Sait Faik Abasıyanık – Sevmek Korkusu

27 Ocak 2012 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Ustalara Saygı

Bir yaylı hatırlıyorum. Hayvan, yol ve yulaf kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafında uçan kuşları, alkışlar görüyorum. Sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı robunun içinde dolaşır seyrediyorum. Korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.

Her şeyi, herkesi, ilmi, felsefeyi bir ortaoyununa çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insanlar olacağını çocukluktan biliyorum.

Yalnız, yüzleri, gözleri, kaşları, kirpikleri, omuzları ve ayakları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. Seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını gören gözler olurmuş. Varsın olsun, inanmıyorum! İnanmadığım halde bu korku niçin? Allah’a inanmayanlar içinde pek çokları samimi olmadıklarını, bazen son nefeslerinde, bazen de ani tehlikelerin karşısında “Allah” diyerek, ispat ediyorlar. O halde ben de samimi değilim. Çünkü korkuyorum. Bu muhakemeyi evvelce, “Varsın olsun, inanmıyorum!” dediğim zaman yapmadım.

Bir kıştı. Kar, küçük şehri “kayakçı”larla doldurmuştu. Kahveler çivili ayakkabılı, yüzleri pembe, kafaları sarılı, mesut sporcu kadın ve erkeklerle dolmuştu. Müzik, her ışıklı çarşıda bir fırtınayı, çamların üzerinde birikmiş kışı, kiliselerin çanları üzerinde serseri karların çıkardığı işitilmez sesleri hikaye ediyordu. Bütün önsezilerim beni aldatmıştır. Yani her şeyi olmuş gibi hisseder; fakat bunların hiçbiri doğru çıkmadığı zaman bütün önsezilerim beni aldatmıştır, derim. Oluşundan önce duyulan şeyler çok defa felaketlerdir. Felaketlerin de kendilerine has kokuları olmasa, burnumuzdan gayrı, köpeğinkinden daha hassas bir başka şammemiz olduğunu söyleyemezdim. Korku da bir önsezidir. Fakat vukudan kilometrelerce uzak değil, hemen hemen bir adım geridedir.

Korkudan buz gibi ter dökülmekle beraber o, sıcak, ılık ve karanlık gibi tatlı ve münzevi bir şeydir. Korkmak için her an elimizde vasıtalar vardır. Eğer o bir zevk olsaydı, kollarımızın arasındaki yumuşak göğüsten ve ağzımızda kırılan hararetle kurumuş dudaktan farkı olmayacaktı. İşte ben, bu küçük şehirde oturmayı kararlaştırmadan evvel, korkuyu, isterseniz önseziyi, bir behimi zevk gibi kucaklamış; avuçlarımın hararetini ona vakfetmiştim. Yeni bir zevk bulmuş gibi, asfaltları biraz daha mor, ampulleri biraz daha karanlık tenha caddelerde dolaşırdım; kar, paltomun yakasına musallat olur, oraya birikir, gözlerim yakamdan ayrılmazdı. Sokağın kenarındaki sinemanın zili çalmaya başlardı. Beklediğim çok defa gelmezdi. Yanımdan acele acele geçenler, beni gördükleri zaman, bilmem korkarlar mıydı?

Beklediğimin gelmediği günlerden bahsedecek değilim. O günler birbirinden, şehre yağan şeyin kar veya yağmur olmasıyla ayrılabilir. Sinemanın zili aynı tarzda çalar, sinemanın içinde aynı film oynanır, aynı insanlar önümden geçip giderler; biletlerini alıp sinemaya girerlerdi. Beklenilen, gelmek için iyi havaları seçerdi.

Rüzgarsız fakat soğuk havayi nesiminin içinde ve yıldızların altında zil daha berrak sesler çıkarır. Sinemacı filmi barometreye göre değiştirir; bulutsuz havaların insanları sinemayı doldururlardı. Bu sinema, uzak ve sessiz bir amele mahallesinin sinemasıydı. Uzun bir koridordan girilirdi. Antresinde iki cılız palmiyenin içinde yemyeşil ampuller yanmıştı. Kenarcıkta bir havuz vardı. Fıskiyesinden rengarenk ışıklı bir ampul zaman zaman fışkırırdı.

Sessiz filmler oynanırdı. Su sesi gibi bir piyano dar salonun uzak bir köşesinden aksederdi. Bir sürü çocuğun arasına otururduk. Adeta ıslıkla yaşanırdı. Ellerimiz birbirinin içinde yumuşardı. Ve perdede de bir haydut.. elinde kama.. Haydutlar düşer, hafiyeler vurulur, nihayet genç kız sevgilisine kavuşurdu.

Salonun içinde hemen hemen hiç konuşmazdık. Ben kafamın içinde biraz sonra çevireceğimiz filmi çevirir; o, masum, habersiz şekillerle güler, hayallerle ağlardı. Sonra herkesle beraber sinemadan çıkardık. Konuşmazdık. Ben kapının kilidine anahtarı sokar; karanlık ve boş odama dolardık.

Bir gün bir masa karşısındaydım. Üstüne yeşil çuha örtmüşlerdi. Üzerinde oyun oynamıştık. Parti bittikten sonra masanın örtüsünü kaldırdılar. O zaman ben masanın birdenbire küçüldüğünü hayretle görmüştüm. O da bu masa gibi olurdu. Fakat aksine; birdenbire küçükken büyüyüverir, kısa iken uzar; kalkar giderdi.

O yanımda iken korkmazdım. Evin dış kapısı kapanır kapanmaz, pencereme vurmuş sokağın ışıkları ve karşı meydanlığın ağaçları yatağımın ayakucundan ışıklı gölgelerle uçuşurlar, yapraklara ve ışıklara karışmış ayak sesleri, yatağımın ayakucunda uçuşan gölgelerle birleşir, kalkar odamın içine bambaşka bir gözle bakardım. Ufuksuz, seri ve maddesiz kuşlar her tarafta uçuşurlardı.

Bütün bunlar bana bir cennet dekoru içinde irtikap edilmeye müsait bir katil vakası tahayyül ettirirdi.

Haftada bir gün gelirdi. Saat ikide kalkar giderdi. O gittikten sonra ben onu öldürmüş kadar harap, katil yatağımın üzerinde sabahı, polisi, kanunları beklerdim.

Alacakaranlıkta, hele sabahın alacakaranlığında hiçbir cinayet işlenmemiş; hatta sabahın alacakaranlığında, muharebe bile olmamıştır. Sabahlara kadar asabiyetsiz bir anı, bir daha yakalayamayacağımı tahmin ettiğim için, bir sabah, bu dağ şehrinden arkama dönüp bakmadan ayrıldım.

Oğuz Atay - Son Yemek

11 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

Gözlerini açtığı zaman oda gene karanlıktı. Sevgi’yi görmüştü. Onu eskisi gibi sevdiğini söylemişti. Sevgi’ye bakıyordu. Onun konuşmasını bekliyordu. Sevgi, başını önüne eğmiş düşünüyordu. Oysa, bir şey söylemesi gerekiyordu. Hikmet, ne sonuç aldığını öğrenmek istiyordu. “Ne diyorsun?” diye sordu Sevgi’ye. “Ne diyeyim?” diye karşılık verdi Sevgi. Hikmet yerinden kalktı, Sevgi’ye yaklaştı; onun elini tuttu. Sevgi elini çekti, “Yerine otur lütfen,” dedi. “Neden?” diye direndi Hikmet. “Geç kaldın,” dedi Sevgi. Hikmet elini Sevgi’nin karnına koydu, bütün gücüyle sıktı etini. “Yapma,” dedi Sevgi, “Bizi görecekler.” Hikmet, Sevgi’nin elini tuttu, onu kaldırdı, divana götürdü. Hemen sarıldı. “Ne yapmak istiyorsun?” dedi Sevgi. Hikmet baktı: İkisi de soyunmuştu. Sevgi’nin üstündeydi ve bir şey yapamıyordu. “Bana ne yapmak istediğini anlat,” diye yumuşak bir sesle konuştu Sevgi. Divanda çok zor bir durumda yatıyorlardı. Sevgi haklıydı; bu durumda istediği gibi davranamazdı. Bütün isteğine rağmen içinde bir şey hissedemiyordu. “Bana neden geldin o halde?” diye sordu Sevgi; bir eliyle Hikmet’i okşuyordu. Hikmet kaçmak istedi, yapamadı: Divanda, Sevgi’yle duvar arasında sıkışmıştı. Bacaklarını kapatmak, Sevgi’ye engel olmak istedi. Bir şeyler hissetmeliyim, diye söylendi. Uyumalıyım, dedi; Uykum var.

Kapı çalıyor, diye düşündü. Hayır düşünmedim, duyuyorum. Yataktan kalktı, kapıyı açtı: Dumrul gelmişti. “Bu saatte uyuyor musun?” diye güldü Dumrul. Onu içeri aldı. Şaşırmamıştı. Dumrul’a evi gezdirdi. “Çay içer misin?” diye sordu. Mutfağa giderken kapı tekrar çalındı. “Nazmi! nereden çıktın?” diye şaşmış göründü. Merdivenlerden biri daha çıkıyordu: Behçet. “Buyrun çocuklar, ne iyi ettiniz,” dedi isteksiz bir sesle. “Bu kadar zaman nerelerdeydiniz?” Behçet’le öpüştüler. Yukardan albayın sesi geldi: “Hikmet!” “Albayım buyrun!” diye seslendi Hikmet, “Sizi tanıştırmak istediğim arkadaşlar var.” “Kusura bakmayın,” diye odaya girdi Hüsamettin Bey. “Gençleri rahatsız ediyorum galiba.” Hikmet güldü. “Şaşırdınız albayım; biz bu cümleyi başkaları için hazırlamıştık.” “Size sandalye getireyim çocuklar,” dedi Hüsamettin Bey. “Ben de yardım edeyim albayım,” diyerek Behçet de onunla birlikte çıktı. “Geniş bir yerde oturuyorsun,” dedi Nazmi. “Kirası ucuz mu?” Behçet ve albay, yanlarında Fikret’le göründüler. “Fikret yanlışlıkla üst kata çıkmış,” diye açıkladı Behçet. Nazmi gülümsedi: “Ben haber vermiştim ona. Fikret, seni Hikmet’le tanıştırayım.” “Biz tanışıyoruz,” dedi Hikmet. “Evet, galiba birçok yerde gördüm sizi.” “Aynı anda olmasın sakın.” Gülüştüler. Nurhayat Hanımın küçük oğlu kapıyı çaldı: “Annem, bir dakika pencereden baksın diyor!” “Söyle annene, hemen gelsin buraya.” “Seni saklandığın delikte bulup çıkardık,” dedi Behçet. Nurhayat Hanım sıkılarak kapıda duruyordu. “Hel Nurhayat Hanım, yabancı yok aramızda.” “Rahatsız ediyorum galiba.” “Yok canım, gel içeri. Bu kadar insanı yalnız başıma nasıl ağırlarım? Bize o güzel kuru fasulyenden pişir bakalım.” Nurhayat Hanım, “Ellerim ıslak, kusura bakmayın,” dedi. Hikmet, dul kadını tanıştırdı. “Nurhayat Hanım,” dedi. “Oğlu askerde piyes yazar.” Behçet mutfaktan bağırdı: “Büyünü bozduk işte: Albayını da dul kadını da tanıdık.” “Siz zahmet etmeyin” diyerek mutfağa koştu dul kadın. “Nurhayat Hanım, kapıya bakıver!” diye seslendi Hikmet. “İki bayan seni soruyor Hikmet Bey.” “O günden beri neden hiç görünmedin?” diye sitem ederek içeri girdi Sevgi. “Tanımayanlar için!” diye bağırdı Hikmet, “Sevgi: Eski karım. Nursel Hanım: Bir numaralı dul kadın!” Nursel Hanım, “Terbiyesiz,” dedi ve Hikmet’i hafifçe iterek geçti. Nurhayat Hanım kahveleri getirdi, dağıttıktan sonra pencereyi açtı: “Salim! Kardeşinle birlikte evdeki sandalyeleri buraya taşıyın bakalım.” Hikmet, Salim’in eline bir kağıt verdi: “Bakkal Rıza bunları hemen göndersin, olur mu?” Biraz sonra Rıza Bey, çırağıyla birlikte kapıda göründü: “Bir ordu mu besleyeceksin Hikmet Bey?” diyerek içeri girdi. “Kusura bakma, misafirlerini görmedim.” “Bu orduya sen de dahilsin Rıza Bey.” dedi Hikmet, “Ayakta durma.” Onları zorla divana oturttu. “Dükkanı kapayıp geldim. Beni tutma üstad.” “Saçmalama. Bugün de beş on lira az kazanıver. Burada öyle konuşmalar olacak ki birazdan, bu temsilin biletlerini karaborsada bile bulamazsın.” Gitti, yandaki küçük odanın kapılarını açtı: “Sen Süleymanı eve gönder de oturacak bir şeyler getirsin bize. Senin hanımını da çağırsın. Süleyman! Sen de geri gel, sakın dükkana gitme ha!” “İki oda olunca sığarız elbette,” diyerek sandalyelerin bir kısmını küçük odaya taşıdı Dumrul. Hikmet gülerek bağırdı: “Daha gelecek var mı?” Sevgi, “Ergun, yarım saat sonra gelir, arabamla sizi alırım demişti,” diye karşılık verdi, “Nursel Hanımla çarşıya çıkacaktık.” Bir korna sesi duyuldu Hikmet pencereden sarktı: “Ergun! Yukarı gel, şölen var bugün.” “Eve gidiyorduk Hikmet. Daha yemek yapılacak.” “Saçmalamayın. Paketleri ve karını al da gel, uzatma.” Hüsamettin Bey, “Koltukları da seninle ikimiz taşıyalım oğlum Behçet,” dedi, “Başka çare yok.” Misafirlerin bir kısmı minderleri yere sermiş ve üstüne oturmuştu bile. Hikmet pencereden bakıyordu. “Beş dakikadır kimse gelmedi merak etmeğe başladım,” dedi. Birden elini salladı: “Sermet Bey! Çabuk gelin, beş dakika doluyor. Bir siz eksiktiniz.” Mahallenin çocukları kapıya toplanmıştı. Salim, “Hikmet Bey amca evleniyor galiba,” dedi yanındakilere. “Bak kadınlar da geldi.” Rıza Beyin kızı yere tükürdü: “Otomobil de getirmişler.” Bir kamyonet yaklaştı. Şöför, “Çocuklar” dedi, “Hüsamettin Tambay’ın evini biliyor musunuz?” “Burası amca, şu kalabalık ev.” “Rüştü,” dedi şöför, yanındakine, “Yardım et de birlikte taşıyalım.” Şu otomobilin sahibini bulalım da ileri alsın. Arabayı iyice yanaştır Tahsin.” Korna çaldılar. Hikmet pencereden eğildi: “Kim o?” Şaşırdı: “Tahsin! Rüştü! Ne arıyorsunuz burada?” Rüştü camdan baktı: “Yahu bu bizim Hikmet Ağabey değil mi?” “Gelin çocuklar!” “Hüsamettin Bey diye birine kütüphane getirdik abi.” “Gelin, gelin.” Albay utanarak, “Bizim kağıtları koyacak yer kalmamıştı evde, biliyorsun Hikmet,” dedi. “Yahu çocuklar ne yapıyorsunuz burada? Bu şehirde ne işiniz var?” dedi Hikmet. Sarıldılar, öpüştüler. “Abi, Rüştü ile ortak olduk. Küçük nakliye işleri yapıyoruz senin anlayacağın. Derme çatma bir dört tekerleğimiz var işte.” “Çok sevindim çocuklar. Kütüphaneyi çıkarın, hemen gelin.” Tahsin içeri girerken ayakkabılarını çıkardı. “Bırak yahu zahmet etme. Bunlar benim Anadolu’da iş arkadaşlarımdı çocuklar. Muhasebeci Rüştü, Tahsin. Bunlar da eski arkadaşlar.” “Çok kalabalıksınız abi, fazla rahatsız etmeyelim.” “Biz daha fazla rahatsız olamayız,” dedi Ergun, “Buyrun.” “Şu otomobili biraz alalım da abi, kamyoneti yanaştıralım.” Ergun, arabasının anahtarlarını uzattı: “Alın Tahsin Bey kardeşim, yolun kenarına çekiverin.” Kapıdan çıkarlarken elinde bir tencereyle odaya giren Rıza Beyin karısına çarpıyorlardı neredeyse. “Kalabalık var orada, dedi de Süleyman: Zeytinyağlı dolma yapmıştım.” Rıza Bey, “Oğlum Süleyman,” dedi, “Yeni bir kalıp buz almıştık ya; onu sandığın içine koy, parçala. Yirmi şişe birayla üç dört büyük rakı koy üstüne.” Kapı açıldı, başı tıraşlı bir genç göründü. “Hidayet!” diye bir çığlık attı mutfaktan çıkmak üzere olan Nurhayat Hanım. “Hidayet mi?” Hikmet yerinden fırladı. Nurhayat Hanım ağlıyordu: “Benim güzel oğlum, nereden çıktın böyle?” Hidayet, kalabalığı görünce şaşırmıştı: “Ben, anne, izin, bir hafta,” gibi bir şeyler mırıldandı. Hikmet, “Ben Hikmet ağabeyinim,” dedi, “Mektupların Hikmet ağabeyi.” Hidayet de davrandı, Hikmet’in elini öpmek istedi; Hikmet bırakmadı. “Hidayet, oğlum” dedi. “Ayaklarını çıkarmadan Süleyman’la birlikte gidin de buzlu içki sandığını getirin. Nurhayat Hanım da onların arkasından gitti. “Bu kadar insana kimse hizmet edemez,” dedi Ergun. “İşini bilen eder,” diye karşılık verdi Hikmet. “Kim biliyor bu işi?” diye söze karıştı Behçet. Kim mi biliyor? “Elbette Kirkor biliyor,” dedi Hikmet sevinerek. “Oğlum Salim!” Salim sokakta çocuklara anlatıyordu: “Hikmet Bey amca ısmarladı bu sandığı, evlendiği için eşya yapıyor.” Hikmet’in sesini duyuncayukarı baktı. “Şu kağıdı al,” dedi Hikmet. Kirkor’un meyhanesini tarif etti. “Koşa koşa git gel olur mu? Hikmet Bey amcam, çabuk olsun diye tembih ettti dersin.” Salim, tozların içinde kayboldu. Odada oturacak yer kalmamıştı. Nurhayat Hanımın evinden tahta kereveti getirdiler, duvara dayadılar. Sonra masalar da geldi. Yanyana getirilen masaların üzerine bir iki çeşit örtü konuldu. “Bu işleri bana bırakın” diyen Kirkor’un sesi duyuldu. “A…yıp olmadımı Kir…kor, davetsiz geldik.” “Mehmet Bey!” diye sevinçle bağırdı Hikmet. Kapıda Tombalacı Arif, Muhsin ve Mehmet Beyler utanarak duruyorlardı. Kirkor ellerini iki yana açtı: “Meyhaneyi kapatınca bunlar açıkta kaldılar. Bu kadar kalabalık olduğunu bilmiyordum.” “Sevindim, sevindim,” dedi Hikmet aceleyle, hepsiyle öpüştü. Kirkor’un kolunda bir sepet vardı. “Merak etme yiyecek getirmedim,” dedi. “Tabak çanak var içinde.” Mehmet Bey kollarını sıvadı: “Be…nim de gar…sonluğum vardır.” Kirkor güldü: “Siz ona bakmayın; hiç bir işte tutunamamıştır.” Hay Allah, diyordu Hikmet içinden; bunları yanyana düşünemezdim bile. Sevgi ile Nursel Hanım içeri girdiler. “Nurhayat Hanım bizi istemiyor,” dedi. “Zaten mutfağa sığamazmışız.” “Hakkı da var,” dedi Nursel Hanım. Kirkor’la Mehmet Bey mutfağa gittiler. Kirkor, kese kağıtları ve tepsilerle geldi: “Bu sebzelerin ayıklanması gerekiyor.” Sevgi ile Nursel Hanım bir köşeye çekildiler; fasulye, patlıcan, biber gibi sebzeleri soyup ayıklamaya başladılar. Koridordan kırılan buzların gürültüsü geliyordu. Bakkal Rıza’nın evinden tava, tencere getirildi. Nazmi, “Çocuklar,” dedi, “Hazırlıklar yapılırken biraz kağıt oynayalım mı?” Oyun sözünü duyan Muhsin Beyle Tombalacı Arif, taburelerini biraz daha ortaya çektiler. “Birbirinizden sıkılmazsınız herhalde beyler,” dedi, Hikmet. “Özür dilerim.” Behçet kağıtları karıştırırken, “Ukalalık etme” diye karşılık verdi, “Herkes birbirinden memnun.” “Merak etme Rıza Bey,” diye bakkala teminat verdi Hikmet, “Sadece iskambil oynanmayacak. Birinci sınıf konuşmalar da yapılacak. Ülkede bir daha eşini göremeyeceksin.” Çırak Süleyman da her sözü dikkatle dinliyordu. Tombalacı Arif, Bakkal Rıza’nın ve Ergun’un karılarına birer tombala çektirdi. “Kumarına değil bayanlar,” diye rica etti, “Ne çıkarsa çıksın birer Pall Mall kazanıyorsunuz.” İki kadın da biraz sıkıldıkları için bir kenarda duruyorlardı. Kirkor, kumar oynayanları rahatsız etmeden, tabakları ve bardakları dizdi. Nursel Hanım, “Bu masaya sığılmaz,” dedi. “Herkes tabağını alsın, bir köşede yesin.” “Öyle soğukluk olmaz,” diye itiraz etti Hikmet. Bakkal Rıza’nın dükkanından bir iki boş sandık getirdiler, dikine koydular: Yemek masası küçük odaya doğru uzandı. MAsanın bir ucu görünmez oldu. Hüsamettin Bey, “Ben ev sahibiyim, olmaz,” diyerek masanın başına Sermet Beyi oturttu. Evde bulunan bütün sehpaları masanın yanına dizdiler; sigara tablalarını, suları, içki şişelerinin bir kısmını ve kuru yemişleri bunların üzerine koydular. Kirkor’un peçeteleri yetmeyince, Hüsamettin Bey’in uzun süredir sakladığı renkli bir kağıt peçete demeti getirildi. “Bir din adamının böyle uzun bir masada, bir takım sakallılarla birlikte yemek yediğini görmüştüm,” diye bilgiçlik tasladı Bakkal Rıza’nın karısı. Rıza Bey karısını payladı: “Aptal, o son yemek. Allah göstermesin.” Kadın kızardı, yeni yaktığı Pall Mall sigarasından bir nefes çekerek başını çevirdi. Hüsamettin Bey, evinden tavlasını getirdi. Sermet Bey itiraz etti: “Hanımların başını ağrıtırız.” Sebzeleri ayıklamış olan Sevgi onlara yaklaştı, “Ben hepinizi yenerim,” dedi. “Yalnız bir kusurum vardır: Oynarken sayarım.” Ergun da açılmıştı. “Bir isteğiniz varsa, araba emre hazır.” Şöför Tahsin atıldı: “Ne demek ağabeylerim! Siz emredin, meyve ve sebze halini buraya taşıyalım yavaş yavaş.” Bu ‘yavaş yavaş’ sözü özellikle kadınlar arasında çok tutuldu: Bir süre gülmelerini kesemediler. Mutfakta hummalı bir faaliyet vardı: Konserveler açılıyor, taze zeytinyağlı yemekler pişiriliyordu. Kirkor’un etkisi bütün işlerde görülüyordu; bütün hazırlıklarda meslekten birinin ustalığı göze çarpıyordu. Salatalar başka türlü hazırlanıyor, mezeler tabaklara başka türlü dizilyordu. “Ben sanatımı bugüne kadar göstermedim sana evladım Hikmet,” diyerek mutfakla masa arasında koşuşup duruyordu Kirkor. “Dikkat et çarpmasın! Sen bizi meyhanede tanıdın Hikmet evladım. Garson kısmı iyi yerde de çalışır, kötü yerde de. Yeter ki kendini lüks hissedesin.” Gerçekten de Hikmet, kendini lüks hissediyordu; özel olarak verdiği bir yemeğe, dışardan garson çağırmış bir yeni zengin gibi gurur duyuyordu Kirkor’la. Kumar oynayanların konuşmaları, mutfaktan gelen sesler ve tavla gürültüsünün ortasında biraz başı dönüyordu. İnsandan sarhoş oldum, diye düşündü. Çoktandır bu kadar insan içmemiştim. İnsanın hayal bile edemeyeceği büyük bir oyunun sarhoşluğu içindeyim. Sonra, bu ‘oyun’ sözünü unuttu; seslerinakışına kaptırdı kendini. Biralar içiliyordu fındık fıstık yeniyordu, zeytinyağlı yemekler su dolu kapların içinde soğutuluyordu, koridorda yavaş yavaş boş şişeler birikiyordu. Karnınızı sakın doyurmayın beyler, yemeklerimiz geliyor, evet dokunmasın yağlı boya deniyordu. Birlikte yemek hazırlamanın getirdiği demokratik ortam gelişiyordu. Herkes işin bir ucundan tutuyordu.

İşler tüy gibi hafifliyordu. İşler havada uçuyordu. Hiç bir yere değmiyordu. Sigaralar hemen tablalardan boşaltılıyor, çöp tenekesi ikide birde kapının önüne konuluyor, oradan da sanki görünmez eller tarafından aşağı taşınıyordu. Hiç uğramadığı halde, çöpçü bile o gün kapıda görünmüştü. Çöpçüye de bahşiş verildi bir şişe birayla birlikte. Öyle ya bayramdı. Bundan iyi bayram olur muydu? Patlıcan kızartmaları, zeytinyağlı biber ve patlıcan dolmaları, fasulyeler Kirkor’un getirmiş olduğu büyük kayık tabaklarının içinde sofrada yerlerini alıyordu. Her tabak, bir öncekini biraz ileri itiyordu. Domates, biber, soğan, hıyar ve yeşil salatalıktan meydana gelen şekilsiz yığınlar, Kirkor’un usta elleri altında hemen güzel tablolar haline geliyordu. Yemek vakti yaklaştıkça odadaki uğultu artıyordu. Pencerelerin açık olmasına rağmen odanın ısısı gittikçe yükseliyordu. Hava çok sıcak olmadığı halde ceketler, hırkalar çıkarılıyor ve odanın bir köşesinde, gittikçe büyüyen yığınlar halinde yükseliyordu. Her şey çok boldu: Sigara tablalarındaki izmaritler, gözle görülür bir şekilde büyürodu: Tablayı izleyen bir göz, izmaritlerin yükselişini kolayca görebilirdi. Ev dışına çıkışlar durduğu için, oda bütün yükünü almıştı. Koridordaki buz sandığı, dolu ve boş şişeler, yerlere dizilmiş kavun ve karpuzlar, odadaki sehpalar, ceket-hırka yığını, birleşik masa, divanlar, sandalyeler arasında hemen hiç boşluk kalmamıştı. Herkes, kalabalığın verdiği hareket etme isteğine rağmen, her adımını, yavaş gösterilen bir flimde olduğu gibi sanki yer çekimi yokmuşçasına atmak zorunda kalıyordu. Hikmet bağırıyordu: “Herkes birden oturacak sofraya; mutfak köleliğine son verilmeden hürriyet yemeği yenmeyecek!” Kızaran börek, patlıcan, biber, kabak, köfte, patatesve benzeri yiyeceklerin iştah açıcı ortak kokusu odayı dolaşıyor ve zeytinyağlılarınkiyle birleştikten sonra kısmen pencereden uçup gidiyordu. Mehmet Bey, Muhsin Bey, Tombalacı Arif ve Tahsin gibi gerçek içiciler, kibar görünmeğe çalışarak içtikleri biraların üstüne, kimseye belli etmeden yerde hafif itişlerle dolaştırdıkları votka şişesinden takviyeler yapıyorlardı. Sermet Bey, tavlada Sevgi’ye yenildiği için, hırsını Hüsamettin Albay’dan alıyor ve pulları büyük patlayışlarla yere indiriyordu. Tombala çekilişleri de hızlanmıştı: Ergun, iki paket Pall Mall kazanmakla birlikte, otuz liraya yakın içeri girmişti. Yemek tabaklarının üzerine dağıtılan kağıtlar ve Nurhayat Hanımın büyük eteğinin üzerinde biriktirilen paralarla oynanan pokerin birinci seansı sona ermek üzereydi. Hidayet, tiyatroda ustası ve büyüğü olan Hikmet’in yanında sessizce oturuyor onun sorduğu sorulara saygılı karşılıklar veriyordu. Tombalada ortak oynayan Ergun ve şöför Tahsin, bu arada son model arabalar konusunda bilgi alışverişinde bulunuyorlardı. Rıza Beyin karısı Hasibe Hanım, Hikmet’in son yemek konusundaki açıklamalarını dikkatle dinliyordu. Hikmet de kadının adını yeni öğrenmişti; demek ki o güne kadar Rıza Beyin karısı olmaktan öteye geçemeyen bu kadın, kalabalığın içinde kişiliğini bulmuş ve Hasibe Hanım olmayı başarmıştı. Bakkal Rıza ve çırak Süleyman da Hikmet’in açıklamalarını başlarını sallayarak dinliyorlardı. “Bir kişi ihanet etmişti onlara,” diyordu heyecanla Hikmet. “Onunla birlikte on üç kişi oluyorlardı. On üç sayısının uğursuzluğu da buradan gelir.” Yeni bir şey öğrendiği için çok sevinmesine rağmen bakkal Rıza itiraz ediyordu: “İsa, bütün büyüklüğüne rağmen bu hainin niyetini nasıl anlamadı ki Hikmet Bey?” “Hiç anlamaz olur mu Rıza Bey? Ne var ki, kadere karşı konulamayacağını biliyordu. Sen bakkalığın ötesine geçebiliyor musun?” Hasibe Hanım başını salladı. “Böyle büyük kaderlerin önüne geçilmez.” Bir süre tartışıldıktan sonra Hasibe Hanımın, büyük kader sözüyle, kocası Rıza Beyin bakkalığını kastettiği anlaşıldı. Çırak Süleyman da söze karıştı aylardan sonra, “Ben olsam o yemeğe gelmezdim,” dedi. “Durumumun anlaşılmasından korkardım.” Süleyman’ın da İsa ile haini birbirine karıştırdığı anlaşıldı ve Hikmet duruma uygun bir söz etti: “Korkmak başka, bir işi yapmak başka.” Dışarı çıkmak isteyen Nursel Hanıma yol vermek için biraz açıldılar. “Sofraya çiçek lazım,” diye mutfağa doğru seslendi Nursel Hanım. Behçet, cebinden biraz bozuk para çıkardı, ayak altında dolaşan Salim’e verdi: “Bize bahçelerden, türbelerden biraz vahşi çiek kopar bakalım,” dedi, Nursel Hanıma gülümseyerek. Behçet’in Nursel Hanıma gösterdiği ilgi de gözden kaçmıyordu. Hikmet’in ‘bir numaralı dul kadın’ olarak ilan ettiği Nursel Hanımın yanından ayrılmıyordu artık Behçet. Hüsamettin Bey, oyununa karşışan Sevgi’ye, “Beni de Sermet gibi acemi mi sandın?” dedi ve düşeş attı: Böylece oyunun başından beri pulları gürültüyle vuran Sermet Beye son karşılığını vererek tavlayı hızla kapatıı. Sevgi bir an ürperir gibi oldu. “Sonuncu oldum,” diye mahzunlaşan Sermet Bey, Gelincik paketine uzandı. Tombalacı Arif’in Pall Mall’ları bittiği için tombalaya son verildi. Şöför Tahsin’in zar atma teklifi oy birliğiyle reddedildi. Hikmet anlatıyordu: “İsa’ya kimse ihanet edemezdi. İhanet eden aslında kaybedecekti. Nitekim Yahuda da bazılarına göre çevre baskısı, bazılarına göre de vicdan azabı yüzünden sonunda intihar etmek zorunda kalmıştı. İsa’ya ihanet etmek, kimsenin haddi değildi: Canım hiç öyle şey olur muydu? Mesela buraya gelmeyen biri, nasıl bizim yargılarımızdan kurtulamazsa, Yahuda da son yemeğe gelmeseydi bile ihanet etmekten kurtaramazdı kendini. Bu, onun kaderiydi; ihanete uğramanın da İsa’nın kaderi oluşu gibi. Yahuda, üstesinden gelemeyeceği bir işe girişmişti yalnız. Bunu anladığı zaman, yani İsa’nın büyüklüğünün yükünü taşıyamayacağını sezince kişiliğini ortaya koymak için tek yol kalıyordu: İhanet!” Dumrul, “Pas,” dedikten sonra Hikmet’e döndü: “Hepimiz burada seni korumak için toplanmış bulunuyoruz. Sen merak etme.” Herkes birbirine o kadar yakındı ki, sanki herkes birbiriyle konuşuyor, birbiriyle kağıt oynuyor, birlikte içiyordu. “Yahuda ne yaptıysa kendine yaptı,” dedi Hikmet, “İsa için üzücü olan, Yahuda’nın ihaneti değildi: Neden yaşadığını hiç bilemeyen bu zavallı hain, neden intihar ettiğini de anlayamadan ölüp gitmişti. İsa, işte buna üzülüyordu. Yahuda, ölürken bir günahın kefaretini ödediğini sanıyordu. Aslında bir günah vardı ortada; fakat bu günah, Yahuda’nın düşündüğü gibi bir ihanet suçundan doğmuyordu. Aslında günah, İsa’nın zahmetli ve katlanılmaz yolundan dönmekti. Belki tam bu bile değildi. İsa, Yahuda’nın bu ağır yüke katlanamayacağını biliyordu. Fakat dünyada bir kişinin -hiç olmazsa bir kişinin- kaldıramayacağı bir yükün altına girmesi gerekiyordu, bunu insanlara göstermesi gerekiyordu, dayanamayacağı yolda yürümesi gerekiyordu. Ne İsa, ne de öteki havariler bu konuda insanlığa örnek olabilirlerdi. Çünkü onlar kuvvetliydi, çünkü onlar sorumluluklarını biliyorlardı, çünkü onların sonuna kadar dayandığını herkes biliyordu. İnsanlığa bu konuda ancak Yahuda gibi bir zavallı örnek olabilirdi. Bu yüzden bütün ümit, Yahuda’daydı. İşte Yahuda bunun için insanlığa ihanet etmişti ve önemli bir fırsat kaçırılmıştı. İşte benim de felsefem buydu.” Dumrul söze karıştı: “Eskiden yaşamış bir insan gibi bahsediyorsun kendinden. Sanki geçmişin malı gibi konuşuyorsun.” “Çünkü ben geçmiş, modası geçmiş biriyim. Burada kendimi temsilen bulunuyorum.”

 Oğuz Atay

Son Yemek

Burhan Günel - Bilgisayar, Jan Darm ve Mecnun

30 Ekim 2011 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat

Kendini evde, çalışma masasının sandalyesine oturmuş durumda, bilgisayarın başında buluyor. Çevresine bakınıyor. Yine kuşkulanıyor: Düş mü görüyorum? Hayal mi kuruyorum? Başını iki yana sallayıp durumu saptıyor: Düş değil, hayal değil…

“Bilgisayar ekranında bir göz belirdi, bana bakıyor,” diye mırıldanıyor.

Gerçekten öyle. Güzel bir göz; uzun kirpikli. Sık aralıklarla açılıp kapanarak göz kırpmaya başlıyor. Az sonra yumuşak, güven verici, inandırıcı bir ses beliriyor:

“J tuşuna basınız.”

Efe gülümsüyor. Seviniyor. Bilgisayarın şaşırtıcı işlerinden biri daha! Hemen J tuşuna basıyor. Ding ding dong sesinin ardından, tanıdığı o güzel yüz beliriyor. E ama bu kadar da olmaz artık! Efe çok şaşırıyor. Karşısındaki on bir on iki yaşında gösteren genç kızın sınıf arkadaşı İklim’e çok benzediğini ayırt ediyor. Yüz öne doğru yaklaşıp büyüyünce durum iyice belirginleşiyor; evet onun yüzü bu! Ama giysileri farklı. İklim, günümüzden yüz yıl, iki yüz, üç yüz yıl öncesini anlatan bazı sinema filmlerinden anımsadığı kadınlar ve genç kızlar gibi giyinmiş nedense. Dalgınca uzaklara bakıyor ve uykuda sayıklıyormuş gibi derinden gelen bir sesle konuşmaya başlıyor:

“Benim adım Jan Dark. Ben bir yurtseverim. Vatanım için canımı verdim. Ülkemin düşmanları ateşe atıp yaktılar beni ama ölüler dünyasında değilim. İnsanlığın belleğinde, halkımın yüreğinde, tarihin derinliklerinde, kitaplarda, ansiklopedilerde, filmlerde, tiyatro sahnelerinde, edebiyatta, sanatta, hatta bilgisunar dünyasının sanal ortamlarında bile yaşıyorum… Kısacası, beni öldüremediler aslında; yalnızca gövdemi yaktılar ama kimliğimi, kişiliğimi yok edemediler…”

Bir an susup duraksıyor İklim’i andıran Jan Dark. Sonra yine uzaklara bakarak, sözcükleri ağır ağır söyleyerek, tek tek vurgulayarak yeniden konuşmaya başlıyor.

“Jan Darm adında, çok sevdiğim bir savaş arkadaşım vardı. Son çatışmada düşmana karşı birlikte çarpışmıştık. Birbirimizi çok sevmiştik ama savaş sonunda birbirimizi yitirdik. Daha sonra beni Paris’teki bir meydanda yakmak üzere halkın karşısına çıkardıklarında, kalabalığın arasında onu görür gibi olmuştum. Son karşılaşmamızdı, bir daha görüşmedik. Ben uzun uykuya daldığımdan beri, zavallı dostum, silah arkadaşım, güzel insanım Jan Darm, dünyanın her yerinde beni arıyor. Dağlara çıkıyor, ovalara iniyor, ırmaklardan geçiyor, denizlere açılıyor… Ona seslenemiyorum ama onu görüyor, izliyorum. Belki bize yardımcı olursunuz da birbirimize kavuşuruz. Bu amaçla anlatıyorum başımıza gelenleri. Bir gün yeniden buluşursak, onunla birlikte dalacağız sonsuz uykumuza.”

Susuyor yine Jan Dark.

Yüzünde acı ile özlemin, sevgi ile ayrılığın izleri beliriyor ve hızla derinleşiyor. Jan Dark’ın sesiyle yüzü ekrandan çekilirken İklim’in sesi ile yüzü beliriyor:

“Şimdi size Jan Dark’ın öyküsünü anlatacağım. Bunu yaparken bazı görüntülerden, seslerden, görsel malzeme ve belgelerden yararlanacağım.”

Görüntü yitiyor, ses kesiliyor. Kısa bir aranın ardından görüntüler belirip İklim’in sesi görüntülerin üzerine düşüyor:

“İşte Jan Dark’ın öyküsü…”

Fransa ile İngiltere arasındaki ‘Yüz Yıl Savaşları’ çoktan başlamıştır ve Jan Dark’ın ilk gençlik yıllarında da sürmektedir. Jan Dark on yedi yaşında çok güzel bir kızdır ama erkek kılığına girerek yanındaki altı silahlı kişinin eşliğinde yola çıkar. Amacı, İngilizlerle savaşmakta olan Veliaht VII. Charles’a yardım etmektir. Ona yardım ederek Fransa’yı düşman kuvvetlerinden kurtaracağına inanmaktadır. Bu inanç, Tanrı ile arasındaki gizemli bir iletişimin sonucunda oluşmuştur. Tanrı’nın onu bu amaçla görevlendirdiğini düşünmektedir.

İngiltere ile Fransa arasında 1337 yılında başlayıp 1453 yılında sona erdiği kabul edilen Yüz Yıl Savaşları, İngiltere kıralı III. Edvard’ın Fransa Kırallığı’nda hakkı olduğu savını öne sürmesinden çıkmıştır. Fransa kıralı IV. Philippe’in, annesinin babası, yani dedesi olması nedeniyle Fransa tahtında hakkı olduğunu öne sürerken, başlattığı bu savaşın çok uzun süreceğini ve daha sonra ‘Yüz Yıl Savaşı’ diye anılacağını bilemezdi elbette. O dönemdeki Fransa Devleti bu savı kabul etmeyince savaş başladı. İlk saldırıyı gerçekleştiren İngiliz ordusu 1346 yılından başlayarak pek çok kez Fransız ordusunu bozguna uğrattı ve Fransa’nın bazı bölgelerini ele geçirdi. Bu arada Fransızlar da karada ve denizde yengiler elde ettiler, işgal edilen topraklarını kurtarmaya çalıştılar ve en sonunda başarılı oldular. Günümüzden beş yüz seksen iki yıl öncesine yani 1429 yılına gelindiğinde Fransa tahtının veliahtı olan VII. Charles çok zor durumdadır.

Yüz Yıl Savaşlarını anlatmakta olan İklim’in sesi burada yükseliyor.

“Bakın işte, çadırının içinde kara kara düşünmekte ve dört dönmekte olan VII. Charles’ı izliyoruz şimdi…”

İklim’in sesi görüntülerin üzerine düşmektedir yine.

Çadırın önüne kadar gelip duran yedi atlı, veliahtla görüşmek istediklerini söylüyorlar nöbetçilere. Nöbetçilerden biri durumu iletmek üzere çadıra giriyor ve az sonra geri çıkıyor. Erkek kılığındaki Jan Dark ile en güvendiği arkadaşı olan Jan Darm silahlarını dışarıdaki nöbetçilere teslim edip içlerinden birinin gözetiminde çadıra yöneliyorlar.

“İşte görüyorsunuz, çadırın girişindeki perdeyi aralayıp içeriye süzülüyorlar. Jan Dark ve Jan Darm Veliahtı başlarıyla selamlayıp öne doğru eğilerek şapkalarını çıkarıyor, sağ elleriyle yere doğru indiriyorlar.”

İklim susarken, görüntüdeki Jan Dark konuşmaya başlıyor:

“Sayın Veliahtımız, Fransız ordusuna katılmak üzere beni size Tanrı gönderdi. Onu düşümde gördüm; yoğun bir ışık topu hâlindeydi ve neredeyse gözlerim kör olacaktı. Ona doğru bakamadım bile, yalnızca buyruğunu dinledim. İşte o buyruk nedeniyle huzurunuzdayım. Yanımda silahlı altı arkadaşım daha var, emrinizdeyiz.”

Bu noktada sözü yine İklim alıyor:

“Veliaht VII. Charles, bunun üzerine Jan Dark’a bazı sorular yöneltiyor ve sonunda kendisini kabul edebilmesi için din adamlarının görüşünü alması gerektiğini söylüyor. Birtakım sınavlardan geçirilen Jan Dark’ın arkadaşlarıyla birlikte orduya katılmasına karar veriliyor. Onların gösterdiği üstün başarılar nedeniyle yeni bir heyecana ve dirence kavuşan Fransız ordusu işgal altındaki bazı toprakları geri alıyor. Bu sürecin sonunda, Veliaht VII. Charles’a kırallık tacı giydirildi. Bu oluşumda büyük katkısı olan Jan Dark, İngilizlerin diş bilediği biri durumuna geldi ve yakalanarak bir meydana toplanan halkın önünde diri diri yakıldı. Jan Dark’ın yanından hiç ayrılmayan Jan Darm ise son çatışmada yaralandı ve öldü sanılarak savaş alanında bırakıldı…”

İklim soluklanıyor. Oldukça üzücü olan bu tarihsel öykünün devamını anlatmak için konuşmaya yeniden başlıyor.

“Bir genç kız olduğu hâlde erkek kılığına girerek işgal altındaki vatan topraklarının kurtarılması için savaşan ve sonunda canından olan Jan Dark, zaman içinde bütün dünyada tanındı ve yurtseverliğin örneklerinden biri, hatta simgesi oldu. Bunun yanı sıra, onun yakılmasına ön ayak olan sahte din adamlarının utandırıcı davranışı da insanlık ve uygarlık tarihinde yer aldı. Ne adına ve ne amaçla olursa olsun, insanın insanı yakması, başka örneklerle birlikte Jan Dark’ın da adı anılarak her koşulda kınandı ve genç kuşaklara anlatıldı…”

İklim oldukça yoruldu; yine soluklanıyor.

“Bildiğiniz gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ulusumuzun bütün saldırgan ve işgalci ülkelerin ordularına karşı verdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Jan Dark’ı anımsatan genç kızlarımız, analarımız, ninelerimiz, genç yaşlı demeden tüm kadınlarımız düşmana karşı savaşmışlar, ordularımızı desteklemişler ve başarılı olmamızda önemli katkılarda bulunmuşlardır…”

İklim susunca görüntü buğulanıyor, ekran kararıyor ve bozkırın ortasında yürümekte olan ve neredeyse altı yüz yaşında gösteren, saçı sakalı uzamış, giysileri lime lime olmuş, yorgun bir adam beliriyor. Görüntü netleşince İklim yeniden konuşmaya başlıyor.

“Bu gördüğünüz, yüzyıllardır Jan Dark’ı arayıp duran, Jan Darm adındaki askerdir. Dikkatli bakılırsa, yüzündeki derin yara izi görülecektir…”

Adamın yüzü büyüyerek yaklaşıyor ve tüm ekranı kaplıyor. Gerçekten öyle, yanağında çok eskiden kalma yara izi var. Yara izi birden uzamaya başlıyor; adamın boynunu, sol omzunu geçip yüreğine ulaşınca oradaki derin çizikle buluşuyor ve yürek yarası görüntünün tamamını oluşturuyor. Bu iz, kılıç izi, bıçak izi, kurşun izi değildir; bunların hepsinin yapabileceğinden daha derindir.

Görüntü değişiyor.

Şimdi bozkırda değil çölde yürümektedir Jan Darm. Bir süre yürüdükten sonra, kendini andıran başka bir adamla karşılaşıyor. Durup selamlaşıyorlar.

“Merhaba dost!” diyor Jan Darm.

“Merhaba… Merhaba dostum,” deyip belden eğilerek Jan Darm’ı selamlıyor çölden gelen yabancı.

“Benim adım Jan Darm,” diyor omzunda ilkel bir silah taşıyan yaşlı ve yorgun asker. “Yitirdiğim çok değerli bir varlığı arıyorum,” diye ekliyor. “Uzun süredir iz sürdüm, sonunda yolum çöle düştü…” Yalvarırcasına bakıyor yabancının yüzüne ve soruyor: “Onu gördün mü?”

Yabancı, hiç düşünmeden yanıtlıyor:

“Görmedim!” Omuzlarını silkiyor. “Benim adım Mecnun, ben de Leylâ’yı arıyorum. Ondan başkasını gözüm görmez zaten, görsem de kimse ilgimi çekmez, kimseyi tanıyamam…”

Jan Darm umutsuzca bakıyor Mecnun’un yüzüne; elini omzuna tıp tıp vurduktan sonra mırıldanıyor:

“Desene aynı yolun yolcusuyuz dostum!”

Mecnun yine omuzlarını silkiyor.

“Bilmem ki öyle midir? Kuşkuluyum. Herkes kendi yolunda yürür, kendi Leylâ’sını arar ve asla bulamaz.” Soluğunu bırakıyor. “Bulunca, hayatın anlamı azalır, insanın yaşama amacı kalmaz… Bu durum vatansız kalmayı andırır. Her şey değersizleşir.”

“Biliyorum dostum, haklısın,” diyor Jan Darm, içini çekiyor. “Aşkların en büyüğü vatan aşkıdır ama insanın insanı sevmesi de çok önemlidir. Sevmezsen yaşayamazsın, ölüsündür. Beni yüzyıllardır ayakta tutan, ölümümü erteleyen, bana direnç veren, Jan Dark’a olan sevgim, hatta tutkumdur.”

“Anlıyorum,” diyor Mecnun, dostça bir bakışla, bilgece bir duruşla süzüyor karşısındaki altı yüz yaş dolayındaki adamı.

Jan Darm, kendisini anlayan biriyle karşılaşmanın sevinciyle sürdürüyor:

“Jan Dark’ımı bulduğum zaman her şeyin sona ereceğini, sonra da yeni arayışların başlayacağını seziyorum.” Elini uzatıyor. “Seni tanıdığıma sevindim.”

Tokalaşıyorlar.

“Yolun açık olsun,” diyor Mecnun.

“Sağ ol, senin de,” diyor Jan Darm. “Aramak iyidir, hepimiz bir şeyler ararız, iyi ki bulamayız ama hâlâ karar veremedim: Bulmak mı daha anlamlıdır yoksa aramak mı?”

Belli belirsiz gülümserken sağ elini sol yanağındaki derin yara izinin üzerine kapatıyor Jan Darm.

“Hoşça kal dostum.”

“Güle güle,” diyor Mecnun.

İkisi ters yönlerde ilerleyip uzaklaşıyorlar; bir daha karşılaşmayacaklarını sezdiklerinden olmalı dönüp son bir kez bakmıyorlar birbirlerine. Jan Darm’ın omzundaki ilkel silahın gölgesi uzayıp Mecnun’a kadar ulaşıyor; sonra gölge Jan Darm’ın ayak izlerine doğru çekilip sahibinin ardından sürükleniyor. Bu silahı öldürdüğü İngiliz askerlerinin birinden almıştır Jan Darm. Wels Longbow adında, ok atan yaylı bir silah. Jan Darm’ın ayaklarında tabanları delinmiş postallar vardır. Mecnun ise yalınayak bir çöl adamı. Tabanları patlamış, her yanı yara bere içinde. Leylâ onu bu durumda görse tanıyabilir mi acaba, sevebilir mi?

İklim’in sesi beliriyor yine.

“Bugünlük bu kadar. Anlattığım öykülerin gerisini öğrenmek size kalıyor sevgili dostlarım. Anlatırken biraz değiştirip eklemeler, çıkartmalar yaptım; öykülerin aslına ulaşmayı da öneriyorum size. ‘Leylâ ile Mecnun’ söylencesi için ansiklopedinin L ve M harflerinin olduğu bölümlere, Jan Dark için de J harfinin olduğu bölüme bakabilirsiniz. Ayrıca bilgisunar ortamında bunlarla ilgili ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. Doğal olarak, yayımlanmış kitaplara ulaşmanız da mümkün. Belki Jan Darm’a ilişkin bilgilere ulaşamazsınız; o zaman kendinizi onun yerine koyup onu anlamaya çalışmanızı öneriyorum. Çünkü onu Efe ile ikimiz var ettik.”

Ekranı kaplayan yüzü gülüyor şimdi İklim’in.

“Hoşça kal kanka!” deyip el sallarken tüm gövdesi görünmeye başlıyor. “Yine görüşeceğiz…”

Efe şaşkın durumda, o da el sallıyor.

“Güle güle dostum,” diye mırıldanıyor.

Sonra bilgisayarı kapatıp ayağa kalkıyor. Şimdi sıra ansiklopedide. Aradıklarını bulamazsa bilgisunardan yardım alacak. Bilgisayarına çok güvendiğini anımsayıp gülümsüyor. O bir dost, bir arkadaş, yetenekli ve incelikli bir yardımcı. Evin çöl ıssızlığında geniş bir sığınak.

Burhan Günel

gunelburhan@gmail.com