Kum Edebiyat Dergisi – Sayı: 69/70

12 Şubat 2013 Yazan:  
Kategori: Deneme, Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Eleştiri, Sanat, Siir

Kum Edebiyat Dergisi – Sayı: 69/70

 İçindekiler

 Ertan Mısırlı/Sessizliğin Ağırlığı-Şiir

 Ayşe Sarısayın/Sönmeyen Bir İç Yangın: Sivas Katliamı

 İsmail Biçer/Madımak Semahı-Şiir

 Cihan Demirci/2 Temmuz 1993-Şiir

 Coşkan Tugay Göksu/Tanrının Islığına Kapılan Katil-Şiir

 Okan Yüksel/Sizleri Sevmek

 Gönül İlhan/Müzmin Umutlu

 Emin Salman/Eylül’ün Karanlığı

 Mehmet Emin Kurnaz/Eylül Çocukları-Şiir

 Hasan Uysal/Uğur Mumcu Doğmak

 Tan Doğan/Bir Yazı Yazsam… Ve Ölsem

 Ömer Faruk Hatipoğlu/Rakel’e Mektup-Şiir

 Ömer Çoban/Gitmek

 Erkan Karakiraz/ boş.luk,_ta-Şiir

 Deniz Faruk Zeren/Ar-Şiir

 Atalay Girgin/Edebiyatta Felsefe

 Tülay Akarsoy Altay/neşet Ertaş’ı Kaybettik-Andıklarımız

 Özgür Yılmaz/Bir Hırsız, Bir aşk, Bir de Nietszche-Şiir

 Nüket Hürmeriç’in Seçtikleri/Lorca-Çeviri Şiir

 Hüseyin Atabaş-Suna Dündar Söyleşi

 

 SANATTAN ESİNTİLER

 Burhan Günel/Sanat ve Yaratıcılık

 Yusuf Eradam/Boy Watching Snow-Fotoğraf ve Haiku

 Hakan Bilge/Yeşilçam’ın İdeolojisi, İdeolojinin Çöküşü, Çöküşün Jönü

 Niyazi Arslantaş-Suna Dündar/Endişe-Çizim ve Alegori

 Bianca Maria Zetti Ugolotti/Sanat–2

 EDEBİYAT DÜNYASI

 Ahmet Önel/Yaz Okumaları Üzerine

 Anıl Topçu/Modern Çağın Masalı-Şiir

 Demet Tüzünkan/Günlük Denemeler

 Mehmet Özçataloğlu’nun Seçtikleri

 Selçuk Oğuz/Okuma Günlüğü “Osman Şahin- Son Yörük”

 ŞİİR PENCERESİ

 Hüseyin Atabaş/Düşünce Özgürlüğü, 12 Eylül ve Edebiyat

 Semih Çelenk/Hemhâl-Şiir

 İbram Erdem/Hasan Hüseyin şiirinin Kaynakları

 Mustafa Ergin Kılıç/Modern Elit Dinamik Şiir–4

 ÖYKÜ PENCERESİ

 Alper Akçam/Baskın

 Ferda İzbudak Akıncı/Karşı Taraf

 Aslan Gülce/Tetikçiler Cinayet Şirketleri Grubu

 Remzi Karabulut/Kır Atın ölümü

 M. Mazhar Alphan/Yalan mı Çıplak

 Neceti Albayrak/Hırka

 Gültekin Özcan/Sardalya Zamanı

 Ümit Aykut Aktaş/İşsiz Güçsüz

 Ferki Haydaroğlu/Çöp Poşetindeki Ceset

 HER ÇİZGİ BİR ÖYKÜ

 Tufan Erbarıştıran/Ana Tanrıça ve Sumo Güreşçisi

 Hasan Efe/Karikatür

 71. Sayımızın teması: Edebiyatta Şiddet ve Yeraltı Edebiyatı

Kıyı: 281. Sayı

İçindekiler

Ahmet Özer - Nâzım Hikmet 111 Yaşında…………………………………..1
Remzi İnanç - Doğan Öz’den Kalan…………………………………………2
Cemal Gürlek - Eleştirme… Niçin, Nasıl?…………………………………..4
Ruhi Türkyılmaz - Paris ( Şiir)……………………………………………..5
Attila Aşut - Yeni Yılın Eşiğinde……………………………………………..6
Hüseyin Atabaş - Geçen Zamana Karşı……………………………………10
Mehmet Yaşar Bilen - Dincer Günday’dan Bir Ergin Günçe Kitabı………..13
Hürol Taşdelen - Bir Zamanlar Ankara’da Edebiyat Dergileri……………..14
İlkiz Kucur - Menekşe (Şiir)………………………………………………..17
Arzu K. Ayçiçek - Elma Dersem (Şiir)……………………………………..17
Çiğdem Ülker - Gülseren Engin’le “Ağlama Smyrna Döneceğim” Üzerine….18
Nusret Kemal Otyam - Göçmen Kuşlar Uçarken (Şiir)……………………20
Ertuğrul Özüaydın - Şiirler………………………………………………..21
Hikmet Aksoy - Karikatür…………………………………………………21
H. Ertan Tokinan - Hâlâ (Şiir)……………………………………………..21
Ümit Tarı - Takvimlere Yolculuk…………………………………………….22
Vedat Yazıcı - Çakalı Boynuna (Şiir)……………………………………….23
Nikos Gatsos - Çeviren: Baki Yiğit…………………………………………24
Kadir İncesu – Atardamar / Şiirin Uzun Yolculuğunda Refik Durbaş……….25

Mustafa Reşat Sümerkan - Fotoğraf……………………………………39
Dr. Mustafa Duman - Sumela Manastırı Kütüphanesi……………………..40
Ali Mustafa - Bir Kitabın Doğum Gününde………………………………….43
Duran Aydın - Sözcükleri Sıcak Tutmak…………………………………….46
Tuncer Uçarol - 10. Yılında Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülleri………48
Ömer Akşahan - “Yolların İzinde” Doğu Karadeniz’e……………………….53
Mevlüt Kaplan - Fakir Baykurt’lu Yıllar……………………………………..54
Mehmet Genç - “Haydi, Abbas, Vakit Tamam…”……………………………56
Efnan Dervişoğlu - Cevdet Kudret’le Bir Ömür: İhsan Kudret…………….58
Hakan Bilge - Savaş Filmi mi, Savaş Propagandası mı?…………………….60
Hasan Akarsu - Kitapların İçinden…………………………………………63
Yayla Boztaş Karsan - Seyyare (Öykü)………………………………….64
Bircan Çelik Gevrekci - Yansura (Şiir)……………………………………65
Şevket Yücel - Sözcüklerle Öpüşmek………………………………………66
Burhan Günel’e Saygı…………………………………………………….67
Sanata ve Trabzon Sanatevi’ne Sahip Çıkıyoruz……………………68
Uygar Özcan - Her Sayı Kıyı’da Bir Şair…………………………………….70

Yazar Burhan Günel Hayatını Kaybetti…

22 Aralık 2012 Yazan:  
Kategori: Duyurular, Edebiyat, Sanat, Ustalara Saygı

Edebiyatımızın son kırk yılına öykü ve romanlarıyla katkıda bulunan Burhan Günel hayatını kaybetti.

1947′de Antakya’da doğan Burhan Günel, ortaöğrenim hayatını parasız yatılı okullarda tamamladıktan sonra 1967′de Hava Harp Okulu’ndan mezun oldu. Havacılık mesleğinin deneyimlerini Baraka (1991) adlı romanında ustaca kullanan ve ABD’nin İncirlik üssündeki dümenlerini roman diliyle deşifre eden Burhan Günel, 1971′den itibaren öyküyle başlayan yayın hayatını da birkaç ay önce hastalığının ağırlaşmasına kadar sürdürüyordu.

İlk romanı Ökse 1972′de, ilk öykü kitabı Sevgi Bağı ise 1974′te yayımlanan Burhan Günel’in yapıtları arasında Antakya’nın Fransızlar tarafından işgal sürecini ve buna karşı yerel yurtsever güçlerin direnişini konu edinen Acının Askerleri (1981 Mehmet Ali Yalçın Roman Ödülü), 12 Mart darbesinin aydınlara ve ilerici askerlere uyguladığı baskıyı konu edinen Ahtapot ve Sivas katliamını anlattığı Ateş Uykusu (1996 Yunus Nadi Roman Ödülü) romanları, onun aynı zamanda politik duruşunu da yansıtan yapıtlarıdır.

Çok sayıda öykü ve romanı yanında Benzer Romanlar (1986) ve Karşı Yazılar (1995) adlı inceleme kitaplarıylaçok sayıda çocuklarla ilgili kitapları bulunan Burhan Günel uzun süre Karşı Edebiyat adıyla bir dergi de çıkarmıştı.

Merkezi Ankara’da bulunan Edebiyatçılar Derneği’nin iki dönem Genel Başkanlığını da yapan Burhan Günel için 23 Aralık’ta GATA’da cenaze töreni düzenlenecek ve 24 Aralık’ta da Karşıyaka Mezarlığı’nda defnedilecek.

(soL - Haber Merkezi)

Çok Önemli Gaz

15 Haziran 2009 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat

Yaşamakta olduğum bugünleri, okul arkadaşlarım Yılmaz ile Hasan’a borçluyum. Kendimi burada, seçkinler arasında bulmamın nedeni bu iki eski arkadaşımın, okulumuzun gelenekselleşmiş dayanışma, öğrencilerin yaşam boyunca birbirlerini koruyup kollama anlayışına uygun olarak beni izlemeleri, izletmeleri, zor durumlarımda desteklemeleridir. Geçirdiğim zorlu ameliyatın öncesinde, gerçekleşmesinde ve sonrasında hep bu ikisinin ilgisi, emeği, desteği vardır. İçinde bulunduğum seçkinler, varlıklılar hastanesine kabul edilmem de onların aracılığı ve gücüyle sağlanmıştır. Durum böyle olunca, hiç aklımdan çıkmıyorlar doğal olarak. Nereye baksam onları görüyorum. Ameliyathanede kolumdan ilaç verilip uyutulmadan önce de, yedi saat kadar sonra uyanıp kendime geldiğimde de hep bu iki önemli arkadaşımı düşünüyordum. Amerikalılarla Dayanışma Örgütü’ne (AmeDayaÖr diye kısaltmışlar, çağrı yazısı gönderdiklerinde okumuştum) üye olmayı kabul etmediğim halde ilgilerini benden esirgememişler, her adımımda desteklerini sırtımdan eksik etmemişlerdi. Beni nasıl utandırmışlardı; şimdi biraz da utancımdan çıkmıyorlar aklımdan: “Sen bizimle olmayı reddettin, bizi yeterince sevmedin ama bak, biz seni çok seviyoruz.” İleti bu olmalı. Düşündükçe yüzüm kızarıyor, utancımdan mı, öfkeden mi bilemiyorum ama yanaklarım yanıyor. Neden katılmadım ben de aralarına sanki? Neyse, olan oldu bir kez. Şimdi sağlığımı düşünmeliyim ve ilk fırsatta bu yüce gönüllü dostlarıma uygun bir biçimde teşekkür etmeliyim. (Onların yüce gönüllülüğünü ve yaşamımdaki önemini anlatan bir öykü yazabilirim örneğin.) Onları düşündükçe okul yıllarımızı anımsıyorum. Çağrışımlarla canlanan o eski ama eskimemiş görüntüler, içinden geçmekte olduğum zamana da yansıyıp bugünleri biçimlendiriyor. Başkasından duyulup yinelenmiş olsa da, “Denizden babam çıksa yerim!” özdeyişiyle “Yamyam Hasan” lakabını kazanan Hasan Aksaz, daha sonraki meslek yaşamı süreçlerinde, en yakın arkadaşları bile olsa, rakiplerinin önünü kesip onları bir anlamda çiğ çiğ yiyerek, lakabının ne denli yerinde ve tutarlı olduğunu kanıtlamıştır. Nedendir bilinmez, beni çok sevmekte, koruyup kollamakta, ardımda görünmez adamlarını gezdirmekte, elindeki gücün bir bölümünü de benim için kullanmaktadır. (Oysa dedim ya, ben AmeDayaÖr’e katılmamış, dikbaşlı birisiyim. Üstelik işe yaramam, yazı yazmaktan başka şey gelmez elimden. Dolayısıyla, bu tutkulu sevginin nedenini anlamakta zorlanıyorum doğrusu.) Eksik olmasın, bu seçkinler hastanesinin en güzel, en manzaralı ve ferah, en “özel” odasına yerleştirilmem için genel sekreterine emir vermiş, telefon ettirmiştir. Sağolsun varolsun benim canım arkadaşım. İlkokuldan beri hep elimden tutmuştur; öteki elinde mızrağı andıran, ucu topuzlu bir bir sopa vardır. Belleğimden hiç silinmeyen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı törenlerinde en önde yürümekte, topuzlu sopasını havada sallamaktadır. Sonra, ortaokuldan, liseden kalma başka görüntüler. Hasan Aksaz, eskiden beri çok önemlidir. Adeta o, törenler için görevlendirilmemiş, törenler onun için düzenlenmiştir her zaman. Okulumuzun en yetenekli, en sevimli, en önemli, en şey öğrencisi odur; babası da kentimizin en büyük yap-satçılarından biri ve üstelik iktidardaki partinin milletvekilidir. Hasan Aksaz’ın omuzlarının her birinde kırmızı çuha üstünde çapraz kılıçlı kokart ve dört yıldız olmuştur. Onun giysisindeki gibi sıra arkadaşım Yılmaz Uğur’un ceketi ile benim giysimde de yıldızlar vardır ama bizimkiler, hele benimki daha azdır. Dört, üç, bir diye sıralanmıştır ve Hasan’ın ardında, boru trampet takımının önünde canım arkadaşım Yılmaz’la yan yana yürümekteyiz, ben onun solundayım. Benim elimde flama, Yılmaz’da bayrak bulunmaktadır. Tören biter, görüntüler gitmez, belleğime yerleşip kalır ve işte böyle, olur olmaz zamanda anımsarım. Sevimli çocuklardık, aynı mesleğin adamları olmak istiyorduk. Sonra rastlantılar, olanaklar, beklenmedik rüzgârlar bizi savurdu; farklı alanlarda sürdürmek zorunda kaldık çabalarımızı. Ama arkadaşlığımızı her zaman yaşadık ve yaşattık.

Gözlerimi yumup o günleri düşündüğüm anların birinde, doktorların salık verdiği gibi, hareketlenmek, böylelikle sağlığıma çabucak kavuşmak amacıyla yürümek üzere odamdan hızla koridora çıktığımda o ikisini gördüm. Giysileri yine gökyüzü renginde. İkisi de sarı saçlı, mavi gözlü; sesleri, duruşları ilk gençlik günlerimizden kalma. Yıldızlar omuzlarında değil şimdi, göğüslerinin sol yanlarında sıralanmış durumda. Hasan’ın dört, Yılmaz’ın üç yıldızı var yine. (Ben üniversiteden beri yıldızsız ve giysisizim.) Onları birden karşımda görünce yüreğim genişledi, nasıl sevindim… Canlarım benim, sevgili arkadaşlarım. Beni ziyaret etmeye geldiler herhalde diye düşündüm ama yanıldığımı hemen anladım. Ah bu yanılgılar! Demek oluyor ki narkozun etkisi hâlâ üzerimde, kendini sürdürüyor, tümden beni bırakmış değil. Zaten kollarım, bacaklarım delik deşik. Karnımın sol yanında L biçiminde, uzun bacağı 12, kısa bacağı 4 olmak üzere toplam 16 santimetre uzunluğundaki ameliyat yarasının dikişleri; sağ yanında, incebağırsağa bağlı bir torba var. “İleostomi” diyor hekimler ve hemşireler ona. Kalınbağırsağımın ağzı dikildi, kapatıldı; şimdilik uykuda, çalışmıyor. Günü gelince açılıp incebağırsakla birleştirilecek, uyanıp yeniden işe girişecek ve torbadan kurtulacağım. Şimdi sorun, gaz’da. Çok sık yürümem gerekiyor; odamdaki rahat yatakta yatmamalıyım, koridorda dolaşmalıyım. İşte yürüyorum. Hasan Aksaz ile Yılmaz Uğur’a doğru ilerlemeye başladım. Aynı hizaya gelince anladım ki bunlar arkadaşlarım değil; hastaneye temizlik, hasta bakıcılık, yemek, ilaç tedarik desteği ve hizmetler veren özel şirketlerden birinin üst düzey yöneticileri. Önemli adamlar. Göğüslerindeki yıldızları, giysileri, duruşları, bakışları benim sevgili okul arkadaşlarımı anımsatıyor; hatta Yılmaz’ın altdudağındaki gibi derinlemesine bir yarık var üç yıldızlının altdudağında da. Benzerlik bu kadar olur. Doğal olarak belleğim uyduruyor biraz da bunları; hayatıma yön veren o pek önemli arkadaşlarımı çok özledim, yanıma bir gelseler nasıl sarılıp kucaklayacağım ikisini de. Ama yoklar. Şimdilik benzerleriyle yetinmek zorundayım. Her biri “büyük adam” oldu, ülke çapında. Yılmaz Uğur Dışişleri Bakanlığı’ndan emekli yüksek bürokrat; son görevi bir Avrupa ülkesinde elçilikti. Hasan Aksaz ise uluslararası bir Amerikan şirketinin Ortadoğu Bölgesi Başkanı. Yakında emekli olacağı, “merhum” babası gibi siyasete atılıp parlamentoya gireceği, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde çok önemli görevler üstleneceği söylentisi yaygın. Birkaç kez gazetede de okudum bu söylentiye ilişkin haberleri. Kafası Amerikan tıraşlı, bakışları dünyayı kana bulayıp giden çok önemli başkan Bush’u anımsatıyor. Öylesine görkemli bir duruşu var. Göstermeparmağını gözüne sokar gibi sallayarak Yılmaz Uğur’a bir şeyler anlatıyor, belki de buyruklar veriyor. Kaşları çatılmış, sesi sert, biraz da öfkeli.

Yok yok, bunlar benim canım arkadaşlarım olamaz; yalnızca andırıyorlar. Yanlarından geçerken göz göze geldim, hafifçe gülümsedim, başımı belli belirsiz eğerek selamladım ikisini de. Karşılığını aldığımı söyleyemem ama olsun. Çok yoğun çalışan, önemli adamlar bunlar. Benim gibi işsiz güçsüz ve hasta değiller. Dönüp koridoru ters yönde adımlamaya başlayacağım. Yürümeliyim ki gaz çıksın; çok önemli gaz. Bugün kaçıncı gün ameliyattan bu yana; hâlâ tıs yok! “Çok gecikti” deyip kötü kötü baş sallıyor hemşireler. Hastabakıcılar bile kaygılı. Herkese dert oldum. Bazen de hekimler kuşkuyla yüzüme bakıp soruyorlar: “Hâlâ gelmedi mi?”

“Gelmedi efendim” diyorum saygıyla, ama yanaklarım yanıyor. Böyle şeyler konuşulur mu? Bunların ayıp olduğu öğretildi bize; başkalarının yanındayken kalkıp helaya girmekten bile utanmışımdır.

“Allah Allah, neden acaba?”

Suskunlukla, kuşkuyla bakıyorum ben de onların yüzlerine. Neden acaba’ya karşılık söyleyecek sözüm yok; ben nereden bilirim gaz niçin çıkar ya da çıkmaz? Bu denli önemli olduğunu da yeni öğrendim zaten; çok şaşkınım, inanılır şey değil. Neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu günlük koşuşturma içindeyken unutuyoruz hep, hatta hiç öğrenmediğimiz gerçekler var. Günün birinde, bunu anımsatan birisiyle ya da olaylarla karşılaşıyoruz. Hastaneye yatıp kalınbağırsak tümörümü aldırmasaydım, bu çok önemli konuyu asla öğrenemezdim. Öyle bir öğrendim ki ölünceye kadar unutmayacağımı biliyorum. Hele buradayken unutmam olanaksız; anımsatan çok. Biri gidiyor, başkası geliyor. Odam yolgeçen hanına döndü birkaç gündür. Anladığım kadarıyla beni taburcu edecekler ama bu büyük engel yüzünden evime gönderemiyorlar. On dokuzuncu gündeyiz, en eski hastalardan biriyim herhalde. Bu kez Meral Hanım göründü kapıda, başını uzatıp yüksek sesle sordu: “Geldi mi, geldi mi?”

gaz maskesi

Yanaklarım yandı yine, kulaklarımın uçları. Bu kadar bağırma hatun, sağır değilim. “Gelmedi.”

“Tüh! Demek öyle?”

“Evet öyle.”

“Neyse, üzülmeyin Baharten Bey, gelir nasıl olsa.”

Havacıların söylediğidir: “Hiçbir uçak havada kalmaz.” Onlara özenip benim söylediğimdir: “Hiçbir gaz, çıkmadan yerinde duramaz…” Çekilip giden Meral Hanım’ın ardından belli belirsiz gülümsedim. Ne çok soruyorlar. Kızarıp bozarıyorum, sesim düşüyor, bozuluyor. Konu bu kadarla kapansa iyi; daha neler var: Vücudumun atıklarını ölçekli kaplarda biriktiriyorum. Hastabakıcılar belli aralıklarla gelip ölçülerini ilgili çizelgelere yazıyorlar; hemşireler de öyle, sürekli denetliyorlar. Meral Hanım’dan yarım saat kadar önce Doktor Yılmaz Bey kapı eşiğinden seslenmişti; bu da başka bir Yılmaz işte, alt dudağı yarık değil. Esmer ve düşünceli. Ağırbaşlı görünmeye özen gösteriyor. “Gelince hemşirelerden birine haber verin olur mu…”

“Şey, doktor bey, çok mu önemli bu?”

Yılmaz Bey’in gülüşü hâlâ şurada duruyor. “Hayat kadar önemli. Gaz çıkmazsa, can çıkar.” Bu da bir özdeyişti besbelli. Gülünce gözlerinin çevresi kırış kırış. “Çok önemlidir Baharten Bey! Gaz gelmedikçe bağırsaklarınız açılmamış demektir.”

“İyi ama benim bağırsaklarım zaten kapalı, çalışmıyor ki.” Gülümsedim. “Dinlenceye çıktı. Torbam var, biliyorsunuz.”

“Olsun” dedi Yılmaz Bey. “Torbada da izleyebilirsiniz. Kabarcıklar oluşur, koku yapar. Yeter ki gelsin, mutlaka farkına varırsınız.”

Koku deyince arkadaşım Yılmaz’ı düşündüm. Ağzını kapasa da çatlak dudağının arasından sızan ölü hayvan kokusu duyulur. Haklı olarak “Leş Yılmaz”a çıkmıştı adı, hep öyle kaldı. İyi ama ne yapsın, elinde değil ki çocuğun. İçinde bir kedi ölüsü varmış gibi kokuyor soluğu işte. Leş Yılmaz aşağı, Leş Yılmaz yukarı… Ah ne yıllardı; üzülürdüm arkadaşım için. Temiz duygular henüz kirlenmemiş, yürekler örselenmemiş, yüce duygulara gölge düşmemiş; içtenlik, dürüstlük, doğruluk üzerine gölge değil toz zerresi bile ilişmemişti. Bu Yılmaz, sınıf arkadaşlarımızın çoğunun yüz vermediği, dışladığı, konuşmayı bilmez, densiz, edepsiz, biraz da yırtık ve terbiyesiz öğrencilerden önde geleniydi. Açık saçık fotoğraflar bulup getirir, meraklılarına para karşılığı gösterirdi okulun helasında, teneffüs aralarında. Ağzındaki ağır kokuyu bastırmak için, yanında kolonya dolu küçük bir plastik şişe taşıdığı, fırsat buldukça, kimseye göstermemeye çalışarak bir-iki “fırt” çektiği bilinirdi. İçime kuşku düştü işte şimdi: Koridorda kötü bir koku vardı; o ikisinin yanına yaklaştığımda artmış, rahatsız etmişti. Yıllar sonra burada karşılaştığım şirket yöneticisi oydu anlaşılan. Hay Allah, neden daha önce düşünemedim bunu? Beni tanımamış gibi davranması şaşırtıcı değil. O yıllarda arkadaşsız dolaştığı için, şimdi burada yanıma gelip kendini tanıtmaktan uzak durmuş olmalı. Büyüklenme bu, aslında aşağılık duygusunun somut karşılığı. Yoksa Doktor Yılmaz Bey de mi oydu? Hay Allah, paranoyak mıyım neyim? Hayata kuşkuyla baktınız mı, çevrenizdekileri kuşkuyla irdelediniz mi alnınıza ilk basılacak damga budur: “Paranoyak!” Madem öyle, ben de onu tanımamış gibi davranacağım. Ulan Leş Yılmaz! Adam oldun da… Neyse, kendisi bana yaklaşmasa da ardımda dolaşan adamları aracılığıyla beni ne kadar sevip kolladığını öğrendim artık, sorun değil. Hasan’la ikisi, bu ünlü hastaneye yatırılmamı sağladılar, söylemiştim, daha ne yapsınlar? Gerçek arkadaşlık, arkadaşlarını zora sokmamaktır. Bu ikisinden hiçbir beklentim yok ve olamaz. Benim derdim başka; beklediğim şey olmalı artık, sevinçle haber verebilmeliyim ilgilenen herkese: “Geldi, geldi, sonunda geldi!” Canım arkadaşlarım beni ziyaret edermiş, etmezmiş, hiç önemli değil. Canları sağ olsun. Gaz gelsin yeter.

2673 numaralı bölümün upuzun koridoru pek önemli ve çok değerli hastaların özel odalarının yan yana sıralandığı, bazılarının kapılarında belleri tabancalı özel güvenlik görevlilerinin beklediği, hastalar arasında bir büyükşehir belediye başkanı, iki vali, üç emniyet müdürü, birkaç bakanlık müsteşarı ve danışmanı ile memleketi görünmez elleriyle yöneten büyük holding patronlarından en ünlüsü, en önemlisi olan Kâzım Kabancı’nın ve ünlü mafya babası Kırık Hamdullah’ın da bulunduğu biliniyor. Temizlik ve güvenlik şirketleri ile, gece hizmetleri veren ayrı bir şirketin bol yıldızlı üst düzey yöneticileri olan Yılmaz Uğur ile Hasan Aksaz’ın bu koridordan kuş uçurulmamasını, hiçbir hizmetin ve görevin aksatılmamasını beklemeleri, hatta ülkemizin, toplumumuzun çok önemli gaz işleri ve dolayısıyla benimle de ilgilenmeleri çok doğaldır. Odama dönünce düşündüm bunları, durumu irdeledim ve gerçeği saptamakta zorlanmadım. Doğal olmayan, benim gibi sıradan bir ölümlünün, hem de kanser tanısı konmuş bir ölümlünün, koridorun en güzel özel odasında kalmasıydı ki nedenini, niçinini çıkaramıyordum bir türlü. Neyi, kimi, kimleri, hangi önemli tüzel ya da özel kişiliği temsil ettiğimi anlayıp öğrenmek için can atıyordum, ama değil mi ki eski okul arkadaşlarımdan Yılmaz ve Hasan Beyler bana yabancıymışım gibi davrandılar, ben de bozuntuya vermeyip birkaç gün daha süreceği anlaşılan beyliğimin tadını çıkarmaya karar verdim. Beklenen çok önemli konuğun geleceği yok nasıl olsa, öyleyse buradayım, gitmiyorum.

Kapının önüne çıkıp baktım; canım arkadaşlarım bu kez koridorun öteki ucunda konuşuyorlar. Orada bekleme salonu gibi bir girinti var. Kapısız. Geceleyin, hasta yakınlarının üzerinde uyumasına da elveren yayvan koltuklar. Sol duvarda yassı bir televizyon alıcısı. Gidip gelirken durup izlediğim olmuştur; odadakinden daha büyük ekranlı ve daha net görüntülü. Yüzleri televizyonlu duvara yarım dönük. Soluk almaksızın konuştukları belli oluyor. Umudu kestim onlardan, bir “merhaba, nasılsın?” demelerini bile beklemiyorum artık. Ah işte geliyor! Onlarla aynı anda vücudum da kıpırdandı. Karnımda bir şeyler oluyor. Midem bozuldu galiba, gurultu başladı. Leş Yılmaz’ın ağız kokusu, içindeki kedi ölüsü etkili oldu anlaşılan. Hemen döndüm, odaya girdim. Banyodaki klozete oturup kapıyı ayağımla iteledim. Geliyor, geliyor, gözümüz aydın, geliyor! Bağırmamak için kendimi zor tuttum. Dur, heyecanlanma. Nasıl olsa haberleri olur, çizelgeye yazarlar. Acele gaza şeytan karışır. Bekle ve tadını çıkar, yavaş yavaş, aralıklarla gelecektir. Gelsin de rahatla. Önce sen tanık ol, öğren; başkaları daha sonra. “Hayattan bile önemli!” Kendimi dinlemeye, gaz dalgasını beklemeye koyulmuştum ki birden aklıma geldi: Ayağa kalkıp odaya girdim, komodinin üzerindeki not defteri ile tükenmezkalemi alıp okuma-yazma gözlüğümü taktım, banyodaki yerime döndüm.

orantısız gaz

Ve başladı sonunda.

Hâlâ biraz utanmasam, herkesi başıma toplayıp sayıları ve adları onlara yazdıracağım. Ama hayatın çoğu alanında yalnızızdır; işte yine öyle zamanlardan birini yaşıyorum; yalnız ve tek başınayım. Kendim sayıp kendim yazacağım.

Evet, geldi sonunda. Zor geldi. Köpüklerle, tuhaf seslerle, görkemle, coşkuyla, koşturarak girdi torbanın ağzından. Torba kabardı, doldu, balona dönüştü. Üstteki küçük pencereyi, havalandırma deliğini kapatan iki santimetre çapında daire biçimli keçe parçası fazla direnemeyip leş kokusuna yol verdi. Ulan Yılmaz, ulan Yılmaz… Burada da yaptın yapacağını! Alacağın olsun. Tam on dokuz gündür kapalı yerde büyüyüp gelişen ilk gaz, özgürlüğüne kavuşmuştu sonunda. “Hiçbir uçak havada kalmaz, bir biçimde iner yere.” Evet öyle. Hemen not defterine yazdım: Tarih, saat, yer. Sonra ekledim: “Çok önemli gaz, adı Yılmaz.” Sağa doğru bir çizgi çekip “Leş” diye yazdım, eğri büğrü üç yıldız koydum yanına. Bu birincisi. Bakalım ötekiler ne zaman? Artık işi gücü, gerçeği düşü bırakıp en önemli hayat belirtisini beklemeye ve kendimi izlemeye başlamalıydım. Bir süre bekledim ama gerisi gelmedi. Çıktım ben de dışarıya, koridorda yürüyeceğim.

İkinci patlama Hasan Aksaz’ın bulunduğum yere yaklaşmakta olduğunu gördüğüm anda oldu. Koridorun bana göre uzak ucundan bu yana doğru koşarak gelmekte olan Yılmaz Bey ile iki ya da tek yıldızlı ya da yıldızsız temizlikçiler, güvenlikçiler, sağlık hizmetlileri, “posta beyler” yanımdan hızla geçtiler. Hepsi telaş içindeydi. Hasan Bey de yaklaşıyordu, neredeyse gelip omuz vuracaktı. İyice çekildim duvar dibine, kıpırdamadan izledim. Hasan Bey bu denli telaşta olduğuna göre, odalardan birine ya bir bakan ya bakan eşi, çocuğu, yakını, baldızı, şoförü, berberi, şusu busu yatmış ya da yatacaktı. Bu düşünce beni allak bullak etmeye yetti ve korktum, tutamadım kendimi, zaten denetlemem olanaksızdı. Torbanın ağzı büzgülü değildi ki büzüp susturabileyim; özgürlük benden çok onundu artık. İkinci bomba ansızın patlamış oldu böylelikle. Öyle bir ses çıktı ki not defterime yazıp yanına dört yıldız koymalıyım. Adı da hazır zaten, Hasan Aksaz’ın anısına, onun anmalığı.
Durdu, dönüp şaşkınlıkla baktı ve bağırdı: “Heyy, ne oluyor orada?” Korku ve kuşku doluydu Hasan Aksaz’ın gözleri. Bu gidişle işinden ve yıldızlarından olacaktı. “El bombası mı, mayın mı patlatıldı? Solcular burayı da mı ele geçirdi? Yoksa PKK’lılar baskın mı yaptı? Heyy, nöbetçiler! Gizli açık, formalı formasız elemanlar hemen koşun! Kapıları tutun. Torbalara el koyun!”

Önde güvenlikçiler, arkalarında istihbaratçılar, gözetleyiciler, ayakkabı boyacıları, sucular, süpermarket servislerinin sürücüleri, kapıcılar, taksi sürücüleri, pazar tezgâhtarları ve bilumum görevliler gelip önümde duvar ördüler; Hasan Aksaz’ı perdeleyip korumaya aldılar. İki adım öne çıkan nöbetçi sözcü sordu dizginlenmiş öfkesi ve kuşkuyla: “O ses senden mi çıktı ulan beyefendi?”

Belli belirsiz gülümsedim. Bu soru, başka yerde, karanlık bir koridorda olsam başka türlü, örneğin tekme tokat sorulurdu mutlaka. “Beyefendi” duruşumu takınıp karşı soruyla yanıtladım: “Hangi ses?” Hiç haberim yokmuşçasına çevreme bakındım. “Ne sesi?” Tınmadım yani; aklım başımdan gitmiş, korkularım dağılmış olmalıydı.

“O ses!” diye yineledi çatlak dudaklı, üç yıldızlı Leş Yılmaz Bey. Ne zaman gelmiş, nereden çıkmıştı? Şaştım kaldım.

Eğilip kulağına fısıldadım: “Bu ikinci patlama canım arkadaşım! Çok önemli…”
Zeki adamdı vesselam, durumu hemen kavradı. “Yaa, öyle mi?” deyip göstermeparmağını çenesine dayadı, bir an düşündü, soluğunu bıraktı ve sonra görüşünü sözlü olarak açıklamak üzere yeni bir soru yöneltti: “Birincisi ne zamandı?”

“Yirmi dakika kadar oldu sanırım” dedim.

“Güzel…” diye mırıldandı, kaşlarını çattı, kendi kendine söylendi: “İyi ama biz niçin duymadık?” Başını aşağı yukarı, sağa sola, öne arkaya salladı. “Adamlarımız uyuyor mu?” Bu soru kendineydi, hemen geçiştirdi. “Peki, not ettiniz mi Baharten Bey?” dedi.

“Ettim ettim, kaygılanmayın!” deyip gülümsedim. “Defterime yazdım.”

“Çok güzel” dedi Yılmaz Bey, sesini yükseltti. “Yanlış anlamışız Hasan Bey” diye seslendi. “Önemsiz bir…” Durakladı. “Önemli ama, şey…” Ne diyeceğini bilemiyordu.

“Oradan bağırma öyle, gürültü ediyorsun!” diye bağırdı Hasan Aksaz. “Yanıma gel, burada konuş. O ne sesti öyle, havan topu gibi! Önemli değil diyorsun bir de…”

“Önemli efendim, önemli” diyerek koşturdu Leş Yılmaz Bey.

Ardından bakıp güldüm. “Bir yumurtayı sekiz kişiye taşıtır bunlar.” Hay Allah, kimin sözüydü bu? Ne anlamlı, ne derinlikli bir söz… Yakında uçaksavar topu ya da makineli tüfek gibi patırdayacağımı seziyordum. Seyreyle cümbüşü o zaman. Artık bakan mı bakmayan mı, yıldızlı mı yıldızsız mı, uşak mı efendi mi, kim gelirse gelsin durduramazdı. Torbam iyi çalışıyor, yüzümü kara çıkarmayacağa benziyordu. Hemen odama girip kapıyı kapadım. Not defterimi, tükenmezkalemimi alıp banyoya girdim, oranın kapısını da kapadım, klozete oturdum yine. Beklediğim o mutluluk anı gelmişti; bir yandan patlamaları dinliyor, hemen ardından gerekli bilgileri defterime yazıyor, her sesin yanına yıldızlar koyuyordum. Sonunda, oldukça görkemli ve anlamlı bir liste oluştu.

Üçüncü ses: Sauna dedikoducusu İbrahim Şersoy. Zaman zaman rakı sofrasında yanıma oturur, içmez, yalnızca yer. Görevdeyken içmez bunlar. Artık öğrendim. Ansızın çıkıp gelirler, sırıtırlar. Ah ne güzel rastlantı! Hadi ordan yüzsüz herif! Ne rastlantısı? Üçerden altı yıldız; kokardında kılıç kalkan yok. Sade bir vatandaş. Geveze. Emekli. Nöbetçi dırdırcı.

Dördüncü ses: Çetin Yalgızhan. Sese duyarlı. Bir kokart, bir yıldız var göğsünde. Yargı işleriyle uğraşıyor. Sekizinci katta oturuyor, ama apartman kalorifer kazanının sesini duyduğu için uyuyamıyor. Zararsız görünüyor. Sinsi. Az konuşup çok toplayan. Fevzi ile ortak iş tutuyorlar. Aç gözlü. Paraya doymuyor bir türlü. “Ajan” bozuntusu piyon.

Beşinci ses: Sedef Erdemli: Sessiz, arsız, yüzsüz bir ses bu. Sinsi. İçerden pazarlıklı. “Ben senin dostunum! Ben senin dostunum!” İstemiyorum ulan senin gibi bin yüzlü dost. Karşıma son çıktığında kovalamıştım.

gaz maskesi

Altıncı ses: Piyano tuşlarının çıkardığı sesleri andırıyordu. İstese heykeltıraş ya da yazar bile olabilirdi ama piyano çalıyor, arkadaşlarını izliyor, raporlar yazıyor, görünmez paralar kazanıyor. Hasan Aksaz’ın has adamlarından birisi. Rami Öztan. Soluk benizli. Kıskanç. Kibirli. Yarışkan. Bir köpek ölüsü de bunun içinde yatıyor. Yoksa kedi miydi?

Yedinci ses: Havlayan gaz. Hırıltılı, gevrek, abartılı, yapay. Ali Rasim Çomar koydum adını. Yılmaz Uğur’un kapısında “ikamet” ediyor. Tasmalı. Üçerden altı yıldız bunların hepsine; sağ hizalarına ok çıkarıp ekledim özenle.

Sekizinci ses: Kapkara bir ses, daha da kararmış bir surat. Erman Ataker. Liseden, üniversiteden sınıf arkadaşım. Unutmam mümkün değil bu adamı. Kırk dört yıllık yoldaşımdı, ötekiler hain düşman, bu zavallı satılmış, en adi muhbirim çıktı.

Dokuzuncu ses: Ali İhsan Yandoğan’ın gevşek sesini andırıyor. İki eli günde beş kez kulaklarında; sesleri dinliyor, topluyor, devşirip biriktiriyor; sonra yazıya dönüştürüyor. Kendini çok önemsiyor. O olmasa ülkede deprem olur, bütün minareler yıkılır.

Onuncu ses: Fevzi Sanlı. Sıtmalı. Dördüncü sesin benzeri. Bir elmanın ikinci yarısı. “Alçaklara kar yağıyor üşümedin mi / Sen bu işin sonunu düşünmedin mi?” türküsünü çok seviyor. Kars yöresinden oyun havalarına da yabancı değil. Kendini tilki kadar kurnaz sanıyor, gördüğü bütün ışıklara tutuluyor, kısır tavşan.

On birinci ses: Hikmet Öner. Bir jinekoloğun acılı sesi. İktidarsızlığın inlemesini andırıyor. Her şey elinin altında, ama o kadar. İlaçlı balık yese de akşamları, boşuna. Artık sesi çıkmıyor. Bütün vücudu uykuda.

On ikinci ses: Erman Özdilber. Diş sızısı. Karısının eteğinin altında saklambaç oynuyor. Kendi cinsine düşkün. Kadın sesinden hoşlanmıyor. Sondan ikisinin yanına yılanlı simgeyi koydum yıldız yerine. Uzman bunlar; bozuk ses uzmanı.

E ama artık yeter. Bütün sesleri kayıt altına alacak değilim. Ne dinleme aygıtı var elimin altında, ne anten, ne de uzaktan kumandalı ses yükseltici. Zaten gözlerim yanmaya başladı. Tuvaleti mavi bir gaz tabakası doldurdu. Hemen buradan çıkmalıyım. Torbamı, pantolonumu topladım. Tuvalet kâğıdıyla kurulandım. Ellerimi ilaçlı sıvı sabunla yıkayıp havluya sildim. Kapıyı açtım. Mavi tabaka odaya yöneldi, oradan pencereye ulaştı hızla. Gökte, denizde, gömlekte, giyside güzeldi bu renk ama buradaki ağır kokuyla birlikte kirli bir çamurgaza dönüşmüştü, hiç çekilmiyordu. Ben dışarı çıkınca banyonun havalandırma dizgesi çalışmaya başladı. Pencereye koşup iki kanadını birden açtım sonuna kadar. Dışarıda ilkyaz, karşı bahçede yeşilini parlatmış ağaçlar, renklerini yenilemiş çiçekler, aşağıdaki parkın çevresinde sarı mimozalar. Oralara bakarken bir yandan odaya dolan temiz havayı, öte yandan, yanı başımdan, pencere aralığından dışarıya doğru uçuşan mavi gaz tabakasıyla ağır kokunun birbirlerine saygılı biçimde davrandıklarını izleyip sevinç ve gurur duydum. Ne de olsa çok önemli adamların adlarını vermiştim çok önemli gazlarıma.

Mavi tabaka uçup gidince koku da kalmadı; odaya temiz hava dolunca pencereyi güzelce kapatıp huzura erdim. Elimdeki deftere, defterdeki adlara, adların iki yanındaki simgeli – simgesiz yıldızlara göz atıp yazıklandım. “Bir ses, bir koku bile olamadınız!”

Tam o sırada Meral Hanım girdi odaya, umutsuzca sordu: “Hâlâ gelmedi mi Baharten Bey?”

“Geldi” dedim sıkıntılı, çekingen, utangaç ama coşkulu.

“Hemen gidip Yılmaz Bey’e müjdeyi vereyim” dedi.

“Öyleyse şu defteri de götürün” deyip uzattım. “Burada, gelenlerin adları, geliş tarihleri, saatleri yazılı.”

Not defterini elimden alırken yüzüme kuşkuyla baktı Meral Hemşire. “Kimlerin adları?”

Gülümseyip omuzlarımı silktim. “Okuyunca anlarsınız. Sesler uçar, gazlar kaçar, yazılar kalır Meral Hanımcığım…”

Yazan: Burhan Günel

27-31 Mayıs 2009
Keklik Pınarı-Ankara

Burhan Günel’e Kurulan Komplo

31 Ocak 2009 Yazan:  
Kategori: Manşet

Aşağıda okuyacaklarınız herhangi bir öykü veya romandan alıntı değil. Öykü ve romancı Burhan Günel’e kurulan acımasız bir komplonun kendi ağzından dışavurumudur. Metni bana gönderdiğinde -kendisine de belirttiğim gibi- bunun usta bir yazarın hınzır zekasından doğma bir öykü olduğunu sandım; fakat ekteki hastane bulgularını da okuyunca şoka uğradım. Durum ve yaşanan bu olağanüstü olay açıkça gösteriyor ki, Burhan Günel’in tedavisi ayladır sürüyor ve kendisi yakında ameliyat olacak.

Sizden ricam, aşağıdaki metni çevrenizdekilere muhtelif vasıtalarla (e-mail, site veya blog kanalıyla vb) iletmeniz ve bu komploya karşı duyarsız kalmamanızdır.

Burhan Günel hakkında bilgiye buradan ve şuradan ulaşabilirsiniz. Edebiyatçılarımıza sahip çıkalım… (Hakan Bilge)

21 Ocak 2009: Ülkemizde gerçek hukukun ve insan haklarının hayata geçirelemediğinin canlı bir örneği…

2007 yılının kasım ayının son haftası. Yirmi sekiz yıldır tanıdığım bir meslektaşım telefon etti. Mersin’de yaşayan Hikmet adlı bir jinekolog doktor dostunun Akdeniz’den balık getirdiğini söyledi. Beni eşimle birlikte akşam yemeğine davet etti. Bu eski meslektaş (emekli hava subayı, adı Fevzi), Ankara Barosuna kayıtlı bir avukattır, yani HUKUK ADAMI. Kendisi gibi, benim de tanıdığım bir başka (emekli kara subayı, adı Metin) HUKUK ADAMI daha vardı. Bir doktor, bir de bu dörtlüyü tamamlayan başka biri: Ankaradaki bir üniversitede öğretim üyesi, Erhan adında, “prof.” etiketli diş hekimi. Eşleriyle birlikte gelmişlerdi. Ben de eşimle gittim. Havacı emekli binbaşının bunca yıldır hiç görmediğim küçük kızı da vardı. Önce soğuk mezelerle içkiye başlandı, sonra sıra sıcak yemeğe geldi; balıklar tabaklar içinde getirildi. Benimkinin rengi biraz koyuydu ama üzerinde durmadım. Yanımda oturan jinekolog, ısrarla rakı içmemi istiyordu. Oysa soğuk algınlığından tadım kaçmıştı, ilaç alıyordum. Hangi ilaçları kullandığımı sordu, söyledim. “Ben yanınızdayım, içebilirsiniz” dedi. “E, hekimim yanımda, o böyle söylüyorsa içerim” dedim ama yine de ölçülü gittim, ikinci dubleden sonra içkiyi kestim. Kısacası, o akşam, Ankara Barosu’nun Gölbaşı’ndaki lokantasında bana ilaçlı balık yedirildi. (Hesabı, soyadı şimdilik bende saklı olan avukatlardan biri, kredi kartıyla ödedi.) Bunlardan ikisi “Hipokrat Andı” içmiş, yani yemin etmiş hekim. Diğer ikisi hukuk adamı; adalet işleriyle uğraşıyorlar. Hepsi de yükünü tutmuş, zengin olmuş, açgözlülük örneği. Bir ortak özellikleri de, ikiyüzlü yaşamlarından dolayı, HASTA ADAM olmaları. “Artık, kadın vücudu görünce midem bulanıyor!” diyen biri iktidarsız; birinde ses takıntısı var, sekizinci kattan bodrumdaki kalorifer kazanının sesini işittiği için uyuyamıyor; biri kan kanseri, hastaneleri dolaşıp duruyor; biri gizli eşcinsel. (Bir eşcinselin eşcinselliğini açık etmesi, ülkemizdeki toplumsal koşullarda yürek ve mertlik ister. Eğer yürekliyse, mertse, birazcık onurluysa, evlenip karısının eteğinin altına saklanmasına gerek kalmaz; ama bunda “ar namus tertemiz.” Rahmetli anneannemin sözüdür; ar damarı çatlamışlar ya da ameliyatla alınmışlar için kullanırdı.) Bunlar, hiçbir yerde tek başına dolaşamayacak kadar ödlek aynı zamanda, kendi gölgelerinden korkarlar.

O balıktan sonra, bir tek çürüğü bile olmayan dişlerimde ve ağzımın tamamında büyük çaplı sorun çıktı. Diş hekimi olan bir akrabamın çabasıyla birkaç ayda atlattım; yani dişlerimi dökemediler. Ancak, bana yedirilen o ilaçlı ve mikroplu balığın ardından apışaram, dört ay kadar süreyle, lokal anestezi yapılmış gibi donmuş olarak kaldı. Türlü çabalar sonunda cinselliğimi de kurtardım. Hesap edemedikleri bir şey vardı: Çok dirençli bir insanım. Yanı sıra, bağışıklık sistemim, olması gerekenin on altı katı dayanıklı. Bana aşı filan gerekmiyor hiçbir konuda; örneğin hepatit aşısı için hastaneye gittiğimde kan tahlili yapılınca, aşıya gerek olmadığını söylediler. İlaçlı ve mikroplu balığın ardından da bağışıklık sistemi savunmasını başarıyla yaptı, ufak tefek arıza dışında vücudum kendini korudu.

Bu dörtlü çete, benimle ilgili görev almıştı. Güz de Geçer adlı son romanımda, alındıkları bir paragraf vardı, o paragraftan dolayı dişlerimi dökecek, cinselliğimi öldüreceklerdi. (Bilgisayarıma girip yazılarımı okudukları için, romanın ilk yazılışındaki “İnanmıyorlarsa kızlarını göndersinler” tümcesinden alınmışlardı. Sonradan bunun ağır kaçacağını düşünüp o paragrafı, romanın kadın karakterine, “İnanmıyorlarsa senin cinsel performansınla ilgili bir rapor düzenleyeyim, fotokopiyle çoğaltır, meraklılara dağıtırsın” gibi bir şeyler söyletmiştim.) Beni çökertme tasarısı bu sözlerimin öcünü almak, beni cezalandırmak, aralarındaki o iktidarsız doktor gibi cinsel güçten yoksun kılmak, yanı sıra dişlerimi dökmek amacıyla kotarılmıştı, ama yapamadılar, başaramadılar. Yine de son bir yılım çok kötü geçti. Ardımda dolaşan arabalar (plakaları bende), edebiyatçı görünümlü, yetenek ve ahlâk yoksunu muhbirler, telefonlarımı dinleyenler, bilgisayarıma girenler, kapı diyafonundan, Tv anteninden evimi, arabadaki radyodan konuşmalarımı dinleyenler, komşu kılığında muhbirlik yapanlar… Hepsinin kimliğini saptadım ve birtakım kendi alanlarında çok etkili ve güvenilir kişilere verdim. Şimdi sıra bende; artık bu çeteyle ve üyelerini azmettirenlerle mücadele edecek kadar iyi hissediyorum kendimi; yaşadığım şaşkınlığı atlattım. Bunların ipliğini pazara çıkaracağım ve ömrümün sonuna kadar bu dörtlü çetenin ve onlara emir verenlerin peşinde olacağım.

Her ülkenin polisi, istihbarat örgütü vardır. Bizim de var; saygı duyarım. Bu örgütlerde çalışanlardan tek beklentim, görevlerini yaparken insani duruşlarını yitirmemeleridir. Örneğin, yatak odamın yanına park ettikleri bir minibüsten benim cinsel hayatımı izlemeleri hiç yakışık almaz, sonuç da vermez. Gelelim bu örgütlerin tepe tepe kullandıkları adi muhbirlere… İşte onlar, dünyanın en eski mesleğini sürdürenlerden bile zavallı ve aşağılıktırlar. Romandaki yan figürler onlardır ve bundan sonra da onlar olacak. Sözümona edebiyatçılar, şairler, dergi yöneticileri, sendika ve dernek yöneticileri, yayınevi sahipleri ve yönetmenleri var aralarında. İşkenceden geçip pes etmişler var, böylece muhbir olmuşlar var. Üniversite prof.ları, doçentleri, yardımcı doçentleri, araştırma görevlileri, “ajan olacaksın” diye aldatılmış ve dünyanın en aşağılık işi olan muhbirliğe yöneltilmiş öğrenciler var. Hadi eksik kalmasın; benimle yazışanların elektronik posta adreslerinin arasında ve facebook’ta da var onlardan; her yerde olduğu gibi sanal dünyada da aramızdalar. Onlar, bit ya da tahtakurusu örneği, insanların kanlarıyla beslenirler.

Sağlığım yerinde dedim ama bir süredir kanamam var. Tahliller temiz çıktı, birkaç gün içinde kolon taraması yaptıracağım. Eğer, sözünü ettiğim çete ya da onlara emir verenler, doktorumu olumsuz eylemler ve yorumlar için yönlendirirlerse, sorumlusu öncelikle bu dörtlü çete ile çete üyelerini azmettirenler, sonra da doktorun kendisi olacaktır.

Bu metni facebook’ta 29 Aralık 2008 günü yayımlamıştım, bugün de ileti olarak pek çok arkadaşıma, tanıdığıma ulaştırdım. Yaklaşık bir yıldır sözlü olarak anlattığım insanlar var zaten. Belgelerin tümünü verdiğim on bir kişi ise çok özel bilgilere sahip. Daha sonraki gelişmelerden yine haberler ileteceğim; yasal işlemler aşamasında ise durumu, konuyla ilgilenen herkes basından öğrenecek zaten. İşte, edebiyat, böyle kirli alanlarda dolaşan tahtakurularını bile anlamamıza olanak sağlayabiliyor. “İnsan, bu meçhul” demişti Dale Carnegie; o bilinmeyeni edebiyat aracılığıyla da çözmeye çalışıyorum. Çözdükçe okurlarımla paylaşacağım.

22 Ocak 2009, kolonoskopi sonuç raporu

ÖZEL TANDOĞAN MAGNET TIP MERKEZİ
GASTROENTEROLOJİ ENDOSKOPİ ÜNİTESİ
Tel.: 0312 212 8080
Mebus Evleri Mah. Anıt Cad. No: 12 Tandoğan-Ankara

Adı, soyadı : Burhan Günel
Sistem no : 3055
İşlem no : 1
Tarih : 22.01.2009
İşlem saati : 15:57:59

SOL KOLONOSKOPİ

EC-201WL Fujinon Video kolonoskopla 60ıncı cm.ye kadar girildi

Anal kanal : Hipertrofik anal papillalar saptandı.
Sigmoid kolon : Yaklaşık 25inci cm.de lümenin 2/3’ünü kaplayan, ancak 13 mm çaptaki endeskopun geçişini engellemeyen, kısmen eksuda ile kaplı vejetan oluşumlar gözlendi. Bu oluşumlardan 10 adet biyopsi alındı. Darlık alanı yaklaşık 2-2,5 cam uzunlukta idi. Darlığın üstündeki alan normal idi.

Dessenden kolon : Yer yer kirli alanlar gözlendi. Temizlenerek gözlenen kısımlar normal idi.

TANI : Aktif dış hemoroidler
Peri anal polip
SİGMOİD CA

Prof. Dr. Kemal DAĞALP

Gastroenteroloji Uzmanı


PATOLOJİ RAPORU

27.01.2009

Makroskobik Bulgular : E.B. 0.3×0.3 cml ölçülerinde 10 adet doku parçası

Mikroskobik Bulgular : İncelenen doku örneklerinden altısı fibrinöz materyalden oluşmaktadır. Dört doku örneğine ait kesitlerde, yüzeyinde fibrinöz eksuda içeren yüzey epiteli altında lamina propriada lenfoplazmositer hücreler, PMN lökositler ve hiperemik damarların izlendiği fibröz bağ dokusu görülmektedir. Faveolar epitel ile yer yer dilate görünümünde ve irregüler şekilli glandları çevreleyen epitel hücrelerinde nükleer irileşme ve hiperkromazi, yer yer belirgin nukleol, stratifikasyon, mitotik aktivite, atipi ve anizonükleozis varlığı dikkati çekmektedir.

TANI : Ağır displazi (ADENOKARSİNOMA İN SİTU)
Bulguları : Sigmoid kolon, biyopsi

Dr. Tülay EVRENKAYA
PATOLOJİ LABORATUARI
Karanfil Sokak 19/7 Ankara
Tel.: 418 855 Fax: 419 29 24

Benim yorumum:

“Adenokarsinoma in situ” tanısı, jinekologlar tarafından, kadın hastalıkları kapsamında, daha çok rahim ve ötesindeki yapısal değişiklerle ilgili olarak konan bir tanı. Bana ilaçlı ve mikroplu balık yediren dörtlü çetenin elemanlarından biri, Mersin’de yaşayan, Hikmet adlı jinekologdur. Dolayısıyla, bendeki tümör oluşumu, bir jinekologun elinden çıkma yapay üretimdir. Bugün, ileri tetkik ve ameliyat için hastanelerdeki girişimlerimi başlatıyorum. Kaçınılmaz bir operasyon görünüyor, ama “habis” olmayan bir olguyla karşı karşıya olduğum için, çok da önemsemiyorum.

Elbette ki bu dörtlü çetenin mensuplarıyla onlara emir verenlere kök söktüreceğim. Hayatımın bundan sonraki birincil savaşımı bunlarla olacak. Ne yazık ki bunu bana yapanların arasında asker emeklisi iki avukat ve iki hekim var ama daha da vahimi biri emekli, biri halen önemli bir görevde rütbeli asker bürokrat var. Biri, sınıf arkadaşım.

Bu bilgileri, yalnızca bir edebiyatçıya tanıklığınız için gönderiyorum. Başka bir beklentim yok. Can sıkıcı şeyler ama, çevremizdeki tehlikeleri, sinsi mayınları görmemiz, bilmemiz bakımından yararlı da olabilir diye düşünüyorum.

Sevgi ve saygılarımla.

Burhan Günel
28 Ocak 2009
 Keklik Pınarı-Ankara