Beat Akımının Unutulan Kalemi “Richard Gary Brautigan”

Farklı paralellerde süzülen kitapları okumak ve yeni yazarlar keşfetmek belki de hepimizin gizli kalmış bir uğraşı. Hayatımıza yeni pencereler açacak olan bir yazar! Kulağa nasıl heyecan verici geliyor. Kendimizden bir şeylerin, okuduğumuz yazıların içinde gizlenmiş olması ve bunu fark etmemiz.

Richard Gary Brautigan ismi belki bir şey anımsatıyordur birilerinize; belkide şu an ilk defa okuduğunuz bir isimdir, belkide çok sevdiğiniz bir yazardır.

Birazcık Richard Brautigan’ı kazıyalım bakalım. Bu gizli kalmış çekingen kişiliğe uzanıp onu tanımaya, hatta yakınlaşmaya çalışalım; çünkü o bizlere artık geriye bıraktıkları haricinde ulaşamaz.

30 Ocak 1935’te Washington, Tacoma’da doğmuş. Amacı hep bir yazar olmakmış. Şiir, kısa öykü ve roman yazmak istermiş. Zaman gelmiş bu azminin sonucu olarak kendi yazdıklarını, kendisi yayınlatmış ve sokaklarda satmış. Hatta bazen bedava dağıtmış. Bazen o kadar aç ve parasız kalmış ki karnını doyurmak için kendisini hapishaneye attırtmış.

Söylentilere göre oldukça sorunlu bir çocukluk yaşamış; ancak bu konuda kendisi asla konuşmamış. Hatta gerçek babası onun, oğlu olduğunu, öldüğünden sonra öğrendiği bile söylenmiş; fakat bunu Richard Brautigan ile yapılan röportajlar zaman zaman yalanlıyor.

1954 yılında San Francisco, California’ya taşınmış ve o dönemlerde bölgede yeşermeye başlayan Beat edebiyat akımına bulaşmış. 1959 yılına kadar oldukça zorluklar çekmiş. Ailesi Richard Brautigan’ın ne yaşam tarzına ne de yapmak istediğine saygı göstermiş. Hatta onun bir dönem psikolojik rahatsızlığı olduğuna inanıp tedavi görmesi için Salem’deki Oregon Eyalet Hastanesi’ne (meşhur Guguk Kuşu filminin çekildiği hastane) yatırmışlar. Burada Richard Brautigan’a paranoyak şizofren teşhisi konulmuş ve on iki seans elektrik tedavisi görmüş.

rb-1953

1959 yılında 24 şiirden oluşan ilk kitabı basılmış: “Lay The Marble Tea”. 1960’tan itibaren, şu an onu ölümsüzleştiren eserlerini hayata geçirmiş; bunlar sırasıyla: “Trout Fishing In America” (Amerika’da Alabalık Avı), “All Watched Over By The Machines of Loving Grace” (Türkçeye çevrilmemiştir.), “In Watermelon Sugar” (Karpuz Şekerinde), “Sombrero Fallout” (Sombrero-Bir Japon Romanı) vs. 1960’lı yıllar Brautigan için ünlenme ve idolleşme yılları olmuş. Sevilmiş, sahiplenilmiş ve bir kült olmuş.

1972 veya 1973 yıllarında Pine Creek, Montana’ya taşınmış ve yaklaşık 9 yıl süren bir içe kapanma süreci geçirmiş. Bu dönemde tek bir röportaj veya ders vermemiş.

1982 yılında “So The Wind Won’t Blow It All Away”i (Yani Rüzgâr Her şeyi Alıp Götürmeyecek) basmış. Bu eser yaşamı boyunca onun son üretimi olma unvanını kazanmış; çünkü 1984 yılında intihar etmiş ve eşsiz bir beyni ebediyen kendi elleri ile söndürmüş.

Richard-Brautigan

25 Ekim 1984 tarihinde, tam 49 yıl 295 gün sonra ölmüş. Onu son yolculuğuna bir şişe içki ve 44 kalibre Smith & Wesson markalı silah uğurlamış. Cesedi ölümünden birkaç hafta sonra Peter Fonda’nın eşi Becky Fonda’nın kiraladığı özel bir detektif tarafından Bolinas, California’daki evinde bulunmuş. Ceset neredeyse tanınmaz haldeymiş. Ölüm raporuna göre; Richard Brautigan birkaç hafta önce ayakta, okyanus manzarasına bakarak tetiği çekmiş…

Sessizlik…

Richard Brautigan’ın genel yazgısı bu belkide; geç keşfedilmek veya hiç keşfedilmemek. Sakin, basit ve çok mutlu olmayan bir hayattan kalan dalgacıklar gibi ancak kıyıya vurduğunda fark edilen veya iz bırakıp hışırtı sesi ile kumun içine sinen bir yazar. Ama asla yok olmayan…

Espri anlayışı ve Amerikan Hayatı’nın Aykırı Kültürel görüşü onu 60’lı ve 70’li yıllarda bir edebiyat idolü yapmış.

Richard Brautigan kolay kolay sınıflandırılabilecek bir yazar değil. Kendi kutusunun içerisinde yer alan tek seçenek. Evet, Beat Kuşağında biraz süzülüyor veya hatta bir ara sınıflandırılmaya çalışılıyor; ancak kendi kuşağını da aslında bilinçli veya bilinçsiz olarak belirliyor. Bir farklı duruş yaratıyor. İşin özünde aslında sadelik yatıyor.

Richard Brautigan

Basit oluşturulmuş cümlelerin temelinde oluşturulan bir yapı, her katı farklı gülücüklerle, düşünceler ve hayal gücü ile dolu olan bir bina. Dışarıdan sağlam izlenimi vermemesine rağmen içinde ne kadar sarsılmaz ve eşsiz bir yapı olduğunu gösteren bir oluşum. Öte yandan da kargaşaya sürüklenip yıkılabilecek kadar narin. Belkide şu anki karmaşık dünyamız için çok sıradan. Özelleştirilmiş sabit bir konu üzerine kurulmuş konular. Basitlik can sıkmadan nasıl ve ne kadar detaylandırılabilir? Ufacık bir konudan nasıl kaosa ulaşılır? Kendi halindeki karakterler nasıl uzanıp sizi yakalayabilir?

Kâğıda dökmüş oldukları kafa karıştırıcı, sorgulayıcı nitelikte olmayıp, basit, sakin, hafif esprili, birazda hüzün eklenmiş yazılar. Bir bütün olarak algılanamaz ancak bireysel olarak tek başına ayakta duran. Kısa bölümler, uzamayan paragraflar kendi içerisinde kaybolmayan cümlelerin yer aldığı bir yazı kütlesi. İşte bu Richard Brautigan…

Örnek bir başlangıç “gökyüzünden bir sombrero düştü,” peki sonra ne oldu, ne olabilir, bir hayal gücü bilim kurguya uzanmadan ne kadar yazılabilir ve sonucunda mantıklı bir oluşum yaratabilir? Bunun cevabı Richard Brautigan!

Ülkemizde birkaç yayınevi ve çevirmenin aşkla sahiplendikleri bu zamane idolü sadece 300 adet gibi komik baskı sayısıyla evlerimize girmeye çalıştı. Fakat basılanlar bile nadiren tüketildi ve ikinci baskı bir hayal oldu. Tüketilenler ise elden ele dolaşan bir kült oldu. Yine sessiz, yine sakin ve bazen ulaşılmaz.

Richard Brautigan

Kısa hayatı boyunca Richard Brautigan, okumanın önemli olmadığını asıl algılamanın önemli olduğunu göstermeye çalıştı.

Yazan: Zekeriya S. Şen

EK;

Romanları:

• A Confederate General From Big Sur

• Trout Fishing In America
(Amerika’da Alabalık Avı / 6.45 Yayınları 1994 – Can Yayınları 1994)

• In Watermelon Sugar
(Karpuz Şekerinde / YKY 1994)

• The Abortion
(Kürtaj: Tarihi Bir Aşk Macerası / 6.45 Yayınları 1998)

• The Hawkline Monster
(Hawkline Canavarı: Bir Gotik Western / 6.45 Yayınları 1996)

• Willard And His Bowling Trophies
(Willard Ve Onun Bowling Kupaları / 6.45 Yayınları 1999)

• Sombrero Fallout
(Sombrero-Bir Japon Romanı / 6.45 Yayınları 2006)

• Dreaming Of Babylon
(Babil’i Düşlemek / 6.45 Yayınları – 2003)

• So The Wind Won’t Blow It All Away
(Yani Rüzgar Herşeyi Alıp Götürmeyecek / 6.45 Yayınları – 1998)

• An Unfortunate Women

• Would You like To Saddle Up A Couple Of Goldfish And Swim To Alaska?

Listening to Richard Brautigan

Şiir Kitapları:

• The Return Of The Rivers

• The Galilee Hitch-Hiker

• Lay The Marble Tea

• The Octopus Frontier

• All Watched Over by Machines Of Loving Grace

• Please Plant This Book

• The Pill Versus The Springhill Mine Disaster

• Rommel Drives On Deep Into Egypt

• Loading Mercury With A Pitchfork

• June 30th, June 30th

Kısa Kısa…

Annesi
Lulu Mary Keho

Babası
Bernard F. Brautigan

30 Ocak, 1935
Tacoma, Washington’da doğdu.

1 Mayıs 1939
Üvey kız kardeş doğdu: Barbara

1952
Gerçek soyadını kullanmaya başladı

19 Aralık 1952
Richard Brautigan olarak ilk yayınlanan eseri “The Light”.

1954
San Francisco Yolcusu

14 Aralık 1955
“Ben bir suçluyum ve suç işleyeceğim” diyip Eugene Polis Karakolunun penceresini kıran Brautigan 10 gün hapis ve 25 USD para cezasına çarptırıldı.

24 Aralık 1955
Akıl hastanesinde 12 seans elektrik tedavisi görüldü. Tanı: şizofren paranoyak

1957
San Francisco’da Beat kuşağına bulaştı.

1958
Magazinlerde şiirleri çıktı

1959
Lay The Marble Tea basıldı

25 Mart 1960
Kızı Ianthe Elizabeth doğdu

1961
“Amerika’da Alabalık Avı”nı yazmaya başladı

1964
“A Confederate General From Big Sur” yayınlandı

1967
“Amerika’da Alabalık Avı” basıldı

Richard Brautigan

1968
“Karpuz Şekerinde” basıldı

1970
California, Bolinas’ta ev satın alıyor

1971
“Kürtaj” yayınlanıyor

1972
Kariyerinin doruğunda

1975
“Willard ve Onun Bowling Kupaları” yayınlanıyor

1976
Her yıl belirli bir dönem yaşamaya karar aldığı Japonya’ya ilk yolculuk

1977
Akiko Nishizawa ile ikinci evliliğini yaptı

1978
Amerika’da kaybettiği ününü Japonya’da yakalıyor

1980
İkinci eşinden ayrılıyor

1982
“Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek” yayınlanıyor

14 Eylül 1984
San Francisco’dan ayrılıp Bolinas’taki evine gitti. Son kez hayattayken görüldüğü yer

25 Ekim 1984
Cesedi bulundu…

Müziklerle Bezenen Epik Hint Aşk Öyküsü

Cebinde BBC Dünya Müziği Ödülü, Grammy Adaylığı bulunan ve Hindistan’ın yatay gitar üstadı olan Debashish Bhattacharya’nın inanılmaz hünerli oluşu kendisine dünya çapında bir saygınlık kazandırıyor. Sanatçının yeni çalışması “O Shakuntala!” sonsuz Hint aşk kurgusunun yüceltilmiş bir yorumu. Özellikle sanatçı tarafından tasarlanan ilk yatay gitar “chaturangui”nin başrollerde yer alması albümün büyüsünü daha bir arttırıyor. Albüm en önemli iki Hint Müzik damarını bir araya getirmesiyle bir ilke imza atıyor. Güney’den gelen Karnataka ezgileri Kuzey’den gelen Hindustani ritimleri ile işlenebilir bir düzeyde buluşuyor. Albüm tek kelimeyle iki enfes Hint Müzik tarzının ince işlemeli harmanlaması.

Müziğin her zaman gündemde olduğu bir ailede dünyaya gelen Debashish, genç yaşta ebeveynlerine tambura, gitar ve tabla gibi enstrümanlarla eşlik etmeye başladı. Bu kültürel atmosfer her orta direk Bengal ailesinde aşina olunan bir sahne elbette. Gün müzik ile başlar ve müzik ile biter. 1929 yılında efsanevi Havaili sanatçı Tao Moe, Kolkata’yı ziyaret etti ve yanında Havaiye özgü çelik bir gitar getirdi. Hintliler arasında bir kült olan bu gitar, kısa bir süre sonra müzik ile uğraşan her evde kendine bir yer edindi. Bhattacharya ailesinin evine de giren bu enstrüman genç Debashish’in anında ilgi alanına girdi, farklı stiller ve tekniklerde geleneksel müziğini çalmaya başlayan sanatçı belirli bir zaman sonra bu enstrümanın yetersiz kaldığını fark etti. Bunun üzerine almakta olduğu müziksel eğitim ile birlikte raga müziğini çalabilecek şekilde kendi enstrümanını -farklı tel sayısına sahip yatay gitar- tasarlamaya karar verdi. Sonrası ise tarih, zira Debashish çok hızlı bir şekilde kendisini geliştirdi ve daha yirmi yaşında Cumhurbaşkanı nişanı ile onurlandırıldı. Otuzlarında Afrika’dan Asya’ya, Avrupa’dan Amerika’ya çok geniş bir coğrafya üzerinde tanınan önemli bir müzisyen oldu. John McLaughlin, Bob Brozman, Martin Simpson, Liu Fang ve Takashi Hirayasu gibi sanatçılarla çalışarak müziksel perspektifini tüm dünyaya yaydı. 2003 yılında kırk yaşına geldiğinde Hindistan hükümeti tarafından Pandit (müzik üstadı) unvanı ile onurlandırıldı.

Debashish Bhattacharya

1963 yılında Kolkata’da hayata gözlerini açan sanatçı bu yeni çalışmasında ürettiği 22 telli ‘Chaturangi’ adlı gitar viyolin, sitar, sarod ve veena gibi enstrümanların ses skalasına karşılık veren müzik aleti ile sonsuz aşkın öyküsünü işliyor. Sanskrit şairi Kalidasa tarafından kaleme alınan “Abhigyana Shakuntalam” (Shakuntala’nın Tanımı) adlı epik aşk hikâyesini müziksel bir serüvenle ele alan sanatçı, Kral Dushyanta ve güzeller güzeli Shakuntala’nın efsanesini tekrar canlandırıyor. Öyküye göre Kral Dushyanta ve Shakuntala birbirlerine âşık olur ve evlenir; fakat kötülükler abidesi, bilge âşıklara yaptığı büyü sayesinde ayrı kalmalarını sağlar. Nihayet büyü bozulur ve âşıklar sonsuza kadar tekrar birlikte olur.

Pandit Debashish Bhattacharya’yı olağanüstü bir sanatçı olarak tanımlamak çok kuru kaçıyor ancak açıkçası onun engin müzik yeteneğini hakkıyla ifade edecek pek fazla kelime Türkçede yok. Kelimeler ile bu kadar derin bir sanatçıyı vurgulamak abartı sınırlarına sokulan gereksiz tamlamalardan ileri gidemez; bundan dolayı biraz detaylı açıklama yapmakta fayda var. Resmen bir müzik üstadı olan sanatçı öncelikle yaratmış olduğu üçüz gitar üretimleri ile dünya müzik platformunda bir ayrıcalık. Kendine özgü bir gitar üçlemesine sahip olan sanatçının yarattığı 22 telli ‘Chaturangi’ adlı gitar viyolin, sitar, sarod ve veena gibi enstrümanların ses skalasına karşılık veren müzik aleti. ‘Ghandarvi’ ise 14 selli bir gitar olup veena, sarangi, saz hatta Flâmenko gitarın ses düzeyinde buluştuğu nokta. Üçüzün son halkası olan 4 telli ‘Anandi’ ise kaba tanımı ile yatay bir ukulele. Bunun haricinde sanatçının kendine özgü üç parmakla çalma stili kendisini yine diğer emektaşlarına kıyasla hız ve hüner bakımından ayrı bir konuma yerleştiriyor. Bu da yetmiyormuş gibi Pandit Debashish Bhattacharya, Kolkata’da 2003 yılında bir de müzik okulu açtı. Tek kelime ile müziğini ve sanatını tüm varlığı ile kucaklayan bir üstat.

Debashish Bhattacharya

“O Shakuntala!” âşıkların izini ilk parça ‘Megha Re’ (Bulutlar) ile sürmeye başlıyor. Derin yatay ve melodik ritimlerin yer aldığı, geleneksel “raag megh”in farklı yorumu olan parça, Kral Dushyanta’nın Shakuntala ile bir av sırasında ilk tanışmasını bizlere aktarıyor. Bu aşk öyküsü ‘Shringar’ (‘Kur Yapma’) parçası ile iki aşığın birbirine kur yapması ile birlikte ‘Samarpan’ (‘Teslimiyet’) parçasında evliliğe ulaşıyor. Dinleyenlere parçada Debashish aşka teslim olduğunuzda yaşadıklarınızı müziksel olarak yaşatıyor, aynen öykümüzdeki Shankuntala’nın Dushyanta ile evlenmesi gibi. Pakhawaj (aynı zamanda Mardal, Pakhawaj, Pakuaj, Pakhvaj, Pakavaj veya Mardala olarak da bilinir) davulu, tabla ve yerel mridangam perküsyonu ile bütünleşen ‘Milaap’ (‘Hadi Buluşalım’) adlı parça Dushyanta ve Shakuntala’nın buluşmalarını dile getirmesinin yanı sıra albümün merkezi eksenini belirliyor. ‘Chahat’ ise Shakuntala’nın büyü yüzünden Kralından ayrı kalmasını geleneksel ritimler ile hüzünlü bir formatta ele alıyor. İşler tekrar güzelliklere Debashish’in enfes ragalarını içeren ‘Sparsh’ (‘Dokunuş’) parçası ile sokuluyor. Yeni bir umuda ve aydınlığa sokulan aşkın ilerlediği bu kusursuz patika on iki dakikanın üzerinde olan ‘Amantran’ (‘Davetiye’) parçası ile dinleyenlere eşlik ediyor. Debashish burada Kuzey ve Güney Hint Raga müziklerini klasik Hindustani ritimleri ile işleyerek mutlu sona ulaşıyor.

Albüm dinlemesi oldukça keyifli, zengin müziksel harmanlamaların yer aldığı kavramsal bir ekip çalışması. “O Shakuntala!” sanatçının “3: Calcutta Slide-Guitar” ve “Calcutta Chronicles” çalışmalarından sonra Riverboat Records şirketinden çıkan 3. albümü.

Debashish Bhattacharya

“O Shakuntala!” Efsanesi

Beşinci yüzyılda hala Hint Edebi kültüründe çok önemli bir yere sahip olan şair Kalidasa, “Abhigyana Shakuntalam” (Shakuntala’nın Tanımı) adlı epik şiirini yazdı. Söz konusu şiir Batı Dillerine çevrilen ilk Sanskrit şiiri olmasıyla da tanınıyor. Bir av sırasında Kral Dushyanta’nın güzeller güzeli Shakuntala ile tanışıp ona âşık olmasını konu eden şiir bu ikilinin aşklarını, evliliklerini, ayrılıklarını ve sonra mutlu sonlarını sırasıyla işliyor. Ülke meselelerinden dolayı Kral saraya çağrılınca aşkını geride bırakıp görevine koşuyor. Ancak Shankuntala’ya yüzüğünü bırakıyor ve kendisi için en kısa zamanda bir asil refakatçi yollayacağı sözünü veriyor. Uzun bekleyiş sırasında Shakuntala yanlışlıkla onu ziyaret etmekte olan bir bilgini rencide ediyor. Bunun sonucu olarak bilgin, Kralın Shakuntala’yı asla bir daha hatırlamaması için bir büyü yapıp ortalıktan kayboluyor. Bu korkunç durum karşısında Shakuntala’nın hizmetkârları Anushuya ve Priyamvada bir şekilde bilgini bulup büyüyü kaldırması için ona yalvarıyor. Israrlar üzerine bilgin büyüsünün ancak ve ancak Shakuntala’nın krala aşklarının görsel bir kanıtını göstermesi ile kalkacağını söylüyor. Elinde Kralın yüzüğü ile saray yollarına düşen hamile Shakuntala ne yazık ki yolda yüzüğü bir nehre düşürüyor. Kralın karşısına yüzüksüz çıkan aşığı maalesef hüsrana uğruyor zira Kral Shakuntala’yı tanımıyor. Üzüntüsüne boğularak Shakuntala evine geri dönüyor ve doğum için bekliyor. Bu arada nehirde balık tutmakta olan bir balıkçı oltasına takılan yüzüğü buluyor. Yüzüğün üzerindeki kraliyet amblemini hemen fark eden balıkçı bunu Kral’a ulaştırıyor. Yüzüğü eline alan Kral bir anda her şeyi hatırlıyor, zira büyü bilginin söz verdiği üzere hemen kalkıyor ve hiç vakit kaybetmeden sevgilisi, biricik eşi Shakuntala’ya gidiyor. Hayatlarının sonuna kadar mutlu olan ikilinin Bharat adında bir bebekleri oluyor…

O Shakuntala

Yazan: Zekeriya S. Şen

Parça Listesi:

01 Megha Re (Bulutlar)
02 Shringar (Kur Yapma)
03 Samarpan (Teslimiyet)
04 Baarish! (Sağanak!)
05 Milaap (Hadi Buluşalım)
06 Chahat (Özlem)
07 Priyatameshu (Sana Sevdiğim)
08 Sparsh (Dokunuş)
09 Amantran (Davetiye)
10 O Shakuntala! (Aşkı Aramak!)

Müzisyenler:

Debashish Bhattacharya
Subhasis Bhattacharjee
Chitrangana Agle Reshwal
Charu Hariharan

Christopher Marlowe

Temmuz 30, 2009 by  
Filed under Biyografi, Deneme, Edebiyat, Kitaplar, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

İngiliz oyun yazarı Christopher Marlowe (1564-1593), tiyatro oyunlarının “açık ölçü”yle (blank verse) yazılma potansiyelinden ve Rönesans hümanizminin trajik kinayesinden yararlanan ilk oyun yazarıdır.

Üniversite kayıtlarına göre Marlowe, okulun son yıllarında sıklıkla okulu aksatırdı; hatta yasa tarafından izin verilen devamsızlık hakkını aşarak öğrenim derecesini tehlikeye atmıştır. Anlaşılan vaktinin çoğunu Kraliçe Elizabeth’in Protestan yönetimine karşı komplo kuran Katolikler arasında Rheimst’e harcıyordu. Kutsal emirleri yerine getirmeyi reddettiği ve devamsızlık hakkını aştığı için üniversite bir süreliğine öğrenim derecesini vermeyi reddetti; fakat yetkililer müdahale ettiler ve sonunda Marlowe’a derecesi verildi.

“Iambic pentameter” denilen, birbirini izleyen bir vurgusuz bir vurgulu on heceden oluşan uyaksız dizeler, Marlowe ve onu izleyen oyun yazarlarının İngiliz yazınına bıraktığı en değerli miraslardan biridir. Marlowe bu teknik yenilikle de yetinmeyerek oyunlarında geleneksel tiyatronun önünü açmayı amaçlamış ve başarılı olmuştur. On altıncı yüzyılın ortalarına doğru kurulan İngiliz Kilisesinin koyduğu yasakla yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlayan “kilise oyunları” ve “cycle”ların yerini alan “interlude”lar (ara oyunları) ve “morality”ler (ibret oyunları) ile yazarlar kendilerini her açıdan geliştirmeye, yenilikler uygulamaya çalışmışlardır.

Marlowe, “ibret oyunları”nda kullanılan basit ve tekdüze olay örgüsünde değişiklikler yapmakla kalmayıp alt-olay örgülerinin yardımıyla oyunlarının çok boyutlu olmasını sağlamıştır. Oyunlarında “5-perde” kuralını uygulayan Marlowe aynı zamanda yeni ve çekici tipler yaratma uğraşını da sürdürmüştür. Dolayısıyla, Marlowe’un kısa yaşamına sığdırdığı birbirinden ilginç yedi oyunuyla yeni yeni parlamaya başlayan İngiliz tiyatrosuna getirdiği yenilikler arasında karakter betimlemeleri önemli bir yer tutar. Konuşması olmayanlar hariç 198 karakterle, Marlowe, ilk kez bu kadar çok sayıda oyun kişisi yaratan yazar unvanını elinde bulundurmaktadır.

Christopher MarloweMarlowe’un oyunlarına temalar egemendir; karakterler görüşlerin, inançların sözcülüğünü yapar; tutkularıyla yaşar, tutkuları uğruna ölürler. Gelişmezler, kişiliklerinde değişme olmaz, düz bir çizgi üzerinde yürürler ve başladıkları yerde bitirirler oyunları. Marlowe’un karakterleri tutkulu, kararlı, her türlü duyguyu en yoğun biçimde yaşayan yiğit kişilerdir. Kısa örneklerle üzerinden geçecek olursak örneğin bir dünya imparatorluğu kurmaya kararlı Timur; Yahudilerin sevilmediği bir adada dünyanın en zengin kişisi olmayı kafasına koymuş olan Barabas; Kartaca’da geçici bir süre konaklamak zorunda kalan, bir imparatorluk kurmak gibi ağır bir görevi üstlenmiş Aeneas’a delicesine tutulan Dido; siyasal güç uğruna ülkesi Fransa’yı ikiye bölmekten çekinmeyen Guise; sevdiği insan uğruna ülkesini karmaşanın ortasına atmaktan çekinmeyen Edward; aldığı eşsiz üniversite eğitimine karşın, bilgi karşılığında ruhunu şeytana satan Faustus… Ölümlüleri yok edici yoğunluktaki tutkulara sahip bu kişiler, bu özellikleriyle devleşir; izleyiciyi ve okuru büyüler.

Marlowe, University Wits dram topluluğu üyelerinden biriydi ve Master yıllarında oyun yazarlığına başladı. Marlowe 7 tane oyun yazmıştır. Marlowe’un oyunları hem kendi hayatında hem de ölümünden sonra günümüze kadarki dönemlerde seyircilerin çok ilgisini çekmekle beraber işlediği konular dolayısıyla her zaman tartışmalara yol açmıştır. İşlediği temalar ve konular arasında; Doktor Faustus’ta ateistlik ve şeytana tapma, Edward II’de eşcinsellik ve The Jew of Malta’da anti-semitizm -Yahudi düşmanlığı- bulunmaktadır. Ayrıca Marlowe İngiliz edebiyatı içinde Hero and Leander adlı uzun şiiri ve The Passionate Shepherd to His Love (İhtiraslı Çobandan Sevgilisine) adlı kısa bir şiiri ile de ünlüdür.

Dido, Queen of Carthage (Dido, Kartaca Kraliçesi) muhtemelen Thomas Nashe ile ortak yazılmış Marlowe’un ilk oyunudur. Oyun Dido’nun dramatik hikâyesini ve Cupid tarafından kandırılan Aeneas’a olan aşkını anlatır. Aeneas’ın ihaneti ve sonuç olarak İtalya’ya giderkenki intiharıyla sonuçlanan oyunlar konu bakımından aslında Aeneid of Virgil’in 1. 2. ve 4. kitabına dayanmaktadır.

Doktor Faustus

O, yüksek şiir sanatını sahnede en doğru yerde kullanmış ve bize yaratıcısı gibi ateşli ve ihtiraslı karakterlerini kendinden bile daha iyi olan bir şair, yani William Shakespeare’e bu yolu hazırlayarak bırakmıştır.

Trajedide ilk önemli gelişmeleri yapan elbette büyük usta Marlowe’dur. Neredeyse her oyununda tek bir karaktere yoğunlaşır. İki bölümden oluşan Tambur laine the Great ilk defa 1590 yılında basılmıştır. İlk bölümün ünlü giriş kısmı yeni bir şiirsel ve dramatik tarzı ilan eder:

“From jigging veins of rhyming mother wits,
And such conceits as clownage keeps in pay
We’ll lead you to the stately tent of war,
Where you shall hear the Scythian Tamburlaine
Threat’ning the world with high astounding terms
And scourging kingdoms with his conquering sword.
View but his picture in this tragic glass,
And then applaud his fortunes as you please.”

Dizelerde olduğu gibi oyun Tamburlaine’nın iktidara yükselişinin apaçık bir göstergesidir. Kahramanımız korkuyu ve merakı oyun boyunca kışkırtır.

Marlowe’un açık ölçüyle (blank verse) yazılmış dikkate değer ilk İngilizce oyun olan Tamburlaine 1587 yılında Londra’da sergilenmiştir. Tamburlaine çobanlıktan savaşçılığa yükselen Fatih Timur hakkındadır. Thomas Kyd’in The Spanish Tragedy’siyle birlikte Tamburlaine genellikle Elizabeth tiyatrosunun olgun evresinin başlangıcı sayılır. Tamburlaine’nin büyük başarısı Tamburlaine II ile izlenmiştir.

Tamburlaine mükemmel sahnelerin yaşandığı bir geçit töreni gibidir; oyundaki her şey Tamburlaine’deki hayattan daha büyüktür. O sadece fethetmekten memnun değildir; büyüklüğünü, fethettiklerine, Dmascus’un tüm kızlarını öldürerek, esir Soldan of Turkey’i maşa olarak kullanarak ve onu kafeste taşırken parmaklıklara vurarak, döverek hatta kendi öz oğlunu korkaklığı sebebiyle öldürerek kendini bazılarına hayran bırakır.

Tamburlaine Babylon’u alır ve yöneticiyi oklarla deldirir (hatta oyun sırasında bu oklardan birkaçı seyirciler içindeki bir çocuğun ölümüne sebep olmuştur) ve kasabada yaşayanları gölde boğar.

Aslında bu, Nazi ve Komünistleriyle birlikte çağımızın bir karikatürüdür; fakat bu karikatür Marlowe’un açık ölçüsüyle, olağanüstü başarısıyla yapılmıştır.

Yaklaşık 1589′da yazılmış olan The Jew of Malta (Malta Yahudisi), Elizabeth dramasının en güçlü Machiavellian karakterinden biri olan Barabas’ın bir hikâyesidir. Tamburlaine’in aksine Barabas kurnaz, üçkâğıtçı ve ağzı sıkıdır. Oyunun başında Machiavelli giriş kısmını okuduktan sonra uzun açılış konuşmasıyla Barabas’ın serveti kutlanır. Fakat Barabas’ın tüm serveti Türklerin övgüsünü kazanmaya çalışan Malta’nın yöneticisi tarafından mahrum edilir. Bu olaydan sonra Barabas öç almaya girişir ve bu öç sadece Malta yöneticisinden değil, aynı zamanda Hıristiyan ve Müslümanlardan kaynaklanır. Barabas rahibeleri zehirler, kendi kızlarını seven çocukları birbirlerine öldürtür ve en sonunda Türklerin liderlerini katletmeyi teklif eder. Düşmanları için hazırladığı kızgın yağ kazanlarında ölen düşmanları değil, kendisi olur.

Marlowe's Plays

Marlowe’un en iyi eseri olarak düşünülen Doktor Faustus’un ana karakteri tüm alanlarda uzmanlaşmak isteyen ve bunun için şeytanla pazarlık yapan bir bilgindir. Dünyadaki her şeyi öğrenmesi için şeytan onun 24 yıla ihtiyacı olduğunu söyler ve bunun karşılığında ondan ruhunu ister ve de anlaşma sağlanır. Doktor Faustus’un bu trajik hikâyesi Faust efsanesinin ilk dramatize versiyonu olan Alman Faustbuch’a dayanmaktadır.

Şeytanla anlaşma versiyonları dördüncü yüzyıla kadar dayansa da Marlowe kahramanının kitaplarını yakamamasıyla ya da merhametli Tanrı’nın anlaşmasını feshetmediği için oyunun sonunda pişman olmasıyla diğer versiyonlardan önemli bir şekilde ayrılır. Marlowe’un kahramanı şeytanlar tarafından parçalanarak çığlıklarla cehenneme gönderilmiştir. Aslında Dr. Faustus metne ait bir problemdir çünkü çok fazla düzeltme yapılmış ve muhtemelen sansürlenmiştir; hatta Marlowe’un ölümünden sonra tekrar yazılmıştır. Oyunun iki versiyonu da mevcuttur. Metin A ve Metin B olarak ayrılmıştır ve birçok bilgin A metninin Marlowe’un orijinalini yansıttığını savunur; nedeni ise A metninin düzensiz karakter isimleri içermesidir.

The Massacre at Paris (Paris’te katialam) 1572′deki Saint Bartholomew’s Day Massacre olaylarını betimleyen kısa bir çalışmadır. Dr. Faustus’la beraber Marlowe’un en tehlikeli oyunlarından biri sayılır; Londra’da kışkırtıcılar yakalandığından son sahnede böyle bir olasılık için birinci Elizabeth’i uyarır.

Marlowe’un oyunları müthiş ölçüde başarılıdır ve bu başarı Edward Alleyn’in başarısına da bağlıdır. Tamburlaine’in, Faustus’un ve Barabas’ın kibirli rolleri muhtemelen Edward için yazılmıştır. Marlowe’un oyunları Alleyn’in şirketinin The Admiral’s Men repertuvarının temelidir.

Bazen Marlowe’un Morley olduğu kuramı sunulmuştur. Morley, Arbella Stuar’ın özel öğretmenidir (1589). Morley’in Marlowe olduğu olasılığı ilk TLS mektubunda E. St. John Brooks tarafından ortaya atılmıştır ve eğer Marlowe gerçekten de Morley ise bu onun ajan olduğu ihtimalinin bir göstergesidir aslında.

Edward II

Marlowe tanrının düşmanı olarak imalarda bulunduğundan ateist olarak sayılmıştır. Modern tarihçiler, onun ateizmini katolizmiyle birleştirip detaylı ve güçlü rol yeteneğini de ekleyerek bir diğer işi olan hükümet ajanlığını benimsemiş oluğunu düşünmektedirler.

Marlowe’un akran yazarlar arasındaki ününden bahsedecek olursak ölümüne haftalar kala George Peele onu “Marley, the Muses’ Darling” (Marley Muses’in sevgilisi ‘Muses Yunan mitolojisinde yazarlara, şairlere ilham veren tanrılardır’) olarak hatırlatmıştır. Michael Drayton ise ilk şairlerde olduğu gibi içinde bulundurduğu özgüveni takdir etmiştir. Ben Johnson “Marlowe’s Mighty Line’ı yazmış, Thomas Nashe arkadaşına “Poor Deceased Kit Marlowe”u yazmıştır ve yayımcı Edward Blount, Sir Thomas Walsingham’a Hero and Leander’ı adarken Marlowe’u anmıştır.

En önemli övgü ise Shakespeare tarafından As You Like It adlı eserinde yapılmıştır. Aslında Shakespeare, Marlowe’dan çok fazla etkilenmiştir ve bu etkilere kanıt olarak Shakspeare’in Anthony and Cleopatra eseri Marlowe’un Dido eserinin, The Merchant of Venice Jew of Malta’nın, Love’s Labour’s Lost’un The Massacre at Paris’in, Richard II ise Edward II’nin ve Macbeth ise Dr. Faustus’un aynı temalarla tekrar yazılmış hali gibi olmasıdır. Bazı kişilerse ünlü İngiliz oyun yazarı William Shakespeare tarafından yazılmış olduğu kabul eden ünlü oyunların gerçekte Marlowe tarafından yazıldığını iddia etmişlerdir. Aslında bu büyük olasılıkla doğrudur.

Her ne kadar hayatı üzerine bilinenler olsa da aslında Marlowe’un hayatı ve ölümü gizemlidir. Devletin gizli bir ajanı olduğuna dair elde belgeler bulunmaktadır fakat hala tartışmalar sürmektedir. Ne yazık ki usta yazar çok genç bir yaşta henüz 27 yaşında iken bir bar kavgası sırasında başına bir kama saplanması ile öldürülmüştür. Ateist olması veya eşcinsellik konusunu işlemesi dolayısıyla hükümet yanlılarınca bir suikaste uğraması veya işlediği konuları sevmeyenlerin bir komplosuna kurban gitmesi hala tartışılmakta olan konulardandır…

Yazan: Gamze Kuzu

EK;

OYUNLARI:

Dido, Queen of Carthage (1586) (Thomas Nashe ile beraber)
Tamburlaine, part 1 (1587)
Tamburlaine, part 2 (1587-1588)
The Jew of Malta (1589)
Doctor Faustus (1589, ya da1593)
Edward II (1592)

ŞİİRLERİ:

Translation of Book One of Lucan’s Pharsalia (tarihi bilinmiyor)
Translation of Ovid’s Elegies ( 1580s?)
The Passionate Shepherd to His Love (1593′ten önce)
Hero and Leander (1593′te yazılmış ancak bitirilmemişti; George Chapman tarafından 1598′de tamamlandı.)

Quotes (Alıntılar):

“Was this the face that launched a thousand ships, and burnt the topless towers of Ileum?”

“Nature that framed us of four elements, warring within our breasts for regiment, doth teach us all to have aspiring minds.”

“Is it not passing brave to be a King and ride in triumph through Persepolis?”

“Hell hath no limits, nor is circumscrib’d one self place; for where we are is Hell, and where Hell is, there must we ever be.”

“What are kings, when regiment is gone, but perfect shadows in a sunshine day?”

“That perfect bliss and sole felicity, the sweet fruition of an earthly crown.” Literary career “Where both deliberate, the love is slight: Who ever lov’d, that lov’d not at first sight?”

“Who ever loved that loved not at first sight?”

“Come live with me, and be my love, and we will all the pleasures prove.”

“You stars that reigned at my nativity, whose influence hath allotted death and hell.”

“I count religion but a childish toy, and hold there is no sin but innocence.”

“O, thou art fairer than the evening air clad in the beauty of a thousand stars.”

“All places are alike, and every earth is fit for burial.”

SanatLog-Toumani Diabaté Röportajı

Yoğun dünya turnesi arasında kendisini İstanbul’da yakaladık ve siz Dünya Müziği severler için Toumani Diabaté ile söyleştik. SanatLog

SanatLog: Kora Enstrümanı eskiden beridir bazı ülkelerde hala pek bilinmiyor. Röportajımızın başında biraz koranın geçmişi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Toumani Diabaté: Kora ile sunduğumuz geleneksel şarkılar o kadar eski şarkılar ki, birçok dinleyicinin iyi bildiği batı klasik müziği eserlerinden bile eski bir geçmişi var… Aslında diğer enstrümanlara rağmen daha çok kişiye ulaştığında herkes birçok batı enstrümanından daha geleneksel ve hiç yabancı olmadığını fark edecek… İyi müzik dinleyicileri bunu fark etmeye başladı bile…

SanatLog: Ebeveynleriniz Ulusal Enstrüman Topluluğunda yer alan müzisyenlerdi ve müzik gelişiminizde mutlaka doğrudan etkileşimleri olmuştur. Anne ve babanız müzik kariyerinizde size bir yol çizdi mi yoksa sizi kendinizle baş başa özgür mü bıraktılar?
Toumani Diabaté: Babamın müzik doğasında vardı ama ben babamı o kadar az görebiliyordum ki…Belki genlerimde taşıyordum diyebilirim ama daha doğrusu yetiştiğim çevrenin bu büyüleyici kora müzikleriyle çevrelenmesi benim gerçek motivasyonumdu, babamdan uzak olduğumu saklamıyorum çünkü hep seyahat etmek zorundaydı… Hem annem hem babam zaten müzikle meşgullerdi ve ben müziği kendimde buldum…

SanatLog: Hiç şüphesiz böyle bir ebeveyn sayesinde birçok farklı müzik dinlediniz. Böyle bir müzik zenginliği içerisinde olmanız korayı kendi kendinize öğrenmenizde size ne kadar katkısı oldu?
Toumani Diabaté: Aslında bu konuda mütevazı değilim çünkü bunun bana Tanrı’dan bir hediye olduğunu düşünüyorum. Bulunduğum çevrenin bu müzikle dolup taşması elbette beni etkilemiştir ama ben bu müziği keşfetmekten çok bu müziğe doğduğumu düşünüyorum; bana bu müziklerle kendimi ifade etmek çok doğal geliyor…

Toumani Diabate

SanatLog: Çok genç yaşta hâlihazırda dönemin ünlü isimleriyle müziksel işbirliğine girmiştiniz; müzik yapmaya başladığınızda uluslararası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Toumani Diabaté: Benim bütün istediğim kora müzikleriyle, kendi gelenekselliğimi temsil ederek dünyayı dolaşabilmekti… Profesyonel olarak sahnede olmak bana çok heyecan veriyordu; açıkçası büyük isimlerle ilk tecrübelerimi kazanmak büyük bir şans ama benim odaklandığım sadece sahnede olmaktı…

SanatLog: Müzik kariyeriniz boyunca hep diğer sanatçılarla müzik alışverişi ve etkileşimi içerisinde oldunuz; farklı coğrafyadan gelen bu kadar müzisyen ile birebir çalıştıktan sonra yeni potansiyel işbirlikçinizde özel bir şey arıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Bana pop yıldızları da kimi zaman heyecan verebiliyor… Tıpkı Björk’le çıkardığımız işler gibi alternatif müzikler yapan ve popüler olmuş o kadar başarılı isimler var ki… Madonna ile bir çalışma yapmak çok enteresan olabilirdi… Blur’den bildiğimiz Damon Albarn bana göre çok yetenekli ve kendine özgü işler çıkarıyor… Damon Albarn’la çalışmayı isterdim…

SanatLog: Kişisel olarak Roswell Rudd ile birlikte Caz müziğini Kora ile evlendirdiğiniz “Malicool” çalışmasını çok beğeniyorum, bu çalışma hakkında bizlerle ne paylaşabilirsiniz?
To
umani Diabaté: Kora ile doğaçlama yaptığımda caz duygusu o kadar yakınlaşıyor ki, geleneksel müziklerin cazla uyumu her zaman zengin kökleriyle ilgili… Hem cazın insan dramlarından çıkan ve müzikal olarak da zengin bir geçmişi var hem de kora çalgısı ve gelenekselliği tartışılmaz, bu yüzden uyumlarının iyi olduğuna ben de inanıyorum ve dinleyici özellikle caz dinleyicisi büyük keyif alıyor… 22 Mayıs’ta İstanbul’da aynı keyfi yaşıyor olacaksınız…

Toumani Diabate

SanatLog: Tüm müzik iş birlikteliklerinizin arasında en çok beğendiğiniz ve diğerlerine nazaran ön planda olan hangisi?
Toumani Diabaté: Yaptığım işlerden hiçbirine haksızlık etmek istemiyorum ama kaybettiğimiz bir efsane olarak Ali Farka Touré ile yaptığım çalışma benim kariyerim için çok değerli… Ali Farka’nın müzikleri geleneksel müzikler ve Mali’nin tüm köklerini taşıyor, onun albümünde bir müzisyen olarak yer alabilmek benim için bir ödüldü; üstelik Grammy alan bir albüm oldu…

SanatLog: Yıllardan beri grubunuz Symmetric Orchestra ile çalıyorsunuz ve şu ana kadar birlikte sadece tek bir albüm kaydettiniz, gelecekte onlarla planladığınız yeni çalışmalar dinleyecek miyiz?
Toumani Diabaté: Henüz son albümümü sunuyorum ve The Mande Variations benim için kendimi müzikle ifade etmeye başladığımdan beri alabildiğime inandığım yolu dinleyiciyle paylaşıyor… 20 yıl önce yayınladığımız ilk kora albümünden sonra benim için çok önemli… Bu yüzden yeni bir albüm heyecanı henüz duymuyorum çünkü son albümü daha çok insana ulaştırmak istiyorum… İstanbul’da da bunu yapıyor olacağım…

SanatLog: Kültürel alışverişi algılayıp ileri atılım yapan bir Dünya müzisyeni olarak, seyahatlerinizde diğer sanatçılardan neler duyuyorsunuz? Özellikle ilginizi çeken bir şey var mı?
Toumani Diabaté: Müzisyenler özellikle geleneksel müzikleri daha çok kişiye ulaştırabilmek için deneysel çalışmalar yapmaya devam ediyorlar ve artık ne dinleyici ne de müzisyenler bu konuda katı değiller… Ben yine de gelenekselden çok uzaklaşmamaya çalışıyorum… Eğer kökleri iyi biliyorsanız buna cesaret edebiliyorsunuz… Şimdi tanıştığım birçok müzisyende bu cesaret ve yetenek var.

Symmetric Orchestra

SanatLog: Ne zaman sınırları aşıp uluslararası bir grup olduğunuzu fark ettiniz?
Toumani Diabaté: Hiçbir zaman buna odaklanmadım ama henüz 19 yaşındayken sahnede Mali’nin en ünlü isimleriyle çalışıyordum ve benim için hayal ettiklerimin uzak olmadığını da biliyordum… Symmetric Orchestra’yla dünyanın en prestijli salonlarında konserler vermeye başlayınca şansımın arttığını tahmin edebildim…

SanatLog: Neredeyse tüm dünyayı turladınız ve Mandinka kültürünü insanlara müziğiniz vasıtasıyla tanıttınız, buna istinaden seyirciden aldığınız tepki nasıl?
Toumani Diabaté: İnsanlar popüler müzikleri seviyorlar ama bir yandan işin içine koskoca bir tarih girince daha çok mutlu oluyorlar… İlk safhada dikkat çekmek için deneysel çalışmalar işe yarıyor ama sonrasında geleneği sunmak hem benim için mutluluk verici hem de insanlar keşfettiklerinde daha çok öğrenmek istiyorlar…

SanatLog: Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Beğendiğiniz sanatçılar veya yerel enstrümanlar var mı?
Toumani Diabaté: Herhangi bir ülkeye gittiğimde ilk olarak eski geleneksel müziklerini ve folklorunu öğrenmeye çalışıyorum ama özellikle yurtdışındaki festivallerden Aynur’u tanıyorum… Sesi çok güçlü ve çok etkileyici… Ömer Faruk Tekbilek adını yurtdışında en çok duyduğum bir başka müzisyen…

SanatLog: Sınırların birbirine geçmesiyle kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme ve müziğin bunun içerisindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Toumani Diabaté: Müziklerin birbirine yakınlaşmasıyla beraber çoğu kez tarihçiler hiç bilemeyeceğimiz tarihi yakınlıkları keşfediyorlar ya da hatta herhangi bir enstrümanın birbirinden çok uzak ülkelerde bile ortak bir enstrüman olabildiğini görüyorlar… Bu yakınlıkları ortaya koymak bence çok anlamlı ama diğer taraftan her ne kadar deneysel müziklere açık olsam da mümkün olduğu kadar geldiğim toprakların eski müziklerini tanıtabilmeye özen gösteriyorum…

SanatLog: Dünya Müziği kavramına inanıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim ilgilendiğim geleneksel müzik tanımı ve yaptığım çalışmaların yan yana getirildiği tanımlama daha çok geleneksel müzik oluyor…. Ama popüler bir müzikle ya da isimle de geleneksel bir çalışma yapılabilir ve çok alternatif çalışmalar ortaya çıkabilir…

Bela Fleck & Toumani Diabate

SanatLog: Algı kolaylığı bakımından insanlar tarafından her şeyin etiketlendiği bir dönemde yaşıyoruz, siz müziğinizi herhangi bir stil ve tarz altında sınıflandırıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim böyle bir kaygım yok ama açıkça benim yaptığım müzikler kora müzikleri… Belki bu müziklerin cazla buluştuğu deneysel çalışmalar da yapıyor olabilirim ama müziklerim tamamen bizim eski geleneksel müziklerimiz… Ancak kora müziklerinin yapısı deneysel çalışmalara izin veriyor ve özellikle sahnede cazla çok daha fazla yakınlaşıyor…

SanatLog: Zamanınız için teşekkürler…
Toumani Diabaté: Ben teşekkür ederim.

Röportajı Gerçekleştiren: Zekeriya S. Şen
(muzik@tikabasamuzik.com)

____________________________________________________________

Toumani Diabaté Hakkında

Dünyamızda çaldığı enstrüman ile gerçek anlamda özdeşleşen bir elin parmağı kadar az sanatçı var. Malili Toumani Diabaté bu sanatçılardan biri ve en önemlisi. Batı Afrika’nın 21 telli özgün kora enstrümanı ile özleşen sanatçı, son yirmi yıldan beri Kora’yı dünya müzik platformuna taşımakta. Ravi Shankar için sitar, Djivan Gasparyan için duduk, Jimi Hendrix için gitar ve Arif Sağ için saz neyse, Toumani Diabaté için kora o. Albümlerinin ülkemize sınırlı sayıda gelmesiyle pek fazla bilinmeyen veya belki kulaktan dolma bilgilerle tanıdığımız bu sanatçıyı biraz tanıyalım.

Kendi kulvarındaki en ilerici sanatçı olan, 10 Ağustos 1965 Bamako doğumlu, Toumani Diabaté, griot veya jelis müzisyen soyundan intikal etmekte. Neredeyse 71 kuşaktır müzisyen olan Diabaté sülalesinin kökleri Mandé İmparatorluğuna kadar uzanmakta. Sülale geleneği olarak, zamanın kora kralı olarak bilinen babası Sidiki Diabaté dâhil olmak üzere hiçbir kimseden ders almadan kora çalmasını öğrenen Toumani Diabaté, her Griot gibi enstrümanının sesini kendi kendine buldu.

Zamanla kendi stilini geliştiren yetenekli sanatçı, beş yaşında kora çalmayı çözdü ve ilk grubunu 13 yaşında kurdu. Delikanlı döneminde Mali’nin dünya çapındaki sanatçıları ile uluslararası konserler vermeye başlayan Toumani, yavaş ama sağlam adımlarla gelişti ve Mali müzik platformunda kendine has özel bir yere sahip oldu. Ut ve arp arasında bir enstrüman olarak sınıflandırılan kora, böylece eşsiz ritimleri ve tınıları ile çağdaş müzik akımında alternatif bir ses yarattı. Kendisini çok yönlü bir sanatçı olarak geliştiren Toumani Diabaté, hem geleneksel Mali müziğine sadık kalıp hem de Flâmenko, blues, caz, rock ve diğer müzik stilleri ile çapraz kültürel etkileşim sağlamakta.

Toumani Diabate

Yazılı kayıtlarda kora çalgı aleti ilk defa Mungo Park’ın 1799 tarihli “Travels in Interior Districts of Africa” adlı kitabında karşımıza çıkıyor. Burada Park, enstrümanı 18 telli kocaman bir arp olarak tanımlıyor. Kantar kabağının kurutulmuş bedeninin yarısının ortasından geçirilen, deri halkalarla sıkıştırılmış uzun ahşap bir saptan yapılan kora çalgı aleti, kısmen inek derisi ile kaplanır. 21 tel, ahşap sapın bünyesindeki deri halkaları kantar kabağının bedeni ile demir bir çember sayesinde birleştirir. Çalgının akordu bu deri halkaların aşağı-yukarı simültane hareketiyle sağlanır. Tel olarak çok kolay ulaşılabilecek ve gerilince kusursuz ton veren bildiğimiz balık misinası kullanılır. Arp sesine benzeyen bir ses veren kora enstrümanının karmaşık gibi görünen çalma stili ağırlıkta bir Flâmenko gitarını andırır. Kora enstrümanı çalgıcının kucağına yerleştirilerek çalınır. Her iki elin işaret ve başparmağı telleri hareket ettirirken geri kalan parmaklar enstrümanı kavrar. 21 telin on biri sol işaret ve başparmak ile çalınırken, geri kalan on tel sağ işaret ve başparmak ile çalınır. Kora enstrümanı çalgıcının farklı akort yöntemleri ile çok geniş bir gam skalasına sahiptir.

1987 yılında yirmi bir yaşında ilk albümü “Kaira”yı çıkartan Toumani Diabaté böylece babasının 1970 yılında sadece kora enstrümanı melodileri içeren ve Mali’nin ulusal sembolü kabul edilen “Ancient Strings” albümünün mirasını sürdürdü. Yüksek kalitede kişisel stil ile desteklenen nefes kesen doğaçlama kora melodileri ile dolu olan albüm, bir anda sanatçıyı ülkesinde yıldız yaptı. 1989 yılında sanatçı çapraz kültürel müzik etkileşimine soyundu ve İspanyol yeni akım Flâmenko grubu olarak bilinen Ketama ile “Songhai I” adlı albümü kaydetti. Albüm geleneksel Griot melodilerini yanıp tutuşan Flâmenko ezgileri ile birleştirerek yeni müziksel sınırlara süzüldü. Bu albümün devamı olarak kabul edilen “Songhai II” ise 1992 yılında geldi. Toumani Diabaté böylece namını dünya platformuna taşıdı. Aynı yıl Toumani Diabaté, The Symmetric Orchestra adında bir ekip oluşturarak sadece Japonya ve Mali’de piyasaya sürülen “Shake the Whole World” adlı çalışmasını çıkarttı. Kültürler arası müziksel deney yapmaya devam eden sanatçı kora virtüözlüğünü döktürmeye başladı ve bu enstrümanın ne kadar evrensel olduğunu kanıtladı.

Takip eden üç yıl boyunca dünyanın belli başlı şehirlerinde konserler veren sanatçı sadece Mali müziğini tanıtmakla kalmayıp müzikseverlerin kora enstrümanına olan ilgisini arttırdı. Sanatçı 1995 yılında yine ortak bir çalışma olan, kızının adını verdiği “Djelika” adlı albümü kaydetti. Bu albümde yanına, balafon (ksilofon benzeri bir çalgı cihazı) üstadı Keletigui Diabaté ve ngoni (minyatür gitar benzeri bir enstrüman; daha çok avcının arpı olarak biliniyor) üstadı olan Basekou Kouyate’yi aldı. Bu dönemde Mali’de sintisayzır ve gitar yaygınken Toumani Diabaté albümünde yerel, sakin ve akustik enstrümanları kullanarak daha modern bir müzik üretti. Daha sonra 1998 yılında kuzeni Ballake Sissoko ile birlikte “New Ancient Strings” adlı albüme imza attı. Böylece babasının mirasını bir üst boyuta taşıdı. Bu dönemlerde özellikle çalışmalarında vokal kullanmaması, albümlerinin daha geniş kitlelere ulaşmasına imkan verdi. Takip eden yıl sanatçı Amerikalı blues adamı Taj Mahal ve hepsi Batı Afrikalı sanatçılardan oluşan bir grup ile müzik işbirliğine girerek çok ses getirecek olan “Kulanjan” adlı albümü kaydetti. Bu albüm sayesinde Toumani Diabaté Mali ve Amerika arasında notasal köprü kurdu.

Sanatçı takip eden senelerde sırasıyla, 2001 yılında “Jarabi” adında bir toplama albüm çıkarttı, sonra yine Amerikalı bir sanatçı ile işbirliğine girdi ve caz tromboncusu Roswell Rudd ile belkide kariyerinin en sofistike albümü “Malicool”u çıkarttı. Bu karizmatik çalışmada sanatçı kora enstrümanının klişe sınırlarını zorladı. Uzun bir süre konserler veren sanatçı, tüm dünyayı birkaç defa turladı ve şu ana kadar 2000’in üstünde konser verip yaklaşık 180 tane festivalde yer aldı. Yorucu bir canlı performans zincirlemesinden sonra 2005 yılında, geçen sene kaybettiğimiz Ali Farka Touré ile “In The Heart of the Moon” adlı albümü çıkarttı. Bu albüm ile “En İyi Dünya Geleneksel Albümü” kategorisinde Grammy ödülünü evine götürdü. Sonra 25 Temmuz 2006 tarihinde Symmetric Orchestra ile ikinci çalışması olan en son albümü “Boulevard de L’independance” çıkarttı. Bu albüm sanatçının şu ana kadar çıkan çalışmalarının doruğu oldu. Sanatçının çalıştığı diğer önemli müzisyenler arasında Peter Gabriel, Salif Keita, Kasse Mady Diabate ve Damon Albarn yer aldı.

2008’de gelen “The Mandé Variations” ile sanatçı kora tekniklerini geliştirerek daha derin ezgilere doğru yola çıktı. Albüm, Diabate’nin engin virtüözlüğünün bir yansıması olmasının yanı sıra yenilikçi düzenlemeleri ve çalma tetkikleri ile koranın kalıplaşmış sınırlarından dışarıya taşması ile dikkat çekti. Normalde dört farklı akorda (Tomora ba, hardino, sauta ve Tomora mesengo) sahip olan kora, Toumani sayesinde bu albümde beşinci akordu kulaklarımız ile tanıştırdı. “Egyptian” (Mısırlı) adı verilen bu akort, bas ağırlıklı melankolik bir ritme sahip ve “The Mandé Variations”ın geneline hâkim.

Toumani Diabaté organik müziksel yapılandırmaları ve notasal zekâsıyla Keith Jarett’ın piyanoda yaptığını korada yapıyor. Belki bu bilincin ışığında Batı Afrika kora sanatçıları arasında Toumani Diabaté bir kora öncüsü olarak görülmekte ve buna istinaden de kendisine “kora’nın prensi” lakabı verilmiş durumda. Gelişen, zengin duygusal melodi sentezleriyle dinleyenin kulağına sımsıkı asılan Toumani Diabaté, her zaman akıcı, bütünsel çalışmaları ile kalitesini koruyor. Toumani Diabaté bu, geçmişi ve geleceği mükemmel zamansız müzik ile bir araya getiren bir müzik terzisi…

Yazan: Zekeriya S. Şen

Diabaté Diskografi:

1987 - Kaira
1989 – Songhai I
1992 - Songhai II
1992 – Shake The Whole World (Sadece Japonya ve Mali)
1995 – Dielika
1998 – New Ancient Strings
1999 – Kulanjan
2001 – Jarabi
2005 – In The Heart Of The moon
2006 – Boulevard De L’independance
2008 – The Mandé Variations

Nabokov’un Lolitası ve Medyanın Küçük Starları

Nabokov

NabokovO bir büyücü. Yazı demek her şeyden önce gözbağı demek onun için. Toplumun tüm kurallarını alt edip yerleşik kavramları alt üst etmek; ama bunun yanında sempatikliğini kaybetmeden şiirsel bir dille yazıda var oldu hep. Her ne kadar en ünlü eseri Lolita olsa da kendi çağındaki bilinirliliği ünlü yazarlara getirdiği “belaltı” sayılabilecek ağır eleştirilere dayanırdı.

Rusya’da doğdu, Avrupa’yı gezdi ve Amerikalı olarak öldü. Dostoyevski’nin tanımladığı tembel ama gururlu, aristokrat işçi Rus karakterini hiç kaybetmedi; ancak Amerika’nın sağladığı tüm olanakları kullanmaktan da çekinmedi. Bir İngilizden daha iyi bir biçimde İngilizceyi kavradı ve şaheser denilebilecek eserler bıraktı (1). Rus edebiyatı profesörü olsa da asıl mesleği her daim “muhalif” olmaktı. Günübirlik ezberleri bozup içselleşmiş kavramları parçalayarak yaptı belki ama esas amacı hiçbir zaman “devrim” yapıp geleneği bozmak değil, geleneğin yeni dünya koşullarında işe yaramadığını göstermekti.

Nabokov’un eserlerini düzyazı olarak görmek hakaret olur kanaatimce. O şiirle bezeli sayfalar dolusu epikler bıraktı. Yaşayıp vakti gelince de göçüp gitmek yerine, sorularıyla dünyayı dönüştürmeye çalıştı ve Yunanlıların deyimiyle –muhaliflik bakımndan elbet- geçmiş için yeniyi sorgulayan bir kahraman olarak öldü.

Onun herhangi bir yapıtını, “acaba yazar burda ne demek istemiş?” sorusuyla ele almak haddim değil. Bu nedenle Lolita’nın değerlendirmesini, yazardan tamamen ayıran bir anlayışla yaptım. Kitabı yazardan gayrı tek başına bir varlık olarak düşünerek, yazarın değil kitabın neler anlattığına baktım. Ve sonucu böyle bir şey oldu…

Lolita

“Lolita! Hayatımın aşkı kasıklarımın ateşi!”

Bu cümleyle başlar Humber Humbert (adı çift yazmıyorum, karakterin tam ismi böyle) serüvenine ve bizi alacalı bulacalı dünyasına sokmayı başarır. Bir biçimde ondaki çocukseviciliğini (o supericiği aşkı diye tanımlar)Lolita kanıksamayacağımız yere dek götürür ve ardından bunun çok kötü bir şey olduğunun bilinciyle yapmacık özürler savurarak bizi kendimize getirir. Bir gel-git halinde okuruz tüm kitabı. Belki de bu nedenden olsa gerek özellikle kitabın ilk kısmında –kısmen de sonlarına doğru–, ondaki sübyancılığın sebebini bulup çıkartmaya ve bir şekilde yaptıklarını aklamaya çalışırız kafamızda. Aynı derde Humbert’in kendisi de düşmüştür. Aptalca bir kategorileşmeye düşülmemesi için uzun uzun anlatır çocukluğunun çok güzel geçmiş olduğunu. (böyle durumlarda hep kötü geçirilen çocukluk dönemine atıfta bulunur ya psikologlar.) Çok bahsetmese de annesini küçük yaşta kaybettiği bilgisini verir ve babasının yeterince sevgi göstermediğinden dem vurur. Ancak çevresi zaten halalarla çevrilidir ve güzel çocukluk anıları vardır. Burdan bir Freudyen tez çıkarmak mümkündür, ancak Humbert bundan kaçınarak küçükken aşık olduğu Annabel’in hikayesini anlatmaya koyulur. Ona aşıktır ve hiçbir zaman elde edemez. Bir gece plajda tam düşü yerine gelecekken, birkaç “ağzı sulanmış” adam tarafından basılırlar. Sevgilisi dört ay sonra tifüsten ölür. O gece sevgilisinin bu iki adam tarafından tecavüze uğrayıp uğramadığı bilgisini vermez. Tek bildiğimiz kötü bir deneyim yaşadıkları ve sevgilisinin dört ay sonra öldüğüdür. Bu travmanın kendisiyle de Humbert’in çocuk seviciliğini (Freudyen yaklaşımlarla da bezeyerek) açıklamaya girişmek mümkün. Bu iki sebebi kısa bir sürede beynimize işledikten sonra, Bay Humbert çocuk avcılığına başlar.

Ancak üçüncü bir yol daha vardır Humbert’i okumanın. “Her şeyin bir sebebi vardır” diye bilinen müthiş argümanı bir kenara bırakabilirsek, görürüz ki aslında Humbert doğuştan böyledir. Her bireyin kendine özgü bir arzulanma nesnesi (veya nesneler topluluğu) vardır aslında. Bu kendine özgülüğü çocukluğa bağlı travmalarda aramak, toplumun koyduğu kurallar dışında cinselliği yaşayanları “hasta” olarak görmemize sebebiyet verir. Uzun bir süre “gay olmak” başka bir cinsiyet olarak değil, bir hastalık olarak görüldü. Aynı şekilde lezbiyenlik, travestilik vs. Sadizm ve mazoşizmden zevk alanlar her daim çocukluklarına döndürüldüler, tedavi edilmeye çalışıldılar. Aslında çok daha basit bir açıklama mevzubahistir. Kimi vakalarda geçmiş yaşantının etkileri göz ardı edilmeden tabi, toplumun belirlediği cinsel yaşantı dışındaki cinselliklerin doğuştan olduğunu görmek veya kabullenmek. Fen Bilimlerinde aksi ispatlanmadıkça, en basit açıklamanın doğru açıklama olduğuna dair bir teori vardır. Tüm bu “cinsi sapıklıkların” doğuştan olmadığının ispatı yokken, bunları bir travmaya veya yanlış yetiştirilmeye bağlamanın bir manası yok. Özün sözü Humbert Humbert doğduğundan beri (nasıl ki kimimiz kadınları, kimimiz erkekleri, kimimiz gaylari, kimimiz olgunları vs..) supericiklerine karşı bir düşkünlük içerisindedir ve sonrasında yaşadığı tüm olaylar da bunun bir tezahürüdür. Babasından yeterince sevgi görememesini söylemesi (çünkü ona göre suprensinin seviliş tarzı öyle değildir), annesinden pek bahsetmemesi (annesi tapılacak bir kadın değildir, çünkü su periciği değildir), Annabel’e olan aşkı (Annabel tam bir su periciğidir), sevmediği bir kadın olmasına rağmen evlendiği karısı tarafından aldatıldığında öfkelenmesi (hiçbir su periciği ona bunu yap(a)mazdı) vs.

Toplum ve Birey

Bir hastalık olarak görmediğimizde, Humbert’i toplumun yetiştirdiği tipik bir insan olarak algılamamız daha kolay olacaktır. O da hepimiz gibi (topluma göre) neyin yanlış neyin doğru olduğunu biliyor, bir işe giriyor, aldatıldığında öfkeleniyor (öldürecek gibi oluyor), pornografiden nefret ediyor, (kendince) aşık oluyor, arzularının dindirebilmek uğruna kılıflar buluyor, tıraşlı geziyor, erkek-kadın görevlerini toplumsal bir bağlamda kabul ediyor vs.

Humbert’i toplumsal bir yaratık olduğunu görmemizin bir diğer yolu ise, ne zamanki cinsel bir ana denk gelse, birinci tekil şahsın dilinden anlatmayı bıraktığını ve üçüncü tekil şahsa geçtiğini fark etmemiz. Aslında romanın tümünde sadece cinsel sapkınlıkları zamanında değil, toplumsal olarak yanlış görülebilecek her anısını üçüncü tekil şahıstan anlatıp yapanı (Humbert’i) kendinden uzaklaştırıyor ve yapana yabancılaşıyor. Lolita’ya daha yakın olmak için Lolita’nın annesiyle evlendiğini anlatırken (2), Annabel ve Lolita’ya yanaştığı durumları anımsarken (3), adam öldürmeyi düşünürken (4) tüm bu yabancılaşmaların ve yapanı kendisinden uzaklaştırmaların şahidi oluyoruz.

Kimileri bunu bir aşk kitabı gibi görür. Deyim yerindeyse, onlara göre Humbert ne yaptıysa Lolita’ya olan aşkından yaptı. Öyle bir aşk hikayesi ki bu Romeo ve Juliet’i aratmaz, Leyla ile Mecnun’u hatırlatır, Kerem ile Aslı’yı gölgede bırakır. Humbert’in de düşünmemizi istediği şey budur zaten. Bu sayede huzurla ölebilecek, kendiyle barışabilecektir. Çünkü ona göre de yaptıkları affedilmezdir -elbette aşık olmasaydı affedilmez olacaktı.

AşkAşk nedir ki? Esasında yaptığımız tüm abuklukları açıklamak için tutunduğumuz daldan başka bir şey değil. Başkalarının aptalca bulduğu ve aslında arzularımızı tatmin etmeye çalışırken yaptığımız aptallıkları meşru bir zemine oturtma girişiminden başka ne olabilir ki? Eski aşkları bilmem, ama modern ve sonrası yozlaşmış geleneğin üzerine binen hegemonik kapitalist dünyada, arzuların tatmininde mutlak ve planlı (aslında yüzeysel ve aldatmaca, ama yine de mutlak) bir meşruluk aramanın ve kendini bu mutlaklıklarda var etmenin bir sonucu olarak, hegemonyanın dışında kalacak ve sadece bastırılmış güdülerin tatmini yolunda yapılacak her edim (zaten aptallıkla suçlanır) aşk, erdem, onur gibi sonsuz boşlukla dolu kavramlarla açıklanır ve birey kendiyle ve karşısındakilerle barışır. Ne de olsa arkasında milyonlarca sözlü ve yazılı anlatı vardır kendini ispatlayacak.

- “O aptalla mı yattın?” (anne veya arkadaş sorar)
- “Aşığım anne / arkadaş, o olunca hareketlerimi kontrol edemiyorum” (aslında kontrol edemediği hormonlarıdır)

Veya

- O şıllık yüzünden tüm ailene sırt çevirdin. Utanmıyor musun?
- Aşkım için dağları bile delerim.

Veya

Uzar gider bu…

Ne yaparsanız yapın ardına aşkı koyduğunuzda, tüm şehri yakışınız bile mazur görülebilir. Eminim ki şimdi bir tarihçi çıkıp Hitler’in bir kadına olan aşkı nedeniyle onca insanı öldürdüğünü söylese, hepimizin Hitler imajı birden değişir. Zaten kadını suçlamaya eğilimli yapımız “kadın denilen şeytana uyan erkek” modelini hemen kurgular.

İşte tüm kitap boyunca dinlediğimiz budur. Sapkınlık olarak nitelenen arzularını tatmin etme yolunda yaptığı edimleri kendine (Humbert’in toplumsal bir varlık olduğunu ve kendi yaptıklarının aslında -toplum kurallarına göre-, yanlış olduğunu bilmesini daha önce gözden geçirmiştik) haklı çıkarmak için yavaş yavaş bir “aşık” rolüne bürünür ve kafasında yarattığı bir supericiğine aşık olduğunu düşünür. Bu sayede hem kendi hem de Lolitası ile barışık bir biçimde ölür.

Kapitalizmin Küçük Starları

Humbert’in öyküsü, içi boşalmış kavramları nasıl kullandığımızı gösterirken, çocukları kullanmıştır. Çünkü bu vurucu ve aslında pek de ele alınmayan bir alandır. Tüm parti programları insan ve kadın hakları hatta hayvan barınaklarıÇocuk Starlar ile ilgili sözler verirken, hemen hiçbirinde (son genel seçimlerde elime geçenleri inceledim) çocuk hakları ile ilgili bir şey bulamazsınız. Yetişkin bir bireyin hakları ile ilgili sayfalarca yasa varken, çocuğun ne hakları olduğunu bilemeyiz. Bilsek de uygulamayız. Sözde hepimiz çocuklarımızı severiz ve bu ülkedeki her çocuk bizim de çocuğumuzdur; ama sokak çoukları, tinerciler bundan gayrıdır.

Humbert gibi hepimiz çocukların saflıklarına ve el değmemişliklerine dem vururuz. Dünyanın kötüklerinden korunmalıdırlar. Ancak kapitalist dünya doğuştan (yani evrilmesinden beridir) para ve iktidar endekslidir. Bu endeks de potansiyellerin sömürülmesiyle gerçekleştirilir. Çocukların oy kullanamadığı, vergi veremediği ve belirli bir iş gücü sağlayamadıkları gerçeği, kapitalizmin doğuşunda var olan asıl güdünün yarattığı dünyayı çocukların yaşama haklarından yoksun kılar; çocuk esirgeme kurumlarıyla kapatılmaya çalışılan eksiklik yine çocuğun varlığıyla beliren gerçeklerden ötürü yetersiz kalır. Sokak çocukları gün geçtikçe artar; tinerciler korkulan, uzak durulması gerekilen canavarlara dönüştürülür ve çocuk işçiler ağır koşullar altında çalıştırılır. Bunların da ötesinde Humbert Humbert’in Lolita’nın çocuksuluğunda kendi arzularını tatmin edişi gibi, çocuklar sirkleri andıran yarışmalarda yarıştırılır, çalışma koşulları bir yetişkinin dahi kaldıramayacağı ağırlıkta olan dizilerde çalıştırılır ve onların potansiyelleri üzerinden para kazanılır. Çocuk sömürüsü lafını duyduklarında da çocuklara çok iyi eğitim verdiklerini söyler yapımcılar (gecenin birinde biten programda, sabah çocukcağız nasıl kalkıp okula gider bilmem), onların zor koşullardan geldiğini (yoksul ailelerden) ve program sayesinde refaha kavuştuklarını (Humbert de kendisi olmasa Lolita’nın sokağa düşeceğini söyler) bir bir anlatırlar.

Esas amacın eskimiş ve mübadele değeri bitmiş dinozorların (sunucu, yapımcı, orkestra şefi, çalgıcılar ve jüri üyeleri) tekrardan para kazanması olan ve bu uğurda çocukları yok pahasına ekranlarda pazarlayan bu insanların aslında Humbert Humbert’ten hiçbir farkları yoktur. Hepsi edimlerinin yanlışlığını bilir ve bunu meşrulaştırmak için değişik yollara girer, geçmişin nostaljisi ve popüler parçaların maskesinde çocukların potansiyellerini sömürür ve toplum tarafından da iyi karşılanırlar. Çocuk star yaratarak, bir zamanlar oldukları “yıldız” konumuna bir daha gelirler. Maalesef ki hemen hepsi Humbert Humbert’in samimiliğinden yoksunlar; ama yaptıkları sübyancılığı meşrulaştırma konusunda en az onun kadar becerikliler. Humbert Humbert kendi yaşantısını gerekçelendirebilmek uğruna gittikçe olmayan bir şeye aşkını körüklendirirken, televizyonlarda çocukları pazarlayanların durumları para hırslarının artmasından öteye geçmiyor.

ÇocukÇocuk ise ne olduğundan bihaber, belki de istemeyeceği bir yaşam şekline takılıyor, ışıklar altında olmanın hazzıyla (herkes o sahnede alkışlanmaktan haz alır emin olun) kendilerinden geçiyorlar. Lolita’nın sonunda çocuk pornosu yönetmeni / yapımcısı Humbert’e dostum diyerek, aslında kendisinden hiçbir farkı bulunmadığını ve aynı kaynaklardan beşlendiklerini ima eder. Sonuçta o (yönetmen) Humbert gibileri tatmin etmek için çekiyordur bu filmleri. Humbert gibi, duyduklarında veya gördüklerinde bu durumu, ağız dolusu küfürler savuranlar -ve hatta söz konusu kendi kızı olunca yok etmeye kalkışanlar- bu gelecek karartabilecek durumu eleştirmiyor; izleyerek prim veriyor; devlet ise koyduğu “belirli bir yaşın altındakiler anne-baba izni olsa da çalıştırılamaz” ilkesini unutuyor ve nihayetinde bu ülke olarak kendi mastürbasyonumuz için çocukları kullanıyoruz. Ne zaman ki onlarla işimiz bitecek, onlar da “star olma” çılgınlığıyla topluma ters düşecek, işte o zaman yanımızdaki peçeteyi alıp ellerimizi sileceğiz ve başka çocukları hayal ederek, içimizde kalmış tüm bastırılmış duyguları tatmin etmeye tekrar ve tekrar devam edeceğiz. Kafamızda ise bizi meşrulaştıran onca kavram olacak ve her akşam mışıl mışıl uyuyabileceğiz.

Yazan: Emin Saydut

Notlar:

(1) Eserleri için bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Vladimir_Nabokov
(2) Bkz. Lolita. Nabokov, Vladamir. Çev. Özgüven, Fatih. Can yayınları: İstanbul, 1982. 96-100
(3) Bkz. Lolita. Nabokov, Vladamir. Çev. Özgüven, Fatih. Can yayınları: İstanbul, 1982. 60, 66, 74, 88…
(4) Bkz. Lolita. Nabokov, Vladamir. Çev. Özgüven, Fatih. Can yayınları: İstanbul, 1982. 39

Sonraki Sayfa »