaratıcı intihar girişimlerinde bulunan nazik kocasıyla yaşayan ve mutsuz, aristokrat kiracı kadına âşık, oyuncak bebekler için “moo kutuları” yapan iki kardeş; gerektiğinde kayınvalidesini yem olarak vermekten çekinmeyen satıcı; açgözlü şişman karısı ve haylaz iki oğulları; apartmanın bodrum katında yaşayan ve salyangoz ve kurbağalarıyla yaşayan ve onlarla beslenen tuhaf ihtiyar…

Yönetmenlerdeki ritim duygusu o kadar gelişmiş ki yaylı yataktaki yay gıcırtısıyla oluşan ritmi, çello sesi, bisiklet pompası, halı dövme sesi, metronom, oyuncak sesi, tavan boyama ve örgü şişlerinin sesiyle yan yana koyup ortaya müthiş bir işitsel şölen çıkarıyor. Hatta filmin ilerleyen bölümlerinde bunu müzikal testere ve çello ikilisiyle tam anlamıyla resitale dönüştürüyor.

Görsel anlamdaysa filmi bir fotoğraf gösterisi gibi izledim ve doydum diyebilirim. Sepia tonlama filmin atmosferine çok güzel yakışmış; köpük balonları, çatıdaki resital sahnesi, banyo sahnesi tam anlamıyla bir görsel şölendi.

Kısacası film beş duyuya birden hitap ediyordu. Her şeyden biraz vardı: romantik ve platonik olmak üzere iki aşk, ikiyüzlülük, yamyamlık, fedakârlık, yaramazlık, açlık, açgözlülük, vejetaryenlik, yaşam, ölüm, barbarlık, nezaket, yardımseverlik, ritim, hayal gücü, yaratıcılık vs.

İki şey çok az vardı, neredeyse yok kadar… Bir kasap dükkânı olmasına rağmen ve bir yamyam filmi olarak adlandırılabilir olmasına rağmen kan görmedik denilebilir. Belki de konunun bu kadar iç karatıcı, neredeyse bulandırıcı yanı olmasına rağmen bu duyguları yaşamamış olmamızın nedeni kanı neredeyse yönetmenin kullanmamış olması olabilir. mi?

Bir diğer az olan şeyse hayvan… Kurbağa ve sümüklü böcek dışında dört ayaklı hiçbir hayvan yoktu. Hatta filmin bir sahnesinde, sıçan düdüğünü değiş tokuş için vermek isteyen satıcıya, Clapet’in cevabı “Hiç sıçan kalmadı.” oldu.

Ancak bir tek şey gerçekten yoktu: Para. Hatta Clapet’in hazine dairesinde para yerine çuval çuval bakliyatların olması ne hoş ironiydi. Paralarını (!)  tartarken yüzündeki o zafer ve o mutluluk ifadesi gerçekten görülmeye değerdi. Filmde kiracılar, buğday veya mısır karşılığı etin karşılığını ödüyor; taksi parası olarak mercimek teklif ediliyor ama beğenilmediği için ayakkabıyla değiştiriliyordu. Değiş-tokuş sistemi baklagiller üstüne kurulmuş gibiydi.

Filmden replikler:

Clapet: “Dışarıya çıkmanı hiç tavsiye etmem. Dışarısı daha kötü; şanslı olan kazanır diyorlar.”

………..

Bu da benim favorim:

Louison: “Hiç kimse tamamen kötü olamaz; ya onları şartlar kötü biri yapmıştır ya da kötü işler yaptıklarını bilmiyorlardır.”

……….

Dedikodulardan birine göre 1988 yılında Amerika’ya yaptığı bir gezi sonrasında otelinde yediği bir et yemeğinin tadının kötü olmasından sonra “sanki insan eti” demiş ve filmi çekmeye o zaman karar vermiş . Bir diğer dedikoduda ise bir kasap dükkânının üstünde oturuyormuş ve kasabın her sabah saat yedide bıçak bileme ve et kesme sesinden sonra kız arkadaşı kasabın aslında komşularını doğradığını söylemesiyle aklına bu filmi çekmek gelmiş ama komşuları bir hafta sonra dönmüşler. Nasıl olmuşsa olmuş ama bence çok ama çok iyi etmiş bu filmi çektiğine.

Siz büyük ihtimalle Jean-Pierre Jeunet’yi veya Kayıp Nişanlı’yla tanıyorsunuzdur. Bu film ise daha önceki döneme ait; Caro ile olan birliktelik zamanlarının eseri. Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro bu filmde bize karanlık yüzümüzü göstermiş, tam bir Anti- filmiyle karanlık, kötü, korkunç, kıtlık, açlık dolu gelecek endişemizi. Aslında Jean-Pierre Jeunet’nin ilk filmi olduğu için ’ye Anti-Delicatessen demek çok doğru olur.

Kariyerine televizyon reklamları ve müzik klipleri çekerek başlayan Jeunet’nin ressam ve tasarımcı Marc Caro ile tanışması, sinema kariyeri için önemli bir başlangıç oldu. İkili birlikte 2 kısa film çektiler. 1978 yılında çekilen “L’ Évasion”ı, 1980 yılındaki “Le Manège” takip etti ve Le Manège ikiliye en iyi kısa film dalında César Ödülü kazandırdı. 1981’de Jeunet ve Caro, senaryo, kostüm ve prodüksiyon dizaynının ayrıntıları konusunda üzerinde bir yıldan fazla çalıştıkları yeni filmleri “Le Bunker de la dernière rafale”i çektiler.  Bu filmle Fransa’da hatırı sayılır bir başarı kazandılar ve birçok festivalden ödülle döndüler.

Daha sonra Caro’suz iki kısa film daha çeken Jean Pierre Jeunet, (1984 tarihli “Pas de repos pour Billy Brakko” ve 1989’daki “Foutaises”) Foutaises ile ikinci César ödülüne kavuştu.

1991 yılında Jean Pierre Jeunet ve Marc Caro yeni bir filmin hazırlığı için tekrar bir araya geldiler. “Delicatessen” (Şarküteri), olağanüstü bir başarı kazanarak, en iyi senaryo ve en yi yönetmen dâhil toplam 4 dalda César ödülü aldı. Delicatessen’in başarısının ardından “” () geldi. 1995’te tamamladıkları filmde ikili, dünyanın dört bir yanından önemli sinemacılarla çalıştı. Amerikalı aktör “Ron Perlman”, Şili doğumlu aktör “Daniel Emilfork”, Delicatessen filminde beraber çalıştıkları İranlı sinematograf “Darius Khondji”, İtalyan besteci “Angelo Badalamenti ve Fransız moda tasarımcısı “Jean-Paul Gaultier”den oluşan ekip “” için bir araya geldi. Masalsı bir teması olan film, kullanılan efektlerle görsel olarak o dönemdeki teknolojinin üstüne çıktı. Bazı çevreler filmin çocuklar için fazla “Kara” olduğunu belittilerse de, Jeunet ve Caro bu yoruma, filmlerinin “Pinokyo” ve “Bambi” filmlerinden daha kara olmadığını söyleyerek cevap verdiler.

Bu eleştiriler filmin büyük bir başarı kazanmasını ve ikilinin dikkatleri çok daha fazla çekmesini engellemedi. Artık ’dan yapımcıların onları araması an meselesiydi.

1997’de, Jean-Pierre Jeunet, Alien serisinin dördüncü filmi olan “Alien: Resurrection”ı (Alien: Diriliş) çekmek üzere, Fransa’dan ayrılıp, Marc Caro ve ekibindeki diğer tüm sinemacılarla Amerika’ya gitti.

Marc Caro’yla yaptığı ortaklıklardan sonra Jeunet, 2000 senesinde kişisel olarak çekmeyi çok istediği ve senaryosunu Guillaume Laurant’la birlikte yazdığı yeni filmi için Fransa’ya döndü. Böylece, hayatı boyunca gözlemlediği ve notlar halinde yazdığı zengin ayrıntılara yer verdiği, kendisinin de yaşadığı Paris banliyölerinden biri olan Montmartre’de çektiği son filmi doğmuş oldu: “Le Fabuleux destin d’Amélie Poulain” (Amelie). Audrey Tautou ve Mathieu Kassovitz’in rol aldıkları filmin başarısında Amelie karakterine bürünen Audrey Tautou’nun oyunculuğunun büyük payı oldu. 2001 yılında vizyona giren Amelie, Fransız sinema tarihine “Tüm dünyada en büyük başarı kazanan Fransız filmi” olarak geçti. Uluslararası birçok film festivalinde sayısız ödül topladı ve 4 dalda César ödülü aldı.

Jeunet, 2004’te Sébastien Japrisot’ın kitabından sinemaya uyarladığı “Un long dimanche de fiançailles”i (Kayıp Nişanlı) çekti. Audrey Tautou ve Dominique Pinon’un başrollerini paylaştıkları filmde Amerikalı aktris Jodie Foster da rol aldı. Film büyük bütçesi ve kazandığı ödüllerle adından uzun süre söz ettirdi.

Jean-Pierre Jeunet halen, 2009’da gösterime gireceği açıklanan “Life of Pi” filmi üzerinde çalışmaktadır.

Delicatessen, 1991 yılının Avrupa Film Festivalinde En İyi Kostüm ve Dekor, En İyi Genç Film; Tokyo Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü, Catalan Film Festivali’nde En İyi Aktör, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve En İyi Film Müziği Ödüllerini; 1992 yılında ise Fantasporto ödüllerinden Seyirci Jürisi Ödülünü ve yine 1992’de Cesar Ödüllerinden En İyi Düzenleme, En İyi İlk İş, En İyi Dekor, En İyi Senaryo ödüllerini almıştır.

Kısa künye:

Yönetmenler: Marc Caro & Jean-Pierre Jeunet

Oyuncular: Dominique Pinon, Marie-Laure Dougnac, Jean-Claude Dreyfus

Yapım Yılı: 1991

Görüntü Yönetmeni: Darius Khondji

Yazan:

4 Yorum

  1. Çok güzel bir yazı…

    Teşekkürler Reyan.

  2. Ben ikilinin “Kayıp Çocuklar Kenti”ni daha çok severim. Şarküteriden daha önce izlediğim için olabilir.
    Şarküteri, çoğu yerde ikilinin en iyi filmi diye lansedilir. Bunun nedeni de filmin politik atıfları olabilir. Bilindiği üzere sinema otörleri bir öykünün sadece anlatılmasından değil, bir alt metninin de bulunmasından hoşlanırlar (bunu tartışmayalım en iyisi). Şarküteri’deki kasap, tarihte çeşitli örnekleri olan, insanlığın düştüğü kötü durumu kendi leyhine çeviren fırsatçı bir dikatatör olarak veriliyor. Bu faşist yönetime, kendilerine bir zararı dokunmadığı sürece hayır demeyen kiracılar (halk); bu düzene bir alternatif getiren Troglodistleri “terörist” olarak adlandırıyorlar. Burada düzenin ne olduğu önemli değildir. Kötü birşey olsa da düzene karşı çıkılmaması gerektiğinin saçmalığı üzerinde duruluyor. Troglodistler et yemiyorlar, sonuçta kiracılara ne zararları dokunabilir ki? Yine de yer altına itilip illegal bir topluluk haline getiriliyorlar. Filmin sonundaki binanın yerle bir olma sahnesinin de ne anlama geldiğini siz tahmin edin artık.
    Reyan arkadaşımın ellerine sağlık…

  3. Çok teşekkür ediyorum deniz.
    wherearethevelvets yaklaşımın çok doğru ben de filmi izlerken benzer hislere kapılmıştım ama yine de bir yandan da filmin apolitikliği üzerinde durmayı tercih ettim; hem distopik hem de politik olması ruhumu daha da karartacaktı çünkü :)
    Teşekkür ediyorum yorumuna…

    Selam ve sağlıcakla…

  4. Bence kameraman Dairius ki İran asıllı çok yetenekli bir genç, yine müzik çok başarılı, Frog man karekterindeki Hooaward da çok ilginç ve sıradışı bir yetenek…

Yorum bırakın