Yeşilçam’ın Politikayla İmtihanı

29 Aralık 2013 Yazan:  
Kategori: B Filmleri, Manşet, Sanat, Sinema, Türk Sineması

Bu yazıda, Cüneyt Arkın’ın Cemil ve Cemil Dönüyor filmlerinden hareketle 70’lerin polisiye sinemasının asal bileşenlerini ve bu filmlerdeki suç ve suçlu etiğinin doğasını okumaya çalışacağım. Yanı sıra her iki filmdeki ideolojik parametreleri gözden geçirmek suretiyle Arkın’ın Türk sineması için ne ifade ettiğini de göstermeye çalışacağım.

hakan-bilge-sinema-yazilari70’ler Yeşilçam’ın tarihe karışmasına ramak kaldığı dönemlerdir. Dönemin tecimsel eğilimi “kadın seyircinin yeniden evine dönmesine neden olmuştur.” (1) Bu sancılı yıllarda arabesk filmler vasıtasıyla erkek izleyicinin sinema salonlarını doldurması da sağlanmıştır. (2) 1980 sonrası ve 1980–83 arasında da durum pek farklı değildir. (3)

70’ler siyasal çalkantıların, sokak kavgalarının, cinayetlerin giderek tırmandığı, ekonomik krizlerin birbirini izlediği bir zincirleme kaoslar dönemidir. (4) Birçok sosyologun “kardeş kavgası” biçiminde yorumladığı, geniş yığınların “sağ–sol çatışması” olarak okuduğu kanlı dönem, iki darbe atlatmış, çocukları darağaçlarında sallandırılmış, yazarları, aydınları sokak ortalarında güpegündüz öldürülmüş bir ülkenin handiyse en haşin ve zalim dönemidir.

Mevcut sosyo–ekonomik–politik dağdağanın Türk sinemasına olabildiğince az yansıdığını söylemek yerindedir. Şaşılacak ölçüde dönemin prodüktörleriyle yönetmenleri sosyal olaylara o denli duyarsızdırlar ki 12 Eylül darbesine yaklaşıldıkça, erotik yapımlarda ve seks filmlerinde müthiş bir artış gözlenmiştir. Sokaklarda gençler öldürülürken yapımcılar kasalarını doldurma derdine düşmüşlerdir! Bu, toplumsal yalıtılmışlığın, yabancılaşmanın doğal bir sonucu mudur? Aslına bakarsanız, anlı şanlı prodüktörlerin, daha on yıl önce Türkan Şoray’ları, Ediz Hun’ları yöneten yönetmenlerin birdenbire seks filmi yönetmeye başlamalarını kapital kavramı çerçevesinde düşünmek daha doğru olacaktır.

İşte, bu kaotik zamanlarda, dönemin sosyal açmazlarını, politik kargaşasını yansıtma derdinde olan bir film belirdi: Cemil. Filmde, her dönem inanılmaz bir hızla film çeken, dublör kullanmayan (5), “adını unutan adam” (6) Fahrettin Cüreklibatur, namıdiğer Cüneyt Arkın, Kirli Harry’liğe soyundu. Parçala Behçet’in zanaatkâr rejisörü Melih Gülgen’in filmin devamını da çektiğini görüyoruz: Cemil Dönüyor.

cuneyt-arkin-cemil-filmi-hakanbilge-sinema-yazilarimelih-gulgen-cemil-filmi-hakan-bilge-sinema-editoru

Turkish Kirli Harry: Cemil

Söz konusu ikilemeyi detaylandırmadan önce, perde arkasını ve motivasyonlarını daha iyi aydınlatabilmek için çağdaş polisiyelere bakmak gerekecek: Amerikan sinemasında düşük bütçeli kara filmleriyle tanınan Don Siegel’in Dirty Harry’si (1971, Kirli Harry) polis müfettişi Harry Callahan’ın (beyaz perdeyi sürekli kana bulayan muhafazakâr Clint Eastwood) çalışma ahlakıyla kriminal bakış açısı nezdinde liberal sistemin emniyet anlayışını, liberal yasaları eleştirse de anti–demokratik açılımları yüzünden sorunlu bir polisiyedir. (7) Serinin öteki dört filmi (8) daha da arızalı filmlerdir. Kirli Harry serisinin bileşenlerini kısaca özetleyeceğim:

Sokak aralarında hırsızlık yapan ‘küçük adam’ı alnının orta yerinden mıhlamak.

Bir seri katili öldüren suçlunun toplumu pislikten arındırdığı için suçunu örtbas etmek.

Her durumda magnum’a sarılıp western’lerin hızlı silah çeken sheriff’leri ve serseri cow–boy’larını model alarak ortalığı savaş alanına çevirmek.

Homoseksüellerden nefret etmek.

Liberal yasalara iman etmek.

Kriminal araştırmalarda yasaları delip kendi yöntemlerini kullanmak.

Adaleti sağlamaya çalışırken, daha doğru bir ifadeyle, kamu huzur ve düzenini korumaya çalışırken kendi yöntemlerini uygulayan, gerektiğinde şiddete başvurmaktan çekinmeyen gözü pek polis tipolojisi 70’lerden 80’lere uzanan çizgide çok defalar sinemada, özellikle de Hollywood’da işlenegelmiştir. Suçluları yakalamada, organize suç örgütlerini çökertmede başarı kazanamayan, salt liberal sistem yasaları dâhilinde kamu düzenini sağlayamayan polis (9), çözümü zor kullanmada, şiddet sergilemede bulurken, ister istemez, faşizan polis devleti şiarını da omuzlamış oluyordu. ‘Derin devlet’ tanımlaması emniyet içindeki alt–birimlerin varlığına işaret etmektedir. ‘Devlet içinde devlet’, ‘devletin asıl yüzü’, ‘derin devlet’, nasıl tanımlarsanız tanımlayın, özerk emniyet birimleri ve alt–birimler, amaçlarından saparak örgütlü suçun resmi kanadını oluşturmaktadırlar. Kirli Harry’nin ikinci filmi Magnum Force’da (1973, Silahın Gücü, Post) olası suç yapılaşmasına ve yaklaşan tehlikeye dair ipuçları sunulmaktadır. Bu tehlike, liberal emniyet yapılanmasının sonunu getirebileceği için, sistem risk altına girebileceği için, Kirli Harry mevcut polis örgütünü çökertme ihtiyacı duyacaktır. Çünkü aslolan liberal sistemin varlığıdır. Mantıklı çözüm önerileri gelmedikçe sistemin kucağında oturmak lüzumu vardır. Bu, Harry’nin omuzladığı bir siyasal etikettir.

clint-eastwood-filmleri-hakan-bilge-yazar

Kirli Harry’nin sinemasal formülasyonlarını özetlerken, polis müfettişinin çalışma yöntemlerini de sıralamıştım. Harry’nin karşısındakiler ise kimi kez onun önüne dikilen bir polis müdürü, kimi kez yanında eğittiği çırak–polis, bazen kurtarıcılığını yaptığı bir senatör, bazen pek kibarca davranmadığı gazetecilerdir. Tabii bunlar yan–figürler. Mücadele ettiği ise küçük çaplı hırsızlar, bazen suikastçılar, emniyet içre yapılanmış polis timleri, tecavüzcüler, seri katillerdir. Sinemanın alışık olduğu iyi–kötü formülasyonu işlerlik kazanmaktadır kısaca. Bir yanda sistemi korumakla görevli prensip sahibi polis, beri yanda bu sistemi varlıklarıyla tehlikeye atan suçlular… Ama suçun orijini, suç olgusu, sosyo–ekonomik–psikolojik gerekçeleri sümenaltı edilmektedir. Ve meselenin ana damarı da bu, belki nirengi noktası. İnsan–öznenin refahını muştulayan kapitalist sistemde suç niçin işlenmektedir? Banka soyanlar, gasp yapanlar, hatta küçük marketleri soyan azınlıklar keyiflerinden mi suç işlemektedirler? Ya burjuvazi? Proletarya? Sınıf çelişkileri? Sözünü ettiğimiz motivasyonlar hakkında ne derinlikli bir doneye ne de mantıksal çıkarımlara rastlamayız. Yalnızca suçlular vardır ve karşılarına dikilen maço ve haşin polisler. Öte yandan; suç işleyen öznelerin genellikle azınlıklardan seçilmesi (Zenciler, Latin Amerikalılar, İtalyanlar, İspanyollar, İrlandalılar vd.), uyuşturucu şebekesini oluşturanların Uzakdoğulular olması vb. gibi göze batan unsurlar, 70’lerde çekilen birçok polisiyeye ırkçı bir bakış açısı da kazandırmaktadır. Mafya babası mı lazım, söz konusu tipleme hemen bir İtalyan olacaktır. Uyuşturucu şebekesi mi? Alın işte, orda ağzı bozuk negro’lar duruyor. İspanyollar, Japonlar (yakuza’lar), Çinliler öteki suç kanadını oluştururlar.

Buraya değin bahsetiklerim büyük ölçüde 70’lerin ve onu izleyen 80’lerin Amerikan sinemasını baz alarak özetlediklerimden oluşuyor. Bununla birlikte Amerikan sinemasındaki gibi çeşitli ülke sinemalarında ötekileştirme operasyonlarının filmlerin entrikasına damgasını vurmuş oldukları mimlenebilir. Bugünlerde Avrupa’da çekilen sözde tarafsız filmlerde Araplar ‘öteki’dir. (10)

Cemil ve Cemil Dönüyor’da Amerikan filmlerindeki polisiye tipolojisinden, yan–figürlerden devşirilmiş tiplemeler yer alır: Tırsak bir polis müdürü, polis müfettişinin yardımcısı, suç işleme eğilimindeki trajik baba figürü, öldürülmüş bir genç kız, underground örgütlerle kol kola vermiş kaypak bürokratlar, holding patronları, solcu gençler, tipi kayık iri vücutlu gangsterler her iki filmde de karikatürleştirilmiştir. Elbette tipleme operasyonu şu en eski klişeyi sinemasallaştırmak içindir: iyi–kötü klişesi. İyiler iyidir, kötüler de kötü. İyiler: polis şebekesi, askerler, varoşlarda yaşayan aileler, öğrenci gençler… Kötüler: patronlar, siyasetçiler, gangsterler… Ya sistemi oluşturan ögeler? Burjuvazi–proletarya çelişkisi? Yüzeysel birkaç vurgu dışında ciddi bir sistem analizi bile yok. Bununla birlikte sistemin bizatihi kendisine duyulan bir güven söz konusudur. Sistemi yaşatma derdi her şeyin ötesindedir ve mevcut düzenden yana tavır alınmıştır. Sadece bazı pisliklerin, sistemin çarklarını kirlettiği gerçeğine vurgu yapılır. Öyleyse varolan pisliklerin temizlenmesi elzemdir.

hakan-bilge-film-elestirileri

Muhafazakâr, Osmanlı sevdalısı, milliyetçi polis Cemil:

“Polis bu ülkede gerekeni her zaman yapmıştır.”

diyerek liberal sistemi ve güvenlik güçlerini yüceltir. Polisin şu geçen süreçte yaptıkları incelendiğinde hastalıklı bir düşüncenin larvalar misali kök saldığı gerçeği kuşku götürmez. Neyse, konumuza dönelim: Doğan Avcıoğlu’nun Milli Kurtuluş Tarihi’ni oğluna hediye eden Cemil, mafyatiklerin saldırısı sonucunda tam yedi kurşun yer; ama ölmez! Cemil Dönüyor’da akıl almaz serüvenlerine devam eden idealist polis, sol görüşlü öğrencilerle iş birliğine de soyunacaktır. Üniversite öğrencileriyle birlikte hareket eden, kafa kafaya veren, hatta onları örgütleyen Cemil; yasalar çerçevesinin dışına çıkar, gangsterlerle sokak kavgalarına tutuşur. Hantal stiliyle karate yapan o bildiğimiz Cüneyt Arkın vardır karşımızda. Kalabalığın arasına dalan, hepsini tek tek yok eden usta dövüşçü yani. Ters ninja kanunları benzer bir biçimde Battal Gazi, Karaoğlan, Tarkan, Malkoçoğlu gibi düşük bütçeli, kitsch, trash avantür–tarihsel yapımlarda pratize edilmiştir. Arkın, hantal stiliyle farklı janrlarda benzer marifetlerini sergilemektedir. Yıkılmayan Adam (1977, Remzi Jöntürk), Dünyayı Kurtaran Adam (1982, Çetin İnanç), yanına Cemil ikilemesi konulup paralel düşünüldüğünde aradaki benzerlik tür formülasyonuna rağmen hemen fark edilecektir. Yani cesur adam bazen gangsterlere karşı, bazen holding patronlarının korumalarına karşı, bazen sokak çetelerine karşı, bazen uzaylılara karşı mücadele eder. Hepsinin ortak noktası Arkın’da cisimleşen, karate yapan cesur adam modellemesidir. Bilindiği üzere Yeşilçam’da filmler çoğunlukla happy end’in damgasını vurduğu filmlerdir. Kalelere bayrak diken Battal Gazi, uzaylıların ocağına incir diker (Dünyayı Kurtaran Adam). Patronlara dersini verir (Cemil ikilemesi). Gangsterleri elimine eder (Yıkılmayan Adam). “Bizans kargaları”nı unufak eder (Battal Gazi serisi).

Ve bu noktada şu soru: Cüneyt Arkın iyi bir oyuncu mudur, yoksa sinema endüstrisi olmayan bir ülkede bir dönem yıldız olan oyunculardan mıdır? Soru bizi ilgilendirdiği kadar Hollywood ve Avrupa sinemasını da yakından ilgilendiriyor. Mesela “Amerikan sinemasının kralı” şeklinde adlandırılan Clark Gable bir yıldızdır ama Laurence Olivier ekol yaratmış bir büyük oyuncudur. Bu karşılaştırma yüzlerce aktör ya da aktris için yapılabilir. ‘Yıldız’ sahnede devinen kişidir; ama ‘oyuncu’ başka bir şeydir. Hareketi, jesti kişiliğini bastıran bir tiplemedir oyuncu. Arkın da çağdaşları İzzet Günay, Ediz Hun, Kartal Tibet, Orhan Günşıray, Murat Soydan gibi bir yıldızdır. Ama Fikret Hakan, Erol Taş, Tarık Akan birer oyuncudur. Bazı yönetmenler (örneğin Halit Refiğ) ve oyuncular (mesela Türkan Şoray) Arkın’ın oyunculuğunu Alain Delon’la mukayese etse de bu çok basit bir zekâ problemidir. Kadın oyuncular için de durum farklı değildir. Söz gelimi Filiz Akın bir yıldızdır; ama Aliye Rona bir oyuncudur. Konuyu daha fazla detaylandırmaya gerek yok. İyi bir aktör Dünyayı Kurtaran Adam gibi filmlerde oynamazdı. Cüneyt Arkın dünyayı kurtardıysa da Türk sinemasını kurtaramamıştır.

cuneyt_arkin-hakan-bilge-film-yazilari

Oysa ilk döneminde Gurbet Kuşları (1964, Halit Refiğ), Aşk ve Kin (1964, Turgut Demirağ), Haremde Dört Kadın (1965, Halit Refiğ), Kırık Hayatlar (1965, Halit Refiğ) gibi düzeyli filmlerde göze batmayan, yalın bir oyunuculuk stili yakalamış olmasına karşılık 1966’da Malkoçoğlu’yla (Süreyya Duru) başlayan kendi tarihsel filmler dönemiyle birlikte Malkoçoğlu Krallara Karşı (1967 Süreyya Duru), Alpaslan’ın Fedaisi Alpago (1967, Nejat Saydam), Hacı Murat (1967, Nejat Saydam), Hacı Murat Geliyor (1968, Nejat Saydam), Köroğlu (1968, Atıf Yılmaz), Selahattin Eyyubi (1969, Süreyya Duru), Fatihin Fedaisi Kara Murat (1972, Nejat Saydam), Battal Gazi’nin İntikamı (1972, Nejat Saydam) gibi kahramanlık edebiyatını içeren düşük bütçeli tarihsel yapımlarda dublör kullanmadan at üstünde, kale burçlarında, saraylarda, Anadolu kırsalında ordan oraya zıplayarak arkasında yüzlerce ceset bırakmıştır. O, Türk sinemasında en çok adam öldüren yiğit delikanlıdır. Ne Tarkan, ne Karaoğlan, ne Arnold Schwarzenegger ne de Sylvester Stallone bu konuda onun eline su dökemez. Nitekim istatistik veriler ortadadır.

Bu filmlerle aynı dönemlerde çektiği salon melodramlarında, köy filmlerinde, gangster filmlerinde, polisiyelerde güçlü, attığını vuran, kavgada onlarca kişinin hakkında gelen bir kompozisyon çizmiştir. Filmin dekoru değişse bile oyun stiliyle karakter profili değişmemiştir. Havada, karada, suda, uzayda O aynı Cüneyt’tir.

Yeniden Cemil’e dönüyorum: Mafyalaşan, kaçakçılık yapan, iktidarını politikacılarla birlik olarak perçinleyen Türk burjuvazisine kuşkuyla yaklaşan polis, görevine bağlılığı dolayısıyla ailesini ihmal eder. (11) Etrafını düzeltmeye, ülkesine çekidüzen vermeye çalışırsa da yuvasının istikrarını sürdürmede pek başarılı olamayacaktır.

“Ülkenin asıl pisliği büyük patronlar yakalanmadıkça yaptığımız polisçilik oyunu faso fiso bence!”

diyerek kimi kez umutsuzluğa da kapılan Cemil, varolan sorunların, toplumsal bunalımın örnek–suçluların ele geçirilmeleriyle, hapse atılmalarıyla çözüleceğine, böylelikle temiz bir toplum oluşturulabileceğine inanacak denli saf fikirlere kapılmıştır. Asıl sorunun sistemin bizatihi kendisinden kaynaklandığı gerçeğine gözleri kördür. Kapitalist sistemin varlığına değil de onu oluşturan, yaratan, sürdüren dişlilerin yok edilmesi gerektiğini savunur. Bir hastalık varsa, bu kapitalist sistemden değil, onu meydana getiren öznelerden ileri gelmekte ve salgın gibi yayılmaktadır. O da ideolog çağdaşları Kirli Harry ve Paul Kersey (odun aktörler familyasondan çam yarması Charles Bronson) gibi statükodan yanadır. Bununla birlikte büyük işler yapma peşindedir. Küçük suçluları, küçük sefil hırsızları yakalamaktansa, hastalık saçan para baronlarının ardına düşüp elimine etmek daha iyidir. Bu, sert polisin gözü pek şiarlarından sadece biridir.

cuneyt-arkin-filmleri-hakan_bilge-yazar-editor

Cemil, Türk ordusuna sempati besler:

“Siz askerler arkadan vuramazsınız. En iyi niyetlerinizi, memleket için en iyi umutlarınızı, halkınıza duyduğunuz en iyi dileklerinizin politikacılar alır, içine ederler. Size de acı bir hüzün kalır geride…”

Üstteki ifadede Cumhuriyetin kökenlerine ima var gibi görünüyor. Hep aynı hüzün: Atatürk öldü, işler bozuldu! Kurtarıcı arama gayretleri, geçmişe duyulan sınırsız özlem gibi bugün hâlen canlılığını koruyan, sonu gelmez bir nostaljik siyasal–toplumsal moda. Bir Mehdi veya bir büyük kurtarıcı gelecek mi bilinmez; ama Ergenekon’ların hortladığı günümüzde bu sorun yaratmaktadır. Bu bir yana, 12 Eylül 1980 darbesi olduğunda, Cemil hâlen aynı mı düşünüyordu, doğrusu merak uyandırıcıdır. Şaka bir yana, Cemil’in siyasal bakış açısı çelişkilerden kuruludur. Ordu sempatizanlığı, liberal sisteme, kapitalizme duyduğu sonsuz inanç, polis gücüne beslediği derin saygı, Kore Savaşı’nı yüceltişi, Atatürk sevgisi, Osmanlı ihtişamına bağlılığı, yasalara duyduğu güven vb. toplu şekilde ilginç bir kombinasyon oluşturmaktadır. Garip bir karışım, bol çeşnili bir ideolojik çorba! Değerlerle fikirler arasında, yaklaşımlarla teoriler arasında sistemli bir tutarlılık yoktur. Bu yeni ideolojik çorbanın ismi ne olurdu, doğrusu merak konusu.

“İstiklal Savaşı zamanlarına bayılırım.”

Savaş zamanlarına bayıldığı gibi Cemil, Amerikan sigarası da zinhar içmez. Görünüşe bakılırsa yabancı ve komprador sermayeyi desteklemektense sırtını ulusal ekonomiye dayamayı yeğlemektedir. Ulusal burjuvaziye arka çıkmaktadır özetle.

“Oooo Amerikan sigarası mı? Ben içmem.” der.

Arabesk solculuğa benzeyen klişe davranış ölçütleri. Yeşil parka, balıkçı kazak giymek, saç uzatmak, troçkist sakal bırakmak, sakal çevirmek, sarkık bıyık bırakmak gibi hem sağ hem de sol ideolojinin temsilcilerine özgü daha birçok şekilci davranış biçimi kuşkusuz artık demode oldu. Özellikle 70’lerde tavan yapan şekilci tuhaflıklar, aynıyla Cemil’in içinde bulunduğu gösterişçi dünyayı yansıtmaktadır.

Türklüğü her fırsatta öven, Amerikan sigarasına tenezzül etmeyen Cemil, yabancı müzikler eşliğinde kaplanlar gibi dövüşür! Yönetmen Gülgen bol bol aşırma müzik kullanmaktadır. Aslında bu, Yeşilçam’ın klasik sorunlarından biridir ve 60’lı, 70’li, 80’li yıllarda çekilen birçok Türk filminde ikame müzikler (‘çalıntı’ diye okuyun) cirit atmaktadır. Üstelik şiddet sahneleri o denli uzatılmıştır ki bunaltıcı bir etki bırakır kişi üzerinde. 70’ler, istismar sinemasının bir anlamda doruk ürünlerini verdiği bir dönemdir de. Aşırı kanlı, cesetlerin sayısının belirsizleştiği, grafik şiddetin maço bir sadizmle tasvir edildiği filmler mantar gibi patla(tıl)maktadır. Gerek beyaz Amerikan sinemasında, gerekse black cinema’da benzer niyetli düzinelerce film üretilmiştir. Birçoğu intikam temalı olan, vigilantism’in (12) mührünü vurduğu istismar filmleri, geniş dağıtım ağı bulamayan, düşük bütçelerle kotarılmış +18 yaş sınırı konulan filmlerdir. Şiddetin saçmalığı, yıkıcılığı, ezici psikolojisi üzerinde durmak yerine, vahşi görüntülerin birbirini izlediği, rahatsız edici sahnelerin birbirini kovaladığı filmlerdir bunlar.

Cemil geniş bir meydanda konuşma yapan Başbakan Bülent Ecevit’i dinleyen kalabalığın arasına dalar.

bulent-ecevit-karaoglan-hakan-bilge-sinema-ve-sanat-yazilari

Kamera Cemil’i geriden, profilden, kalabalığın arasından takip eder. Coşkulu kalabalık arasında bir bayram havası esmektedir. Kamera Cemil’i hem kalabalık içinde sarmalanmış sıradan bir vatandaş hem de onlardan ayrı bir özne olarak peliküle aktarır. Başbakan Ecevit konuşmasında “iyi polis–kötü” polis ayrımı yapmaktadır. Sahne bize Cemil’in kendisine en yakın politikacı olarak Karaoğlan’ı seçtiğini ima eder. Ortanın Solu düşüncesinde gezinen bir sosyal–demokratlık. (13) O dönemde Ecevit ciddi düzeyde politik bir sükse yapmıştır. Bunda, Amerikan güdümüne karşı çıkması, Kıbrıs Harekâtı’nda başarı kazanması, kontrgerillanın varlığına dair cesur demeçleri (yüce devlet kontrgerillanın varlığını inkâr ediyordu), kısacası sol tandanslı düşünceleri önemli derecede etkendir. Sağ partilere karşı ezici bir üstünlük kazamamamıştır ama. 70’li yıllarda Türkiye koalisyonlarla yönetilecektir. Bu istikrarsızlık süreci büyük oranda siyasal–sosyal çatışmaları, kamplaşmaları körükleyecektir. Gaz ve tüp kuyrukları, karaborsacılık, keskin kutuplaşmalar, öldürülen aydınlar, CIA–ülkücü örgüt bağlantısı, kurşunlanan üniversite öğrencileri, parsellenen varoşlar, gemi azıya alan enflasyon, polis terörü, birbirlerini boğazlayan gençler… Ülke hızla 12 Eylül faşizmine yuvarlanmaktadır ki basındaki kimi liberal köşe yazarları ordunun daha ne kadar bekleyeceği üzerine nutuklar da atmaya başlamışlardır. İstedikleri olacaktır. Cemil’in Karaoğlan’ı öteki parti liderleri gibi gözetim altına alınacak, beş yıl boyunca siyaset yasağıyla karşılaşacaktır. Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş gibi merkez sağın liderleri tıp demiş susmaktadır. 12 Eylül’e karşıt her düşünce anında susturulmaktadır. Ecevit o yıllarda, darbe karşıtı söylemleri nedeniyle hapse atılacaktır. Cemil’in içinde bulunduğu dönem aşağı yukarı böyle bir dönemdir. Bu ayrıntıları aktarmamız her iki filmin de nerede durduğunu anlamamızı sağlıyor. 70’lerin politik karmaşasında Türk sineması nerede duruyordu? Bir yanda salon melodramları çekilmeye devam ediyordu. Sadistik gangster öyküleri anlatılmaya devam ediyordu. Erotik komedi filmlerinin sayısında giderek bir artış gözleniyordu. Tarihsel kahramanlık öyküleri anlatılıyordu. Avantür filmler çekilmeye devam ediyordu. Bir yanda da politik düzeni alaya alan, Kemal Sunal’ın yüzeysel Şaban filmleri çekiliyordu. Olayları diyalektik bir bağlam içinde kavrayabilen filmlerin sayısı yok denecek kadar azdı. Yılmaz Güney’in (Cemil’le aynı yıl çekildiğini anımsayalım) çektiği Arkadaş (1975) bu filmlere örnek verilebilir. Politik fresk detaylı oldu ama Cemil filmlerine daha yakından nüfuz edebilmek için dönemin sosyo–politik atmosferini anlamak gerekiyor. Buna bakarak her iki filmin de toplumsalı hangi açılardan kavramaya çalıştıkları ortaya konabilir. Ele almaya çekindikleri konular bulgulanabilir. Siyasal içeriklerinin kısırlıkları bir nebze anlaşılabilir. Hepsinden önemlisi politik film yapma iddiasındaki bir anlayışın muhafazakâr yönelimleri, dar perspektifleri açığa çıkartılabilir.

Bilindiği üzere iyi–kötü çatışması Yeşilçam’daki en temel düsturlardan biridir. Cemil’in entrikası örgenleştirilirken geleneksel klişeye sadık kalınmıştır. İyi polis–kötü adam, masum köylü–zalim ağa, idealist öğretmen–kötü burjuva, namuslu kız–vamp kadın, dürüst erkek–femme fatale gibi daha da çoğaltılabilecek geleneksel karşıtlıklar bir anlamda Yeşilçam sinemasının da özetidir.

Cemil filmleri sloganistiktir, propagandisttir; ülke sorunlarını, temel meseleleri tutarlı bir biçimde kavramaktan uzaktır. Ele aldığı birçok mesele hem konjonktürel anlamda hem de evrensel bazda yaşamsal önem arz etmesine karşılık klişe fikirlerden, karikatür–karton–karakterlerden yapıldığı için ciddiyetini haliyle yitirmektedir. Ne halk hareketlerine dair derinlikli bir bakış açısı mevcuttur ne de olayların özüne, kaynağına inilir. Ciddi bir sınıfsal yaklaşım yoktur –bu da Yeşilçam’ın üzerinde pek durmadığı bir konudur. (14) Repliklerini okuyup geçen stereotipler vardır karşımızda. Santimantalizm de cabası.

70’lerin sonu Yeşilçam’ın, Cemil’in, Karaoğlan’ın, siyasal partilerin, örgütlerin sonudur. Dönemin sonunun 12 Eylül Darbesi’yle gelmesi apayrı bir trajedidir. Belki tek olumlu gelişme, Fikret Hakan’ın, “80 İhtilali’nin tek bir iyi yönü olmuştur sinema adına; seks filmleri şak diye kesildi.” (15) sözlerinde dile gelir. Şaka bir yana, 12 Eylül faşizmi ve uygulamalarının Cemil’in dogmatik düşüncelerini değiştirip değiştirmediği tartışma konusu yapılmalıdır. Şunun altını dikkatle çizmeliyiz: 12 Eylül ve sonrasında yaşanan trajedi polis zorbalığını daha da pekiştirmiştir. Ve şu soru: Hapishanelerdeki işkence artıp zulüm dalga dalga büyürken, sahipsiz mezarlar artmaya devam ederken, gözaltında kayıplar gırla sürerken idealist polislere ne oldu?

Arkın katıldığı bir TV programında, film hakkında şöyle dedi: “Cemil bugünleri anlatıyor. Çok önemli bir film. (…) Yaşadığımız birçok şey o filmde var.” (16)

Bu sözlerin, –adı konulmamış olsa da– Ergenekon dolayımında söylenmiş olduğunu düşünüyorum.

ergenekon-davasi-hakan-bilge-sinema-elestirmeni

Ama Cemil ikilemesinin ileri görüşlülüğünü uzun uzun anlatmaya ne lüzum! Film, politik düzlemde kendi kendisini açımlıyor.

Cemil Yön: Gülgen –Sen: Bülent Oran – Gör. Yön: Muzaffer Turan – Müz: Cahit Berkay & Çeşitli yabancı filmlerden seçme müzikler – Oyn: Cüneyt Arkın, Ahmet Mekin, Eşref Kolçak, Yıldırım Gencer, Ayfer Feray, Deniz Erkanat, Yüksel Gözen, Özcan Özgür, Altan Günbay, Mehmet Uğur, İhsan Gedik, Alev Altın, Adnan Uygur, Nurettin Erişen, Diler Saraç, Ceyhan Cem, Aydın Haberdar, Kudret Karadağ, Yusuf Çetin – 1975 – Renkli – 94 dk.

Cemil Dönüyor Yön: Gülgen – Sen: Erdoğan Tünaş – Gör. Yön: Muzaffer Turan – Müz: Cahit Berkay – Oyn: Cüneyt Arkın, Ahmet Mekin, Canan Perver, Yalçın Gülhan, Deniz Erkanat, Memduh Ün, Murat Erton, Turgut Özatay, Tevfik Şen, Renan Fosforoğlu, Adnan Mersinli, Süheyl Eğriboz, Tuğrul Meteer, Yusuf Çağatay, Ahmet Açan, Hüseyin Kâşif, Yüksel Gözen, Mustafa Doğan, İhsan Gedik – 1977 – Renkli – 90 dk.

Notlar

1) Türk Sineması Üzerine Yazılar, ‘Türk Sinemasında Aile’, Nilgün Abisel, İmge, 1. Baskı, Ocak 1994, Ankara, s. 71

Dönemin sosyo–politik dejenerasyonu, karmaşası çeşitli anlatılara konu olmuştur. Pamuk’un İstanbul’unda şöyle der biri: “Seks filmlerinden (…) artık Beyoğlu’na çıkılamaz oldu.

Bkz. İstanbul – Hatıralar ve Şehir, Orhan Pamuk, YKY, 1. Baskı, Aralık 2003, İst., s. 138

2) Türk Sineması Üzerine Yazılar, ‘Türk Sinemasında Aile’, Nilgün Abisel, İmge, 1. Baskı, Ocak 1994, Ankara, s. 71

3) 1980 sonrası dönem için bkz. “1982 Yılında Türk Sinemasına Genel Bir Bakış, Atilla Dorsay, Varlık Yıllığı 1983, Varlık, 1983, İst. ss.140–49

4) 70’lerin sosyo–politik kaos ortamıyla ilgili olarak bkz. 21. Yüzyılda Türkiye, Emre Kongar, Remzi, 39. Basım, Ocak 2007, İst.

5) Yıldızlara Doğru, “Cüneyt Arkın”, Beyaz TV, 15–01–2011

6) Arkın’ın otobiyografisi için bkz. Adını Unutan Adam, Cüneyt Arkın, Kabalcı, 1. Basım, 2001, İst.

7) Kirli Harry paralelindeki filmlerin sosyo–politik mukayesesi için bkz. Yalnızlık Sineması, Robert Phillip Kolker, Çev. Ertan Yılmaz, Öteki, 1. Basım, Kasım 1999, Ankara, s. 383 vd.

8) Sırasıyla: Magnum Force (1973, Silahın Gücü, Post), The Enforcer (1976, İnfazcı, Fargo), Sudden Impact (1983, Ani Darbe, Eastwood), The Dead Pool (1988, Ölüm Havuzu, Van Horn).

9) Bizde özellikle Yılmaz Güney’i derinden etkilemiş olan Fransız Yeni Dalgası yönetmenlerinden Jean–Pierre Melville’in polis tiplemeleri de anımsanmalı: Muhbir kullanan (Un flic), küçük insanın ensesinde boza pişiren (Le samouraï), tehdit eden (Un flic), şantaj yapan (Le samouraï), bir suçluyu başka bir suçluya karşı kullanarak yasa dışı yollardan kanıt elde eden (Le deuxième souffle), işkence uygulayan (Le deuxième souffle) polisler, Melville sinemasındaki karakter çeşitliliğinin olmazsa olmazlarındandır.

10) Örnek bir film için bkz. Essential Killing (2010, Ölümüne Kaçış, Skolimowski). Filmde ‘öteki’, Müslüman Arap, ormanda kovalanan bir av hayvanından daha fazlası değildir. Tarafsız olma iddiası birçok film gibi Essential Killing’i de taraflı yapmaya yetmiştir.

11) Polisiyelerde, dedektiflik filmlerinde polisler, polis dedektifleri, müfettişler, özel dedektifler ya hiç evlenmemiş ya da evlenip ayrıldıktan sonra bir daha evlenmemiş portreler olarak sunulurlar. The Maltese Falcon’daki (1941, Malta Şahini, Huston) Spade (Bogart), Murder, My Sweet’deki (1944, Öldür, Sevgilim, Dmytryk) Marlowe (Powell) ve Kiss Me Deadly’deki (1955, Ölüm Öpücüğü, Aldrich) Hammer (Meeker) anılabilir. Yakın dönemden, Se7en’daki (1995, Yedi, Fincher) polis dedektifi Sommerset (Freeman) kirlenmiş dünyaya çocuk getirmenin mantıksız olduğundan dem vurur ki oda hiç evlenmemiştir. Kirli Harry de bekârdır. Benzer birçok filmde ailesiyle sorunları olan, femme fatale’in ağına düşen, uyum sorunları yaşayan, yalnızlığa mahkûm travmatik polis tiplemeleri tasvir edilegelmiştir. Bazı örnekler: Laura (1944, Kanlı Gölge, Preminger), Detective Story (1951, Dedektif Öyküsü, Wyler), Sea of Love (1989, Aşk Denizi, Becker), China Moon (1994, Çin Mehtabı, Bailey), Heat (1995, Büyük Hesaplaşma, Mann) vb.

12) Vigilantism: Kanuni yetkisi olmadan kendi fikrine göre zorla düzen sağlamaya çalışma. Bu kategoriye girebilecek filmlerin prototipi Michael Winner’ın Death Wish’idir (1974, Öldürme Arzusu). Winner’ın has adamı, ‘odun aktör’ler sınıfından Charles Bronson intikamını kendi yöntemleriyle alan burjuva–maço sinemasal figürün beyaz perdedeki cisimleşmiş halidir. 5 bölüm sürecek Death Wish serisinde Paul Kersey rolünde tamı tamına 20 yıl boyunca (1974’ten 1994’e dek) perdeyi kana bulamıştır. Turkish Kirli Harry olur da Turkish Death Wish olmaz mı?! Sinemacılar Kuşağından Memduh Ün, 1975 yılında çektiği Cellat’la bu alandaki boşluğu çok geçmeden doldurmuş oldu! Bronson yerine de Serdar Gökhan ikame edildi. Metin Erksan 1974’te Turkish Exorcisti (William Friedkin’in 1973 yapımı The Exorcist adlı korku filminin birebir kopyası) çekerek serbest piyasa ekonomisine ilginç bir katkıda bulundu. Yeşilçam tüccarları, büyük ticari başarı kazanmış filmlerin uyarlamalarını anında gerçekleştirerek kasalarını aynı hızda dolduruyorlardı. Taklit edilen filmlerin müzikleri de kaşla göz arasında alıntılanıyordu. Hatta birçok farklı filmde aynı müziklerin kullanılmış olması, tıpkı aynı sesin konuştuğu jön’ler gibi izleyicide tuhaf bir izlenim bırakıyor, yabancı filmlerin müzikleri, adeta orta malı gibi herkesçe kullanılıyordu. Telif melif hak getire.

13) 70’lerde sağ’ın egemenliğini bertaraf etmek maksadıyla teorize edilen Ortanın Solu yaklaşımı 12 Eylül faşizmiyle birlikte çökmüştür. 80’lerin sonuyla 90’larda değişik söylemlerle kaynaştırılarak dönüştürülen sol düşünce, 2002’de AKP’nin iktidara gelmesiyle iyice dibe vurmuştur. Muhtelif entel–liberal gazete yazarları bunu Türkiye’nin öteden beri sağ kulvarda yürümesine bağlamışlarsa da sol’un, bir ölçüde 60’lara, büyük ölçüde de 70’lere göre, neden sürekli irtifa kaybettiğini kimse tam bir kesinlikle açıklamaya yanaşmamaktadır. İşin aslı bu gerilemenin başat nedeni 12 Eylül kürtajıyla ilintili bir durumun varlığına işaret etmektedir. En azından meselenin başlangıç zemini bu noktada aranmalıdır. Spesifik nedenler ciddi, müstakil, derinlikli analizleri bekliyor.

14) Resmi ideolojiye göre sınıflar yoktur. Öteden beri Halkçılık ilkesinde cisimleşen bir ulus ülküsü vardır. O ülkü Türklük ülküsü, Türklük ideolojisidir. Yeşilçam resmi ideoloji Kemalizmin siyasal söylemine rahatlıkla uyum sağlamıştır. Öte yandan, sert kabuğu kırmaya çalışan, sınıf çelişkilerinden hareket eden sosyo–politik filmler ya sansüre uğramış ya da yasaklanmıştır. Bazı örnekler: Yılmaz Güney’in yurtdışına çıkması yasaklanan Umut’u (1970), Metin Erksan’ın Âşık Veysel’i konu edindiği Karanlık Dünya (1953) ile Fakir Baykurt’un romanından uyarladığı Yılanların Öcü (1962) filmleri komik nedenlerden dolayı engellemelerle boğuşmuş, sansürle karşılaşmıştır.

15) Fikret Hakan–Gamze Akdemir söyleşisi. Söyleşinin tam metnine http://www.edebiyatodasi.com adresinden ulaşılabilir.

Ayrıca bkz. Kemal Sunal ve Popüler Filmler Üzerine Notlar, Hakan Bilge, www.sanatlog.com’da 18 Mart 2011 tarihinde yayımlanan inceleme. Link: http://www.sanatlog.com/etiket/kemal-sunal-filmleri/

16) SES TV, Nasıl Başardım?, Cüneyt Arkın, 16 Nisan 2010

Hakan Bilge

BASAD dergisi, 7. Sayı, Eylül 2013

Yazarın diğer film eleştirileri için bakınız.

Türk Sinemasının Dünü, Bügünü, Yarını

Sinemanın Türkiye’ye girişine 1896–1897 yıllarından başlarsak kendimizi 90 yılı aşan bir sinemasal maceranın içinde buluruz. Bu sinemasal maceranın dönüm noktası ise ilk çevrilen filmler oluyor, ister konulu, ister belgesel. Fuat Uzkınay’ın tartışılan “Aya Stefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı”nı (1914) bir başlangıç olarak saydığımızda Türkiye’de 74 yıldan beri (yapımın durduğu yılları düşersek toplam 65 yıl oluyor) sinema yapılıyor, az ya da çok filmler çekiliyor, sinema salonlarında halka, izle­yicilere sunuluyor ve zamanla bu filmlerin bir kısmı, ister TV, ister video yoluyla, cam ekrana yansıyor.

Yapım 1910′larda başlıyor ve geçen üç çeyrek yüzyıl içinde Türk sineması, belgeseller bir yana, toplam olarak 5142 filmlik, kimi var olan kimi kayıp, bir arşiv potansiyeli ya da bir belge filmoteği ile karşımıza çıkıyor.

Türk sinemasının geçmişi ve bugünkü zamanı yazılıyor, araştırılıyor, belgeleniyor ve bu çalışmalar sürdürülüyor ve sürdürülecektir. Türk sinemasının bugün bir kaygı ve kuşku kaynağı olan yarını, bu geçmişin oluşturduğu bir çizgiye, bir temele, bir altyapıya dayanıyor; eksiklikleri ve fazlalıkları, aşamaları ve tekrarları ile.

 Nereden nereye nasıl gelindi ve bu süreç göz önünde tutulduğunda Türk sinemasının yarını nasıl olabilir, gidişatı ve içinde bulunduğu koşullar neyi gösteriyor ve benzer sorulara özetle bir bakalım, gerektiğinde övünerek ya da yakınarak.

Dün (1914–1980)

Film yapımı Türkiye’de ordunun desteği ile başlıyor (Merkez Ordu Sinema Dairesi, 1915) ve Kemal Film’in kuruluşuna kadar (1922) ordunun dolaylı veya dolaysız katkısı ile sürdürülüyor. Sessiz dönemde gerçekleştirilen 13 konulu filmin ayrıntısına girdiğimizde kimi özenci (Sedat Simavi), kimi tiyatroya bağlı (Ahmet Fehim), kimi ise sinemasal niyetlerine karşın yine tiyatro geleneğinden kurtu­lamayan (Muhsin Ertuğrul) örneklerle karşılaşıyoruz. Türk sinemasının sessiz dönemi her açıdan kısır bir dönemdir, az sayıdaki deneylerin dizildiği bir arayış dönemidir. Kısır olmaması da olanaksız çünkü temelde bu sinema altyapısını (yapımı, gösterimi, işletmesi ile) kurmuş değildir.

1928–1929 yılları arasında üç film çekiliyor, 1930-31′de ise hiç film çekilmiyor. Bu yıllarda, sinemanın merkezi olan İstanbul’da sinema şayisi 25′tir ve 18 müessese yabancı film ithal ediyor, yapımcılığı sürdüren ipekçi Kardeşler bunların arasında olmak üzere. Ülkedeki sinema sayısı 130 kadardır, stüdyo ise tektir ve İpekçilere aittir. Tek parti döneminde sinema tek bir yapımevinin (İpek Film) ve tek bir yönetmenin tekeli altındadır (Muhsin Ertuğrul). Aradan 10 yıl geçtikten sonra 1940′ta yapıma bir şirket daha katılıyor, Halil Kamil’in “Ha-Ka Film”i ve Halil Kamil de bir yabancı film getiricisidir.

Koltuk sayısı 85.000 ve seyirci sayısı 12 milyonu bulan Türkiye’de 74 yılın 26′sı böylece geçiyor. Bu deneysel diyebileceğimiz sinemada biçim ve içerik kendi boyutlarını bulmuş değildir, Ertuğrul “Bir Millet Uyanıyor” (1932) ve “Aysel Bataklı Damın Kızı” (1934) ile kendini koruyor, gerçekçiliğe ise Nazım Hikmet bir katkıda bulunmayı deniyor (Güneşe Doğru,1937).

1940′lı yıllar, bir tekelleşmenin (Ertuğrul ve İpek Film) ardından, yeni sinemacıların, yapımevlerinin ve sayısal artışların yıllarıdır. Ertuğrul’un İpek Film’den ayrılması 1941′e rastlıyor, ilk filmini (Taş Parçası) 1939′da veren Faruk Kenç ise “Yılmaz Ali” (1940) ile polis türünün ilk örneğini veriyor. Bir yeni yönetmen dizisi oluşuyor, Şadan Kamil, Baha Gelenbevi; Turgut Demirağ vb. ile 1949′da ise Lütfi Akad’ın “Vurun Kahpeye”si ile film çekimine, yapıma çok daha belirli bir sinema anlayışı ve duygusu getiriliyor. 40′lı yılların sonlarında ilk sinemasal strüktürler kuruluyor, yapılaşmanın ve düzenlemenin ilk örnekleri ortaya çıkıyor. Yapımdaki artış, tek başına ele alındığında, hiçbir zaman sağlıklı bir veri değildir, kaldı ki 40′lann sonu ile 50′lerin sonu arasında geçen dönem, sayısal artış bir yana, başkaca ve önemli şeyleri ortaya atıyor. Sinema, artık, her açıdan bir olay olarak ele almıyor: 1948′de yapılan eğlence resminin yeni düzenlenmesi, yerli yapımlara tanınan resim indirimi (yabancı filmlere % 70, yerli filmlere ise % 25) sinema alanını heveslilere açıyor. Basında yerli sinema bir inceleme, bir eleştiri konusu oluyor, sinema sanatı ile ilgilenen, gösteriler yapan, yasa tasarıları öneren, şenlikler hazırlayan dernekler kuruluyor (Türk Film Dostları Derneği).

34 yaşına bastığında Türk sineması bir yeniden doğuş geçirmiyor fakat en azından, ortaçağdan kurtulup konuşmaya başlıyor, kendi temalarını, kendi çizgisini oluşturmaya koyuluyor.

On yıl içinde (1950–1959) sineması dediklerimizin konuştukları nelerdir?

Kimi kırsal alanları, durumları, töreleri anlatıyor (Karanlık Dünya, Metin Erksan, 1952; Beyaz Mendil, Lütfi Akad, 1955), kimi kasabayı yeğliyor (Gelinin Muradı, Atıf Yılmaz,1956). İstiklâl Savaşı yeniden ele alınıyor (Bu Vatanın Çocukları, Atıf Yılmaz, 1959; Düşman Yolları Kesti, Osman Seden, 1959), lumpen kesimi masalımsı bir iyimserlikle beyaz perdeye ulaşıyor (Üç Arkadaş, Memduh Ün, 1958), bir sinema estetiği ya da estetik bir anlatım arayışı deney konusu oluyor (Yalnızlar Rıhtımı, Lütfi Akad, 1959).

1950 yılını yalnızca 21 yapımla noktalayan Türk sineması 1952′de 52 filme ulaşıyor, 1955′te film sayısı64 oluyor ve 1958′de 80′i buluyor. Öte yandan 1949′da 200′ü bulan sinema salonu sayısı 1958–1959 mevsiminde 600′e çıkıyor, koltuk sayısı 400.000 civarında seyrediyor ve seyirci potansiyeli 60 milyona ulaşıyor.

1960 yılına geldiğimizde Türkiye’de sinema, bir iş alanı olarak (gerçek bir endüstriden söz etmek olanaksız) daha da oturmuş görülüyor. 1960 yılında çevrilen 60 film için İstanbul’da 5 plato ve 7 ses stüdyosu çalışmaktadır.

1960–1980 dönemini, 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e kadar, bir tüm olarak ele aldığımızda ve bir dün saydığımızda, bu dönemin iniş çıkışlarla oluşması, adeta sürekli buhranlarla karşılaşması hiç de şa­şırtıcı gelmemelidir. Dönem, içerdiği siyasal, toplumsal ve ekonomik çalkantıları ile, yasasız bir sinemanın, bazılarının bir macera gözü ile baktıkları bir alanın, sıhhatli bir çizginin oluşmasına pek elverişli gibi görünmüyor.

Teknik aşama, olanak olasılığı, denetim baskıları ile karşı karşıya bırakılmış bir içerik sorunu başlıca engellerdir. Türk sineması renkli sinemayı 1953-1954′te ilk kez uyguluyor 3 yapımla, aradan bir 24 yıl geçiyor ve renkli film furyası 1968′de 24 örnek ile ilk adımını atıyor. Yedi yıl sonra ise siyah-beyaz film tümden ortadan kalkıyor. Geniş perde yöntemleri, özellikle Anadolu işletmelerinde, uygun mercek ve uygun perde sorunları yüzünden devre dışı kalıyor.

Eksikliklerin, ilgisizliğin, kopup sönen furyaların, bölge işletmecisi hegemonyasının, yıldız sisteminin, ağır denetimin, parasal ve yapısal kısıtlamaların ötesinde bir sinema, ister sinemasal; ister ulusal nitelikler taşıyan bir sinema, biçimi, içeriği, kişisel atakları, kuşak eylemleri ile sesini duyuruyor. Üç ayrı kuşaktan oluşuyor bu sinema: Akad’tan sonra ve Akad’la birlikte oluşan sinemacılar (Erksan, Refiğ, Batıbeki, Seden, Ün), 1960′ların ortalarında atağa geçen, kimi kısa kimi uzun ömürlü, gençler (Tuna, Ökten, Sağıroğlu, Olgaç, Duru, Başaran) ve 1970′lerin sonu ile 1980′lerin başında, Yılmaz Güney’in yarattığı olayın, ister ardından ister bundan ayrı olarak çıkışlarını yapan yeniler (Gören, Özkan, Kıral, Kavur, Okan, Özgentürk).

Bir aşamadan ve bir bilinçlenmeden söz edilecekse, ama konuşulan dilde ama bu dil ile anlatılanlarda ve anlatılmak istenenlerde, aşama tartışmasız ortadadır. Bir yorum, yaklaşım, bir gerçeklere kayma eylemi de öyle. Akad’ın üçlüsü, Erksan’ın lanetli filmleri, Refiğ ‘in, çağ sineması (geçmişten bugüne), Batıbeki’nin çeşitlemeleri, Tuna’nın ilk patlamaları, Duru’nun beklenilmeyen çıkışları vb. Artık herkesin bildiği, izlediği, değerlendirdiği ya da eleştirdiği örneklerdir, başkaca örnekler ile birlikte.

Yılmaz Güney ise, tüm yönleriyle, mitik bir olay boyutlarına varmıştır ve yasaklar sürdürüldüğü; Güney filmleri onları daha taze, daha nesnel bir açıdan değerlendirebilecek, güncelliklerini tar­tışabilecek en son kuşağın karşısına özgürce sunulmadığı sürece her geçmiş değerlendirme, retorik olanından duygusal, nostaljik ve siyasal olanına kadar, Güney’i tanımış, izlemiş ve yaşamış olanların tekelinde kalacaktır. Ve bunlar da (bizler) bir yeniden izleme, araştırma, kıyaslama olanağına gereksinme duymaktadır.

Bugün (1980–1988)

Bugünün görünümü, çıkan ve uygulanan, uygulanır gibi olan, düzenleyici ve destekleyici(!) yasalar, hükümetin sempatik yaklaşımı, atılan temeller, kurulan fakat bir mekân gereksinimi içinde olan mesleki kurumlar, işlenilir hale henüz gelmeyen fonlar, gündeme giren sinema merkezleri, gümrük kolaylıkları, en azından yarışmalara yönelik liberal denetim, giderek kendi kendine denetim eğilimle­ri, bunlara ek olarak uluslararası şenliklere katılan, katılması öngörülen, ödüller kazanan filmler, gerçekleşen ve tasarlanan çekimler bir yana, sık sık tekrarlandığı gibi iç açıcı olmaktan uzaktır.

Bugünün, yani 1980′lerin, Türk sineması hem dünün aşama çizgisinin bir devamı oluyor, çok doğal olarak, bu çizgiyi aşmak eğilimini gösteriyor, hem de yarınını arıyor. 1980′de 68 yapımla, sayısal olarak, bir yirmi yıl öncesine dönen sinema endüstrisi son sekiz yıl içinde toplam olarak 911 film çıkartıyor. Bırakın film, plato, kamera, laboratuar, ses stüdyosu sayısını en önemlisi iç piyasayı aşarak varlığını yurtdışında da gösteriyor, çeşitli yarışmalarda ödüller kazanıyor. Toplu gösteri konusu oluyor, çağrılıyor (Karlovy Vary 1984, Derman, Şerif Gören; Tokyo 1985, At, Ali Özgentürk; Aurillac / Stockholm 1986, Bir Avuç Cennet, Muammer Özer; Rennes 1986, Pehlivan, Zeki Ökten; Ve­nedik / Valencia / Nantes 1987, Anayurt Oteli, Ömer Kavur; San Sebastian 1987, Yer Demir Gök Bakır, Zülfü Livaneli; Cannes 1988, Her Şeye Rağmen, Orhan Oğuz)…

Başka bir olumlu işaret ise iç piyasadan geliyor. 1986 yılında en çok hâsılat yapan 10 filmin başında Atıf Yılmaz’ın “Aaaahh Belinda” ve “Adı Vasfiye”si, beşinci sırada Şerif Gören’ in “Kan”ı ve onuncu sırada Ali Özgentürk’ün “Bekçi”si yer alıyor. 1987′nin gişe şampiyonları arasında ise “Su da Yanar” (Özgentürk), “Hakkâri’de Bir Mevsim” (Kıral), “Hayallerim, Aşkım ve Sen” (Yılmaz), “Anayurt Oteli” (Kavur) ilk dört sırayı, “Asiye Nasıl Kurtulur” (Yılmaz) ve “Asılacak Kadın” (Sabuncu) altıncı ve sekizinci sırayı alıyorlar. 1987–1988 mevsiminin en yüksek hâsılatını da “Kadının Adı Yok” (Yılmaz) alıyor.

Özetle: Bugünün Türk sinemasına baktığımızda, yıllarca kullanılan, hatta kullanılması zorunlu sayılan (düzen, çünkü öyle işliyor). “Bölge işletmecisi istiyor, seyirci istiyor, seyircim beni böyle bir rolde kabul etmez, bu tarz düz ya da karmaşık bir öyküyü halk anlamaz” vb. kurallar, kalıplar, alışkanlıklar, fetva ve yorumların aşıldığını hatta bunların çok ötesinde, çok tersine, uçlarına varıldığını görüyoruz. Bugünün Türk sineması ve bu sinemayı yaratanlar bu anda değişimlerin ve aşamaların hem kârını hem de zararını görmekteler. Durup düşünmenin ötesinde bir özeleştiriye girersek (ama özeleştiri zor bir gerekliliktir) bir uçtan öbür uca büyük bir hızla geçildiğini, yarışmalara ve ödüllere rağmen yurtdışı pazarlarının, gerçek bir pazar olarak, beklenileni ver­mediklerini, yeni sinemayı destekleyen izleyici potansiyelinin rantabilite açısından henüz yeterli olmadığını ve çok sözü edilen “cinema d’auteur” (gerçek bir “auteur” olabilmek, sayılabilmek için bir iki yapıt yeter mi acaba?) anlamsızlıklarına kadar vardığını da kabul edebiliriz. Ya da etmeyebiliriz!

Sinemaya ilk ürünlerini veren bir kuşakla, önceki kuşaklardan kalma ustaların ortaklaşa olarak oluşturdukları bir yeniden doğma sürecinden geçen, geçmekte olan Türk sineması birden bir ölü noktaya varıyor, buhrana giriyor, sermaye tıkanıklığı ile karşılaşıyor ve yaşayabilmek, üretebilmek için yeniden çıkış yollan arıyor.

Günah çıkartacaksak ne gibi günahlar, kimin günahları üzerinde duracağız, sevapları göz ardı etmeksizin: Birden olgunlaşan, harika çocuk konumuna giren oysa bacakları halen biraz titrek, altyapısı gereksinmeleri karşılayabilecek durumda olmayan bir endüstrinin, özgün, yeni, çağdaş, evrensel, kişilik sahibi olduklarını kanıtlamak isteyen, bir iki olumlu çalışmadan sonra ölçüyü kaçıran auteur’lerin, sinemaya bir sermaye akıtan, olanaklar getiren fakat heves bir yana, sinema olayına karışmanın kurallarını iyice hazmetmiş olmayan yapımcıların, hesaplarını yanlış yapanların, hesapla­rını çok iyi bildikleri için yeni olana karşı temkinli davrananların, sinema TV-video üçlüsü arasında sıkışıp kalan seyircinin, sinemalarını boş görmektense, daha uygun hale sokmaktansa pasaja dönüştüren mülk sahiplerinin, büyük ümitlerle beklenilen fakat beklenileni sağlamayan yasaların, yasa uygulamalarının yoksa aklımıza gelmeyen, bilmediğimiz ya da kavrayamadığımız Şeylerin?

Bugün, dünden çok daha çetin koşullarla, Türk sineması bir başka savaş alanıdır, eski savunma hatlarını yok eden, eski politikasını bir yana kaldıran ve henüz geleceğe dönük bir çizgi olacak, hangi geleceğe dönük? Fazla alternatifi olmayan bir düzen içinde sinemanın alternatifleri hangileridir?

Bir çizgi diyorum, yani bir ulusal sinemayı oluşturan biçim ve içerik birikimi. Düne ve bugüne baktığımızda çizgi ortada: Akad’ın, Erksan’ın, Refiğ’in katkıları ile oluşan, Akad ve Atıf Yılmaz’ın yanında yetişip, müşterek bir temelden yola çıkıp, kendi sinemasını oluşturan Güney’in, onu izleyenlerin ya da ondan değişik bir şeyler yapmak isteyen, her kuşaktan sinemacıların çizgisidir bu.

Sekiz yıl içinde bir dizi yeni yönetmen giriyor sinemaya, ilk filmlerini imzalayan ve genelde bir beğeni kazanan, bir umut gibi karşılanan ve gerektiğinde eleştirilen: Sinan Çetin, Yusuf Kurçenli, Nesli Çölgeçen, Yavuz Tuğrul, Başar Sabuncu, Muammer Özer, Ümit Elçi, Nisan Akman, Şahin Kaygun, Zülfü Livaneli, Engin Ayça, Orhan Oğuz, Yavuzer Çetinkaya vb. Ortak bir çizgileri yoksa da çoğu aynı kuşaktan olduklarından ya kendilerini anlatırlar ya da yaratıcı olmanın sancılarını. Giderek yeni dediğimiz bu sinemanın bir yönü süblimasyon sineması da oluyor, duygular ve derinliklerle dolup taşan.

Ve çok ilginçtir, Türk sinemasında herkes bir noktadan sonra yönetmen olmak istiyor ve yönetmen oluyor. Türk sinemasına girip “Ben yapım yönetmeni olacağım” diyene hiç rastlamadım bugüne kadar. Yapımla uğraşmak, çünkü yaratıcı bir çalışma değil(miş) ve de hepimiz yaratıcıyız!

Bugün ister bu yeniler, ister daha öncekiler, ister ilk filmlerini çekmek için hazırlananlar bir olanak arayışı içindeler, durgunlaşan ve kuşkular taşıyan bir sinema piyasasında. Sanki başta parlak görünen, oysa temelde, göründüğü kadar parlak olmayan durum sonradan birden yön değiştirdi, sanat yapmanın faturası geri tepti, sanatçı ve sinemacı olabilmenin de.

Yarın (1988–2000)

12 yıl sonra İstanbul ikinci bir New York olacak, çağ atlayan Türkiye, Japonya ile boy ölçüşecek, ülkenin nüfusu 80 milyona çıkacaktır, Türk sineması da bir Ortak Pazar sineması konumuna gire­cektir!!!

Yarın(sama): Amerikan yapım şirketleri Türkiye’ye gelip stüdyolar, platolar, laboratuarlar kuracaklar (Neden? Geleceklerse gelip bol harici çekerler, bu denli büyük yatırımlara neden girsinler? Değil Amerikalılar, biz dost ve kardeş Arap ülkelerini bile çekemedik Türkiye’ye. Onlar halen Yunanistan’a gidip dayalı döşeli stüdyoları kapatıyorlar). Türk sinemasını kurtaramayacaklar, ama ola ki, sinemada iş bulamayan, TV’ye geçmeye bakan teknik elemanlarımızı dolgun ücretle, dö­vizle çalıştırırlar, yetiştirirler.

Sinema Yasası’nda sözü geçen sinema fonu işler hale getirilecektir, Fransa’daki Ulusal Sinema Merkezi’nin ya da Yunanistan’daki Kültür Bakanlığı’nın yaptığı gibi, kâr ve zarara bakmaksızın, yalnızca ve yalnızca ortaya çıkacak ürünlerin değerine, ülke sinemasına ve giderek dünya sinemasına yansıyabilecek niteliklerine önem vererek. Sonra, tanıtım olayına ciddiyetle yaklaşılacak, gerek özel sinema sektörü gerekse sinemayı koruyan, destekleyen bakanlıklarca, dış ülkelere sü­rekli haftalar düzenlenecek ve bunlara katılan filmler belirli bir kritere göre seçilecek, başlıca uluslararası sinema şenliklerinde, pazarlarında tanıtma malzemesi bol olan stantlar açılacak.

 Türk sineması ve TRT düzenli ve sürekli bir işbirliğine, bir ortak çalışmaya girip düzeyli diziler, filmler ortaya koyacaktır, sinema ve TV birbirlerini destekleyecek ve giderek başka ülke TV’leri ile ortak yapımlara girişerek yurtdışı televizyonlarına, uydu programlarına ulaşacaklar.

Belediyeler var olan sinema salonlarını koruyacak, yeni inşa edilen ve edilecek toplu konutlarda, sitelerde sinema salonunun bulundurulması koşulunu zorunlu tutacaklar. Devlet ve kent tiyatroları gibi devlet ya da kent sinemaları olacak, sübvansiyon sözcüğü sinema için de geçerli olacaktır. Sinema bir kültür, bir ulusal kültür, bir sanat olayı sayılacak ve gerekli alt yapının sağlanabilmesi için yatırımlar yapılacak. Sinema emekçileri, sinema sanatçıları için, yuvarlak masa toplantılarının ve anlayışla dolu vaatlerin ötesinde, acil ve güvenilir önlemler, sosyal haklar yürürlüğe girecek ve bü­rokrasinin bataklığına saplanmadan uygulanacak. Bu ara, belki de, bir Sinema Müzesi, bir Sinema Arşivi kurulacaktır.

Ve dileklerin, her tür niyetin, siyasal yatırımların ve kişisel hesapların ötesinde Türk sineması dendiğinde salt ve gerçekten Türk sineması, bir bütün olarak, düşünülecek, savunulacak ve gerçekleştirilecek. Mümkün ise…

Bu yazı Ekim 1988’de, Gergedan Kültür ve Sanat Dergisi’nde yayımlanmıştır.

Giovanni Scognamillo

scogio29@gmail.com

Yazarın öteki yazıları için bakınız

Türk Sinemasında Oyunculuk

Sinema tarihçileri, genelde, bir ülke sinemasını değerlendirirken daha çok o sinemayı yaratan yönetmenlere ağırlık verirler, yaratıcıları önemserler, akımlar ve başyapıtlar üzerinde dururlar. Bu yöntem doğaldır hatta geleneksel ve kaçınılmazdır. Ancak bu yapılırken nerede ise zorunlu olarak bir haksızlığa yol açılır, geniş seyirci kitleleri için sinemanın en çekici veya tek çekici unsuru olan oyuncular ikinci plana – bazen de arka plana – itilirler. Adlarından gerektiğinde söz edilir ama yönetmenlere ayrılan yer onlara ayrılmaz. Sanki yönetmenler olmazsa onlar yoktur. Sinemada, hiç kuşku yok, her şey yönetmenin elindedir, ister bu yaratıcı (auteur) bir yönetmen olsun ister bir memur yönetmen. Bundan dolayıdır ki oyuncular ikinci plana kayarlar. Gerçek bir oyuncu yönetmeni oyunculuk yeteneği fazla olmayan ya da hiç olmayan birini sadece plastik malzeme ya da canlı nesne olarak kullandığında ondan tahmin edilemeyen, bazen şaşırtıcı sonuçlar elde edebilir (Vittorio de Sica ve Ladri di biciclette/Bisiklet hırsızları’nın profesyonel olmayan oyuncuları, Visconti ve La terra trema/Yer sarsılıyor’daki balıkçılar).

Nedir ki sinema tarihinde oyuncu yönetmenleri azınlıktalar ve genelde yönetmen, filmin oyuncu kadrosu oluştuğunda, seçilen ve uygun görülen, bilinen ve denenen oyuncuların yeteneklerine ya da karizmalarına güvenerek çalışmalarını yürütür. Yönetmenden yönetmene oyuncunun değerlendirilmesi değişir, kimine göre oyuncu sadece bir plastik malzemedir ve öyle kullanılmalı (Michelangelo Antonioni), kimine göre canlı bir insandır ve duygularına seslenmeli (George Cukor).

Türk sinemasına, özellikle Türk sinemasının Yeşilçam dönemine (1950-1980) baktığımızda, oyunculuk konusunda karşımıza kimi sorunlar çıkıyor ve bunların üzerine gitmeden, bunları açıklamadan sağlıklı sonuçlara varabilmemiz olanaksız. Çoğu ülkelerde olduğu gibi Türk sineması da bir “Yıldızcılık” dönemi yaşamıştır. Yani filmlerin, her şeyden önce ve her şeyden çok, geniş seyirci kitleleri tarafından çok tutulan başrol oyuncularına dayalı ve bunlardan hız alan, bunlarla beslenen bir dönemi.

Geniş bir anlamda ve ilkin sessiz İtalyan sinemasında sonra ise Hollywood sinemasında görüldüğü gibi “Yıldız” oyuncu ya da “Star” her defasında son derece başarılı ve özgün bir oyuncu olmak zorunda değildir. Onu “Yıldız” konumuna getiren ya fiziksel özellikleridir (güzellik, yakışıklılık) ya da etrafa yaydığı – ve tanıtım ile pompalanan! – bir “karizma”, perdeyi aşan bir çekicilik (Amerikan sinemasına baktığımızda bunun en açık örnekleri – ikisi de oyuncu olarak pek donanımlı sayılamayacak – Rudolph Valentino ve “Kral” Clark Gable’dır).

Başka ülke sinemaları gibi Türk sineması da kendi yıldızlarını kısa denilecek bir süre içinde yarattı (Cahide Sonku’yu bir başlangıç sayarak), empoze etti ve onların etrafında bir sistem kurdu. Yeşilçam’ın parlak yıllarında bir tecimsel film tasarlandığında önemli olan ne bu filmin senaryosu ne de yapım hacmi idi. Önemli olan o filmde bir araya getirilen en azından iki yıldız oyuncu ile onları destekleyen bir grup karakter oyuncusuydu. Yıldız oyuncu bir garanti ise kimi zaman karakter oyuncusu da bir garanti olabilir, bkz. Ahmet Tarık Tekçe – Kemal Film’in, Erler Film’in daha sonra Arzu Film’in yapımlarında olduğu gibi. Bu öylesine önemli idi ki bölge işletmecilerinden (bölge işletmecilerinin varolduğu o “altın çağ”da) avans alabilmek için – ve kimi zaman onların önerilerine uyarak – daha filmin adı ya da türü belli olmadan filmde oynayacak yıldız oyuncular ilan edilirdi, iki Ayhan Işık, iki Türkan Şoray, bir Fatma Girik vb. bazında. Bunlara dayanarak avanslar alınır, senaryo yazılır ve filmin çekimine geçilirdi.

Yıldızcılık sistemi bir rantabilite, bir garanti getiriyorsa da bir furyanın oluşmasına da neden olur. Her yapım şirketi, ister küçük ister büyük olsun, tutulan yıldızları kendi filmlerinde oynatmak ister. Bu yüzden de yıldız oyunculara yönelik talepler artar, yıl içinde çevrilecek film sayısı artar. Kural olarak yıldız oyuncu çok film çekmez ama Yeşilçam’da bir yıldız oyuncunun ortalaması yılda 12 ile 14 film olabilirdi.

Türk sinemasının Yeşilçam döneminde bir yıldız oyuncu – ama kimi zaman bir karakter oyuncusu da – aynı gün içinde bir setten diğer sete koşuşturur, değişik kişilikler canlandırır, kendisini farklı öykü ve durumlarda bulur. Ama şu da var ki değişik dediğimiz kişilikler ve durumlar aslında pek değişik olmuyor çünkü öykülerin tekrarlanan şablonlarına dayandıklarından canlandırılan kişilikler tiplemeleri aşmıyor ve oyuncu bir önceki filmde yaptığını bir sonraki filmde yapıyor. Bu yöntem, oyun açısından, bir kolaylık, bir rahatlık getiriyor, yorum ve role adapte olmak olayı nerede ise ortadan kalkıyor, bir matematik denklemi tekrarlar gibi uygun düşen oyun tarzı tekrarlanıyor. Bu tür bir düzen içinde yıldız oyuncu, başrol oyuncusu mesleki açıdan ne kazanıyor? Sanatı nasıl yararlanıyor, şayet yararlanıyorsa?

Yeşilçam sinemasında oyunculuk çizgisi, uzun bir süre, kişilik yaratmak değil de kalıcı bir tip oluşturmakla yetindi. Romantik jön, yaşı uygun olduğu sürece, filmden filme başka rol oynamadı, saf genç kız hep saf genç kız oldu ve ne kötü adam kötülüklerden uzak kalabildi, ne de iyi kaplı, tonton amca ya da dede başka bir şey olabildiler. Altın kalpli fahişe de altın kalbi ile kaldı. “Vamp” kadın ise iç çamaşırlarını sergiledi. Oyunculuk açısından tekrar, bir dezavantaj olduysa da oyuncunun gelişen izleyici kitlesi tarafından tutulmasında, hatta mitos yaratmasında bir avantajdı. Konfeksiyon sineması, tiplemeleri ön plana çıkarttı. Kişiliklerle, kişiliklerin derinlikleri ile pek ilgilenmedi, vakti olmadığı için ilgilenmedi de. Bu hızlı temponun içinde oyuncuya bir hazırlanma, yorum payı pek tanınmadı. Oyuncuya da tanınmadı, oyuncuyu yönetmekle yükümlü yönetmene de. Sonuçta genelde oyuncu yönetimi bir “trafik çizme”de yani sahnenin dâhilinde oyuncunun nasıl hareket edeceğini anlatmakta kaldı.

Bugün geçmiş dönemlerin kimi oyuncularını, ister yıldız ister yardımcı olsun, değerlendirirken bu durum ve koşulları göz önünde tutmakta yarar vardır.

Konuya şu ya da bu oyuncuyu tutan, seven, filmlerini kaçırmayan izleyicilerin açısından da bakmakta yarar vardır. Sinemaya bir kültür ve bilgilendirme aracı değil de bir kaçış, bir düş alemi olarak bağlanan izleyici için oyuncu hem bir aynadır hem de bir özlem. Olmak istediği ama olamadığı kişidir, arzularının yansımasıdır, özlemlerinin sanal olarak şekil alması, görüntülemesidir. Sıradan izleyici için, heyecan peşinde olan seyirci için bir oyuncu ile özdeşleştiği sürece o oyuncu, putlaştırılarak yıldızlığını sürdürür, gündemde kalır, bir anlam ifade eder. Her şey bir bileşim olayından kaynaklanır ve bu yüzdendir ki basit izleyici için sinema demek oyuncu demektir. Ve kimi az gelişmiş izleyici – örnekleri yaşanmıştır – kendini oyuncu ile özdeşleştiği gibi oyuncuyu canlandırdığı tip kadar iyi ya da kötü sanar, tepkilerini alkışlayarak ya da yuhalayarak buna göre gösterir.

Türk sinemasında oyunculuğun seyrine baktığımızda bu seyrin pek fazla sarsıntı geçirmediğini görürüz. Her şeyin başında, kaçınılmaz bir zorunluluk olarak, tiyatrocular vardır çünkü oyun tiyatrodan gelir ve başka yerden gelemez. Daha sonra ise şu ya da bu yoldan sinemaya geçenler ve yerleşenler (yarışmalardan gelenler, keşfedilenler, yeni tiyatrocular, televizyondan gelenler, medyatik olanlar vb.)

Herhangi bir psikolojik gelişime ya da derinleştirmesine olanak tanımayan tek tip senaryolar ya da standart öykü anlayışı, bir “başka” oyunculuğa yol açıyor, değişmeyen tekrarlar ve “stereotipler” oluşturuyor. Bülent Oran gibi yılların deneyimini taşıyan bir senaryo yazarına bakılırsa Türk seyircisi, Yeşilçam ürünlerinin tüketicisi, ne değişik öykülerden hoşlanır ne de çözmekte güçlük çektiği karakterlerden. Bu yüzden oyuncu hep aynı kaldığı için, herhangi bir sürpriz ya da değişime yer vermediği için (hatta ve hatta nerede ise oynadığı role kendi adını verdiği için) geçerli kalıyor. Hep iyi, hep güzel, hep yakışıklı, hep neşeli, hep cesur ya da hep kötü olduğu için tutulur. Bu açıdan oyuncu değişmeyen ve değişmesi istenilmeyen açık ve defalarca okunan, ezbere bilinen bir kitaptır. Ama, tekrar düşünelim, bu koşullar altında oyuncunun gerçek oyunculuğu (varsa) nereye kadar varabilir?

Belirli dönemlerde kimi oyuncular nerede ise hiç eksik olmazlar, örneğin bir Ahmet Tarık Tekçe gibi. Başrol oynamaları gerekmez, kötü de olabilirler, iyi de. İster ağlatırlar, ister güldürürler ama her filmde, çok filmde bulunmaları – birer “marka” olarak – nerede ise kaçınılmazdır, varlıkları bir gişe garantisi teşkil etmektedir. Türk sinemasında bu durum ve gereksinim daha da belirginleşir: Kahramanlık filmi eşittir Cüneyt Arkın, romantik film eşittir Göksel Arsoy ya da Kartal Tibet (tiyatrocu olmasına karşın o da kahramanlık filmlerinde oynamıştır), yumruklarını da konuşturmayı bilen mert delikanlı Ayhan Işık’tır, saf ve her daim çileli genç kız Muhterem Nur, mahallenin güzeli Türkan Şoray, erkek kız Fatma Girik, kentsoylu “jön dam” Belgin Doruk, Hülya Koçyiğit ve Filiz Akın. Kötü adam Hayati Hamzaoğlu, Erol Taş ya da dazlak kafalı, ince bıyıklı Altan Günbay değilse Bilal İnci ya da Kazım Kartal’dır. Ve bu böyle devam eder. Zamanla her dede ya da babacan polis komiseri Hulusi Kentmen’e benzer, her amca ya da dayı, bastonlu ya da kasketli Nubar Terziyan’a. Ve cadaloz kadın ya Aliye Rona ya da Mualla Sürer olmalı.

Bu düzen içinde kimi oyuncuların gerçek oyun kabiliyeti, tiplemeleri zorunlu olarak sürdürdükleri sürece, her filmde ortaya çıkmaz, çıkamaz; ama, ara sıra, olanak ve malzeme sağlayan bir senaryo, denk düşen bir yönetmen olur (Lütfi Akad ve Türkan Şoray, Metin Erksan ya da Lütfi Akad ve Hülya Koçyiğit, Memduh Ün ve Fatma Girik, Halit Refiğ ve Nilüfer Aydan, Atıf Yılmaz ve Müjde Ar ya da Türkan Şoray, Filiz Akın ve Yılmaz Güney) ve oyuncu kendisini gösterebilir. Bu her ülke sinemasında böyledir (Josef von Sternberg ve Marlene Dietrich, Greta Garbo ve George Cukor, Martin Scorsese ve Robert de Niro, Roger Vadim ve Brigitte Bardot, Julien Duvivier ve Jean Gabin, John Huston ve Marilyn Monroe, Federico Fellini ve Marcello Mastroianni, Michelangelo Antonioni ve Monica Vitti, Vittorio de Sica ve Sophia Loren, Luchino Visconti ve Alain Delon ya da Burt Lancaster vb.) belki bu durum Yeşilçam sinemasında daha bir belli oluyor.

Oyunculuk bir ifade ve davranış sanatıdır, artı bir konuşma, bir diksiyon sanatı. Oyunculuk ister tiyatroda, ister sinemada olsun ezbere dayalıdır. Metnini ezberleyen oyuncu yüzü ve bedeni ile oynadığı gibi sesi, sesine verdiği tonlamalar, vurgulamalar, şivelerle canlandırdığı kişiyi oluşturur. Kural olarak bu böyledir ama Yeşilçam sinemasında böyle olmadığı bilinmektedir. Yeşilçam oyuncusu “sufle” alarak oynar, sözlerini bekler, dikkati kulağında. Sonuçta onu bir başkası seslendirir, uyduğu kararlaştırılan bir sesle. Ve asıl sorun da burada. Perdede bir oyuncunun yüz ifadesi ve o yüz ifadesi üzerinde bir başkasının sesi… Ya “başarılı” seslendirmeler olmaz mı, olmadı mı? Oldu ama kusur yöntemde ve bu yöntemi destekleyen teknik – ve ekonomik – koşullarda.

Oyunculuk bir ayrıntı ve uyum sanatıdır. Belirli bir kişiliği canlandıran oyuncu, her şeyi ile; yüz ifadesi, bedensel hareket, ses tonu ya da şive, giyim kuşam ile bu kişi olabilmek ve yorumunu inandırıcı hale getirmek için uğraş verir. Özellikle giyim kuşam konusunda Yeşilçam sinemasına baktığımızda başka bir kalıplaşmaya tanık oluyoruz. Yıllar yılı Türk sinemasında sanat yönetmeni nerede ise önemsenmeyen, ender kullanılan bir olgu oldu. Pek tabii ki istisnalar görüldü, ama bir ekip kurulduğunda sanat yönetmenliği her zaman yapım ekibine yüklendi, aksesuar bulma işinin de yüklendiği gibi. Sonuçta da – daha çok ekonomik nedenlerden dolayı – oyuncu için bir etki unsuru olan mekân kriteri kalıplaştı (Yeşilçam sinemasının neredeyse her filmde kullanılan favori mekânları vardır), donatım, dekor, renk anlayışı ve uyumu (renkliye geçildiğinde) de öyle. Yaratılan kişiyi tanımlamaya yarayan giysi sorunu ise ya oyuncunun ya da yönetmenin seçimine bırakıldı. Genelde oyuncu kendi gardrobunu kullandı. Çok özel durumlarda (çağ filmleri gibi) kostüm deposundan (başta Niyazi Er olmak üzere) kiralanan giysilerle sorun halledilmeye çalışıldı.

Tüm bunlardan çıkan sonuç, oyunculuğa katkıları açısından, bir kalıplaşma siyasetini ve alışkanlığını doğurdu. Kenar mahalleden iş kadınlığına terfi eden kadın oyuncular tayyörler, kürkler ve geniş kenarlı şapkalar giydi, kırsal alanda yaşayanların gömlekleri ütülendi ve tarihsel kahramanlar tahta kılıçlar kullandı. Bu yüzdendir ki Türk sinemasındaki oyunculuk araştırılıp değerlendirildiğinde, artıları ve eksileri ile, dönem dönem uygulanan kriterler ve alışkanlıklar hiçbir zaman göz ardı edilmemeli.

Giovanni Scognamillo

scogio29@gmail.com

 Bu yazı ilk kez Yeni Film’in 2. sayısında ve derginin sitesinde yayımlanmıştır.

Yeşilçam Klasikleri: Sevmek Zamanı (1965)

Türk sinemasına verdiği emeklerinden dolayı bu yazı Metin Erksan’a ithaf edilmiştir.

(Bölüm:1- Zamanı Sevmek)

“Bir şey’den hoşlanmaktan söz edilir, aslında doğrusu; bu şey aracılığıyla kendinden hoşlanmaktır.” (Friedrich Nietzsche)

Metin Erksan sineması geçmişe baktığımızda belki de Türk Sinema Tarihi’nin altın çağlarının başlangıcıdır diyebiliriz. Özellikle bunun nedenlerine baktığımızda dönem itibariyle ülkenin içerisinde olduğu siyasi çalkantıların ve tarihsel figürasyonların en yoğun olarak yaşandığı dönemlerinden birine tekabül etmesi diyebiliriz. Esasında bu tarihsel sürecin yalnızca kendi ülkemizde var olduğunu söylemekten ziyade bunun farkında olan sinemadaki temsilcimiz Metin Erksan’dır demek daha doğru olur. Özellikle başyapıtlarını verdiği dönem olan 1960’lı yılların başı bizleri Erksan sinemasını besleyen esas kaynağa götürür. Toplumsal bir gerçekliğe dayanan Erksan filmlerinin alt metinleri birçok ahlaki çıkarım ve metafiziksel öğeleri barındırması açısından zengin bir muhteviyata sahiptir. Özellikle Sevmek Zamanı filmi her ne kadar bu gerçeklikten kendini soyutlamış gibi dursa da, Erksan sinemasının belki de nirengi filmidir diyebiliriz.

 

Sevmek Zamanı, isim itibariyle neyi ifade eder? Buradaki zamanın varlığının daha çok doğu felsefelerine içkin bir halde sunulduğunu göreceğiz. Özellikle burada sevmek edimi bir zamana eklemlenmiştir ancak bunun hangi durumda ya da anda olacağı belirtilmemiştir. Bu nedenle filmin başlangıcındaki kareler oldukça donuk ve melankolik bir etki yaratır. Zaman burada sürekli akışkan bir yapıya sahip olmaktan çok, tam tersine oldukça donuk, hapsedilmiş ve sıkıştırılmıştır. Özellikle göl bu konuda oldukça iyi bir metafor kaynağı sağlayacaktır bizlere. Filmin açılış ve bitiş sahnelerine baktığımızda bunu destekleyecek birçok öğeye rastlarız. Filmin başında gördüğümüz doğa kompozisyonu ile filmin sonunda ölen iki aşığımız Halil (Müşfik Kenter) ve Meral (Sema Özcan) adeta bir kartpostal gibi bu mekâna bitiştirilirler. Filmin sonundaki ölüm aynı zamanda zamanın durması değil midir? Buradaki zaman kavramının durağan olması filmi belki de Heideggerci bir varoluş mekanizmasının ortasından cımbızla çıkarmamıza vesile olur. Zamanın durağan olması hatta durmuş olması aslında bir tür zamansızlıktır ve Heideggerci anlayışa göre var olmamış olmaktır. Bu durumda esas anlatılan kavram sevmek edimidir. Karakterler yalnızca bu edimin meçhul anlatıcısı ve nesnesi konumundadırlar. Bu yüzden karakterler de donuktur ve varlıklarından söz edilemez, var olmaya çalıştıkları zaman –ki bu birbirlerine ait olma durumuyla alakalıdır- yok olmaya mahkûmdurlar. Erksan’ın burada anlatısına katmaya çalıştığı şey aşkın kimyasını ve zaman içerisindeki değişkenliğini durdurmaktır.

 

Filmin başında Halil kahvede oturmaktadır ve bizler ona yağmurun altında ıslanarak bakarız. Halil’in yüzü belli belirsiz bir şekilde camın arkasında dışarıyı izlemektedir. Yukarıda bahsettiğimiz donuk ifadeyi aynı şekilde ilerideki bir sahnede Meral için de söyleyebiliriz. Halil dışarı çıkar, bu sefer yağmurda kendisi ıslanırken kahvenin içine izleyici girmiştir. Ancak değişen bir şey yoktur, Halil ister içeride olsun, ister dışarı çıksın görünümü değişmezdir. Onun bu ilk sahnede gördüğümüz değişmezliği aslında ne kadar dingin ve durağan bir ruh halini anlatmaktadır. Nereden bakarsak bakalım Halil’in görüntüsü bizlere yağmur altında (veya içeride) aynı izlenimi vermektedir. Bu aynı zamanda her ne kadar yağmur burada sürekli değişimi çağrıştırsa da ve her şeyin zamanla aktığını belirtse de, değişmeyen şey, zamanın kendisidir. Değişmeyen tek şey değişimdir, sözünden yola çıkarsak zamanın durağanlığı da ilk paragrafta bahsettiğimiz donmuşluğa eşitlenir. Filmi esasen farklı bir alana taşımak gerekir bu yüzden.

 

Salvador Dali’nin 1931 yılında yaptığı La Persistencia de La Memoria (Belleğin Azmi) tablosundaki erimekte olan saatler ve zamanın nasıl akıp gittiğini anlatan uzam tıpkı bu filmde gördüğümüz camın arkasından baktığımızda yağmurla birlikte gördüğümüz yüz ve tabloların akışkanlığı gibi görünmektedir. Özellikle filmde Halil’in, Meral’in fotoğrafına sürekli bakarak onu bu akışkanlıktan kurtarmaya çalışması aslında kendini zamandan kurtarmaya çalışmasıyla ilintilidir. Film böylece Sevmek Zamanı kimliğinden çıkarak Zamanı Sevmek kimliğine bürünür. Özellikle bu konuyu bundan sonraki analizim, Theo Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün filminde daha ayrıntılı bir şekilde inceleyeceğiz.

 

Halil kahveden çıktıktan sonra, yağmurun altında sürekli gittiği ve Meral’in fotoğrafının asılmış olduğu eve gider. Burada perdeleri biraz daha ışık girmesi için açarken, aynı zamanda Meral’in fotoğrafına büyülenmiş bir şekilde bakmaktadır. Filmin ana iskeleti bu bakmak ediminin üzerine kurulmuştur diyebiliriz. Halil’in bakışı hiçbir şekilde değişmez iken, Meral’in fotoğrafına yapılan paralel kesmeler sayesinde Meral’in gözlerine kadar bir yakınlaştırma etkisi yapılır. Görme ve görme biçimleri olarak ele aldığımızda Meral’in fotoğrafı en az Halil’in düşünceleri kadar donuktur. Bu sahnelerden Freudcu bir yan anlam çıkarılabilir ancak durum cinselliği ne kadar ihtiva ederse etsin buradaki görme ve bakma yorumunu Halil üzerinden yapacağımız için onun bakış açısından çözüm getirmeye çalışacağız. Bu açıdan Halil’in durumu sexüel bir anlamdan çok mitsel bir anlama daha yakındır. (Mitoloji ve Psikolojinin göbek bağını göz ardı etmemenin gerektiğine inanıyorum)

 

NARSİSİZM ZAMANI

 

Erksan sinemasının konu olarak beslendiği Anadolu coğrafyası daha çok bizlere değişime uğramış mitsel karakterler sunar. Kuyu (1968) filmi buna en yakın örneklerden biridir. İçerisinde mitolojik öğeleri yakalayabileceğimiz ritüellerle doludur. Ancak bu bizlere bir gerçeklik olarak sunulur. Aynı şekilde Sevmek Zamanı’ndaki gerçeklik tam tersi durumda mitik olarak gösterilir. Erksan’ın aslında her iki filmi de birbirine karşıdan bakan özne gibidir. İleride göreceğimiz üzere Meral’in kendini edilgin durumdan çıkarma ihtiyacı ve aşkın yarısının kendisine ait olduğunu söylemesi kendini mülkiyet olarak sunmasından kaynaklanır. Kuyu filminde ise Fatma (Nil Göncü), kendini bu mülkiyetin dışına atmaya çalıştığı anda yeniden çemberin içine çekilerek erkekler dünyasında mülkiyet hakkına kurban edilir. Bu Yunan Mitolojisinde sıkça görülen bir olaydır. Mitolojide birçok hikâyede nehirde çıplak iken soyunup dökünen nympheler, bir tanrı tarafından ya kaçırılır ya da kovalanır. Sonunda ise Nymphe ya tanrı ile birlikte olur ya da kendini doğaya feda ederek bir çiçek, bir nehre veya daha farklı bir imgeye dönüşmektedir. Filmde bu türden sahnelere çokça rastlarız ve Fatma ikinci yolu seçerek kendini doğaya feda eder.

 

Sevmek Zamanı filminde ise Narsisist bir durum vardır. Narcissos’un hikâyesini az çok biliriz. Fiziksel olarak kendini beğenen kahramanımız bir gün kendini seyre doyamayıp göle düşer. Ancak hikâyenin diğer tarafında bir gün gölün yanına gidip ona neden Narcissos’a çıkışmadığını soranlar olur. Göl ise ben de onun gözlerinden kendimi seyrediyorum diyerek karşılık verir. Oldukça basit bir çıkarım olmasına rağmen burada gölün cevabı aynı zamanda onun yalnızca edilgin olmadığını, en az onun kadar bu görüntüyü paylaştığını göstermektedir. Ve aşk kavramı karşıdaki insanın gözlerinin içine bakıp ‘’güzel’’ olduğunu söylemek, bir nevi kendini beğenmişlikle ilgili bir duruma gebedir. Çünkü bakılan şey her ne kadar göl/sevgilinin gözleri olsa da görülen öznenin kendi görüntüsünden başka bir şey değildir. Bizler aslında bir resme ya da fotoğrafa baktığımızda kendimizi etkin olarak hissetsek de, aslında bakışımız nesnenin kendisinden bizlere doğru akmaktadır.  Bu yalnızca kendi varlığımızı tanıtlamamızı sağlayan bir bakıştır.

 

Halil’in, Meral’e bakışı aslında Halil’in gözünden, Meral’in resmine doğru uzanan bölgedeki bakış çizgisi değildir. Tam tersine Meral’in özneye (Halil’e) olan bakışının fantezileştirilmesidir. Halil’in var olması, Meral’in kendisine baktığını hayal etmesinden kaynaklanır. Bu durumda Halil’in etkinliği, aslında edilginliktir. Yazımızın başında bahsettiğimiz üzere bu edilginlik donuktur. Michael Powell’in Peeping Tom (Röntgenci, 1960) filminin geniş bir analizini okumanızı tavsiye ederim. İnsanların çoğu zaman yalnız kaldıklarında geceleri televizyonu açık bırakma etkilerinin en önemli nedenlerinden biri de bu bakışın altındaki edilginlikleri ve var olduklarını onlara hatırlatan mekanizmadır. Burada insanın varlığını tanıtlayan şey televizyona bakması değildir, televizyondan kendisine bakıldığını fantezileştirmesidir. Bu aynı zamanda pornografideki edilgin nesne olan kadının kameraya bakarken sanki bize doğru bakarak varlığımızı tanıtlamasına ve bizim bundan aldığımız zevki kendisiyle paylaşmamızı istemesi gibidir.

 

Alfred Hitchcock’un filmlerindeki birçok sahne bunun üzerine kurulmuştur. Ancak benim dikkatimi çeken ve Sevmek Zamanı filmiyle bağlantılı olarak sunmak istediğim sahne Vertigo (Yükseklik Korkusu, 1958) filminde Madeleine’nin (Kim Novak), müzede kendini fetiş bir nesne haline getirmeye çalışarak baktığı tablodaki kadındır. Madeleine baktığı tablodaki kadına benzemeye çalışarak onun gibi giyinmiş, saçlarını da onun gibi şekillendirmiştir. Burada yatan soru gözlenen ve bakan arasındaki bağlantıdır. Burada Scottie’nin (James Stewart) voyeur kimliğini dışarıda bırakırsak gerçekten ilginç bir durumla karşılaşırız. Çünkü bakan ile görülen resimdeki özne nesne ilişkisi cinsiyet olarak aynıdır. Madeleine resme bakarak aslında kendini görmektedir. Scottie de aynı şekilde, Madeleine’nin resme bakmaktaki amacının resimdeki nesnenin kendisi olduğunu sandığının bilincindedir. Nesne olan tablonun gözünden hiçbir kamera açısı yoksa da- tıpkı Meral’in tablosundan Halil’e doğru yönelmiş bakışın olmaması gibi- nesnedeki kadın Madeleine de yine kendi aksini görmektedir. Çünkü tablodaki kadının karşısında gördüğü şey kendisinden farklı bir şekilde giyinmiş olan bir özne değil, kendisini nesne haline sokmaya çalışan, kendisine benzemeye çalışan Madeleine’dir. Bizler ise bütün bu sahnelere Scottie’nin gözünden baktığımız için voyeuristik bir arzunun içinde geriliriz.

 

“…hassas anlamıyla fantezi bizim merakımızı çeken sahnenin kendisi değildir, onu gözetleyen hayali/ var olmayan bakıştır, tıpkı eski Azteklerin yere devasa kuş ve hayvan şekilleri çizdiği o yukarıdan olanaksız bakış ya da Roma’ya giden eski su kemerindeki heykellerin üzerinde bulunan ama yer seviyesinden görülmeyen o ayrıntıların biçimlendirilmesine neden olan olanaksız bakış gibi. Kısacası en temel fantazmatik sahne bakılacak merak uyandırıcı bir sahne değil ‘orada bize bakan biri var’’ fikridir. ‘’Biz bir başkasının düşündeki nesneleriz’’ fikridir.” (1)

 

Zizek’in tanımı aynı şekilde bizlere gösterilemeyen tablodaki bakış açısının imkânsızlığını ve onun nezaretindeki kimliğimizi ortaya çıkartması açısından önemlidir. Tablonun bir bakış açısı yoktur ancak biz onun bakış açısına maruz kaldığımızı düşünerek varlığımızı sürdürürüz. Bunun siyasi-toplumsal süreçteki etkilerini George Orwell dünyasından kopan panoptik araçlarda görüyoruz.


“Biz bir başkasının düşündeki nesneleriz”, bu cümleyi aşağıda Kierkegaard’ın Bir Baştan Çıkarıcının Günlüğü eserindeki kadına yönelik paragraflarına göre ele alacağız. Bu tıpkı psikoloji ile mitolojinin birbiriyle beslenmesi gibi, fizyoloji ile metafiziğin birbiriyle beslenmesine benzemektedir. Lacancı terminolojide kadın erkeğin nasıl nesnesi haline gelebiliyorsa, Kierkegaard’ın eserinde bu ‘kadın erkeğin düşü’ne dönüşebilmektedir.

 

ROMANTİK İDEALİZM VE AŞKINSAL ÇÖZÜMLEME

 

Sevmek Zamanı filmini yeniden şekillendirmek ve sürekli karşı karşıya getirilerek buradan yanlış çıkarımlar yapmamıza neden olan imgeleri ve duygu çözümlemelerini açıklığa kavuşturmak adına böylesine bir başlık açmak zaruri olarak gerekiyordu. Filmin kendisini temel olarak aldığı ve yapısına buna göre kurmaya çalıştığı aşk duygusunun sorumlulukları, bu duygunun harekete geçirilmesi ve var olma biçimleri üzerinde durmakta fayda görüyorum. Ancak filmin genel görüntüsü itibariyle birçok alanda seyircisini ve algısını bu filme açan herkesi aldattığı kanısındayım. Özellikle ilk olarak karşımızda aşkın cisimlendirilmeye çalışıldığı erkek metaforunu inceleyelim.

 

Aşk duygusunun ya da arzulama güdüsünün imge olarak erkekte cisimleştiğini görmekteyiz. Bu alan neredeyse bütün sanatların üzerinden icra edilmiştir. En basitinden bir örnek verecek olursak mitolojide karşılaştığımız Pygmalion figürü belki de arkaik olarak erkek imgesinin çözümlenebileceği bir figürdür. Pygmalion, heykelini yaptığı; bir anlamda kendisinin şekillendirdiği kadın vücuduna âşık olur. Ancak kadın bedeninin cansızlığı, kendisine rahatsızlık vermekte, onun canlanmasını, aşkına karşılık vermesini istemektedir. Aphrodite bu adamın yakarışlarına, Galatae’yi (yani heykeli yapılmış kadını) canlandırarak cevap verir. Bu tema yüzyıllar boyunca farklı görünümlerde diğer sanatların da ilgisini çekmiş ve elden geldikçe bir sömürüye tabi tutulmuştur.

 

Kadın burada erkeğin kaburga kemiğinden değil; düşünden, düşünüşünden ve erkeğin zihninde var olmuş bir imgeden ortaya çıkmıştır (Bkz: Athena’nın, Zeus’un kafasından doğması). Erkek onu kendine göre şekillendirmiş, kadının vücudunu kendisine göre bir arzu nesnesi haline getirmiştir. Pygmalion, yaratmış olduğu kadın estetiğine mi âşık olmuştur? Yoksa kendi kafasında şekillendirdiği kadın imgesine mi?  Aphorodite’in buradaki elçilik görevi daha farklı bir alana teneffüs etmektedir. Aphrodite, kadını canlandırırken neye göre canlandırmıştır? Kendisine göre mi? Yoksa Pygmalion’un kafasında şekillendirmiş olduğu kadın imgesine göre mi? Acaba Pygmalion’un kafasındaki kadın imgesi Aphorodite’in kafasındaki kadın imgesine ne kadar çok yaklaşıyordu?

 

‘’Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup aşk sanıyorsunuz.’’ (2)

                                                                                                                                                          

Yukarıdaki söz aslında birçok şeyi aydınlığa kavuşturuyor. Filmdeki Halil bir nevi kendi kafasında kurguladığı, düşlediği hayale âşıktır. Ancak bunu Pygmalion gibi kendisi yaratmamıştır. Halil’in kafasındaki, Meral imgesi karşısındaki resimde asılı durmaktadır. Hayallerini ve dünyasını bu çerçeve içerisine sığdırmış ve onu bu çerçeve dışına çıkarmamak için elinden geleni yapmaktadır. Pygmalion bir anlamda âşık olduğu ve kendi içinde yaratmış olduğu diğer benliği, kadını üzerinde bir elbise gibi denemiş ve inşasını kadının vücuduna kafasındaki ruhsal anlatıma göre vermiştir bana göre. Yani buradaki kadın heykeli bir estet eser olmaktan çok Pygmalion’un kafasındaki kadın kişiliği ve Pygmalion’un edilgin dişil yansımasından başka bir şey değildir. Halil ise var olan bir portre üzerinden yola koyulmuştur. Portre’deki kadını kendisi yaratmamıştır. Meral imgesi kendisinden önce zaten vardı. Ancak onu bulduktan sonra kendisine göre şekillendirerek o imgenin kendisi üzerindeki etkilerini değiştirmiştir. Ya da başka bir deyişle kadın portresi Halil’in kendi iç dünyasında yatan edilgin kimliği ortaya çıkarmıştır. Burada Pygmalion ile Halil farkını bu şekilde ortaya koyabiliriz. Ancak durum sonradan batı-doğu [occident-orient] zıtlığını verme amacını gütmek için kullanılmıştır.

 

Pygmalion’un kendi kafasındaki kadın imajı ve onu bir nesne haline getirme (aslında Narcissos’un durumundan pek de farklı değil)  fikri, her halükarda kendisini bir kadın ülküsü fikrine teslim etmektedir. Bunun cismani bir kılıkta arzu hal eylemesi Pygmalion’un doğadan hiçbir esin taşımadan yapılması mümkün olmayanı yapmaya çalışması mümkün değildir. Tıpkı Narcissos, Pygmalion gibi Halil de aslında kendi aksine veya aksinden gelen bakışa âşıktır. Her üç karakterin de ortak özelliği nesnelerinin görsel olarak bu evrende yansımalarını bulacak şekilde kadın imgesini organize etmiş olmalarıdır.

 

Romantik İdealizm’in ortaya çıkışı ve onun öncesindeki Platon’un idealar dünyası, Yeni Platonculukta vücut bulan ve savunusunu Plotinus’un yaptığı almaşık düşünceler birliğinden oluşan bu sistemin savunusu Kant’ın ‘’Transcendental’’ kavramına kadar birçok farklı şekilde vücut bulmuştur. En nihayetinde temellerini kabaca tabirle idealizmde bulacağımız bu yansımalar ilkesi, İslam dininde tasavvuf olarak kendine yer edinmiştir. Ancak Sevmek Zamanı filminde tasavvufi bir duruma isnat edecek herhangi bir durumun var olduğunu düşünmüyorum. Görsel alanda her ne kadar görüntü ve ses aynı anda birbirlerine eşlik etse de ve birbirlerini desteklese de bu filmde, aşağıda bahsettiğim ikilemeler farklı anlama gelecek şekilde kullanılmıştır. En basitinden doğu imgesi olarak kullanılan ud çalgısı ve Halil’in sürekli yanında duran boya ustası yaşlı adam, bizlere oryantal bir hava vermek için vardırlar. Ancak film sevme edimine yoğunlaşmıştır ve bizlere batı-doğu karşıtlığı içerisinde verilmeye çalışılır. Örneğin Meral bir sahnede Bach dinlerken aynı zamanda Ovidius’un aşk sanatını okumaktadır. Meral’in yaşadığı çevreyi anlatma açısından belki de bu imgeleri kullanmak ne kadar gerçekçiyse tam tersi olarak Halil’in durumunu yansıtması açısından kullanılan orient imgeler o kadar yanlıştır. Filmdeki bu çatışma farklı şekillerde verilmiş olsa da bu bizde bir tür yanılsama özelliğinden, ses-görüntü, görüntü-imge, ses-imge karşıtlıklarından meydana gelen algısal hatalara düşeriz.

 

Halil’in edilgin yapısı ve kendi kafasında yaratmış olduğu metafiziksel aşk tasavvufi bir durumdan kaynaklanmaz, tam tersine öznenin kendisine dönük yapısından kaynaklanır. Aynı şey Meral için de geçerlidir. Burada Erksan’ın bakış açısı doğu-batı karşıtlığını vermek üzerinedir ve bizim imgelerden yola çıkarak kafamızda canlanan suret bunu ele verir. Ancak Halil’in gerçek anlamdaki aşkı tahayyül biçimi doğu mistisizminden çok idealist ve platonik bir durumdur. Bu nedenle Meral ile birlikteliği gerçek anlamda bu dünyanın da yıkılmasına neden olur. Platonik aşkların çoğunda gördüğümüz kısmen bir oto-mazoşist durum vardır. Sürekli yenilenen bu acı sayesinde özne kendini ayakta tutar ve yaşatır. Ancak sevgiliye ulaşıldığı anda yeni bir yaşama amacı olmaması öznenin yıkılmasına neden olur. Aşk kavramı içerisindeki kendine acı çektirme edimi belki de Yeşilçam sineması tarafından en çok sömürülen kaynaklardan biridir. Halil en nihayetinde tasavvufi bir karakter olmaktan çok romantik bir idealisttir. Transcendental bir yanılsamanın içinde düşüş yaşayan bir kayıptır.

 

“Romantik iyimser değildir. Yabancılaşmanın üstesinden herhangi bir zaman gelebileceğinin hiçbir garantisi yoktur, bu nedenle burjuva olmayan Romantik sürekli olarak yitik bütüncüllüğü sürekli arzulama saplantısından muzdariptir. Ancak bu katlanılası bir şeydir, çünkü hedefe ister ulaşılsın ister ulaşılmasın tek önemli olan Romantik amaç peşinde koşmanın kendisidir.” (3)

 

Cervantes’in Don Kişot romanını ve kahramanını bilmeyen yoktur. Don Kişot karakteri kendi hayalinde yaratmış olduğu Dulcinea adlı kadını bulmak üzere kurgulanmıştır. Don Kişot’un kendi hayalinde yaratmış olduğu bu kadının somut olarak bir imgesi yoktur. Ve bu yalnızca Don Kişot tarafından hayal edilmiştir. Don Kişot ölüm döşeğinde her şeyin farkına vardığı anda -ki ölüme yaklaşması değil onun bu farkına varma nedeni, geride hiçbir amacı kalmamasından dolayı kendisine oynadığı oyunu da bırakmasıdır. Don Kişot’un belki de bu sürekli kendisini yenileyen var oluş amacı, fizyolojik olarak Don Juan karakterinde vücut bulur. Don Juan karakteri de bu sürekli kendini yenilemeyi veya ayakta tutmayı bir kadından diğer kadına sevgi edimi içerisinde koşarak bulur. Bu iki karakteri tasavvufi açıdan incelemek çok daha güzel olurdu bana göre. Ancak Halil’in buna pek yaklaştığını söylemek doğru olmaz sanırım. Bu nedenle verilen doğuya ait motifler ya da tasavvufi bir yorum çıkarsamak nezdimce gereksizdir.

 

Halil’in bu romantik saplantısı aynı zamanda kendisine çektirdiği oto-mazoşist bir kontroldür. Sürekli ulaşılamayan nesne olarak görmek ister Meral’i, korktuğu şey aslında Meral’in bir gün gidebileceği değildir, kafasında yaratmış olduğu imgelerin parçalanması ve dumura uğramasıdır. Halil’in durumunun romantik bir idealizmden beslendiğini söyleyebiliriz. Çünkü en nihayetinde hedefine ister istemez ulaşacaktır. Ancak bunun için yaşadığı andan değil yaşamaya çalıştığı ve uyum sağlamaya çalıştığı geçmişin parçaları tarafından esir alınmıştır.

 

“Romantik hedefte masumiyet düşüşten önce geldiği için Romantik politikalar nostalji içinde derinleşme eğilimi gösterir.” (4)

 

Halil’in romantik idealizme yönelik tutumu kendisini zamana hapsedişi tıpkı Don Kişot’un kendi kafasında yaratmış olduğu usavurumu olmayan bir dünyadır. Gerçek anlamda onların yaşadığı zamanı veya yaşamak istedikleri zaman geçmiştir ya da geçmişi şimdi gibi yaşarlar. Don Kişot’un sürekli okuduğu şövalye romanları kendisinin ve sembolik olarak feodaliteye karşı duyulan özlemin yansımasıdır. Halil’de de benzer şekilde geleceğe yönelik korkularından dolayı geçmişe büyük bir sadakat duyar. Örnekleri çoğaltmak mümkün, Vertigo’nun Scottie’si, Goethe’nin Faust’u… Schopenhauer’in özellikle burada kadın erkek ayrımını gözeterek yaptığı tespit çok önemlidir; ‘’Kadınlar erkeklerden daha fazla şimdiki zamanda yaşar.’’

 

Bu konuya ek: Filmle alakası olmasa da son dönemin üç yönetmeninin filmleri sizce de bu geçmişe duyulan özlemi romantik bir şekilde dile getirmiyor mu? Martin Scorsese’nin Hugo’su (2011) sinemaya karşı duyulan o romantik erkek idealizmiyle örtüşmüyor mu- ki Scorsese’nin sinemaya olan aşkını biliyoruz. Woody Allen’ın son filmi Midnight in Paris (Paris’te Bir Gece, 2011) yine entelektüel bir edebiyatçının geçmişte sevdiği yazarlarla sohbeti bir nevi bunun tezahürü değil midir -ki Allen’ın edebiyat ve felsefeye olan ilgisi muktedirdir. David Cronenberg’in A Dangerous Method (Tehlikeli İlişki, 2011) filmi psikanalizin iki dehasını bir araya getirip onların arasındaki ilişkiyi alıntılamıyor mu? Sonuçta her üç yönetmenin son dönemde yapmış oldukları bu filmler geçmişte tanışıp onlarla konuşmak istedikleri ve bunu yapamadıkları için kendi içlerindeki geçmişi şimdiki zamana yöneltip bunu beyazperdeye yansıtmaları değil midir?

 

Meral ile Halil’in aşk edimi üzerindeki düşünce yapıları oldukça keskindir. Ve yaşadıkları çevreden kaynaklanan bu keskinlikler karşılıklı olarak törpülenir. Halil kendi kafasında yarattığı Meral imgesinden vazgeçer, Meral de kendi yaşadığı çevrenin koşullarından vazgeçer. Ancak burada Meral’in vazgeçme şekli ve kabullenmişliği farklı bir alandır.

                             

AŞKIN METAFİZİĞİ

 

Arthur Schopenhauer’in dediği üzere aşk gerçekten üçüncü bir bireyi dünyaya getirme amacıyla iki bedenin bir araya gelmek için uydurduğu bir kılıf mıdır? Schopenhauer’in bu konudaki düşünceleri her ne kadar katı olsa da Erich Fromm’un bu konudaki eseri Sevme Sanatı daha naif görüşler ve kanıtlar sunmaktadır.

 

“Biz erkekler eğer tutkularımız uyanmış ise, şeyleri abartılı bir şekilde görmeye yahut var olmayan şeyi tasavvur etmeye yakınızdır.” (5)

 

Schopenhauer’in bu konudaki haklılığı su götürmezdir. Yazımızın başında zaman ile ilgili söylediklerimizi yeniden hatırlatmakta fayda görüyorum. Halil aslında her erkek gibi olağan dışılığı olmayan bir karakterdir. Genel erkek yapısına baktığımızda erkeklerin Shakespeareyen tabirle tek efendileri zamandır. Ve buna göre gelip buna göre giderler. Halil, Meral’in fotoğrafına bakarak onu donuklaştırır ve bu nedenle kendini de dondurur, bu aynı zamanda zamanı durdurması ya da zamanı olmayan bir anı yaşatmak için çabalarını göstermektedir. Schopenhauer kadın-erkek karşıtlığını kullanırken aynı zamanda bu zaman kavramının her iki cins için ne kadar farklı algılandığını da ifade eder. Kadınlar, erkeklerden her daim daha çok şimdide yaşarlar, erkekler ise tam tersi durumda şimdi yerine ya daha çok geçmişte ya da daha çok gelecek içerisinde yaşarlar. Bu nedenle kadınlar bir bebekle saatlerce sıkılmadan oynarken, erkekler bu durumdan hemen sıkılırlar. Bebekle oynama örneği her ne kadar biraz sağlam bir dayanak olmasa da, Schopenhauer’in söyledikleri sinemada çokça kanıtını bulmuş ve edebiyatta yeterince işlenmiştir. Hitchcock’un Vertigo’sundaki Scottie karakterini incelediğimizde onun saplantı derecesinde âşık olduğu kadın Madeleine aynı zamanda zamansal bir figürdür. Bu figürün imgesel olarak karşılığı spiral merdivendir. Spiral merdiven imgesi sürekli yinelenen ve hiçbir zaman aşılamayacak olan bir duruma eşitlenir. Zamansal olarak erkeğin zihnindeki kadın imgesine ve kafasında bu imgenin donuklaşmasına, hatta bir tür hayalet durumuna getirilmesine kadar devam eder. Zaten filmde de Scottie’nin iki kadın karakterini tek bir bedene yerleştirdiği sahneyi hatırlayalım. Halil’in durumu çok daha patolojik bir vakadır. Çünkü o aynı zamanda var olan kadını Scottie gibi elde etmeye çalışmak yerine onu istememektedir. Bu nedenle zaman kavramı burada donuk olarak tasvir edebileceğimiz gölet ve mevsimsel bir metafor olarak kullanılır.

 

Don Kişot ise bana göre erkeklerin bu konudaki muzdaripliklerini derinleştiren diğer bir karakterdir. Don Kişot’un Dulcinea’ya ulaşma sebebi ve bu buradaki sebebi sürekli ötelemeye çalışması yine zamansal bir ifadedir. Özellikle değirmenlere saldırması bana göre bir anlamda zamana saldırması anlamına gelir. Değirmenlerin biteviye dönen çarkları aynı zamanda saatin akrep ve yelkovanını onu geçtik sürekliliği temsil etmez mi? Vertigo’daki spiral merdivenler gibi…

 

Aşkın Metafiziği eserinde Schopenhauer’in değindiği diğer bir önemli konu, bireyin kendisinde olmayan özelliklere sahip olan karşı cinse âşık olmasıdır. Ancak Schopenhauer’in sunduğu kanıtlar genelde fizyolojik bir temele dayandırılırlar. Tıpkı şişman bir kadının yanında gördüğümüz zayıf bir erkek, güzel bir kadının yanında gördüğümüz çirkin bir erkek gibi. Halil’in durumuna baktığımızda buradaki aşk imgesi bu tezatlıklardan yeterince nasibini almaktadır. Halil, arkadaşıyla birlikte daha önce Meral’in evine gelmiş ve boyasında çalışmıştır ve o sırada duvardaki Meral’in resmini görmüş âşık olmuştur. Ancak bu bizlere görsel olarak sunulmaz. Halil’in ekonomik olarak kendi yetersizliği ve zengin kız-fakir erkek aşkı bu filmde ekonomik bir tezatlık olarak sunulur.

 

Filmde benim karşı çıktığım doğu-batı algılaması aslında imgelerin yanlış seçiminden değil, insanın kafasında bu şekilde biçimlenişinden dolayıdır. Bach dinlemek ya da Ovidius okumak imge olarak batılı olmakla eş değer tutulmuştur, diğer tarafta ise ud çalgısının kullanılması, âşık karakterin yanındaki yol gösterici yaşlı usta gibi kavramlarda doğu imgesi olarak algılanmıştır. Ve bu gibi kalıplar ister istemez filmin gerçek anlamda neyi anlatmaya çalıştığını gölgelemekten başka bir işe yaramayacaktır. O zaman bu anlamda şunu mu dememiz gerekiyor. Doğu, batının resmine bakarak onun varlığının ve zenginliğinin gelişiminin estetiğinin görünümüne kapılmaktadır. Halil aslında bir tür doğu imgesi iken Meral bir batı imgesine dönüşür. Ve Doğu’nun sürekli batıyı izlemesi aynı zamanda onun batıya özenmesinden dolayıdır. Ya da şöyle bir yorum mu yapmak gerekir; …ve Halil, Meral’in her resmine baktığında içinde batı medeniyetine karşı olan bir öfke duyardı, halbuki onun Meral’e bakışı, Batı’nın doğuya bakışı değil, Doğu’nun Batı tarafından nasıl göründüğünü hissetmesi ile ilgiliydi. Doğu, yalnızca Batı’nın imgesine âşıktı, asla ona âşık olup onun gibi olmak istemiyordu…

 

Şüphesiz yukarıdaki doğu-batı yorumunu yapmak filmi daha da kısırlaştıracaktır. Bu nedenle filmde ekonomik açıdan Burjuva ve alt sınıf ilişkisi ele alınması çok daha verimli olacaktır. Burada Halil’in alt sınıftan olma varlığı aynı zamanda onun inanca olan düşkünlüğü ve bir gün sahip olsa bile elinden alınabileceği korkusunu taşıdığı kapital, Meral’e sahip olma duygusunun önüne geçmiştir. Meral ise tam tersi durumda burjuva geleneklerini ve yaşayış şeklini benimsemiş olarak karşımıza çıkar. Burjuvazinin getirmiş olduğu yanılsamayla birlikte Halil’e de sahip olmayı istemektedir. Özellikle bunun için kullanılan Ovidius eseri ve ardından gelen şehvetli adeta mastürbasyonu hatırlatan sahneler, burjuvazinin materyalist geleneğinden kaynaklanmaktadır. İşte bu şekilde yapılacak yorum bizlere birçok düşüncenin de kapısını açacaktır. Çünkü artık sorun felsefe sorunlarından birini ele verecektir ki yukarıdaki sayfalarda terini dökmeye çalıştığımız çatışma budur. Sorun doğu-batı çatışması değil, burjuva-alt sınıf, idealizm-materyalizm (diyalektiğe bağlı olmayan köksüz bir materyalizmdir bu) çatışmasına dönecektir.

 

BİR SAPLANTI OLARAK RESİMDE GÜZELİN METAFİZİĞİ VE FİLM NOİR İZLEKLERİ

 

Bu başlıkta hem metafiziksel hem de fizyolojik bir sapınç olarak görsel alana ihtiva eden durumları inceleyeceğiz. Halil’in durumu her ne kadar metafiziksel boyutlu bir paradoks gibi görünse de, bunun dışına çıkacağını Meral ile olan birlikteliğinden görebiliyoruz. Bu durumda Halil’in durumu bir resme âşık olma durumu ya da bir idealar dünyasında yaşama durumu değil, insanın daha önce yaşadığı bir acıdan kaçma durumudur. Dikkat edilirse Halil Meral ile birlikte olamayışının nedeni olarak, bir gün ondan ayrılacağını uzattığı ellerinin üstünden ellerini çekişinden korkmaktadır. Durum böylece daha da şeffaflaşır. Halil’in korkusu ya da resme âşık oluşu korkusundan ya da daha önce yaşadığı hayal kırıklığı veyahut nevrotik bir durumdan kaynaklanır diyebiliriz. Aslında Vertigo konusunu ikide bir açıp kapamak istemiyorum ama Scottie’nin ve diğer film-noir’ın erkekleriyle benzer kaderi içinde taşımaktadır. Halil resme bakarak kendi bencilliğinin kurbanı olur, kendini bulmaya çalışırken resmin içinde kaybolur.

 

‘’Bir resmin bizi bir (Platonik) ideanın kavranışına gerçek ve aktüel nesneden daha kolay ulaştırmasını mümkün kılan şey -öyle ki bu sayede resim ideaya gerçeklikten daha yakın hale gelir- genel olarak sanat eserinin daha önce bir öznenin içine işlemiş (ve ondan geçerek bize ulaşmış) obje olmasıdır.’’ (6)

 

Schopenhauer’in buradaki tanımlayışı bizleri ressamların yapmış oldukları sanat eseri olan resimlere götürür. Halil’in tablosunda ise görebileceğimiz üzere bir öznenin içine işleyip onu maddenin kendisinden ayıran bir biçim olarak sunmaz. Başka bir deyişle Meral’in resmi başka bir özne tarafından çizilmiş ya da sanatsal anlamda bir gerçeklik olarak sunulmamıştır. Meral’in resmi başka birisi tarafından yalnızca tek bir anda kopyalanmıştır. Halil bir anlamda o anda çekilen herhangi bir fotoğrafçının o anda o açıyla çektiği bir resme âşıktır. Kara-film örneklerinde aslında sıkça rastladığımız bir materyaldir resme ya da pornografik olarak bir cesede âşık olma. Otto Preminger’ın Laura (1944, Kanlı Gölge) filminde polis dedektifinin Laura’nın portresine âşık olması ve iktidarsızlığı arasında ilişki ne ise, Sevmek Zamanı filmindeki Halil ve Meral’in portresindeki ilişki de o minvalde ele alınmalıdır. 

 

Schopenhauer, plastik sanatlar üzerindeki düşüncelerinde bunu destekler nitelikte fikirler öne sürer. Ele alınan ya da şekillendirilecek madde en başta öznenin onu biçimlendirmesine bağlıdır. Özne bu maddeye bakarak kendi içerisinde onu biçimlendirip bizlere sunar. Ve bu diğer öznelere gerçeklik olarak sunulur. Şayet durum nesnenin birçok açıdan ele alınmasına kadar varırsa madde bir idea olarak ortaya çıkar. Bu durumda sanatçının ya da öznenin amacı maddeden biçimi ayırmaya çalışmak ve ona kendi istediği şekli vermeye çalışmak olarak gösterilebilir. Pygmalion örneği bana göre burada verilecek güzel bir örnektir. Pygmalion böylece kendisine içkin olan biçimi yine kendisine dönüt bir şekilde verir. Galatae’nin canlanması bu durumda Pygmalion’un kendi bakışına, nezaretine göredir. Yukarıda daha önce bir soru sormuştuk. Galatae’nin şekillenmesi hangi özneye göre olmuştur. Aphrodite mi yoksa Pygmalion mu, en azından Galatae’nin fiziksel zuhurundan çok, psişesinin Pygmalion tarafından verildiğini söyleyebiliriz. Aksi durumda Galatae yalnızca bir kopya ya da içkin olmayan bir maddeye dönüşürdü. Schopenhauer’in dediği gibi, plastik sanatlarda bir sanat eserinin bu sıfatı kazanabilmesi için onun biçimini, gerçekliğinden ayırmak gerekmektedir. Ruhu, vücudundan ayırmaktır. Bu nedenle balmumu heykelleri bizde bir ürperti hissiyatı yaratır çünkü gerçeğe bir sanat eserinden daha yakındırlar. Tıpkı bir ceset gibidirler. Kara film izleklerinde sıkça rastladığımız bu ikona aslında resim için de geçerlidir diyebiliriz. Buradaki ceset yakıştırması oldukça güzel bir tanımlamadır. Çünkü bir anlamda bu türden filmlerdeki nekrofililiği ya da edilgin cinselliği ifade eder.

 

Bir cinsel ilişkide erkeğin etkin kadının ise edilgin olduğunu biliriz. Ancak ileri bir sapınç olarak erkekte oluşan bu aktiflikten utanma durumu kendisini nekrofil bir duruma sokar. Hatta birçok sapık katilin kadını öldürdükten sonra tecavüz etmesi kendisine bakılmasından yani aktifliğinden utanmasından kaynaklanır. Erkeğin bakışının bu aktif bakıştan edilgin bakışa geçtiğini görürüz. Erkek kendini sanki kendisine dışarıdan bakıldığı ya da izlendiği duygusuna kapılarak utanma hissiyatı yaşar. Aynı şekilde kadını öldürmesi kadının kendisine bakmasından ötürü değil, kadının bakışının kendisinin bakışına eşitlenmesi ve yerine geçmesinden kaynaklanmaktadır. Tıpkı yukarıda bahsettiğimiz üzere, Meral’in resminin Halil’e olan bakışı değil Halil’in bu resimden kendisine nasıl bakıldığını hayal etmesinde yatmaktadır. Eğer geçmişe gidebilseydik Halil’in durumunda impotans evresini oluşturan olayla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Halil aynı zamanda Medusa’nın bakışına maruz kalan ve sonucunda hadım edilmiş bir karakter olarak da yorumlanabilir. Ancak şunun altını çizmek istiyorum; ‘’film-noir’’larda görmüş olduğumuz kendi istençleri dışında hadım edilmiş erkek figürlerin dışında tutmak gerek Halil’i. Halil’in hadım edimi kendi iradesi üzerine kurulmuştur. Özellikle burada resme bakışı adeta bir tür meydan okumadır ve kendi benliğinde bütünleştirdiği bir tür öznel bir durumdur. Halil kendini hadım ettirerek kendi erilliğinden vazgeçmemiştir, tam tersine dişil yönünü ortaya çıkarmıştır. Halil böylece kendi hadım edilişini hem eril dişil özelliklerini aktif hale getirerek aşkın cinsi özelliklerinden kurtulup androjenik bir duruma yönelmiştir. Film noir’larda gördüğümüz hadım edilme bunun tam tersine eril duygunun bastırılmışlığı ve psikolojik olarak kadın korkusundan meydana gelmektedir. Dikkatle bakılırsa buradaki erkeklerin çoğunun evlenmemiş, evlenmiş, daha sonra ayrılmış ya da aile içerisindeki baskın kadın karakterlerden birinin etkisinde kalmıştır -ki bu genelde anne figürüdür. Ancak Halil’in durumu çok daha farklıdır. Halil kendini hadım ettirerek Platon’un Sympozium’undaki Aristophanes’e söylettirdiği Androgynaus adlı mitsel yaratığın kendi eşini arayarak gerçek aşkı bulmaya çalışan diğer yarısına benzemektedir bu durumu. Büyük şairimizin de belirttiği üzere bir anlamda Halil çiftleşmek değil tekleşmek istemektedir. Bu nedenle bizde Halil’in durumu mistik bir anlatım yakalamaktadır. Onun bu davranışı fizyolojik bir nedenden değil, daha çok ruhsal bir anlam taşımaktadır.

 

“Sevişmek çiftleşmek değildir, tekleşmektir.” (Cemal Süreya)

 

Halil kaçınılmaz olarak resmin karşısına geçmeden önce orient bir müzik açar, bu bir tür meydan okuma olarak görülebilir. Sahne burjuva sınıfına ait bir mekânda geçmektedir. Halil ise daha alt sınıfa mensup bir karakterdir ancak sürekli Bach çalınan bir eve gelip adeta kendi mülkiyetiymiş gibi davranması ve gramofondan yükselen orient ezgiler, mekânı doldurur, bu aynı zamanda sınıfsal bir çatışmanın da haberini veren bir sahnedir. Halil alt sınıf mümessili olarak aslında burjuvazinin içine de sızmıştır şeklinde bir okuma yapılabilir.

 

Halil koltuğa oturmuş vaziyette, resmi izlerken Meral ve arkadaşları eve gelirler. Meral yukarıdan gelen ezgileri merak eder ve yukarı çıkar. Halil koltukta arkasını dönmüş vaziyette önündeki resmi izlerken bir yanda arkasında Meral de Halil’i izlemektedir. Halil’in imge olarak yaratmış olduğu Meral tam arkasında durmaktadır. Filmdeki kayıp bakış bir anlamda bu şekilde ortaya çıkar. Bizler seyirci olarak bu bakıştan kurtulur ve yerimizi bir anlamda Meral’e devrederiz, bakış aktarılmıştır ve biz de Halil’i seyirci gözüyle değil Meral’in gözünden görmeye başlarız. Halil’in oturduğu oda onun kendi içerisinde yaratmış olduğu dünyanın yansımasıdır. Ancak bu dünyanın yalnızca ona ait olmadığını bu sahneden itibaren görmeye başlarız. Filmde her ne kadar bu Meral’in sözcükleriyle ifade edilse de görsel olarak ilk defa bu sahnede görürüz. Meral cam kapıyı açarak Halil’in bulunduğu odaya girer. Halil’in, Meral’in dünyasına girmeye çalışması ve edilginliği bu şekilde kırılır. Halil nasıl ki bencilliğini bu şekilde ifade etmeye çalışıyorsa Meral de bunu kırmak için Halil’in iç dünyasına teneffüs etmeye çalışır. Halil’in yüzünün duvara dönük olması bir anlamda onun bu konudaki iletişime kapalı olmasını ifade eder. Erksan’ın bu konuda yapmış olduğu mekân seçimi gerçekten şairanedir.

 

Odanın iki girişi vardır. Birinci kapı evin içerisindedir. Diğer kapı ise dış dünyayla bağlantılı olarak, odanın iç dünyayla bağlantısını sağlar. Bu iki ayrı dünya arasındaki kapının tamamının camdan olması ayrıca manidardır. Halil’in sırtının duvara dönük olması yani camdan duvar gören kapıya sırtını dönmüş olması kendisini kapattığı bu dünyanın içinde yaşamasına ve aynı zamanda içeriye girecek kişiye olan bakış açısını yansıtmaktadır. Meral’in içeriye girdiğini görmeyen Halil bütün benliğini duvardaki resme vermiştir. Meral yavaş bir şekilde yakalaşarak onun omzuna dokunur ve Halil’in kendi iç dünyasında bir sarsılma olur. Meral, Halil’in karşısındadır, böylece Meral bir imge olmaktan çıkar ve Halil’in karşısına kendi benliğiyle çıkar.

 

Bölüm:2 Sevmek Zamanı

 

Bu bölüm özellikle kadın kimliği ve onun dışavurumlarını izlemek açısından ele alınacaktır. Film her ne kadar Halil üzerinden çağrışımlarını dikte ettirmiş olsa da ya da Halil’in benliğindeki kadın imgelerinin parametrelerini işlemiş olsa da, Meral’in zahiri olma çabaları ve davranışları oldukça ilginçtir. En nihayetinde filmimiz, erkek egemen bir film yanılsamasını vermektedir, erkeğin zamanda takılıp kalması tam tersine kadında sevginin içinde var olma edimi belli bir karşıtlığı doğurmaktadır. Film-noir ya da diğer alt türlerde kadın için biçilen kalıplar erkeğe nazaran daha az yer kaplamaktadır. Meral’in bakış açısını vermek bir erkek olarak oldukça zor olacaktır benim için. Çünkü kadını burada bir nesne olarak kabul etmek bana göre bir hata olacaktır. Film her ne kadar psikolojik alt-metinler içerse de maalesef cinsel anlamda birkaç sahne dışında pek bir anlam taşımamaktadır. Burada Lacanvari bir kadın semptomundan bahsetmeyeceğiz, daha çok birkaç felsefi fragman üzerinden kadın ve onun ‘’kendi içinde varlık’’ ve ‘’başkası için varlık’’ olarak illüstrasyonunu tanımlamaya çalışacağız.

 

‘’Kadın düşüncelerim için bitmez tükenmez bir kaynak, gözlemlerim için sonsuz bir zenginliktir ve öyle kalacaktır. Bu konuda çalışmak için bir dürtü duymayan kişi dünyada ne olmayı istiyorsa olabilir ama bir şey hariç; bir estet olamaz.’’ (7)

 

Edebiyat ve sinemada işlenen kadına saplantı derecesinde önem atfeden erkeklerin belli bir bilgi birikimi üzerinde olduklarını görürüz. Pygmalion, Faust, Don Kişot, Scottie, Halil hepsinin ortak paydası kadına her daim bir estet olarak bakmalarından kaynaklanır. Kendilerini yaratmış olan kültürün varlığını yadsıyarak kadını adeta bir tür düşsel bir arzu nesnesine çevirmişlerdir. Hepsi okudukları kitapların eriştikleri hayat tecrübelerinin sonunda bu estet olana yenik düştüklerini görüyoruz.  ‘Kendi içinde varlık’ -bir anlamda kendi dışındaki nesnelerle henüz ilişkisi olmayan ya da henüz bir ilişki içerisine girmemiş fenomonolojik bir varlık- olarak ele alınabilir.

 

Meral, Halil’in kafasındaki imge olarak girmez içeri, o daha çok bağlı bulunduğu burjuva kültürünün temsiliyle gelir. Erkek bakış açısıyla söyleyecek olursak henüz şekillendirilmemiş ya da biçim verilmemiş olarak içeri girer. Meral bir anlamda Halil için kendi içinde varlıktır ancak kendi yaşadığı doğal çevre ve koşulları içinde başkası için varlık konumundadır. Bakış açımız filmin karakterleri üzerinden işleneceği için aynı zamanda Meral’i bir kendi içinde varlık almamız aslında Halil’in bakış açısını verir bizlere. Meral’i değerlendirirken bile Halil’in dünyasına girip girmemesiyle ilgili olarak değerlendiriyoruz, bu nedenle Meral’i bir kendinde şey olarak değerlendirmemiz mümkün değildir. Kadın’ın bu değişkenliği onu algılayan öznenin erkek olmasından kaynaklanır. Bu da ister istemez kadını yani Meral’i de bu şekilde düşünmemizi sağlar. Meral her durumda başkası için varlık konumuna getirilir.

 

Bu bölümü kısaca şu şekilde ifade edebiliriz; Meral iki dünya arasında sunulur bizlere. Birincisi Halil’in dünyasında; burada Meral gerçek anlamda kendi için varlıktır ancak bir imge olarak başkası için varlıktır. Ve kendi yaşadığı çevre içerisinde -ki burada gerçek anlamda başkası için varlıktır.

 

‘’Kadının hangi kategoride düşünülmesi gerekir? Başkası-için-varlık grubunda.’’

 

‘’Burada yine bir başka açıdan bakarsak gerçekten başkası-için-varlık olan bir kadınla nadiren karşılaşıldığını öğreten deneyim bizi engellememeli çünkü pek çoğu genellikle kendileri için de başkaları için de hiçbir şey değildirler. Kadın bu tanımı doğayla, dişi olan her şeyle paylaşır. Şu halde doğa bir bütün olarak başkası-içindir.’’ (8)

 

Halil’in doğayla olan ilişkisi film boyunca yansıtılır. Özellikle film boyunca yağmur yağması bir anlamda onun içsel bir ifadesine dönüşür. Meral’i bu yüzden onun bakış açısıyla ele almıştık. Onun yaşama bakışı melankolik bir tasavvurdan ibarettir. Meral ise onun dünyasında ilerde göreceğimiz üzere çıplak ayaklarıyla yürür. Halil’in bu düşsel yolculuğu sürekli yokuş aşağı inişleriyle gösterilir.

 

Meral’in durumu özellikle bir tür görüngü olmaktan çıkmayı tasavvur eder. Vertigo’daki Madeleine gibi o da kendisini bir tür nesne olmaktan çıkarıp aynı zamanda bir özne olduğunu vurgulamaya yetecek kadar kanıt verir elimize. Özellikle son sahnedeki kayıktan aşağı attığı manken ve kendi fotoğrafı ayrıca bir kadın olarak kendi duvağını kendi açması başlı başına bu fenomenler dünyasından kurtulmayı ve gerçek olarak Halil’in karşısına çıkmayı istemesiyle ilgilidir. Meral kendi içinde varlıktır, özellikle buna kavuşabilmesi ve özgürlüğünü gerçek anlamıyla denetlemesi aşağılanma duygusundan kaynaklanır. Halil’in resim üzerindeki patolojik durumu aynı zamanda bir tür Meral’in aşağılanması, kadının bir düşüş yaşaması üzerinedir.

 

“Tanrı Havva’yı yarattığında neden Âdem’i derin bir uykuya daldırdığını açıklayabiliriz; çünkü kadın erkeğin düşüdür. Bu öykü kadının başkası-için olduğunu bize başka şekilde gösterir.” (9)

 

Halil bu anlamda gerçek dünya ile bağlantısını bu kadın imgesi sayesinde koparmıştır. Onun bu düşsel evreninde Meral ancak başkası-için varlık durumundadır. Meral’in ilk sahnede kapıyı açması bu açıdan gerçekliğe dönmesi aynı zamanda Halil’i gerçek dünyaya çekmesinde yankılanır. Meral böylece kendi aşağılanmışlık duygusunu Halil’i gerçek dünyaya çekmek için kullanır. Meral daha sonra Halil’in yaşadığı mekâna gelerek resmin kendisi olduğuna onu ikna etmeye çalışır. Halil ise onun yani resmin kendi dünyasına ait olduğunu söyler. Halil’in Meral’in fotoğrafı ile olan ilişkisi benzer ölçüde sürekli yinelenen nesneye karşı tutumuyla içkin değildir. Halil’in belirttiği gibi onunla olan ilişkisidir, onun dünyasıyla olan ilişkisidir. Halil bu durumda imgeden çok onun yaratmış olduğu arzularıyla yaşar.

 

Film bu olaydan itibaren Meral’in yaşadığı çevrenin durumuna göz atmamızı salık verir. Meral göreceğimiz üzere bir başkasıyla, Başar (Süleyman Tekcan) ile nişanlıdır. Başar ile Meral’in ilişkisi de aslında yaşadıkları burjuva dünyasının bir tür yansımasıdır. Meral’in gerçek aşkı bulmuş olduğu tanımlaması aslında Halil’in gözüyle kendisine bakmasından ibarettir. Böylece Meral’i bu durumda bir başkası için varlıktan kendisi için varlık konumuna getirmektedir.

 

Kierkegaard’ın bahsettiğimiz eserinde başkarakter felsefi anlamda bir kadını baştan çıkarmanın yollarını sanatsal biçimde dile getirdiğini ve ifa ettiğini belirtir. Onun için amaç kadını baştan çıkarmak gibi görünse de esas mesele kadına özgürlüğüne vererek onu elde etmektir. Halil böylece estet olarak buradaki karaktere eşitlenir. Ancak Halil bunu kendisi farkında olmadan yapmaktadır. Bu nedenle filmde her şey bilinmez olarak sunulduğu için gözümüze mistik olarak görünür. Buradaki durum aynı şekilde Meral’in yani kadının özgürlüğü ve bunu kazanmasıyla ilgilidir. Meral’in Başar ile olan ilişkisi kendi yaşadığı çevre ile bağını ve toplumsal bağını yırtıp atmasıyla ilgilidir. Yaşadığı evren bizlere gölgeler evreni olarak sunulur. Özellikle Başar ile olan düğünlerinde bir sahnede herkes dans ederken gölgeler perde üzerinde şekillenir. Bu anlamda Meral’in özgürlüğü Platonik olarak mağaradan çıkması ve aydınlanması ile ilgilidir. Ancak bu aydınlanmayı bilgi dâhilinde değil, kadının kendi estetliğinin farkına varmasıyla bağdaştırabiliriz. Meral kendi içinde farkına varmadığı şeyleri Halil’in dünyasına girmeye çalışarak elde eder. Ve en nihayetinde Halil ile birlikte olarak kendisi için varlık haline dönüşebilece‘’Bir resmin bizi bir (Platonik) ideanın kavranışına gerçek ve aktüel nesneden daha kolay ulaştırmasını mümkün kılan şey -öyle ki bu sayede resim ideaya gerçeklikten daha yakın hale gelir- genel olarak sanat eserinin daha önce bir öznenin içine işlemiş (ve ondan geçerek bize ulaşmış) obje olmasıdır.’’ (6)blockquoteğine kendisini inandırmaktadır. Bunun en güzel örneğini yukarıda kendi duva/spa/pn ğını kendisinin açtığını söyleyerek belirtmiştik. Kayık imgesi ise durgun suda Halil’in zamanını ve donukluğunu sembolize eder. Ancak Meral’in bu sahnede attığı diğer nesneler -kendi mankeni ve resmi- zamanın tutsaklığından çıkarak yitip gider ve batarlar. Böylece Meral’in özgür iradesi ve Halil’in farkında olmadan yaptığı eylemler sayesinde kadın kendini özgür kılar.

 

Kar-wai Wong’un Fa yeung nin wa (Aşk Zamanı, 2000) filmi yine aynı şekilde Erksan’ın filmindeki alaşımı verir. Her iki filmin ortak teması Zaman’ın kendisinde yatmaktadır. Oldukça durağan ve melankolik derecesinde hastalıklı filmler olan bu iki filmdeki sahneler her ne kadar farklı bir şekilde işlenmiş olsa da insanda uyandırdığı duygulanımlar benzerdir. Aşk Zamanı filminde gördüğümüz karakterler eşleri tarafından aldatılmışlardır. Ve her iki karakter de bunun acısını çeker. Ancak bizim görebildiğimiz yani olması gereken yansıtılarak aşkın idealist bir tanımını vermekten öteye gidemez. Bu ancak iki insan vücudunun bir araya getirilmeden ve aldatılmışlığın altındaki aşağılanmışlık duygusuna rağmen iki bireyin birlikte olmayarak aşkın yüceltilmesidir. Tabii bu aynı zamanda sinemada olanı göstermekten çok hissettirmek ile alakalı bir durum da yaratmaktadır. Aynı şekilde diğer bir uzak doğulu yönetmen olan Kim-ki Duk’un Shi-Gan (Zaman, 2006) filmi bir diğer ilginç ayrıntılara haiz filmdir. Buradaki zaman kavramı ise çok daha basittir. Zaman aşkı değiştirir ve değişimin önüne geçmenin hiçbir yolu yoktur, buna kendi yüzünüzü değiştirmeye çalışmanız dâhildir.

 

Filmlerdeki yüz değişimlerini ve aşkı yansıtma biçimi olarak ele alırsak konumuz daha da budaklanacaktır. Bu nedenle Erksan’ın yapıtıyla ilgili söyleyeceklerimiz şimdilik bunlarla sınırlıdır.  

 

“Hayatta canımızı sıkan şey

Hoşumuza gider resimde.” (Goethe)

 

SEVMEK ZAMANI’NA EK

NARSİSİSTİK İLİŞKİ ÜZERİNE

 

Burada yukarıda değinmeyi unuttuğum ve filmle ilgili bağlantıların daha iyi bir çözüme kavuşmasını sağlayacak örnekleri vermek filmin yapısını ve incelemesini daha da kolaylaştıracaktır. Narsisizmde özellikle kendini gösteren belirtiler aşkın alınıp-verilmesiyle ilgili durumlardan ibarettir. Bu başlığın altında gördüğümüz görme bakma edimine ve ilişkideki yansımasına bir daha göz atalım. Halil’in narsisizmi görme üzerine bir narsisizminden çok aynı zamanda almamaya yönelik bir tutumu belirtir. Onun bencil görme yetisi yalnızca kendisine geri dönerse kabul edilebilir hediye olacaktır. Bu türden mazoşist bir sevgi edimi aynı zamanda hiçbir zaman verilmeyen duygusundan çok hiçbir şey alınmak istenmeyen bir duygu durumu meydana getirir. Özellikle bu tür kişiliklerin sergilediği davranışlar başkasından hiçbir şey kabul etmemeye yönelik davranışlardır. Narsisist kişiliklerin sonucu olarak birinden alınan hediye ya da benzeri nesneler bu kişiliklerin kendilerini değersiz hissetmesine neden olur. Halil de aynı şekilde Meral’in kendisini sunmasına izin vermez, bu Halil’in patolojik olarak narsisizminden kaynaklanır. Kendi değer verdiği aşkı sadece kendisi yaşamak ister, başkasının müdahalesi, hatta nesnenin kendisi bile olsa, onu kabul etmesi, aynı zamanda aşkı değil, kendisini değersizleştireceği anlamına gelir. Narsisist bir kimlik olarak onlar aşkı idealize ederek kadınlarla yakınlaşmazlar. Bana göre kadınlara yakınlaşmaları aynı zamanda ilişkiden sonra doğacak çocuklara karşı takınacakları tavırlarda da gizli olabilir. Çünkü Halil aynı zamanda cinsel bağlantılardan kaçınan ve aşkı yalnızca ideal olarak yaşamaya çalışan bir karakterdir. Halil böylece olası bir cinsel ilişkiden ve kadın nesnesinden kurtulmuş olur. Dolaylı olarak Meral’in kendini vermesi edimi aynı zamanda Halil’e bir çocuk vermesi edimiyle bağdaştırılabilir. Buradaki hediye aynı zamanda Freud’un anal döneminde çocuğun annesine sevgisi karşısında sevgi nesnesi olarak kakasını vermesi gibidir. Halil, Meral’den aynı zamanda böyle bir hediyeyi istemeye tenezzül etmez.

 

Shohei Imamura’nın, Fukushû suru wa ware ni ari (Vengeance is mine, 1979), filminin sonunda kendisine âşık olan kadını öldüren Enokizu, onları öldürmesinin sebebi olarak kadının kendisinden hamile kaldığını ve dünyaya kendisinin benzeri bir çocuk getirilmesine karşı olduğunu söyler. Enokizu’nun durumu daha farklı bir görüntü çizmesine rağmen Halil’den pek de bir farkı yoktur. Enokizu, özellikle film boyunca ülkenin içerisinde yaşadığı çalkantılar, haksızlıklar ve çürümüşlüğe baş kaldırarak çocukluğundan beri baş gösteren şiddete meyilli isyanı, benzer şekilde, Sevmek Zamanı filminin çekildiği dönem olan askeri-siyasi çalkantılara eşitlemek mümkün.

 

Halil’in narsisizmi de aslında bir tür gerçeklikten kaçış ve bir tür pasifist bir tutumdur. Enokizu gibi onun da sosyal gerçekliklerle başa çıkamadığı ve kendisini yönlendiren gerçek ilişkilerin verdiği korku onu bu yönde sürüklemektedir. Ve en doğal haliyle Halil’in Metin Erksan’ın korkularından arınmamış ya da sinemada Erksan’ın personasını yansıttığını söyleyebiliriz. Erksan’ın 60’lı yıllardaki sosyal tutumu ve bunun karşısındaki bir tür isyanı olarak değerlendirebiliriz bu kaçışı. Erksan’ı bu nedenle Jean Vigo, Jean Cocteau, Marcel Carne gibi Fransız şiirsel gerçekçilerin yanına yerleştirmeliyiz. Saydığımız yönetmenlerin belki de şiirsel-sinema deneyimleri aynı zamanda savaştan, sefaletten bir tür kaçış olarak okunabilmektedir. Erksan’ın böyle bir film çekmesi aynı zamanda bir tür kendisi için kaçış olanağı sağlamaktadır. Tıpkı bizim gerçeklikten korkup yeterince baş edemediğimiz sorunlarımızla yüzleşmek yerine sinemaya gitmemiz gibi. Yanlış anlaşılmasın, burada Erksan’ın yalnızca bu filmde ortaya koymuş olduğu parametreler üzerinden gidiyorum. Yoksa Erksan’ın diğer toplumsal filmleri aynı şekilde dönemin yansımalarını cesur bir şekilde vermektedir.

 

Enokizu ve Halil’in narsisizmini bir tür kaçış olarak nitelendirdik. Halil ile Meral’in filmde öldürülmesi bizlere trajik bir aşk öyküsünü anlatır. Ancak gerçek Halil’in çocuk istememesindeki narsisizminden kaynaklı olarak doğal süreçtir. Halil acı çekmeye kendisini koşullandırmış tipik bir aşk adamı gibi görünür gözümüze; bu da filmin ya da bu tür yazınsal eserlerin insanların gönlünü çelmesi için yaratılmış yüzeysellerdir. Çünkü Halil ile Meral’in öldürülmesi aynı zamanda Halil’in çocuk istemeyişinin altında yatan nedenleri ele verir. Halil aynı zamanda bilinçaltında Başar’ın bu konuda engelleyici bir faktör olduğunu bilir. Ve içten içe Başar’ın eylemsel olarak bir fiil yapacağının farkındadır. Başar bu nedenle Halil’in diğer ikizidir, aynı zamanda davranışsal olarak karşıtıdır diyebiliriz. Bir tür ‘dopple-ganger’ şeklinde telaffuz etmek daha iyi olacaktır. Başar aynı zamanda Halil’in narsisizmi için bir tür ‘deus-ex machine’ vazifesi görür. Filmin ana ekseninde Halil’in aşkı yüceltilecekse Başar bunu sağlayacak yegâne kişidir. Çünkü filmde Meral’in babası her ne kadar gerçekçi bir tutum sergilese de baba figürü oldukça vasıfsızdır. Tam tersi olsaydı, yani olağan olarak baba figürü ön planda olsaydı o zaman psikanalitik açıdan filmi okuyacak ve asıl anlatılmak istenen ideal aşk vurgusu güdük kalacaktı. Ancak Başar’ın var olması aynı zamanda Halil’in istediği aşkın idealize şeklini verir. Başar’ın varlığı filmin hem çözümsüzlüğünü ve en sonunda Halil’in istediği şeyin çözümünü verir. O yalnızca filme eklemlendirilmiş bütün doğal kurguyu tamamlayan üçüncü mutsuzdur. İkili ilişkilerde üçüncü mutsuz kişiye duyulan ihtiyaç aynı zamanda aşk üçgeninin tamamlayıcı öğesidir.

 

Takeshi Kitano’nun Dolls (Bebekler, 2002) filmi aşkı üç parçaya ayırmış hikâyeler aracılığıyla anlatır. Özellikle bunlardan bir tanesi oldukça dikkat çekicidir. Bir hikayede anlatılan ve süper star bir kıza aşık olan fakir işçi genç, onun resimlerine sürekli bakar durur. Halil ile benzerlikleri bir yana bırakılırsa, hikâyenin sonunda genç, postere bakarken elindeki kesici aleti alır ve gözüne saplar. Bu olay aynı zamanda gencin narsisizmine verdiği bir bedeldir. Halil de aynı şekilde bunu dayak yiyerek, aşağılanarak ve tekrar kendi yarattığı dünyasına fırlatılarak öder. Ancak asıl bedeli filmin sonunda verir. Kitano’nun filmindeki gencin öyküsü aynı zamanda görme edimindeki kendine bakma olayını ve kendi gücüne karşı duyulan öfkeyi belirtir. Bunu mitolojik olarak Norveç Tanrısı Odin’in öyküsünde bulabiliriz. Odin’in kendini beğenmişliği ve kendi gücü karşısındaki kibri yine aynı şekilde kendisine döner. Kendisine bir ağacı köklerinden çıkaramayacağı, çıkarması aynı zamanda kendi ölümüne sebebiyet vereceği için bunun tehlikesini göze alır. Odin ne kadar uğraşsa da ağacı yerinden sökemez hatta bir meyvesini koparmaya çalışırken kendi gözünü de kör eder Odincik. Odin’in ağacı aslında kendisiyle temsil edilir. Kitano’nun filmindeki genç de bedel olarak bu yüzden gözünü feda eder. Bu itki aynı zamanda onun kibrinin ölçü değeri olan görmeyi elinden alır. Çünkü görme Freud’un da altını çizdiği gibi dokunma duyusundan önce gelen ve öznenin cinsel hazzının ilk başlangıç yeridir. Halil de benzer şekilde bu kibrinin bedelini ödemek zorunda bırakılır. Meral onun bu Narsisist tutumunu fark ettiği anda, kendi benliğinin itici güçlerini, yani kendi narsisizmini ortaya koyar.

 

Meral’in narsisizmi daha çok karşıdaki nesnenin kendisinden daha güçlü olduğunu göstermesiyle tetiklenmektedir. Bu nedenle Kierkegaard’ın dediği üzere, Meral’in tepki sağlaması erkeğin düş gücüne bağlıdır. Meral’in bu mekanizmayı çalıştırması için aynı ölçüde kendisinden daha fazla kendini beğenmiş birine ihtiyacı vardır. Başar, ancak ekonomik ve kültürel açıdan onun dengidir. Ancak bir özne olarak Başar’ın kendini beğenmişliğinden bahsetmek önemsizdir. Çünkü onun Halil ile Meral’e yönelik öfkesi yalnızca eril duygularının vermiş olduğu aşağılanmışlık duygusundan kaynaklanmaktadır.

 

Meral’in tutumu ya da karakter yapısı, Halil’den geri kalmaz aslında. Meral, özellikle Başar gibi silik ve ekonomik açıdan kendini var eden bir insandan çok babası gibi kendini yüksek gören ve Narsisist yapıya sahip bir özne arayışındadır. Filmdeki ekonomik uçurumlardan çok kişilik yapılarındaki benzerliklere değinmek çok daha akilâne olacaktır. Meral bu nedenle Halil’deki kendini beğenmişlik duygusunun kurbanı olur ancak onun bu kurban olma edimi daha çok Halil’i kurban etmeye dönüşür. Çünkü en az kendisi de Halil kadar ben-merkezci bir yapıya sahiptir. Bu yüzden Halil’i kendi dünyasından indirmek için Halil’e karşı olan öfkesini aşk eyleminin içinde eritir. Meral’in davranışları bizlere, erkeğine aşkına sadık bir portre çizmiş olsa da, aslında tam tersi bir durum vardır. Meral, Halil’e karşı büyük kin ve öfke beslemektedir. Aşk ise bu duygulanımlar için oldukça güzel bir kuluçka yeridir. Bu türden duygular böylece aşkın hizmetine adanarak, bu bileşkeden büyük imkânsız bir aşk teması ortaya çıkar.

 

Filmdeki bu narsisizm ikilemleri tarih boyunca işlenmiştir ancak sonunda sürekli hüsran ve kırılmışlıkla bitmesinin nedeni, bu iki insanın bir araya geldiklerinde, evlendiklerinde veya çocukları olduğunda hiçbir şekilde anlaşamayacaklarıdır. Onların davranışları ve çözümlenebilir olmaları bu dünyaya ait bir şeydir ve bu dünyada bir araya gelmeleri aşklarının aynı zamanda kendi narsisisizmlerinin de ortaya çıkmasına neden olur. Bu yüzden âşıkların ölmeleri ve diğer ideal dünyaya intikal etmeleri gerekir.

 

Patolojik narsisizmin kaynakları Meral ile Halil’in ilişkileri üzerinde büyük bir güce sahiptir. Halil ile Meral arasında ve sonunda tekâmüle eren ilişki ölümle sonlanır. Bu aşk duygusunun yüceliğinden kaynaklanmaz, tam tersine aşk ilişkinin uyumsuzluğundan dolayıdır. Âşıkların ölümleri yalnızca bu duygunun üzerinde yüceltme havası verir bizlere, çünkü bir araya gelmemiş iki insanın ideallerini yansıtır. Nicholas Roeg’in Bad Timing (1980, Kötü Zamanlama) filmi bu türden hastalıklı ilişkilerinin devamında neler olacağının ayrıntılı analizini verir. Sevmek Zamanı’nda cinsel bir edim bulunmaz, çünkü bir ilişkinin asal elementi olan cinsellikten yoksunluk bir tür çocuksu aşka indirgenmiştir. Hatta cinselliğin bu filmde seyirci üzerinde ketleyici bir etkisi bile bulunmaktadır. Filmde adeta cinsel ilişkiye girme bir tür cezalandırma biçimini alır. Başar’ın âşıklarımızı öldürmesi aynı zamanda seyircinin de bilinçdışı isteklerini yansıtır. Aşkın cinsellikle kirletilişi bir nevi seyirci tarafından olumlanan bir nitelik kazanır.

 

“Çiftler için yatak aşkın mezarıdır.” En lektion i kärlek (Bir Aşk Dersi, 1954) - Ingmar Bergman

 

Son olarak Roeg’in filminde Harvey Keitel’in canlandırdığı dedektif karakterinin âşık kadın için sarf ettiği replikler aynı zamanda filmde Meral’in psikolojik açıdan narsisizmini ele vermektedir:

 

“Bir çeşit moral ve fiziksel çöküntü içinde çevresindeki her yere yayılırlar, sanki bulaşıcı bir hastalık gibi. Tehlikeli yaratıklardır. Hem kendilerine hem de diğerlerine karşı. Onlar güçlü olmamızı kıskanırlar. Bizim savaşma kapasitemizi, bizim gerçeği öğrenmeye olan tutkumuzu. Onlar ne yaparlar? Onlar bizi kendi karışıklıklarının içine çekmeye, bir kaosun içine sürüklemeye çalışırlar.” Bad Timing (1980) - Nicholas Roeg

Kusagami (Orhan Miçooğulları)

kusagami@sanatlog.com

NOTLAR:

(1) Zizek S. (2009) - Hitchcock (Ya da Bir Filmi Yeniden Çekmenin Özel Bir Yolu Var mı?) (Sabri Gürses, Çev). İstanbul: Encore

(2) Canova C. (2011) Ful Yaprakları. İstanbul: Cinius

(3) Margalit A.,Bruma I. (2009) - Garbiyatçılık (Düşmanlarının Gözünden Batı) (Güven Turan, Çev). İstanbul: Yapı Kredi

(4) Margalit A.,Bruma I. (2009) - Garbiyatçılık (Düşmanlarının Gözünden Batı) (Güven Turan, Çev). İstanbul: Yapı Kredi

(5) Schopenhauer A.-Aşka ve Kadınlara Dair (Toplu Eserleri 1). (Ahmet Aydoğan, Çev). İstanbul: Say

(6) Schopenhauer A. -Güzelin Metafiziği. (Ahmet Aydoğan, Çev). İstanbul: Say

(7) Kierkegaard S. -Baştan Çıkarıcının Günlüğü (Süha Sertabiloğlu, Çev). İstanbul: Ayrıntı

(8) Kierkegaard S. a.g.e s: 134

(9) Kierkegaard S. a.g.e s: 134

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Fahrettin Arkın, Cüneyt Cüreklibatur

Türk sineması hiçbir zaman kendi köklerini bulamamış bir sinema mıdır, yoksa kimi zaman bu kökleri bulmasına rağmen farklı kaynaklara yönelmiş ve kaynakları tüketmiş bir sinema mıdır? Doğal olarak her ikisi de. Belkide birçok gelişmemiş ülkenin -siz isterseniz “gelişmekte olan” diyin- fıtratında bu mayadan bahsedebiliriz. Türk sinemasını doğumundan bugüne bir elin parmaklarını geçemeyecek sanatçı yönetmenlerimiz ve bir o kadar filmlerimiz bunun kanıtı değil midir? Şüphesiz (kutsal kitaplarda çokça duyarız bunu ama şüpheye devam) nasıl ki kutsal kitaplarda her daim babadan-oğula geçen günahlar-lanetler varsa, ülke sinemasında da benzer şekilde birbirine etki eden kurumsal bir diyalektik lanetten bahsedebiliriz. Bazen bir insanın davranışlarını ya da huylarının köklerini ararken ailesinin verdiği eğitime bağlarız ve bu yüzden o ebeveynleri görüp bilmeye ihtiyaç duymadığımız anda da Türk sinemasına bakışaçımız öyle bir hal alacaktır. Muhsin Ertuğrul gibi tiyatro geleneğinden beslenmiş ve tiyatro kökenli bir ‘’ilk sinemacımız’’ olarak andığımız birisi varsa belkide bu kuşaktan kuşağa sirayet eden laneti de orada bir yerlerde aramak gerekmektedir. Yoksa Battal Gazi filmlerinde arkası hiç kesilmeden her filmde gördüğümüz Cüneyt Arkın silüeti (hem baba hem oğul) bunun tezahürü değil midir? Muhsin Ertuğrul’un tiyatro geleneği üzerine oturtmaya çalıştığı sinema, daha doğrusu sinema bilmediği için kendi öz becerilerini bu kalıba dökmeye çalışması doğal olarak Türk Sinemasının üstüne kibrit suyu dökmüştür. Çünkü sonradan gelecek nesil de karşılarında farklı bir örnek olmadığı için ve kendini geliştirmediği için nesilden nesile günümüze kadar bu sürekli böyle aktarılmıştır, diyebiliriz. Ancak her durum gibi bir genelleme yapmaktan kaçınarak 1960’lardan sonra Türk Sineması geleneğine farklı bir bakışaçısı kazandırmaya çalışan yönetmenleri -ki bu biraz da Batı geleneğinden beslenerek olmuştur [yeni dalga?])- saygıyla anıyoruz.

Cüneyt Arkın filmleri yukarıda bahsettiğimiz döngüye sanki hizmet etmek için yaratılmıştır. Her daim neden-sonuç ilişkisi içerisinde birbirini tetikleyen sinema maalesef hiçbir zaman bunu aşamamış, sürekli yerinde saymıştır. 1951 yapımı İstanbul’un Fethi filmi de bizlere 1970’lerden sonra çıkan avantür çizgi kahramanlarıyla dolu bir dünya sunmuştur. Filmde anlatılan İstanbul’un fethi olayında yine birkaç ufak kahraman görürüz ki bunlar sonradan gelecek kuşağın da arkaik tiplerini oluşturmaktadır. Kahramanlarımız fetih esnasında Bizans topraklarına girmeye çalışır, bir hana girip içkilerini yudumlarken buradaki düşmanlarla dövüşür, hanı dağıtırlar. Düşman saflarına geçebildiklerinde kılık değiştirir, düşman saflarında olmasını tahmin edeceğimiz bir papaz ya da keşiş onların durumundan haberdardır ve bu yiğitlere yardım elini uzatmaktadır. Makyevelist bir bakışaçısıyla baktığımızda daha farklı bir olay örgüsü içerisinde daha farklı nasıl olaylar bekleyebiliriz ki, diye sorduğumuzda sorumuz askıda kalır ve yerimizde saymaya devam ederiz. Bu durumda karşı karşıya gelen birçok ordu ya da devlet aynı düzeni ya da sistematiği izlemiştir. Bu nedenle daha farklı bir olayla ya da kahramanlıklarla karşılaşmamız çok zor olsa da sinema bunu anlatım açısından zenginleştirebilir, daha farklı bir alana yerleştirebilirdi. Lakin Godard’ın sinemayı bu alanda öldürmesi boşuna değildir. Kusursuz montajı yıkıp bozması, sonradan yeniden kodlamaya çalışması da öyle.

İstanbul’un Fethi filmi gerek müzikleri, oyunculukları ve her türlü yapısıyla basit ve zavallı bir filmdir. İnsanın içini acıtan ise 1970’lerden sonra bu türde filmlerin yaygınlaşması ve içlerinin tamamen boşaltılmış olmasıdır. Mavi Boncuk filminde Münir Özkul’un canlandırdığı babacan karakter, Raj Kapoor’un Awaraa filminin afişeti altında; Awaraa filmini överken, çocuğunu bu filmin bilet satışlarıyla büyüttüğünün altını çizerken, ne söylemek istemiştir bizlere? Evet, babacan karakterimiz oğlunu yalnızca kazandığı bilet paralarıyla mı büyütmüştür, yoksa bu filmle mi büyütmüştür? Sanırım yanınızda ortayaş ve üstü birisi varsa ona sormak en iyisidir. Çünkü sinema konusu açıldığında bizlere hep bu açık hava sinemalarından, bu tür ağlak ve beyinleri uyuşturan filmlerden, olmadı kahramanlık dolu (!) filmlerden bahsedeceklerdir. Zaten bu tür filmlerin köklerinin Hindistan gibi bir ülkeden çıkması da boşuna değildir. Değil midir ki orada yönetici sınıflar tarih boyunca insanları doğduktan sonra daha iyi bir yaşama sahip olacakları vaatleriyle kandırmış ve karma inançtan tutun da kast sistemini yüzyıllar boyunca ayakta tutmuşlardır. Nedense tektanrılı dinlerin de bu tür inançlardan altta kalır bir tarafı yok, etrafımıza baktığımızda uzaktaki Hintlinin inancıyla dalga geçerek kendi inancını üstün tutan bireyin biraz kendine dönüp inancını sorgulaması gerek.

Bu yazının bir Cüneyt Arkın yazısı olması gerekirken neden bu şekilde yön değiştirdiğini sorgulamak da önemli. Ve asıl sorun bir Cüneyt Arkın filmi sorunu değil, sorun sistemin kendisinin dayattığı bir çarkın içerisinde ne yapıldığını, nasıl yapıldığını bilmeden filmlerde oynamak ve sistemin bir kölesi haline gelmektir. O dönemin sistemi içerisinde yer alan ve öğütülen figüranlar, aktörlerin, aktrislerin ne durumda olduklarını söylemeye gerek yok.

Yeşilçam sineması olarak altını çizdiğimiz sinema ise kendi öz-bilincini hiçbir zaman oluşturamamış ve nerdeyse yönetmeninden ışıkçısına kadar bir memuriyet havasıyla şişirilmiştir. Bu memuriyet havasının teneffüs edilebilirliği her tiplemeye düşen bir aktör ve figüranın olmasından kolaylıkla belirleyebiliriz. Ve bu neden aynı zamanda sinemanın içerisindeki türlerin tekdüze olmasını ve aynı boğucu havanın solunmasıyla daha da pekiştirilir. Sorun bir filmin belkide yalnızca ticari kaygısı değil, aynı zamanda ‘eğer tutmuşsa’ aynısını yapalım zihniyetinden kaynaklanır. Her ne kadar birbirine benzeyen iki tanım gibi görünse de ne kadar farklı kalıplar olduklarını aşağıdaki metaforda görmeye çalışalım. Şuradan buradan apartılarak kotarılmaya çalışılan film bir mikrop gibi zihinlere bulaşır. Bilinç bu mikroba karşı bir antikor üretmez, birey hastalanmıştır ancak tedavisi farklı bir bilinç alanı oluşturması için daha farklı bir filme ya da esere ihtiyaç duymasından kaynaklanır. Sorun sadece ticari bir kaygı değil, sorun daha büyüktür, bu zihinlerin uyuşmasını sağlayan mikrobun yeniden ve yeniden üretilmesi olayıdır. Bu aynı zamanda bir toplumu uyuşturmanın, kültürel bir aynılaşmanın ve benzer bireyler yaratmanın da ironisidir. Böylece sinemanın içerisinde başlayan bu erozyon toplumun en alt kademesindeki bireyin bilincine dek nüfuz eder. Bu yüzden Yeşilçam Sineması olarak tabir ettiğimiz sinema içerisinde belirli bir ‘janr’dan bahsetmek mümkün değildir. Nasıl ki her tiplemeye bir karakter karşılık geliyorsa, belirli bir türe de farklı bir tür karşılık gelir. Aynı zamanda her karakter yine belli bir türle iştigal eder. Tıpkı Cüneyt Arkın’ın Battal Gazi’yle, Kartal Tibet’in Tarkan figürüyle bütünleşmesi gibi bu karakterler de (aslında aktörler de) tarihi-epik filmlerle bütünleşmişlerdir. A=B’dir, B=C ise, o halde A=C’dir mantığı bütün Yeşilçam sinemasına sirayet etmiştir, diyebiliriz. Aynı mantık bizlere çocukluğumuz boyunca Münir Özkul ile Adile Naşit’in gerçekten evli olduklarına ya da Hulusi Kentmen’in sürekli elinde viski bardağı kodaman bir babayı oynadığına inandırmadı mı? Ülke sinemaları arasında Hint ve Türk sinemalarının Hollywood filmlerinden daha çok izleyici potansiyeline sahip olması ilginç bir ayrıntıdır. Umarım okurlar yukarıda kullandığım ‘tür’ kelimesini yanlış anlamazlar.  Hem tür olmadığını söylemek hem de tür kelimesini ya da onu içerecek bir ifadeyi kullanmak her ne kadar yanlış gibi görünse de, bir ateistin tanrının var olmadığını söylemesi için ‘Tanrı’ kelimesine ihtiyaç duyması gibi algılanırsa çok daha iyi anlaşılacağına inanıyorum.

1970’lerin siyasası toplumsal bilinci felce uğratmak, onu uyutmak, uyuşturmak ve bol bol gözyaşıyla sulamaktan geçiyordu. Bizlere her ne kadar sağ-sol çatışması olarak dayatılsa da o dönemin temelde toplumun yavaş da olsa bir şeylerin farkına varmasından geçtiğini söylemek mümkündür. Bu uyanış beraberinde bir çatışmayı doğurmuştur ki bunun sinemadaki karşılığı -olumsuz bir nitelik olarak- gecikmemiştir. Her şeyden öte faşizan bir tutum sergileyen bütün sistemlerin amacı Platon’dan bu yana sanal kahramanlar yaratmak ve toplumu bunlara inandırmaktır. Bunun içerisinde dinsel ögeler de köşe başlarına koyularak toplumun bilincini körleştirmeye gidilir. Franco İspanyası, Mussolini İtalyası ya da 80’lerin başından başlayan ve içten içe çöreklenmeye başlayan irticai faaliyetlerin günümüzde vücut bulmaya başlaması gibi. Battal Gazi filmlerinin en vazgeçilmez motiflerinin yukarıda saydıklarımızdan çıkması ise tesadüf değildir. Battal Gazi bilindiği üzere aslen Türk değil Arap’tır. Tipik olarak devşirilen bu halk kahramanı Türk-İslam sentezinin düşünüşünü yansıtır. Savulun Battal Gazi Geliyor filminde her zaman olduğu gibi kişisel intikamını İslamiyet-Hıristiyanlık arasındaki savaşın boşluğundan yararlanarak almaya çalışır ya da intikamının üzerine bu dinsel çatışmayı kalkan olarak kullanarak yapar. Tarihsel bir gerçek olarak İslamiyet’in ilk dönemlerinde yaşamış olan Battal Gazi aynı zamanda taşların yavaş yavaş yerine oturmaya başladığı Avrupa’nın toplumsal düzenini de dağıtmaya çalışır. Sözkonusu filmde ise Kazım Kartal’ın canlandırdığı karakter Battal’ın babasını 7 zindan arkasına kapatarak bu zindanların anahtarlarını 7 savaşçıya verir. Savaşçıların tipik özellikleri ise halen barbarca görünüşleri olan ve barbarca savaş aletleri kullanan karakterlerdir. Dikkatli bakılırsa Viking, Çinli, ağaçları baltasıyla yıkan barbar görünümlü ulusu belli olmayan bir karakter gibi diğer karakterler de bu çatışmanın ortasında yer alır. Bunun benzer şekilde sembolik bir Haçlı Ordusunu çağrıştırdığını ifade etmek mümkün. Ya da sosyolojik anlamda taşların yeni oturmadığı bir dönemi anıştırdığını söyleyebiliriz. Ne var ki bu 7 Şövalye görünümlü savaşçının Battal’ın acımasız saldırılarına maruz kalabilmelerini sağlamak için bir günaha ihtiyaçları vardır. Çünkü anahtarları taşımak intikam etiğine göre biraz da hafif kalacağı için, önce köylüleri öldürürler, sonra Battal’ın kızkardeşine tecavüz eder, son olarak da babasına karşı bir olup onu yakalarlar. Bu intikam için ve Hıristiyanlık karşıtı bir propaganda için bulunmaz bir fırsattır. Bu arada izleyicinin nefretini daha da körüklemek için Hıristiyan tarafının da kendi içerisindeki çirkin ilişkileri göstermekten geri kalınmaz. En basitinden, imparatora yakın olan rahibenin kuzenini tahta geçirme çabaları, yine aynı kuzeniyle yatması (Battal, kuzeninin yerine geçmiştir bu arada), savaşçılardan birinin imparatorun kızkardeşine tecavüze kalkması bazı özelliklerdir. Sonuç olarak Hıristiyanlar sadece Müslümanlara zarar vermekle kalmayıp kendi içlerinde tutarsız ahlaksızlıklar da yapmaktadırlar. Aynı tutarsızlıklar Battal Gazi filmlerinin formülasyonlarını da içermektedir. Battal Gazi’nin Oğlu filminde ise, dinsellik Hz. Musa’nın söylencesinden alınır. ‘Kendini gerçekleştiren kehanet’ misali imparator kendi geleceğini haberi olmadan bütün Müslüman köylerindeki yeni doğan erkek çocuklarını katleder, böylece kendi iktidarını sağlamlaştırır. Her filmde gördüğümüz, Hıristiyanlıktan İslam dinine geçenlerin sayısı her bölümde katlanır. Hıristiyanlık kötü bir dinmiş gibi lanse edilir. Aynı dönemde yapılan Kara Murat serisi bu tür düşmanlıkların kabarmasını sağlamak için yapılan kabartma tozu serilerden…

Günümüzde birçok Yeşilçam oyuncusunun o dönemi anarken sürekli emekten bahsetmeleri ve ‘o dönemde öyleydi’ demeleri, kendilerini eleştirenlere karşı dikenlerini çıkarmaları, eleştirmenleri eleştirmeleri çok ilginçtir. Çünkü o dönemin eleştirileri de hakeza bugünden farksız değildir. Çünkü değişen bir şey yoktur. Türk Sineması yükselişe geçti çığırtkanlığında bulunanlar birkaç yönetmenin başarısını bu sinemaya yüklemeye çalışıyorlar, lakin o dönemin sanatçı yönetmenleri de bir avucu geçmeyecek kadar azdır. Şimdi de öyle. Baba-oğul yazgısı değişmemiştir. Lakin değişse, Dünyayı Kurtaran Adam’ın ‘Oğlu’ diye bir film var olabilir miydi, diye kendimize sormak lazım.

Eleştirmenler filmleri eleştirir, sinemayı eleştirir, oyuncular da eleştirmenleri anlamaz, verdikleri emek hakkında sayıp dökerler. Hâlbuki eleştirmen sadece ekranın arkasında elinde klavyesi ya da not defteriyle bir şeyler karalamaya çalışır. Marxçı bir tabirle, kol ve kafa gücü burada ayrıma giriyor. Yazdığım bu yazı neyi değiştirecek ya da daha önce bu filmleri ya da sistemi eleştirenlerin yazıları bir şeyi değiştirdi mi? Kesinlikle hayır. Değiştireceğine de inanmıyorum açıkçası. Eleştirmenleri de eleştirir hale geldikten sonra, oyuncuları eleştirdikten sonra böylesine kısır bir döngü içerisinde gerçek anlamda bir sinema yapmak mümkün müdür? Godard’ın kurgusal sinemasının ölümü gerçekleşmiş olsa da Adorno ‘Kültür Endüstrisi’ndeki sinema halen yaşamaya çalışıyor. Beyin ölümü gerçekleşen sinemanın akıbeti ise Fahrettin Arkın, Cüneyt Cüreklibatur gibi oyuncular sonrasında bile yaşamını sisteme yapışan bir sülük gibi devam ettiriyor. Sinema eğer bir yozlaşmışlık, bir görüntü kirliliği içerisinde debeleniyorsa bunun nereden geldiğini sormak gerekir. Bunun cevabı aleni bir şekilde açıktır. Eğer bu oyuncular, zamanında bu kadar el üstünde tutulmasaydı ve halen saygı duruşunda bulunularak sabah programlarına çıkarılıp, saçma sapan gençlik filmlerinde oynatılmasaydı, diğer figüran emektar oyuncuların durumuna düşmezler miydi? Bakışları bile çalıntı olan oyunculukları, Clark çekerek kotardıkları ve birkaç karate hareketi öğrenerek seri üretime geçtikleri filmleri yapmasalardı, Türk Sineması gerçek anlamda bu kirlilikten arınmış olurdu ve biz de bu tür oyunculara saygı duruşunda bulunarak saçma sapan günümüz filmlerinde halen görmemiş olurduk.

Kusagami (Orhan Miçooğulları)

kusagami@sanatlog.com

Sonraki Sayfa »