Jorge Luis Borges - Olgunluk

Ekim 7, 2011 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Sanat

Hayatım boyunca kendimi neredeyse bütünüyle kitaplara vermeme karşın, pek az roman okumuşumdur. Okuduklarımda da eğer son sayfaya kadar gelebilmişsem, bunda çoğu zaman yalnızca görev duygusunun etkisi olmuştur. Buna karşılık, iyi bir kısa öykü okuru olduğum söylenebilir, birçok öyküyü tekrar tekrar okumuşumdur. Kendimi bildim bileli, Stevenson, Kipling, James, Conrad, Poe, Chesterton, Lane’in Arabistan Geceleri’ndeki masallar, Hawthorne’un bazı öyküleri bir tiryakilik olmuştur benim için. Don Quixote ve Huckleberry Finn gibi büyük romanların neredeyse biçimden yoksun olduğu kanısı, kısa öykülerden aldığım tadı daha da pekiştirmiştir. Kısa öykünün vazgeçilmez iki özelliği vardır: Biri tutumluluğu, ötekiyse açık seçik bir başı, ortası ve sonu olması. Ne ki, kısa öykünün yazar olarak gücümü ve yeteneğimi aştığını düşündüm yıllarca. Gerçekten öykü yazmaya, ancak uzun yıllarımı alan bir yığın ürkek anlatı deneyinden sonra başladım.

Kendimle çok fazla uğraştığım “Hombres pelearon” adlı çiziktirmemden, ilk gerçek kısa öyküm olan “Hombre de la esquina rosada”ya (Sokağın Köşesindeki Adam) geçmem, 1927′den 1933′e altı yılımı aldı. Kuzey yöresinin eski politikacı ve profesyonel kumarbazlarından, dostum Don Nicolas Paredes ölmüştü. Onun sesini, anlattığı fıkraları, o kendine özgü söyleyişini kâğıda dökmek istedim. Öykünün her sayfasında kılı kırk yarıyor, her tümceyi yüksek sesle okuyor, Nicolas Paredes’in ses tonuna denk düşecek anlatımı yakalamaya çalışıyordum. O sıralar Adrogue’ de oturuyorduk. Öykümün konusuna annemin şiddetle karşı çıkacağını bildiğimden, aylarca gizli gizli yazdım. İlk başlarda adı “Hombres de las oras” (Kenar Mahalledekiler) olan öyküm, yaygaracı bir gazetede, Critica’da benim yayınladığım cumartesi ekinde çıktı. Ama utangaçlıktan, belki biraz da öyküyü kendime pek yakıştıramadığımdan takma ad kullandım; büyük dedelerimden Francisco Bustos’un adıyla yayınladım öyküyü. Gerçi öykü insanın yüzünü kızartacak kadar popülerlik kazandı (bugün öykünün kendisini abartılı ve yapmacık, kişilerini yapay buluyorum), ama onu hiçbir zaman bir başlangıç noktası olarak görmedim. Bir hilkat garibesi gibi öyle duruyor hâlâ.

Gerçek öykücülüğüm, 1933 ve 1934 yıllarında Critica sütunlarında yayınlanan Historia universal de la infamia (Rezilliğin Evrensel Tarihi) adlı diziyle başlar. İşin tuhafı, “Sokağın Köşesindeki Adam”ın gerçek bir öykü olmasına karşın, beni yavaş yavaş doğru düzgün öykülere yönelten bu skeçlerin ve daha sonra gelen anlatısal metinlerin birer oyunu niteliği taşımasıydı. Rezilliğin Evrensel Tarihi’ni yazarken, Marcel Schwob’un Düşsel Hayatlar adlı kitabında yaptığını tekrarlamak istemedim. Kendileriyle ilgili yazılı pek az şey bulunan ya da hiçbir yazılı bilgi bulunmayan gerçek insanların yaşamöykülerini uydurmuştu Schwob… Bense, önce bilinen kişilerin hayatlarına ilişkin ne varsa okudum, sonra da onları kafama göre değiştirip çarpıttım. Sözgelimi, Herbert Ashbury’nin New York Çeteleri’ni okuduktan sonra, oturdum, Yahudi gangster Monk Eastman’ı aslına zerre kadar aldırmaksızın, alabildiğine özgürce yeniden yazdım. Solak Silahşör Billy the Kidd, John Murrell (hatta onu Lazarus Morell adıyla yeniden vaftiz etmiştim), Horasan’ın Peçeli Bilicisi, Tichborne Claimat ve daha pek çoklarında da aynı şeyi yaptım. Doğrusu, kitap olarak yayınlamayı aklımın ucundan geçirmiyordum. Critica okurları için kaleme alınmış yazılardı bunlar; özellikle pitoresktiler.

Şimdi düşünüyorum da, yazmaktan aldığım büyük keyfi bir yana bırakırsak, bu skeçlerin gizli değeri sanırım birer anlatı alıştırması olmalarındaydı.

Sanırım 1937 yılıydı; hayatımda ilk kez tam gün çalışacağım düzenli bir işe girdim. Daha önce ufak tefek yayın yönetmenlikleri yapmıştım. Critica’nın cicili bicili, süslü püslü resimlerle dolu magazin ekini çıkarmıştım. Çok okunan haftalık sosyete dergisi El Hogar’a, ayda iki kez yabancı kitap ve yazarları ele alan sayfaları hazırlamıştım. Sinemalarda gösterilen haber filmlerinin metinlerini yazmış, aslında Buenos Aires’deki özel bir metro şirketinin reklâm yayını olan Urbe adlı sözümona bilimsel bir derginin yayın yönetmenliğini yapmıştım. Bunların hepsi de az paralı işlerdi. Oysa evimizin giderlerine katkıda bulunmaya başlamam gereken yaşı çoktan geride bırakmıştım. Şimdi, bazı dostların araya girmesiyle pek de önemli sayılmayacak bir iş bulmuş, kentin güneybatısına düşen iç karartıcı yörelerinden birindeki İl Kütüphanesi’nin Miguel Cané bölümünde başyardımcılığa getirilmiştim. Altımda ikinci ve üçüncü yardımcılar, üstümdeyse bir müdürle birinci, ikinci ve üçüncü görevliler vardı. Başlangıçta ayda 210 peso alıyordum, daha sonra aylığım 240 pesoya yükseldi. Bu para o zamanlar aşağı yukarı yetmiş seksen Amerikan doları ediyordu.

Kütüphanede pek bir şey yaptığımız yoktu. Onbeş kişinin rahatlıkla üstesinden geleceği bir işte nerdeyse elli kişi çalışıyordu. Benim asıl işim, onbeş-yirmi kişiyle birlikte, kütüphanenin o güne kadar kataloglanmamış kitaplarını sınıflandırmak ve kataloglamaktı. Ama kütüphanede o kadar az kitap vardı ki, hangi kitabı arasanız herhangi bir sisteme gerek duymadan elinizle koymuş gibi bulabiliyordunuz, bu yüzden kılı kırk yararcasına hazırlanmış olan sistem hiçbir zaman kullanılmıyordu.

İlk gün namusumla çalıştım. Ertesi gün iş arkadaşlarım beni bir kenara çekip böyle çalışırsam kendi aylaklıklarının göze batacağını söylediler. “Kaldı ki,” dediler, “bu kataloglama işinin biz boş oturmayalım diye icat edildiğini sen de biliyorsun. İşimizden mi etmek istiyorsun bizi?”

Ben de, onların çıkardığı yüz kitap adına karşılık dörtyüz kitap adı sınıflandırdığımı söyledim. “Kutlarız seni,” dediler, “bu hızla gidersen sonunda şefin tepesi atacak, hepimizi sepetleyecek buradan!” Artık biraz gerçekçi olmamı, bir gün doksanüç, ertesi gün doksan, öbür gün yüzdört kitap sınıflandırmamı istiyorlardı.

Neredeyse dokuz yıl çakılı kaldım o kütüphanede. Dokuz mutsuz yıl. İş saatlerinde ötekilerin tek yaptığı, at yarışı ve futbol konuşmak, açık saçık hikâyeler anlatmaktı. Bir keresinde, kütüphaneye kitap okumaya gelen bir kadının tuvalete giderken ırzına geçildi “Olur böyle şeyler dediler, hem zaten erkekler tuvaletiyle kadınlarınki yanyana değil miydi?

Bir gün alımlı ve iyi niyetli iki arkadaşım – sosyeteden iki hanım- kütüphaneye beni görmeye geldiler. Birkaç gün sonra da telefon edip “öyle bir yerde çalışmak hoşuna gidiyor olabilir,” dediler, “ama sen yine de ay başına kadar hiç değilse 900 pesoluk bir iş bulacağına söz ver bize!” Ben de söz verdim.

İşin tuhafı, o sıralar bayağı tanınmış bir yazardım. Kütüphane dışında tabii! Çünkü, kütüphanede çalışanlardan birinin bana bir ansiklopedide adını gösterdiğini anımsıyorum; hem adımızın hem de doğum tarihimizin aynı oluşuna çok şaşırmıştı. O yıllarda belediyede çalışanlara arada sırada kiloluk paketlerde Paraguay çağı armağan ederlerdi. Bazı akşamlar on blok ötedeki tramvay durağına yürürken gözlerim dolardı. Tepedekilerden gelen böyle küçük armağanlar karşısında hep küçük düşürülmüş, aşağılanmış hissederdim kendimi.

Her gün bir iki saatim yolda geçiyordu. Tramvayla işe gidip gelirken, John Aitken’ın düzyazı çevirisinden İlâhi Komedya’ya dalıyor, “Araf”a kadar ilerliyor, sonra yolun geri kalan bölümüne kendi başıma devam ediyordum. Kütüphanedeki bütün işlerimi bir saatte bitiriyor, sonra kitapların bulunduğu bodruma süzülüp artakalan beş saati okuyup yazarak geçiriyordum. Gibbon’ın altı ciltlik Gerileme ve Çöküş’ünü ve Vicente Fidel Lopez’in Arjantin Cumhuriyeti Tarihi’ni orada okuduğumu anımsıyorum. Leon Bloy, Claudel, Groussac ve Bernard Shaw da okuyordum. Tatil günleri Faulkner ve Virginia Woolf çeviriyordum. Çok geçmeden kolaylıkla insanın başını döndürebilecek bir mevkiye yükseltildim. Üçüncü Görevli’ydim artık. Bir sabah annem telefon etti, hemen eve gitmemi istiyordu. Babamın ölümüne tam vaktinde yetiştim. Uzun süre acı çekmişti, ölmek için sabırsızlanıyordu.

Öyküm, 1935′te yazdığım “El Mutasım’a Yaklaşım” hem bir tür eğlenme hem de bir deneme oyunudur… Öykü, ilk ağızda, üç yıl önce Bombay’da yayınlanmış bir kitabın eleştirisi gibi görünür. Kitap sözümona ikinci basımını yapmıştır ve bu ikinci basıma gerçek bir yayıncı olan Victor Gollancz ve yine gerçek bir yazar olan Darothy L. Sayers’ın önsözü yakıştırılmıştır. Ama kitabın kendisi ve yazarı tümden benim uydurmamdı. Kipling’den aktararak ve onikinci yüzyılda yaşamış İranlı tasavvufçu Feridüddîn Attar’ı da araya katarak bazı bölümlerin konusunu ve ayrıntılarını vermiş, sonra da enine boyuna eksikliklerini belirtmiştim. Öykü, ertesi yıl, Historia de la eternidad (Sonsuzluğun Tarihi) adlı deneme kitabımda “Sövme Sanatı” adlı yazımla birlikte neredeyse kitabın sonuna gizlenmiş olarak yayınlandı. Ne var ki, “El Mutasım’a Yaklaşım”ı okuyanlar beni fena halde ciddiye alacaklardı. O kadar ki, bir arkadaşım kitabı getirtmek için Londra’ya sipariş verecekti. “El Mutasım’a Yaklaşım”ı bir kısa öykü olarak ilk kez 1942′de El jardin de senderos que se bifurcan (Yolları Çatallanan Bahçe) adlı ilk öykü kitabımda yayınladım. Kimbilir, bu öyküye haksızlık etmiştim belki de. Şimdi düşünüyorum da, bu öykü, beni sonradan bir öykücü olarak ünlendirecek masalları muştuluyor, temelini atıyordu sanki.

Jorge Luis Borges

Olgunluk 

3 Gün Sürecek Bağımsız Müzik Festivali Demonation Başlıyor…

TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZ MÜZİK FESTİVALİ, JAMESON IRISH WHISKEY ANA SPONSORLUĞUNDA 7-8-9 EKİM’DE ARKAODA’DA…

Bağımsız lokal müzisyen ve gruplarının sahne alacağı Demonation Festivali, Ekim ayında Arkaoda’da başlıyor.

Festivalde büyük plak şirketlerine bağlı olmaksızın, kendi demolarını hazırlayan 11 bağımsız müzisyen eşsiz ziyafeti yaşatacak.

Dergi ve organizasyon ekibi Bant’ın önderliğinde gerçekleşecek 3 günlük müzik ziyafeti 7 Ekim Cuma günü DJ performansları eşliğinde özel bir açılış partisiyle start alacak. Gece boyunca, 70’lerin yerli ve saklı funklarını hip-hoplarla editleyen Grup Ses, Radyo Eksen’den Gülşah Güray ve I Create Soundscapes, Soft Gates, Hey Rabies gibi projeleriyle tanınan Berk Çakmakçı arkaoda kabininden müzik yayıyor olacak. 8 Ekim Cumartesi ve 9 Ekim Pazar günü ise 10’u aşkın grubun enfes performanslarıyla hız kesmeden devam edecek.

Jameson Irish Whiskey’nin renk katacağı Demonation Festivali; noise’dan indie-pop’a, deneysel elektroniklerden punk’a ve garage rock’a kadar birbirinden farklı tınılar üreten özgün isimlerinden keyifli bir seçki sunacak.

İstanbul için son derece yenilikçi bir etkinlik olan Demonation Festivali; yanıbaşınızda yazılan ve keşfedilmeyi bekleyen, birbirinden farklı, taptaze tınıları bir arada dinlemenizi mümkün kılan leziz bir müzik ziyafetiyle ikinci kez sizleri bekliyor…

DEMONATION FESTİVALİ SAHNE ALACAK İSİMLER

The Birdcage
Bunu Sen İstedin
Farfara
Haossaa
Hayvansaray
Hedonutopia
In Between
Kırık Çizgi
Kilink
The Ringo Jets
Sesperisi

Haber

www.sanatlog.com

Le Corbusier ve Gösel Kayıt

İstanbul’a gelişinin 100. Yılında LE CORBUSIER DOĞU GEZİSİ 1911 konferansı ve GÖRSEL KAYIT sergisi Ekim ayında İstanbul’da…

Modern mimarlığın kurucu liderlerinden olan Le Corbusier’nin 1911 yılında gerçekleştirdiği ve Türk kentlerine de uğradığı Doğu Gezisi’nin 100. yıldönümünde, BİLGİ- ile Fondation Le Corbusier’nin ortaklaşa düzenlediği ve Kalebodur’un ana sponsor olarak destek verdiği konferans ve sergi Ekim 2011’de İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü ve santralistanbul’da gerçekleşecek. “Le Corbusier Doğu Gezisi 1911: Mimarın Formasyonunda Seyahatin Rolü” başlıklı İstanbul konferansı, Ekim ve Kasım aylarında Atina ve Napoli’de aynı tema çerçevesinde düzenlenecek konferanslar dizisinin ilk ayağı. Le Corbusier’nin mesleki kimliğinin oluşumunda önemli etkisi olduğu bilinen Doğu Gezisi’nin çeşitli yönleriyle tartışılacağı konferans, 7-8 Ekim 2011 tarihlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Fakültesi E-3 binasında 10.00-18.00 saatleri arasında izlenebilir. Türk ve yabancı akademisyenlerin konuşmacı olarak katılacağı konferansın detaylı programı BİLGİ- (http://mimarlik.bilgi.edu.tr) ve Fondation Le Corbusier (www.fondationlecorbusier.fr) web sitelerinde yer almakta.

Konferansa paralel olarak mimarlık fotoğrafçısı Cemal Emden’in “GÖRSEL KAYIT: Le Corbusier Yapıtdökümüne Bir Bakış” isimli sergisi 8 Ekim-13 Kasım tarihleri arasında santralistanbul Ana Galeri’de yer alacak. Emden, Kalebodur’un sponsorluğunda İsviçre, Fransa, Almanya ve Hindistan’a seyahat ederek Le Corbusier’nin bu ülkelerde bulunan yapılarının en güncel fotoğraflarını üretti. santralistanbul’da 5 hafta süreyle sergilenecek bu fotoğraflar, Le Corbusier’nin 1905 yılında İsviçre’de tasarladığı ilk yapısından 1965’te projelendirdiği ve inşası 2006’da tamamlanan son kilisesine kadar uzanan geniş bir portfolyoyu görselleştiriyor. Ünlü mimarın en önemli işlerinin Cemal Emden’in özgün bakış açısından izlenebileceği sergi, 100 yıl sonra tekrar Le Corbusier’yi İstanbullularla buluşturuyor…

Konferans:

Tarih:7-8 Ekim 2011

Saat: 10:00 -18:00

Yer: İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü E3 Binası

Sergi

Tarih: 8 Ekim – 13 Kasım

Yer: santralistanbul Ana Galeri

www.santralistanbul.org  

www.sanatlog.com

2011 Nobel Edebiyat Ödülü isveçli Şair Tomas Tranströmer’e Verildi

Tomas Tranströmer, 2011 Nobel Ödülü’nün sahibi oldu…

Hüzün Gondolu ve İzmir Saat Üç adlı kitapları Türkçeye çevrilen İsveçli şair, 1.45 milyon dolarlık ödülün de sahibi oldu.

İskandinavya’nın yaşayan en iyi şairi olarak kabul edilen 80 yaşındaki Tranströmer’in, İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından “öz benliğimiz ile etrafımızdaki dünya ile olan ilişkimizi keşfeden çalışmaları” sebebiyle ödüle layık görüldüğünü açıkladı.

Aynı zamanda psikolog olan Tranströmer, doğanın şiirsel açıklamasının insanın kimliğine ve ruhsal boyutuna ışık tuttuğunu savunan bir isim.

 

İngilizce konuşan ülkelerdeki ününün büyük kısmı ABD’li şair Robert Bly ile olan dostluğuna bağlanan Tranströmer, yapıtlarının çoğunu Bly’ın elinden İngilizceye çevirtti. İsveçli şairin şiirleri, bugüne dek 50 dilde yayımlandı.

FELÇ GEÇİRDİ AMA ŞİİRİ BIRAKMADI

Tranströmer 1966 yılında Bellman Ödülü’nü kazandıktan sonra çok sayıda ödüle layık görüldü. Bunlar arasında Bonner şiir ödülü, Almanya tarafından verilen Petrarch ödülü ve İsveç Kraliyet Akademisi’nin Nordic Ödülü bulunuyor.

Tranströmer, 10 cilt şiir yayımladıktan sonra 1990 yılında felç geçirdi ve konuşma yeteneğini neredeyse kaybetti. Altı yıl kariyerine ara veren Tranströmer, “Grief Gondola” çalışmasıyla 30 bin satarak şairliğe geri döndü.

Bu başarısının ardından 2004’e kadar yeni eser üretmeyen İsveçli şair, daha sonra kendisini piyano ve müziğe verdi. Transtömer’in her gün piyano çaldığı biliniyor.

KİTAPLARI İLK SIRADA

İsveç’te Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarlar arasında en fazla kitabi satılan yazarın Orhan Pamuk olduğu açıklandı.

İsveç televizyonu SVT’nin internet sitesinde kitapçılardan alınan bilgilere göre, Orhan Pamuk Nobel Edebiyat ödülünü aldığı yıl 2006 yılından sonra yazarın 200 bin adet kitabının satıldığı bildirildi. İsveç’te Orhan Pamuk’un en fazla satan kitapları arasında “Kar” ile birlikte, “İstanbul- Hatıralar ve Şehir” başta geliyor. Orhan Pamuk’u diğer Nobel alan yazarlar arasında Perulu yazar Mario Vargas Llosa ile İngiliz kadın yazar Doris Lessing izliyor.

Nobel Edebiyat ödülü alan yazarlar arasında kitabı en az satan yazarların ise İngiliz Harold Pinter ve İtalyan Dario Fo olduğu açıklandı.

Haber

www.sanatlog.com

İstanbul Modern, Hayal ve Hakikat Sergisine Paralel Etkinlikler Gerçekleştiriyor

Söyleşi dizisi ve kadınlara yönelik atölye

İstanbul Modern, Hayal ve Hakikat - Türkiye’den Modern ve Çağdaş Kadın Sanatçılar sergisine paralel olarak, farklı alanlardan isimleri bir araya getiren bir söyleşi dizisi ve kadınlara yönelik atölyeler düzenliyor. Etkinliklere katılım ücretsiz. Hayal ve Hakikat sergisinin tüm etkinlikleri Tamara Mansimov’un katkılarıyla gerçekleştiriliyor.

eleştirmenlerinin moderatörlüğünü yaptığı söyleşi dizisinde, sergide yer alan sanatçıların yanı sıra , , sinema ve tasarımın önde gelen isimleri, kadın sanatçıların bu alanlardaki üretimlerini yeniden gündeme getiriyor. Sergi küratörleri Fatmagül Berktay, Levent Çalıkoğlu, Zeynep İnankur ve Burcu Pelvanoğlu’nun katıldıkları “Küratörler Sergiyi Anlatıyor” ile başlayan söyleşi dizisi, 11 Ekim Salı günü yapılacak sanatçı konuşmasıyla sürüyor. Saat 16.00’da İstanbul Modern Sinema’da Ahu Antmen’in moderatörlüğünü üstlendiği söyleşinin konukları Nur Koçak ve Gülsün Karamustafa.  12 Ekim Çarşamba günü saat 16.00’da moderatörlüğünü Evrim Altuğ’un yapacağı sanatçı konuşmasının konukları ise AtılKunst (Gülçin Aksoy, Gözde İlkin, Yasemin Nur Toksoy) olacak.

14 Ekim Cuma günü saat 19.00’da Selim İleri, “Muhteşem Kaybedenler” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirecek. Selim İleri söyleşisinde Mihri Müşfik, Hale Asaf, Müfide Kadri, Cahide Sonku ve Aliye Berger gibi sanata hayatını adamış ve zaman zaman ülkülerinde yıkımlarla karşılaşmak zorunda kalmış sanatçılardan söz edecek.

18 Ekim Salı günü saat 16.00’da Ayşegül Sönmez’in moderatörlüğünü üstleneceği sanatçı konuşmasına Canan, İnci Furni ve Ceren Oykut katılacak. 19 Ekim Çarşamba günü saat 16.00’da moderatörlüğünü yine Ayşegül Sönmez’in yapacağı sanatçı konuşmasında ise Leyla Gediz, Bengü Karaduman ve Ekin Saçlıoğlu yer alacak.

Biz Bize Buluşmalar

Kadınlara özel Biz Bize Buluşmalar atölyelerine katılan kadın izleyiciler, sanatçılarla tanışıyor, eserleri ve yaratım süreçleri hakkında bilgi ediniyor. “Kadın” teması çerçevesinde sanatçıların belirledikleri farklı kavramların, yaşam deneyimlerinin, güncel olay ve olguların tartışıldığı, fikir paylaşımında bulunulduğu atölyelerde sanatçılar, katılımcılarla ortak bir sanat çalışması gerçekleştiriyor.

Arzu Başaran ile yapılan ilk atölyenin ardından sergi sanatçılarından Güneş Terkol, 13 Ekim Perşembe saat 14.00–17.00 arasında “Bir Öğleden Sonrası İçin Pankart” başlıklı bir atölye gerçekleştirecek. Katılımcılar bu atölyede Güneş Terkol’un kadına şiddet konusuna odaklanan, “Kadınların Şarkısı” ve “Sıradan Bir Gün İçin Pankart” başlıklı çalışmalarına benzer, ortak bir pankart tasarlayacak.

Katılım ve bilgi için: sibel.celik@istanbulmodern.org  (212. 334 73 41) 

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »