Dünyayı Kurtaran Adam, B Filmleri, Bilimkurgu Sineması

Beethoven’in 5. senfonisi vs Hacıbektaş-ı Veli Türbesi..

Beckett’in Endgame’ini andıran bir varoluşsal ortam..

“Anamın tarhana çorbası” temelli halk edebiyatı..

Beyinsiz uzaylılar ile çevrili bir dünya..

Sihirbaz tarafından dillendirilen içinden pathos’un eksik olmadığı, Schiller’e taş çıkartan bir edebi söylem: “Sana ulaşamamak seni kaybetmek değildir dünya!”

Dünyanın oluşumunu ve yeniden doğuşu andıran bir başlangıç..

Patlayan kocaman kayalarla futbol oynamalar..

Nev-i şahsına münhasır aduket ile duvarlar yıkmalar..

Türkiye’de B filmleri

Ticari sinema içinde yer alan filmleri kabataslak olarak A ve B filmleri olarak ikiye ayırabiliriz. A filmleri bütçeleri yüksek olup star oyuncuların yer aldığı filmler olup sanatsal içeriği açısından da oldukça güçlü filmlerdir. B filmleri ise bilhassa yapım giderleri açısından ve sanatsal açıdan düşük ve yıldız olmayan oyuncuların oluşturduğu uzun metrajlı filmlerdir. Aslı esasında B filmlerinin oluşumunda ticari amaç çoğunlukla sanatsal amacın önüne geçmiştir. İlk oluşumları Amerikan sessiz filmlerine kadar giden B filmlerinin yaratıcısı Amerikan stüdyo sistemidir. Piyasada bulunan bu büyük stüdyolar belirli yıldızlarla çalışmakla birlikte bu stüdyoların büyük yıldız oyuncuların yanında bir de küçük yıldızları bulunmaktaydı. Bunların da kimisi kontratlı kimisi ise değildi. Bununla birlikte bu stüdyolar her sene belirli sayıda film çekerler ve boş kaldıkları haftaları da bu b tipi denilen filmler ve oyunculukları hiç de iç açıcı olmayan küçük yıldızlarla değerlendirirlerdi. Bu çeşit bir aktivite ise B filmlerini meydana getirmiştir. 1948′de antitröst kanunu ile Amerika’da stüdyo tekeli kırılmış, bu da B filmlerinin sonunu hazırlamıştır. Fakat video teknolojisi ve kablo yayınlarıyla kendilerine yeni pazarlar bulmuşlardır.

Avrupa da ise b filmlerinin yükselişi 1960′lara kadar gider. Bu dönemlerde bilhasss tür sineması içinde (bilimkurgu, korku vs) kendine yer bulmuş. Özellikle İtalya’da sphagetti western’leri, dehşet filmleri ve porno ile adını duyurmuştur. Avrupa’daki gelişmelerin uzantısı olarak Türkiye’de de B filmleri çekilmiştir. Bunların önemli bir kısmını yerli kovboy filmleri, polisiye ve gangster filmleriyle tarihi filmler oluşturmaktadır.

Ülkemizde ise altmışların sonuna doğru yapılan sphagetti westernler’den derin etkiler taşıyan yerli kovboy filmleri b filmlerinin bir örneğini temsil etmekteydi. Bu kovboy filmlerinin başlangıcı 1967′de çekilen Ringo Kid ile başlamış ve çil yavrusu gibi kısa süre içinde yüzlerce film çekilmiştir. 1973’te TRT’nin ülke çapında yayına geçişiyle birlikte sinema sektörü her anlamda zarar görmüştür. Fakat bu geçiş aynı zamanda Amerikan filmlerinin kötü bir uyarlaması niteliğinde olan Türk filmlerinin hızla çoğalmasına neden olmuştur. Uzay Yolu adlı dizinin etkisi hasebiyle Turist Ömer Uzay Yolunda (1973) çekilir. Her zamanki kalender kişiliği ve arsız serseri tiplemesi ile Mr. Spak ile bir olarak kötülere gününü gösterir. Haliyle televizyondan gelen etkiler ve gişe rekorları kılan Amerikan filmlerinin etkisiyle ünlü Amerikan yapımlarının kopyası olabilecek nitelikte bir film furyası ortaya çıkar. 1975′te Nejat Saydam’ın yönetmenliğini yaptığı ve Bülent Kayabaş’ın oynadığı Sevimli Frankeştayn adlı fantastik film Mel Brooks’un Young Frankenstein (1974) isimli filminin birebir kopyasıdır. Bu örnekler Metin Erksan’ın 1973′te çektiği Şeytan isimli filmiyle çoğaltılabilir. Bu film de kafa dönme sahneler, safra kusmukları ve tesis ettiği özel efektlerle birlikte tam anlamıyla William Friedkin’in Şeytan’ının (1973) bir kopyasıdır.

Bilimkurgu Sineması ve Dünyayı Kurtaran Adam

Bilimkurgu sinemasını gerçeklikten uzak bir tür olarak aksettirmek büyük bir yanılsamadır; ta ki Dünyayı Kurtaran Adam çekilene kadar. Bu tip fantastik filmler ve bilimkurgu filmlerinde politik eğilimler ve bastırılmış cinsel istekler ciddi bir şekilde ekrana yansımaktadır. Bastırılmış cinselliğin vücut bulmuş hali yüzüne bakmaya doyamayacağınız Aytekin Akkaya’dır. Bu türün ilk özelliğini fantastik yolculuk oluşturmakta, ikinci özelliğini ise dünyalararası karşılaşma ve bu karşılaştırma temelinde sinemanın militarizme ve emperyalizme alet edilmesidir. Üçüncü tema ise temellerinin Mary Shelley’in Frankenstein adlı gotik romanıyla atıldığı Çılgın Bilim Adamıdır. Filmde de sevgili sihirbazımız “Çılgın Bilim Adamı” temasının bir uzantısıdır.

Bilimkurgu bilhassa sömürgeci söylemin politik atıflar biçiminde sunulduğu bir türdür. Genel itibariyle beyaz ırkın üstünlüğü ve diğer gezegenlerin kolonizasyonuyla insanoğlu (onun adına U.S.A.) kendi üstünlüğünü zavallı uzay ahalisine kabul ettirir. Dünyayı Kurtaran Adam’da da uzaylılar bu düşünceden hareketle beyinsiz varlıklar olarak gösterilmiştir. Filmde bu çeşit sömürgeci söylem uzantısı olarak da Türklük ve Müslümanlık belkide 80 darbesinin sinemaya gösterdiği “abaaltı sopası”nın etkisiyle filmde ideolojik olarak yüceltilmiştir. Fark sadece Amerikan sömürgeci söyleminin Türkleştirilmiş ve kopyalanmış bir versiyonunu ortaya çıkarmıştır. 

Genel itibariyle tutucu bir ideoloji bilimkurgu sinemasını şekillendirmiş olmakla birlikte ikinci dünya savaşı sonrası distopik yapımlar ortaya çıkmış, atom bombasının ürkütücülüğü dünyanın sonu leitmotivini hemen hemen birçok bilimkurgu ve fantastik filminde gündeme getirmiştir. Dünyayı Kurtaran Adam da kopyaladığı filmlerle bu konuyu gündeme getirir. Dünya parçalanmış, her parçası bir tarafa dağılmış ve o parçasında ise büyücü hâkimiyetini ilan etmiştir. (Tevafuk bu parçada da Hacıbektaş’ın türbesi vardır.) Tipik b filmleri ve tür sinemasının iki elementi olan iyi ve kötü bu filmde de katı çizgilerle ayrılmıştır.

Türkish Star Wars mu? Yoksa Dünyayı Kurtaran Adam mı?

Gelgelelim bu çekimlerle birlikte “filmin hası” şeklinde tavsif edeceğimiz bir başyapıt çıkar ortaya. Cüneyt Arkın’ın başrölünü oynadığı ve Çetin İnanç’ın yönettiği Dünyayı Kurtaran Adam 1982 yılında piyasaya sürülür. Filmin Amerika’daki sürümünde adı “Turkish Star Wars” şeklide tesmiye edilmiştir. Her ne kadar bu isim bazı yönetmenler tarafından bir Star Wars kopyası gibi görünse de aslında bu isimlendirme film için yetersiz kalıyordu. Film Star Wars’dan aşırdığı kadar Doctor Who ya da bir Galactica etkileriyle de sivriliyordu. Star Wars’dan aşırılan sahneler dolayısıyla bu isim verilmişse de filmi seyreden-seyretmeyen, film üzerinden siyaset yapan ve dalga geçen kesim için Star Wars temelli benzetmeler ve istihzalar filmin bu noktadaki aşırma suçu nedeniyle dillere pelesenk olmuştur. Hâlbuki Doctor Who ya da Battlestar Galactica ile filmimiz karşılaştırıldığında bir o kadar diğer filmlerin kopyası ya da etkisi olduğu rahatça sezilebilir. Hatta iddialarımıza daha çok çeşni katarsak Büyücünün Flash Gordon’daki kötü büyücü “Merciless Ming”in bir başka versiyonu olduğu ortaya çıkacaktır. Yani sihirbaz bir çeşit Yerli Mingtir. Fakat Filmin Galactica ile en büyük kesişimini mistisizm atıfları ve olay örgüsüyle temellendirebiliriz. Her ne kadar Star Wars’dan mütevellit olarak değerlendirilse de filmin olay örgüsü açısından bakıldığında Star Wars ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Battlestar Galactica da Kobol’da (Galactica insanın anavatanı ve gerçek doğum yeridir. Burada medeniyet yükselmiş ve 12 koloni kurulmuştur. Bunun yanında kayıp olan bir on üçüncü kavim ise dünyada kurulmuş olmakla birlikte diğer on iki kavmin bu kayıp dünya ve kavmin varlığından haberi yoktur.) kurulmuştur. İfade edildiği Dünyayı Kurtaran Adam’da temellendirilen “13 kavim miti” de Galactica’dan alınmış, filme Kuran’dan ayetlerle birlikte eklemlenmiştir. Bu konuyu büyücünün hâkim olduğu gezegende yaşayan insan-sakinlerin babası, Dünyayı Kurtaran Adam’ın muhtemel kayınpederi (sakallı dedemiz Hüseyin Peyda) açıklamıştır.

Astroloji ve Mısır piramitlerine yapılan göndermelerle olay örgüsünün temeli kurularak Galactica’dan mütevellit mistisizmin başka bir boyutu ifade edilmeye çalışılmış. Her ne kadar Çetin İnanç röportajlarında filmin çekildiği dönemde Mısır piramitleri ve Hititlere ilgisi olduğunu söylese de filmin başında Mısırlılar ve hiyerogliflerden anlaşıldığı kadarıyla uzay çağının tekrar yaşandığına dair söylen bu filmde de temellendirilmiştir. Ama Çetin İnanç filmin çevrilme yeri olan peribacalarına muhtemelen yakın olması dolayısıyla -türbe Nevşehir Hacıbektaş ilçesindedir- bu mistisizmi Hacıbektaş-ı Veli türbesini ziyaretle bağlamış ve filme her ne kadar içinde yama gibi dursa da bizden bir boyut katmaya çalışmıştır. 13. Kabile söylenini Kur’an ayetleriyle birleştirerek bir bütün içinde vermeye çalışmıştır. Garip ama gerçek. Nevşehir de Star Wars’daki Mos Eisley Cantina’nın benzeri bir yer olması dolayısıyla oldukça bilinçli bir seçimdir. Benzer dini atıflar yine belkide yakın olması dolayısıyla Nevşehir’deki yeraltı kiliseleri temelinde Hıristiyanlıkla da bağlantı kurularak filme yedirilmeye çalışılmıştır.

B Filmi Olarak Dünyayı Kurtaran Adam?

Film belli bir noktadan sonra ucuz westernlerden mütevellit atlı sahnelerle (madem teknoloji bu kadar ileri atların ne işi var?), belirli bir noktadan sonra ise soundtrack’ın de etkisile “Bir Türk dünyaya bedel” söylemini güçlendiren Kara Murat filmlerine dönüşmektedir. Aradaki fark sadece düşmanların iskelet elbisesi giymeleridir. (karanlıkta çekilse daha gerçekçi olurdu eminim) Fakat asıl sorunsalımızı ortaya koymadan önce soralım: Türk sinemasında Amerikan sineması anlamında bir B filmi olmuş mudur? Bu soruyu sormak elzemdir. Amerika’daki büyük yapım şirketlerine sahip olmamamıza rağmen oluşum itibariyle B filmleri stüdyo sistemi temelinde ortaya çıkmamış, lakin piyasada A tipi filmle B tipi film üreten firmalar olmakla birlikte bir ad konma hadisesi gerçekleşmemiştir.

Dünyayı Kurtaran Adam’ı ise tam anlamıyla B filmi olarak nitelemek mümkün değildir. Yerli ya da yabancı hemen hemen birçok eleştiride tartışmasız biçimde B filmi olduğu kabul edilmiştir. Lakin derinden incelendiğinde B filmlerinin bütün özelliklerini taşımadığı görülecektir. Evvela başrolünde yer alan Cüneyt Arkın dönem itibariyle bir yıldızdır. Bütçe itibariyle de -Türk Sineması açısından incelendiğinde- piyasadaki A filmi şeklinde kategorize edilebilecek filmlerden aşağı kalmayan bütçeye sahiptir. Her ne kadar uyarlanmış bir fantastik film olarak görülse de aslında birçok yönüyle gişe rekortmeni Amerikan yapımlarının kopyası niteliğindeydi. Çünkü B filmleri Türkiye’de yukarıda ifade ettiğimiz gibi gelişim menfezlerini iyi yapımların kopyalanması şeklinde bulmuştu. Bununla birlikte filmin mekânları klasik B filmlerinde olduğu gibi sınırlıdır (Kapadokya civarında çekilmiştir.) ve filmin süresi de bir buçuk saattir. (B filmlerinde bu süre genellike 75 dakikayı geçmez.) Aslı esasında Dünyayı Kurtaran Adam, Star Wars’dan yaptığı aşırmalarla Mockbuster kategorisine bile sokulabilirdi ama filmin kazandığı kült özelliğe binaen bu çeşit bir yakıştırma yapılması biraz ağır olurdu.

Film ciddi bir şekilde çekilmiş olsa da zaman içinde istenmeyen komedi unusurlarıyla ünlü olmuş ve batı seyircisinin de beğenisini (!) kazanıp kült filmler kategorisine yükselmiştir. Bu noktada yukarıda ifade ettiğimiz gibi Çetin İnanç nasıl bir Frankenstein yaratmış olduğunun farkına daha sonra varmıştır. Bu tip ucuz yapımlar tür sinemasını besleyen en büyük kaynaklar olmuşlardır. King Kong gibi filmler bu tip B filmi şeklinde ortaya çıkmışlar ve daha sonra da bir sinema klasiği haline gelmişlerdir. Fakat Dünyayı Kurtaran Adam gibi filmleri Hollywood temelinde incelemek ise belirli gerçekleri görmemize engel olmaktadır. Hollywood’da B filmleri bir sistemin ürünü olup kurulu ve çok yönlü sinema endüstrisinin ortaya çıkardığı bir ürünken Avrupa Sineması ve Türk Sinemasında ise sermaye eksikliğinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu minvalde Dünyayı Kurtaran Adam Amerikan ölçütleri içinde bir B filmi olmasa da ülke gerçekleri ve sermaye yetersizliği dikkate alındığında B filmi olarak kabul edilebilir. Yıllar yılı hegemonyasını dünyaya kabul ettiren Amerikan yapımları bu türe damgasını vurmakla birlikte Giovanni Scognamillo’nun belirttiği gibi B filmleri salt Hollywod’un uygulaması ya da keşfi değildir. Yeşilçam içinde yer alan birçok B filmi örneği başta Dünyayı Kurtaran Adam olmak üzere özgün yapımlar olmaktan uzaktırlar; daha çok “çekilmiş olanın tekrarı” niteliğinde olmakla birlikte çabuk tüketilen popüler kültür ve kitle kültürünün bir ürünü olmaktan öteye gidememişlerdir. Fakat bir rant piyasasını beslemişler ve sinema seyircisinin ilgisini de canlı tutmuşlardır.

Kaynaklar:

http://www.otekisinema.com/turkish-galactica-vs-turkish-star-wars/

B filmi, Nur Onur, Es Yayınları, Haziran 2006

Fantastik Filmler (Uzakdoğu’dan Güney Amerika’ya), Pete Tombs, Kelepir Kitaplar / Kabalcı Yayınevi Dizisi 

Calderon de la barca (Seçim Bayazit)

 calderon@sanatlog.com

Burhan Günel - Bilgisayar, Jan Darm ve Mecnun

Ekim 30, 2011 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Kendini evde, çalışma masasının sandalyesine oturmuş durumda, bilgisayarın başında buluyor. Çevresine bakınıyor. Yine kuşkulanıyor: Düş mü görüyorum? Hayal mi kuruyorum? Başını iki yana sallayıp durumu saptıyor: Düş değil, hayal değil…

“Bilgisayar ekranında bir göz belirdi, bana bakıyor,” diye mırıldanıyor.

Gerçekten öyle. Güzel bir göz; uzun kirpikli. Sık aralıklarla açılıp kapanarak göz kırpmaya başlıyor. Az sonra yumuşak, güven verici, inandırıcı bir ses beliriyor:

“J tuşuna basınız.”

Efe gülümsüyor. Seviniyor. Bilgisayarın şaşırtıcı işlerinden biri daha! Hemen J tuşuna basıyor. Ding ding dong sesinin ardından, tanıdığı o güzel yüz beliriyor. E ama bu kadar da olmaz artık! Efe çok şaşırıyor. Karşısındaki on bir on iki yaşında gösteren genç kızın sınıf arkadaşı İklim’e çok benzediğini ayırt ediyor. Yüz öne doğru yaklaşıp büyüyünce durum iyice belirginleşiyor; evet onun yüzü bu! Ama giysileri farklı. İklim, günümüzden yüz yıl, iki yüz, üç yüz yıl öncesini anlatan bazı sinema filmlerinden anımsadığı kadınlar ve genç kızlar gibi giyinmiş nedense. Dalgınca uzaklara bakıyor ve uykuda sayıklıyormuş gibi derinden gelen bir sesle konuşmaya başlıyor:

“Benim adım Jan Dark. Ben bir yurtseverim. Vatanım için canımı verdim. Ülkemin düşmanları ateşe atıp yaktılar beni ama ölüler dünyasında değilim. İnsanlığın belleğinde, halkımın yüreğinde, tarihin derinliklerinde, kitaplarda, ansiklopedilerde, filmlerde, tiyatro sahnelerinde, edebiyatta, sanatta, hatta bilgisunar dünyasının sanal ortamlarında bile yaşıyorum… Kısacası, beni öldüremediler aslında; yalnızca gövdemi yaktılar ama kimliğimi, kişiliğimi yok edemediler…”

Bir an susup duraksıyor İklim’i andıran Jan Dark. Sonra yine uzaklara bakarak, sözcükleri ağır ağır söyleyerek, tek tek vurgulayarak yeniden konuşmaya başlıyor.

“Jan Darm adında, çok sevdiğim bir savaş arkadaşım vardı. Son çatışmada düşmana karşı birlikte çarpışmıştık. Birbirimizi çok sevmiştik ama savaş sonunda birbirimizi yitirdik. Daha sonra beni Paris’teki bir meydanda yakmak üzere halkın karşısına çıkardıklarında, kalabalığın arasında onu görür gibi olmuştum. Son karşılaşmamızdı, bir daha görüşmedik. Ben uzun uykuya daldığımdan beri, zavallı dostum, silah arkadaşım, güzel insanım Jan Darm, dünyanın her yerinde beni arıyor. Dağlara çıkıyor, ovalara iniyor, ırmaklardan geçiyor, denizlere açılıyor… Ona seslenemiyorum ama onu görüyor, izliyorum. Belki bize yardımcı olursunuz da birbirimize kavuşuruz. Bu amaçla anlatıyorum başımıza gelenleri. Bir gün yeniden buluşursak, onunla birlikte dalacağız sonsuz uykumuza.”

Susuyor yine Jan Dark.

Yüzünde acı ile özlemin, sevgi ile ayrılığın izleri beliriyor ve hızla derinleşiyor. Jan Dark’ın sesiyle yüzü ekrandan çekilirken İklim’in sesi ile yüzü beliriyor:

“Şimdi size Jan Dark’ın öyküsünü anlatacağım. Bunu yaparken bazı görüntülerden, seslerden, görsel malzeme ve belgelerden yararlanacağım.”

Görüntü yitiyor, ses kesiliyor. Kısa bir aranın ardından görüntüler belirip İklim’in sesi görüntülerin üzerine düşüyor:

“İşte Jan Dark’ın öyküsü…”

Fransa ile İngiltere arasındaki ‘Yüz Yıl Savaşları’ çoktan başlamıştır ve Jan Dark’ın ilk gençlik yıllarında da sürmektedir. Jan Dark on yedi yaşında çok güzel bir kızdır ama erkek kılığına girerek yanındaki altı silahlı kişinin eşliğinde yola çıkar. Amacı, İngilizlerle savaşmakta olan Veliaht VII. Charles’a yardım etmektir. Ona yardım ederek Fransa’yı düşman kuvvetlerinden kurtaracağına inanmaktadır. Bu inanç, Tanrı ile arasındaki gizemli bir iletişimin sonucunda oluşmuştur. Tanrı’nın onu bu amaçla görevlendirdiğini düşünmektedir.

İngiltere ile Fransa arasında 1337 yılında başlayıp 1453 yılında sona erdiği kabul edilen Yüz Yıl Savaşları, İngiltere kıralı III. Edvard’ın Fransa Kırallığı’nda hakkı olduğu savını öne sürmesinden çıkmıştır. Fransa kıralı IV. Philippe’in, annesinin babası, yani dedesi olması nedeniyle Fransa tahtında hakkı olduğunu öne sürerken, başlattığı bu savaşın çok uzun süreceğini ve daha sonra ‘Yüz Yıl Savaşı’ diye anılacağını bilemezdi elbette. O dönemdeki Fransa Devleti bu savı kabul etmeyince savaş başladı. İlk saldırıyı gerçekleştiren İngiliz ordusu 1346 yılından başlayarak pek çok kez Fransız ordusunu bozguna uğrattı ve Fransa’nın bazı bölgelerini ele geçirdi. Bu arada Fransızlar da karada ve denizde yengiler elde ettiler, işgal edilen topraklarını kurtarmaya çalıştılar ve en sonunda başarılı oldular. Günümüzden beş yüz seksen iki yıl öncesine yani 1429 yılına gelindiğinde Fransa tahtının veliahtı olan VII. Charles çok zor durumdadır.

Yüz Yıl Savaşlarını anlatmakta olan İklim’in sesi burada yükseliyor.

“Bakın işte, çadırının içinde kara kara düşünmekte ve dört dönmekte olan VII. Charles’ı izliyoruz şimdi…”

İklim’in sesi görüntülerin üzerine düşmektedir yine.

Çadırın önüne kadar gelip duran yedi atlı, veliahtla görüşmek istediklerini söylüyorlar nöbetçilere. Nöbetçilerden biri durumu iletmek üzere çadıra giriyor ve az sonra geri çıkıyor. Erkek kılığındaki Jan Dark ile en güvendiği arkadaşı olan Jan Darm silahlarını dışarıdaki nöbetçilere teslim edip içlerinden birinin gözetiminde çadıra yöneliyorlar.

“İşte görüyorsunuz, çadırın girişindeki perdeyi aralayıp içeriye süzülüyorlar. Jan Dark ve Jan Darm Veliahtı başlarıyla selamlayıp öne doğru eğilerek şapkalarını çıkarıyor, sağ elleriyle yere doğru indiriyorlar.”

İklim susarken, görüntüdeki Jan Dark konuşmaya başlıyor:

“Sayın Veliahtımız, Fransız ordusuna katılmak üzere beni size Tanrı gönderdi. Onu düşümde gördüm; yoğun bir ışık topu hâlindeydi ve neredeyse gözlerim kör olacaktı. Ona doğru bakamadım bile, yalnızca buyruğunu dinledim. İşte o buyruk nedeniyle huzurunuzdayım. Yanımda silahlı altı arkadaşım daha var, emrinizdeyiz.”

Bu noktada sözü yine İklim alıyor:

“Veliaht VII. Charles, bunun üzerine Jan Dark’a bazı sorular yöneltiyor ve sonunda kendisini kabul edebilmesi için din adamlarının görüşünü alması gerektiğini söylüyor. Birtakım sınavlardan geçirilen Jan Dark’ın arkadaşlarıyla birlikte orduya katılmasına karar veriliyor. Onların gösterdiği üstün başarılar nedeniyle yeni bir heyecana ve dirence kavuşan Fransız ordusu işgal altındaki bazı toprakları geri alıyor. Bu sürecin sonunda, Veliaht VII. Charles’a kırallık tacı giydirildi. Bu oluşumda büyük katkısı olan Jan Dark, İngilizlerin diş bilediği biri durumuna geldi ve yakalanarak bir meydana toplanan halkın önünde diri diri yakıldı. Jan Dark’ın yanından hiç ayrılmayan Jan Darm ise son çatışmada yaralandı ve öldü sanılarak savaş alanında bırakıldı…”

İklim soluklanıyor. Oldukça üzücü olan bu tarihsel öykünün devamını anlatmak için konuşmaya yeniden başlıyor.

“Bir genç kız olduğu hâlde erkek kılığına girerek işgal altındaki vatan topraklarının kurtarılması için savaşan ve sonunda canından olan Jan Dark, zaman içinde bütün dünyada tanındı ve yurtseverliğin örneklerinden biri, hatta simgesi oldu. Bunun yanı sıra, onun yakılmasına ön ayak olan sahte din adamlarının utandırıcı davranışı da insanlık ve uygarlık tarihinde yer aldı. Ne adına ve ne amaçla olursa olsun, insanın insanı yakması, başka örneklerle birlikte Jan Dark’ın da adı anılarak her koşulda kınandı ve genç kuşaklara anlatıldı…”

İklim oldukça yoruldu; yine soluklanıyor.

“Bildiğiniz gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ulusumuzun bütün saldırgan ve işgalci ülkelerin ordularına karşı verdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Jan Dark’ı anımsatan genç kızlarımız, analarımız, ninelerimiz, genç yaşlı demeden tüm kadınlarımız düşmana karşı savaşmışlar, ordularımızı desteklemişler ve başarılı olmamızda önemli katkılarda bulunmuşlardır…”

İklim susunca görüntü buğulanıyor, ekran kararıyor ve bozkırın ortasında yürümekte olan ve neredeyse altı yüz yaşında gösteren, saçı sakalı uzamış, giysileri lime lime olmuş, yorgun bir adam beliriyor. Görüntü netleşince İklim yeniden konuşmaya başlıyor.

“Bu gördüğünüz, yüzyıllardır Jan Dark’ı arayıp duran, Jan Darm adındaki askerdir. Dikkatli bakılırsa, yüzündeki derin yara izi görülecektir…”

Adamın yüzü büyüyerek yaklaşıyor ve tüm ekranı kaplıyor. Gerçekten öyle, yanağında çok eskiden kalma yara izi var. Yara izi birden uzamaya başlıyor; adamın boynunu, sol omzunu geçip yüreğine ulaşınca oradaki derin çizikle buluşuyor ve yürek yarası görüntünün tamamını oluşturuyor. Bu iz, kılıç izi, bıçak izi, kurşun izi değildir; bunların hepsinin yapabileceğinden daha derindir.

Görüntü değişiyor.

Şimdi bozkırda değil çölde yürümektedir Jan Darm. Bir süre yürüdükten sonra, kendini andıran başka bir adamla karşılaşıyor. Durup selamlaşıyorlar.

“Merhaba dost!” diyor Jan Darm.

“Merhaba… Merhaba dostum,” deyip belden eğilerek Jan Darm’ı selamlıyor çölden gelen yabancı.

“Benim adım Jan Darm,” diyor omzunda ilkel bir silah taşıyan yaşlı ve yorgun asker. “Yitirdiğim çok değerli bir varlığı arıyorum,” diye ekliyor. “Uzun süredir iz sürdüm, sonunda yolum çöle düştü…” Yalvarırcasına bakıyor yabancının yüzüne ve soruyor: “Onu gördün mü?”

Yabancı, hiç düşünmeden yanıtlıyor:

“Görmedim!” Omuzlarını silkiyor. “Benim adım Mecnun, ben de Leylâ’yı arıyorum. Ondan başkasını gözüm görmez zaten, görsem de kimse ilgimi çekmez, kimseyi tanıyamam…”

Jan Darm umutsuzca bakıyor Mecnun’un yüzüne; elini omzuna tıp tıp vurduktan sonra mırıldanıyor:

“Desene aynı yolun yolcusuyuz dostum!”

Mecnun yine omuzlarını silkiyor.

“Bilmem ki öyle midir? Kuşkuluyum. Herkes kendi yolunda yürür, kendi Leylâ’sını arar ve asla bulamaz.” Soluğunu bırakıyor. “Bulunca, hayatın anlamı azalır, insanın yaşama amacı kalmaz… Bu durum vatansız kalmayı andırır. Her şey değersizleşir.”

“Biliyorum dostum, haklısın,” diyor Jan Darm, içini çekiyor. “Aşkların en büyüğü vatan aşkıdır ama insanın insanı sevmesi de çok önemlidir. Sevmezsen yaşayamazsın, ölüsündür. Beni yüzyıllardır ayakta tutan, ölümümü erteleyen, bana direnç veren, Jan Dark’a olan sevgim, hatta tutkumdur.”

“Anlıyorum,” diyor Mecnun, dostça bir bakışla, bilgece bir duruşla süzüyor karşısındaki altı yüz yaş dolayındaki adamı.

Jan Darm, kendisini anlayan biriyle karşılaşmanın sevinciyle sürdürüyor:

“Jan Dark’ımı bulduğum zaman her şeyin sona ereceğini, sonra da yeni arayışların başlayacağını seziyorum.” Elini uzatıyor. “Seni tanıdığıma sevindim.”

Tokalaşıyorlar.

“Yolun açık olsun,” diyor Mecnun.

“Sağ ol, senin de,” diyor Jan Darm. “Aramak iyidir, hepimiz bir şeyler ararız, iyi ki bulamayız ama hâlâ karar veremedim: Bulmak mı daha anlamlıdır yoksa aramak mı?”

Belli belirsiz gülümserken sağ elini sol yanağındaki derin yara izinin üzerine kapatıyor Jan Darm.

“Hoşça kal dostum.”

“Güle güle,” diyor Mecnun.

İkisi ters yönlerde ilerleyip uzaklaşıyorlar; bir daha karşılaşmayacaklarını sezdiklerinden olmalı dönüp son bir kez bakmıyorlar birbirlerine. Jan Darm’ın omzundaki ilkel silahın gölgesi uzayıp Mecnun’a kadar ulaşıyor; sonra gölge Jan Darm’ın ayak izlerine doğru çekilip sahibinin ardından sürükleniyor. Bu silahı öldürdüğü İngiliz askerlerinin birinden almıştır Jan Darm. Wels Longbow adında, ok atan yaylı bir silah. Jan Darm’ın ayaklarında tabanları delinmiş postallar vardır. Mecnun ise yalınayak bir çöl adamı. Tabanları patlamış, her yanı yara bere içinde. Leylâ onu bu durumda görse tanıyabilir mi acaba, sevebilir mi?

İklim’in sesi beliriyor yine.

“Bugünlük bu kadar. Anlattığım öykülerin gerisini öğrenmek size kalıyor sevgili dostlarım. Anlatırken biraz değiştirip eklemeler, çıkartmalar yaptım; öykülerin aslına ulaşmayı da öneriyorum size. ‘Leylâ ile Mecnun’ söylencesi için ansiklopedinin L ve M harflerinin olduğu bölümlere, Jan Dark için de J harfinin olduğu bölüme bakabilirsiniz. Ayrıca bilgisunar ortamında bunlarla ilgili ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Doğal olarak, yayımlanmış kitaplara ulaşmanız da mümkün. Belki Jan Darm’a ilişkin bilgilere ulaşamazsınız; o zaman kendinizi onun yerine koyup onu anlamaya çalışmanızı öneriyorum. Çünkü onu Efe ile ikimiz var ettik.”

Ekranı kaplayan yüzü gülüyor şimdi İklim’in.

“Hoşça kal kanka!” deyip el sallarken tüm gövdesi görünmeye başlıyor. “Yine görüşeceğiz…”

Efe şaşkın durumda, o da el sallıyor.

“Güle güle dostum,” diye mırıldanıyor.

Sonra bilgisayarı kapatıp ayağa kalkıyor. Şimdi sıra ansiklopedide. Aradıklarını bulamazsa bilgisunardan yardım alacak. Bilgisayarına çok güvendiğini anımsayıp gülümsüyor. O bir dost, bir arkadaş, yetenekli ve incelikli bir yardımcı. Evin çöl ıssızlığında geniş bir sığınak.

Burhan Günel

gunelburhan@gmail.com 

Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Dizisi 2011: Kadın ve Edebiyat

Sabancı Üniversitesi tarafından düzenlenen bu derste 19. ve 20. yüzyılın önde gelen İngiliz ve Amerikalı kadın yazarlarının eserleri incelenecektir.  

Aralarında iki Nobel edebiyat ödülü (Morrison ve Lessing) sahibinin de bulunduğu bu yazarlar biyografileri, yazdıkları dönem ve edebi akımların ışığında tartışılacak.

Bu eserler aracılığıyla romantizm, gerçekçilik, modernizm ve postmodernizm gibi estetik akımlar üzerine, kadın yazarların konumu ve toplumsal cinsiyetle edebiyat ilişkisi perspektifinden yeniden düşünülecek. Ayrıca her yazarın bir eseri üzerinde derinlemesine inceleme yapılması öngörülmektedir.


22 Ekim 2011
Mary Shelley, Frankenstein — Deniz Tarba Ceylan

29 Ekim 2011
Jane Austen, Aşk ve Gurur (Pride and Prejudice) — Deniz Tarba Ceylan

19 Kasım 2011
Emily Brontë, Jane Eyre — Deniz Tarba Ceylan

26 Kasım 2011
Virginia Woolf, Mrs. Dalloway — Sibel Irzık

3 Aralık2011
Gertrude Stein, Alice B. Toklas’ın Özyaşamöyküsü (The Autobiography of Alice B. Toklas) — Hülya Adak

10 Aralık 2011
Doris Lessing, Altın Defter (The Golden Notebook) — Sibel Irzık

17 Aralık 2011 
Toni Morrison, Katran Bebek (Tar Baby) – Özlem Öğüt

24 Aralık 2011
Ursula K. Le Guin, Lavinia – Hülya Adak

Yer: Sabancı Üniversitesi Karaköy İletişim Merkez
Saat: 10.00- 13.00
Katılım Ücreti:
Yetişkin: 550 TL
Öğrenci ve Sabancı Üniversitesi Mensupları: 350

(Ödeme koşulları ve kolaylıkları için genderforum@sabanciuniv.edu adresine başvurabilirsiniz)
Kayıt için: genderforum@sabanciuniv.edu ya da 0216 483 93 30 

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Cemal Süreya Şiir Ödülü

Ekim 29, 2011 by  
Filed under Sanat

Cemal Süreya Şiir Ödülü bu yıl iki dalda düzenleniyor:

-Ekim 2010 başı ile Eylül 2011 sonu arasında Yayımlanmış şiir kitabı.
-Bir kitap oylumunda olan şiir dosyası.

Ödül, her dalda tek yapıta verilir.

Egemen Berköz, Enver Ercan, Mustafa Öneş, Müslim Çelik ve Sennur Sezer’den oluşan Seçici Kurul, gerek görürse, ayrıca Özendirme Ödülü de verebilir.

Cemal Süreya’nın 23.ölüm yıldönümü olan 9 Ocak 2012 Pazartesi günü düzenlenecek törende, ödüller kazananlara sunulacak.

6 adet yapıt, her birine şairin özgeçmişi ile Adres ve telefon numarası eklenerek, 16 Kasım 2011 tarihine kadar Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği’ne iletilmeli.

Yapıtlar geri verilmez.

Adres:Bostancı Bağdat Cad. Hatay Restaurant Kadıköy –İstanbul Tel:(0 542 ) 506 96 58 Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

en-ONE-terre

Ekim 29, 2011 by  
Filed under Duyurular, Resim, Sanat, Sanatsal Etkinlikler, Sergiler

Leave a Comment

en-ONE-terre

(“en-ONE-terre” yazılır “envanter” okunur)

Özlem Kalkan Erenus “en-ONE-terre” başlıklı kişisel sergisinde, 2004 – 2011 yılları arasında yapmış olduğu çalışmalarının bir dökümünü sunuyor.

Erenus, çimento, kum, derz ve benzeri malzemeleri tuval yüzeyine uygulayarak yeni bir yüzey tanımlamasıyla birlikte, figürden hareketle biçim bozma ve soyutlama olanaklarını araştırmaya başladığı 2004 yılından bu yana; “Dünden Kalanlar”, “Stand My Ground, Stand Your Ground” ve “Yere Göğe Kök Salmak” başlıklı üç seri üzerinden sürdürmekte olduğu çalışmalarının 2011 yılı itibarıyla envanterini oluşturmayı hedefliyor.

 

Birbirini takip eden serilerin bir arada düzenlendiği sergide, Erenus’un yapıtlarının izlediği evrelerin nitelik ve nicelik boyutlarıyla bir dökümü yapılıyor. Sanat eleştirmeni Özkan Eroğlu, Erenus’un yapıtlarında “her bir aşamanın bir sonrakinin kökü gibi görülebileceğini” belirtirken, Erenus’un “başından bu yana parçalar üzerine yoğunlaşarak, bir tür kendi tuğlasını oluşturma” eğiliminde olduğuna dikkat çekiyor.

Tarlakuşu Organik Studyo’da, 29 Ekim – 12 Kasım 2011 tarihleri arasında izlenebilecek serginin açılış kokteyli 29 Ekim Cumartesi günü, saat 17:00 de gerçekleşecek.

Tarlakuşu Organik Studyo

İsmetpaşa Mh. Cumhuriyet Cd. No:53, Ayvalık

Bilgi için: 0266 312 2 312

www.ozlemkalkanerenus.com   info@ozlemkalkanerenus.com

Özlem Kalkan Erenus - Özgeçmiş

Özlem Kalkan Erenus, tuval yüzeyine uyguladığı çimento, kum, derz ve benzeri malzemelere yer verdiği yapıtlarında, figürden hareketle biçim bozma ve soyutlama olanaklarını araştırır. 

Yurtiçinde ve yurtdışında, 11 kişisel sergi açan Erenus, Türkiye’nin çeşitli illerinin yanısıra, Romanya, Bulgaristan, Avusturya, Macaristan, Almanya, İngiltere, İtalya, A.B.D, Hindistan, Çin, İran, Vietnam, Fas ve Finlandiya’da 100’ü aşkın karma sergiye, çeşitli workshoplara, sanat sempozyumlarına katıldı, birçok ödül kazandı.

Erenus’un yapıtları, “3. Uluslararası Tahran Bienali”nde ve “Uluslararası Arad Bienali”nde sergilenmeye değer bulundu, başta çeşitli müze ve belediye koleksiyonları olmak üzere, birçok resmi ve özel koleksiyona alındı.

1994 – 2002 yılları arasında İstanbul, Studio Peinture’de Gülseren Kayalı atölyesine devam eden Erenus, sanatsal çalışmalarını 2004 yılından bu yana Ataköy’deki özel atölyesinde sürdürmektedir.

Türkiye’nin çeşitli illerinde uluslararası sergi ve sanat sempozyumları düzenleyen Erenus, 2003 yılından bu yana “Güzel Sanatlar Birliği”nde, yönetim kurulu üyesidir.

Erenus, 1989 yılında İstanbul Lisesi’nden, 1993’te İstanbul Üniversitesi, İşletme Fakültesi’nden mezun oldu, 2010 yılında Işık Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Bilimi Ana Bilim Dalı’nda “Sanat Kuramı ve Eleştiri” alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Halen Marcel Duchamp’ın yapıtları üzerine tez çalışmasını sürdürmekte olan Erenus’un, plastik sanatlar konusundaki yazı, söyleşi ve çevirileri çeşitli sanat dergilerinde yayınlanmaktadır. 

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »