Popüler Kültür Analizleri (1) - Popüler Sinema Dergileri & Eleştirmenin İflası Üzerine Notlar

“Popüler Kültür Analizleri” üst başlıklı yeni bir kolektif yazı dizisi ile karşınızdayız. Bu başlık altında, sinema dünyası, sinema kitapları ve sinema dergiciliği; hülasa popüler kültürün yapıtaşlarına sinema sanatı çerçevesi içinde bakacağız. Giderek yozlaşan ve kapitalizme emeğini kiralayan eleştirmenlik kurumunun içler acısı halini; bunun yanı sıra salt popüler film ve ikonlara odaklanarak Yedinci Sanat’ın sanatsal içeriğini boşaltan sinema dergileri ve kaynak kitap diye sunulan kitapları mercek altına almaya çalışacağız. Popülizmin hizmetindeki sinema eleştirmenlerinin çoktan iflas etmiş vizyon ve düşünme kalıplarına dönük analizlerde bulunacağız. Bütün bu kirlenmişliğe karşı alternatif yaklaşımları da beraberinde sunacağız…

Bu ilk bölümde, sinema yazarlarımızdan Kusagami, popüler eleştirmenler ve popüler dergicilik ahlakına dair gözlemlerini bizimle paylaştı. Yakında, başka bir popüler kültür analizinde buluşmak üzere. “Gerçek” sanatla kalın.

SanatLog

Popüler Sinema Dergileri & Eleştirmenin İflası Üzerine Notlar

Geçen gün bir internet sitesini gezerken gözüme bir haber takıldı. ‘Türk sineması’nda rekor’’ başlıklı haberde bu sene 70 küsur Türk filminin gösterime gireceği belirtiliyordu. Şüphesiz bunları nicelik olarak düşünürsek gerçekten sevinebiliriz; peki, ya nitelik olarak? Bazılarınız kızabilir doğmamış bebeğe don biçiyorsun diye. Umarım bu konuda yanılıyorumdur; ancak ülkemizdeki sinema anlayışını görmek için kâhin olmaya da gerek yok. Seyircilerin de hangi filmlere gittiğini, hangi filmlerin gişe yaptığını yeniden hatırlatmama gerek var mı?

Popüler kültür kavramı tüketmeye yönelik, tüketim toplumunun önüne atılmış bir kemik gibi karşımızda durmaktadır. Bu kemiği yalayacak mıyız? Bu kemiği gömecek miyiz? Yoksa görmezden gelip yanından mı geçeceğiz? Soruları çoğaltmak mümkündür. Peki, dünya üzerinde kendinden bir parça bırakarak ölümsüzlüğe ulaşmaya çalışan insanoğlunun kaderi için bu kemik parçasını tüketmek büyük bir çelişki sayılmaz mı?

Ülkemizdeki fakir sinema anlayışının nedenlerine baktığımızda bunu birçok maddelere ayırabiliriz. Ancak ben konuyu sinema kaynakları, dergileri ve kitapları üzerinde yoğunlaştıracağım. Sinemaseverler de bilir ki, sinemayı kavramak ve onun doğasını algılamak için sadece film izlemek yeterli değildir. Kedi nasıl kasabı izleyerek kasap olamaz ise bir sinemasever de sadece film izleyerek gerçek anlamda bir sinemasever olamaz. Elzem olan bir şey daha var ki, o da ikinci kaynak olan kitap ve dergilerdir. Ancak ülkemiz maalesef bu açıdan da oldukça vahim bir durumdadır. Misal Robert Bresson hakkında bilgi edinmek istediğinizde maalesef hiçbir Türkçe kaynak bulamıyorsunuz. Ya da bir Yasujiro Ozu, Kenji Mizoguchi, Jean-Luc Godard, Marcel Carne hatta Alfred Hitchcock hakkında bile pek fazla kaynak bulunmamakla birlikte, var olan kaynaklarda da zaten sürekli tekrarlanan ve ezbere yönelten bilgiler mevcuttur. Bir gün Ozu hakkında bilgi toplamak istediğim zaman nerdeyse birkaç paragraf dışında hiçbir şey bulamadım ve bu da beni her şeyi kendi elimle yazmaya yöneltti. Böylece SanatLog’da yazmaya başladım. Sinema adına kitabiyat olarak fazla bir kaynak olmadığını, olanların da hepsi bir ağızdan aynı şeyleri tekrar ettiğini söyledik. Büyük ihtimalle bu konuda aklımıza genelde bir isim gelir ülkemizde: Atilla Dorsay. Sanırım bu konuda en çok kaynak vermiş ve sinema denince akla gelen ilk isim diyebiliriz. Ama gelin görün ki kitapları ele alındığı zaman yeterli bir kaynak olmaktan çok sadece yöneltmeye, bilgi vermekten çok salt bir çizgide ilerleyen anılar ve başka dergilerden yapılan alıntılar üzerine ve bana göre hiçbir değer taşımayan, öğretici özelliği olmayan, boş yazılardan başka bir şey değildirler. Sinema dergisi eleştirisinde yine buraya döneceğiz.

Atilla Dorsay

Her şey yeni kaynaklar, yeni kitaplar aramamla başladı. Sinema eserlerini basan birçok yayınevinin (Afa Yayınevi gibi) kapatılmış olmasından mütevellit birçok kitap çok zor bulunmaktadır. Akira Kurosawa’dan tutun Ingmar Bergman’a kadar birçok yönetmen hakkında yazılmış kaynakları şansınız varsa sahaflarda bulabilirsiniz. Bu da ister istemez bizleri dergi almaya zorlayacaktır.

Sinema eleştirmeninin rolü gerçek anlamda çok önemlidir. O, toplum ve yönetmen arasında nerdeyse bir köprü, bir fener niteliğine sahiptir. Yazdıkları birçok kişiye ulaşacak, aydınlatacak, bilgi verecek, öğretecek; yeri geldiği zaman tartışacaktır da. Bir nevi aydın kesim olarak addedebileceğimiz sinema eleştirmeni ‘persona’sı hele ki ülkemizde büyük bir önem arz etmektedir. Ancak ülkemdeki sinema anlayışına baktığımda sefih ve nerdeyse kısır bir anlam ve anlatımla karşılaşıyorum. Sinemayı sevmeye başladığımda her ayın başını sabırsızlıkla beklediğim sinema dergilerini alıp hemen okumaya başlardım. Halen de sinema dergisi almaktayım ancak alır almaz yapabildiğim tek şey içine bakıp koltuğun üzerine atmak oluyor. Kendime dönüp şunu sordum: Değişen neydi? Değişen sinema dergisi mi yoksa ben miydim? Şüphesiz bunun cevabı çok kolay, değişen bendim; aslında bana hiçbir yararı olmayan bir dergiyi okuduğumu ve hayatımda aslında hiçbir önem arz etmeyen bir sürü bilgiyle donatıldığımı gördükçe dehşet içerisinde kalıyordum. Eğer halen ‘sinema’ dergisi alıyorsanız ve büyük zevk içerisinde okuyor iseniz size geleceğinizden şüphe etmenizi öneriyorum.

Size ne soracağınızı söyleyemem ama kendim için şu soruları sormaya başladığımda artık bu dergileri yakmanın ya da koltuk üzerine atmanın vaktinin geldiğini görüyorum: Sinema dergisinde en son ne zaman ciddi anlamda bir ‘Hitchcock’ incelemesi gördüm? Ya da böyle bir yazı gördüm mü? (Ondan bile şüpheliyim) Peki, bu dergide yazı yazan eleştirmenlerin ikide bir liste yapıp Hitchcock’ları Kubrick’leri sıraladığı listelerin dışında doğru dürüst doyurucu bir yazı gördüğünü iddia edecek olan biri var mı? Şimdi önümde bir sinema dergisi var, isterseniz gelin hep birlikte sayfalarını çevirip bakalım.

Popüler Sinema Dergisi

Konseptler aynı olduğu için bir dergiye bakmak yeterli olacaktır. 114 sayfalık boş bilgi yumağını çevirmeye başlıyorum. Önümde Popüler Sinema Dergisi Sinema Merkez’in 2009 Ağustos sayısı yer almaktadır.

İlk sayfa bir reklâm, güzel bir başlangıç.

2. ve 3. sayfalar içindekiler kısmı.

6–12 sayfalar arası vizyona girecek filmler ve kısa anekdotlar. Kendimize soralım bakalım, hangi çağda yaşıyoruz? En son bu sayfaları ne zaman okudunuz? Okuyor musunuz? Yoksa internetten ya da sinema salonlarına gittiğiniz zaman gelecek filmlere bakıp ona göre mi gidiyorsunuz? Altlarında konuların yazıldığı kısa anekdotlar şeklinde yazılar var. Bu kadar sayfanın böyle boş bilgilerle donanmış olacağına inanası gelmiyor insanın. Unutmadan, artık bu sayfaları da ikiye bölmüşler, yan tarafta bir havayolu şirketinin reklâmı var ve her sayfada bu var.

Sayfa 13: bir reklâm daha.

Sayfa 14–15 yıldızlar, Box Office. Yapmayın, gözünüzü seveyim, bunlarla nereye varmayı düşünüyorsunuz? Eğer çok sevdiğiniz bir filmin gişe gelirleri çok önemliyse lütfen bundan sonrasını okumayın. Yıldızlar da değişken, hatta siz bile bu tabloya bakarak yıldızlayabilirsiniz. Acaba hangi filme gideceğinizi bu yıldızlara bakarak mı karar veriyorsunuz ya da acaba hangi eleştirmen hangi filme kaç yıldız vermiş diye mi merak ediyorsunuz? IMDB’den size selam olsun o zaman.

16–17. sayfalar Uygar Şirin’in esprili (!) ya da kısa anekdotlar şeklinde bilgilerine (!) rastlıyoruz. Çok az zaman yararlı olan bu bilgiler size bir bakış açısı sağlamıyor maalesef; hani eskiden VCD kiralarken kapağın üzerinde yönlendirici bilgiler olur ya onlar gibi, ne eksik ne fazla. That’s amazing!

18–23. sayfalar. Bu sayfalarda gördüğümüz ise vizyondaki filmlerin eleştirileri oluyor genel olarak. Genelde de Amerikan filmleri olmasına istinaden bu eleştirilerin bakış açısı da aynı kapitalist açıyı sağlıyor. Mesela Amerikan Pie (Amerikan Pastası) eleştirisi görmek artık beni dehşete düşürmüyor. Kimsenin hakkını yemeyelim, bazen iyi yazılar da ortaya çıkabiliyor.

24–29. sayfalar: Önümüzdeki program, yeni projeler vesselam… Sanırım interneti olan birisi için gereksiz laf salatasından başka bir şey değil. Birinin bu sayfaları okuyarak bir yere varacağını sanmıyorum ve genelde miatları dolduğu zaman da bu gelecek filmlerin hiçbir cezbedici tarafı yok. Mesela Oldboy filminin ya da Seven Samurai filminin yeniden çekileceğini biliyor muydunuz? Dergide böyle bir haber yok. Hatta önceki sayıda yeniden çevrilecek filmler listesinde bile yok. Peki bunu benim dergiden önce söylemem bana veya size ne kazandırdı?

30. sayfa: reklâmlar.

Sayfa 32–33: söyleşi.

35. sayfa: reklâmlar.

36–37. sayfalar: Işık ve gölge köşesi, yani Atilla Dorsay’ın köşesi. Mesela bir oyuncu mu öldü. Bu sayfalarda bunları bulmanız mümkün. Diyelim ki festivale gidemediniz, bırakın Dorsay sizin için izlemiş olsun; siz de festivale gidemediğinize mi yanarsınız, filmleri izleyemeyecek olmanıza mı? Büyük ihtimalle ölen aktör ya da aktris yaşlıdır. Filmlerini bir daha hatırlatır, bizlere hangi yönetmenle ne zaman çalışmış, hayatında neler yapmış vs. hakkında bilgilr verir. Bazı insanlar olur ya, sevdiği sanatçının eşyalarını, özel hayatını merak eder; ama sanatçının ne demek istediği konusunda beyanat veremez. Schopenhauer’in dediği gibi, resimden çok çerçeveyle ilgilenirler. Bu köşe de bizatihi bunu tamamlıyor. Ne kadar gereksiz ve banal bir köşe olduğunu fark etmem uzun zaman sürmedi velâkin.

38–69. sayfalar: Film tanıtımları, dosyalar var. Mesela Quentin Tarantino varmış bu ay, ama birkaç yıl önce de benzer bir dosya vardı. Ara sıra kenara yerleştirilen gereksiz bilgi yumaklarından bu dosyaları biz de yapabiliriz. Sinema hakkında pek bilgisi olmayan biri için ilginç gelebilir, ama bilgisi olan biri için ne kadar gereksiz ve fuzuli bilgiler. Geçen ay da Harry Potter dosyası vardı; eğer hayranı değilseniz size ne kazandırdığını bir kendinize sorun. Bu arada her ay bir Kutlukhan Kutlu incelemesi bulmaktayız. Şahsım adına, hayal ettiğim bir dergideki uzun, akıcı ve oldukça bilgi verici olan bu yazıları sevmekteyim. Bu kadar sayfa arasında bu kadar az yer ayrılması üzücü gerçekten.

70–79. sayfalar: Yeni sezon adıyla gelecek filmler tanıtılıyor. Tabii ki gişe filmleri bunlar. Ekseriyetle geçen sayıda yeniden çekilen filmler vardı. Daha önce de bu bilgilerin yararsızlığından bahsettim, bir daha söylemeye gerek yok.

80–86. sayfalar: Michael Jackson video klipleri. Bol resim, boş bilgi. Sabah akşam haberlerde tekrar edilen şeyler; eğer seviyorsanız, zaten bildiğiniz şeylerdir; ilgilenmiyorsanız, size boş gelecektir.

87–93. sayfalar: Dünya sinema tarihi. Sanırım ilk kez düzgün bir konsept tutturulmuş; ancak bu sefer de kısa bilgiler var. Yararlı olabilecek türden bilgiler oldukça az.

Sonrası: DVD bölümü. Evet, hepimiz buradaki bilgilere bakarak DVD alıyoruz!!!

114 sayfası olan bir sinema dergisinde 10, bilemediniz 15 sayfa yararlı bilgi bulabilirsiniz. Peki, geriye kalan boş sayfalarda? Günümüz sinema dergiciliği (artık eleştirmen gözüyle bakamıyorum) bu şekilde kalemini kapitalizme satan ve birkaç paragraf boş filmleri yazan, pespaye ve bir o kadar gereksiz anlayışı yansıtmaktadır. Empire Dergisi’ni bilenler bilir, sizce neden kapandı? O dergiyi hatırlayacak olursak, 3–4 sayı Indiana Jones bilgileri verdi. Peki, o derginin verdiği poster ve DVD’ler dışında çekici tarafı ne idi? Verilen DVD’lerin yeniden bir daha verildiğini hatırlatmaya gerek var mı? Sinema dergisinin 20 küsur sayfa DVD’lere yer ayırdığını gördüğümüz zaman şunu sormalıyız: “Ben bir ticari dergi mi alıyorum; yoksa bir Sinema Dergisi mi? Bu kadar sayfanın heba edilmesi akla yatkın olabilir mi?”

Şimdi bu kadar eleştirdin, çaldın çırptın, kendini parçaladın; bize nasıl bir alternatif sunabilirsin, diye sorabilirsiniz. Eski dergileri bulabileceğiniz birçok online alışveriş sitesi var. Jean-Luc Godard, Satyajit Ray, François Truffaut, Akira Kurosawa, Jean Renoir, Charlie Chaplin, John Ford, Federico Fellini adına belki çok büyük bir bilgi yok; ama bu büyük ustaların yapıtlarının incelendiği, eleştirildiği doyurucu bilgileri bulmak mümkün. Bu konuda ufkunuzu açacağından hiç şüphem yok. Şunu da sorabilirsiniz: “O zamanlar onların filmleri vardı, o yüzden ele alındılar.” Şüphesiz bir başka gerçek de bu, ben de size şunu sorayım: “Bu büyük ustaların filmlerini tüketebilmek mümkün mü?”

SanatLog.com’da yer alan Hitchcock’un Psycho incelemesine bir göz atın, ne kadarını tüketebilirsiniz ki? Bu film hakkında ansiklopediler bile yetersiz kalacaktır. Ancak bu hiçbir zaman yazılamayacağı anlamına da gelmez. SanatLog olarak ele almaya çalıştık, elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık. Bu denli ayrıntılı analizleri bir sinema dergisinde görmeniz mümkün mü? diye sorun. Bir Kurosawa incelemesi görmem mümkün mü? diye sorun. Bir Renoir incelemesi görmem mümkün mü diye sorun? Ben bunları tüketebilir miyim? diye sorun. Ben tüketmek için değil, kendimi geliştirmek, birikimlerimi paylaşmak ve bu konuda kayda değer birkaç söz söylemek için buradayım diyebilin. Sürekli tüketerek aç kalan Tantalos gibi değil; bilgiye aç, gelişimin farkında olan Prometheus gibi bu yola baş koyun…

Yazan: Kusagami
kusagami@sanatlog.com

Citizen Kane Üzerine Bir Kitap

“1940’lardan beri sinemada sözü edilmeye değer ne varsa Citizen Kane’den etkilenmiştir.” François Truffaut

Yurttaş Kane / Laura Mulveyİngiliz akademisyen Laura Mulvey; gösterime girdiği yıl eleştirmenleri şaşırtan, gişede umduğunu bulamayan fakat zaman içinde kıymeti anlaşılan, bugün ise sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olduğu kuşku götürmeyen, Orson Welles’i dahi statüsüne yükselten başyapıtlar başyapıtı Yurttaş Kane’i (Citizen Kane, 1941) çeşitli açılardan masaya yatırıyor. Yurttaş Kane’in sinemaya kazandırdığı olanakları, getirdiği yenilikleri başkarakter Kane’in yaşamından hareketle görece esoterik bir dille tasvir ediyor. Sinematografi, ses, öykü anlatımı gibi sinemanın temel ögelerini Yurttaş Kane’in nasıl dönüştürüp biçimlendirdiğini, Welles’in teknik ekiple birlikte giriştiği çığır açıcı deneyleri bir bir sıralıyor.

Kitabın en kayda değer yanı şu kanımca: Charles Foster Kane’in ödipal çatışmasını kişiliğini biçimlendiren temel argüman olarak öne süren Mulvey, yeterli psikolojik saptamalarda bulunduktan sonra Kane’i liberal sistemin merkezine konumlandırarak sorguluyor. Kane’in gri kişiliğinin inişli çıkışlı prosesinin nabzını tutuyor. Bu aşamada yazarın, Orson Welles’in sarkastik yaklaşımını ödünç alarak filmin nihai ereğine, asal dertlerine doğrudan yaklaştığı pekala söylenebilir.

Kitabın künyesi şöyle: Laura Mulvey, Yurttaş Kane, Çev: Arzu Taşçıoğlu, Deniz Varol, Om Yayınları

İyi okumalar…

Citizen Kane - Orson Welles

Notlar:

Orson Welles, her ne kadar, ele aldığı kişiliğin birçok karakterin toplamı olduğunu dile getirse de dönemin medya imparatoru William Randolph Hearts; Yurttaş Kane’de kendi yaşamı ile ilgili paralellikler bulmuş ve film henüz gösterime girmeden kampanyalar başlatmış, filmin gösterime girmesini engellemeye çalışmıştı. Yanı sıra, kendi medya organlarında filmle ilgili -ufak değinmeler dışında- malumat yayımlanmasına izin vermeyerek filmi protesto etmişti.

1941 yılı Oscar ödüllerinde, (En İyi Film Oscarı’nı Vadim O Kadar Yeşildi Ki adlı film kazanırken, En İyi Yönetmen ödülünü de adı geçen filmin yönetmeni John Ford almıştı.) 9 dalda aday olmasına karşın sadece En İyi Senaryo dalında ödül kazanan Yurttaş Kane, İngiltere’de yayımlanan Sight and Sound dergisinin 1952’den beri her 10 yılda bir yaptığı soruşturmalarda “gelmiş geçmiş en iyi film” seçilmeye devam ediyor.

Yurttaş Kane’i en sevdikleri ilk 10 film arasına alan yönetmenlerden bazıları:

Yasujiro Ozu, Stanley Kubrick, Theo Angelopoulos, Alex Proyas, Milos Forman, Sydney Pollack, Michael Mann, Andrew Bergman, Richard Linklater, Iain Softley, Gillian Armstrong, Lewis Gilbert, Jonathan Lynn, Geoffrey Wright, Ronald Neame, Paul Schrader, Alan Rudolph, Sam Mendes, Mary Harron, Jim McBride, Richard Lester, Paul Mazursky, Guy Hamilton, Norman Jewison, Alex Cox, Bryan Forbes, Jonathan Glazer, Taylor Hackford, Joe Dante, Roger Corman, John Boorman, Harold Becker, Denys Arcand… Ve Eleştirmen Roger Ebert…)

Yurttaş Kane, sinemada çığır açan Bir Ulusun Doğuşu, (David W. Griffith) Potemkin Zırhlısı (Sergei Eisenstein) ve Metropolis (Fritz Lang) gibi filmlerden de önemli bir film ve muhtemelen bu filmlerden de daha yenilikçi. Yaratıcısı Orson Welles ise bu ilk filmiyle -başka bir film çekmese de olurdu- sinema tarihindeki sarsılmaz ve en tepedeki yerini çoktan aldı.

Citizen Kane'den meşhur bir kare...

Robert Wise şöyle diyor:

“Yurttaş Kane’in büyüklüğünün tam olarak farkında değildik. Ama iyi ve farklı bir film olduğunun bilincindeydik. Ve Welles’le tam bir işbirliği halinde çalıştık.”

(Yönetmen Robert Wise, Orson Welles’in önerileri doğrultusunda Yurttaş Kane’in kurgusunu yapmış, Şahane Ambersonlar’ı ise stüdyo yöneticilerinin direktifleri doğrultusunda kuşa çevirmişti.)

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com 

The Birds Üzerine Bir Kitap

Camille Paglie / KuşlarAlfred Hitchcock’un gerilim filmi The Birds (1963, Kuşlar) akademisyen-yazar Camille Paglia tarafından enikonu masaya yatırılarak handiyse plan plan, sekans sekans tahlil edilmiş.

Kitaptaki asıl ilgi çekici nokta şu: Hitchcock’un kişisel vizyonunun, sözümona bir özne olarak takıntılarının, sözgelimi kadınlara yönelik ilgisinin, insan tabiatına bakışının, sürükleyici ve tatlı bir dille, entelektüel bir biçemle değerlendirilmeye tabi tutulması. Sıklıkla dillendirilen, hani Hitchcock’un soğuk sarışınlara olan zaafı, onları filmlerinde zor ve tuhaf durumlarla baş başa bırakması, birçoğuna platonik olarak aşık olması gibi artık Hitchcock ile özdeşleşen tripler kitapta bazen direkt bir vurguyla, bazen de imalarla betimleniyor.

Şöyle bir hatırlarsak, bu sarışınlardan kimileri şöyle:

Tippi Hedren kabusu ile bilirlikteIngrid Bergman, Joan Fontaine, Grace Kelly, Kim Novak, Janet Leigh… Tabii Kuşlar’da bu tutumun cisimleşmiş örneği ise Tippi Hedren. Yani Hitchcock’un, yeni Grace Kelly (Kelly, 1957’de Monako Prensesi olduktan sonra sinemayı bırakınca Hitchcock onu defaatle tekrardan sinemaya kazandırmaya çalıştıysa da bunda başarılı olamamıştı.) olabilir diye düşündüğü fakat bunun mümkün olamayacağını bir süre sonra anladığı aktris. İkili birlikte suç filmi Marnie’de de (1964, Hırsız Kız) çalışmıştı; fakat zoraki. Hedren, Hitchcock ile asla çalışmak istememişti The Birds kazasından sonra. The Birds’in ertesi yılı ikiliyi biraraya getiren şey ise bir Hollywood sözleşmesinden başkası değildi. Hitchcock, itinayla seçtiği oyuncularla birkaç filmlik sözleşme imzalıyor, kimi sahneleri bu soğuk sarışınlara -kimi kez de frijit olabilen bu hatunlara- göre tasarlıyordu.

Telefon kulübesinde bile rahat yok!

Hitchcock ile Tippi Hedren’in çekimler boyunca türlü sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını hem ikilinin anlattıklarından, hem Hitch’in kızı Patricia’dan, hem Hedren’den -ki Hedren’in o vakitler 7 yaşında olan kızı Melanie Griffith’in de karıştığı kimi soğuk şakalar- ve hem de literatürün önde gelenlerinden öğreniyoruz. Sözümona bu kitabın, The Birds’ün çekim süresince dönen  kumpaslar, set arkasında yaşananlar dahilinde okunduğunda tadından yenmediğini bilmem söylemeye gerek var mı?

Tippi gerçekten zor durumda!

Her şey bir yana, asaletin ve zarafetin simgesi Tippi Hedren, çekiciliği ve güçlü kompozisyonuyla The Birds’i The Birds yapan güçlü elementlerden biridir.

Öte yandan, kitabın yazarına hayran kaldığımı belirtmeliyim. Derin bir sinema kültürünün izlerini kitabın hemen her sayfasında müşahede edebilirsiniz. Yazarımız, Hitchcock’un enfes filminin izini sürerken bir taraftan da sinema tarihinin ünlü yönetmenlerine, klasik filmlere değinmelerde de bulunuyor. Böylelikle, zaten okunası olan kitap, daha da renkleniyor, mükemmelleşiyor.

birdstippiattack1

Kitabın kısa künyesi şöyle: Camille Paglia, Kuşlar, Çev: Suna Suner, Om Yayınları

İyi okumalar…

Hakan Bilge 

hakanbilge@sanatlog.com