Anasayfa / Manşet / Kader (2006; Zeki Demirkubuz)

Kader (2006; Zeki Demirkubuz)

 

Bir Vazgeçememe Öyküsü

 

Bir aşk filminden önce, hayatın filmi diyebilirim “Kader” için. Belki herkesin yaşadığı hayata benzer bir hayat değil ama birçok insanın yaşadıklarına çok yakın bir film. Belki de filmin bu kadar sevilmesinin en önemli nedenlerinden biri bu.

 

……….

 

Tasavvuf inancına göre:

 

 

Kaderin etrafında dönen olaylar kulun niyetince verilir.

 

“Neden olmadı” denemeyeceği gibi “nasıl oldu” da denemez.

 

Olaylar niyetin olgunluğunu, kulun hamlığını bildirir.

 

Konuşan da O, konuşturan da; bize ne düşer.

 

Ayağına takılan, takılacak olan her taş, hak yolunun halidir.

 

Hayır bekleyen hayırla, şer bekleyen şerle karşılaşır; ne var ki, şer denen de kulun yorumudur.

 

“Gördüğüm cezaya layık mıyım” demeyin. Olayları ceza diye görmeyin.

 

Olaylara değil, dolaylara kati konuş. Olay hakkındır; sana verdiği olay, yazılan dolay, sana verilen olaylar, kulun yönüne göre görülür.

 

Gereken gerektiği günde olur.

 

Deniz dalgaya meyyal ise yelkeni denersin, sakin oldukta küreğe dönersin; demek ki olaylar sana değil, sen olaylarda kendine yön vereceksin.

 

 

……….

 

Film kurgusunda her ne kadar “kader” olgusuyla ilgili fazla bir şey hissetmiyorsak da, Bekir’in final konuşmasında “kader” olgusunu, filmin tam orta yerine oturtabiliyoruz.

 

Filmin konusuna gelince:

 

Bekir orta halli bir ailenin tek oğlu, sessiz ve sakin bir çocuktur. Anne ve babası Bekir’e karşı anlayışlıdır, fakat çok ilgili değillerdir. Babası, Bekir’e bir mobilya mağazası açmıştır, fakat hayatta pek amacı olmayan Bekir, günlerini mobilya dükkânında miskinlik yaparak geçirmektedir. Uyuşmuş bir dünyaya hapsolmuş gibidir Bekir. Uyuşukluğu akşamları iki arkadaşıyla beraber çıktığı kahvehane muhabbetiyle azalır gibi olmaktadır; bu da aslında olayların sıradan olağanlığında, Bekir’in uyuşuk hayatındaki, R.E.M. uykusunun bir diğer hali gibidir.

 

 

Uğur, Bekir ile aynı mahallede yaşamaktadır. Nedense Bekir’in tüm arkadaşlarının tanıdığı, Bekir’in o uyuşuk dünyasında belki de bakmayı aklına bile getirmediği haylaz, şımarık, dobra, alaycı, kız çocuğudur. Mobilya mağazasına geldiğinde tanışır, Uğur ve Bekir; ancak fotoğraflarını unutur mağazada. Zaten Bekir’in aklına girmesi fotoğraflarına bakarken olur. O uyuşuk hayatındaki uyanma nedenidir Uğur. Çünkü başka bir hayata ait gibidir, bir başkaldırıdır, bir isyandır Uğur. Bekir’den çok farklı, mahallenin en azılı adamıyla aşk yaşayan bir asidir; belki de Bekir’in olmak istediği şeydir.

 

Uğur’un uğruna hayattan kaçıp her şeyini onun için vereceği Zagor, gözünü kırpmadan adam öldürebilen mahallenin korkulan adamıdır. Uğur’un ömrü Zagor’un hapishaneden çıkmasını beklemekle geçmektedir. Hapisten çıktığı ilk gece bir adam daha öldürerek Uğur’la birlikte kaçan Zagor, beraberinde, bilmeden, Uğur’dan dolayı Bekir’i de sürükleyecektir.

 

 

Cevat, Uğur’un annesinin âşığı; hem Uğur’un yatalak babasına bakan, hem kardeşi Kudret’i kollayan, hem de içten içe Uğur’a yakın olma çabaları besleyen mahallenin bıçkın delikanlısıdır.

 

Uğur’un annesi, felçli kocasını terk etmeyecek kadar asil; aynı zamanda, çocukları ve kocası sevişme seslerini duydukları halde Cevat’la yatmaktan çekinmeyecek kadar Cevat’a âşık bir kadın.

 

Kudret, Uğur’un erkek kardeşi ve uğrunda cinayet işlenmesine neden olacak kahvehanede çaycılık yapan, sübyancıların av niyetiyle baktığı bir çocuk.

 

Emine, Bekir’in sabreden, seven ve beklemekte başka çaresi olmadığını düşünen, “belki kocam gitmekten vazgeçer, bir çocuk daha yapayım” diye ikinci çocuğunu da yapacak kadar umutsuz karısı. Bir yandan bu kadar sabrederken, diğer yandan “yemek hazır” ve “bugün hava soğudu” cümlelerinden başka cümleler kurmayan, iletişim sorunu olan kocasını gerçek anlamda kendine bağlamak için yaptığı çabanın yeterli olacağını düşünen; ama diğer yandan kocası kurduğu sofraya gelmedi diye sinirlenip kocasını iyice evden uzaklaştıracak bir kaybeden aslında.

 

……….

 

Zaman, arabalardan anlaşıldığı üzere ’80 ve ‘90 arası görünüyor ama bir yandan da cep telefonu kullanılıyor. Bir sahnesinde bu filmin devam filmi olan Masumiyet izleniyor. Bunun için zaman geçişleri tamamen izleyicinin filmi izleme zamanı diye de adlandırılabilir. Televizyon dizisi “Kadın İsterse” sesleri geliyor arkadan. Yönetmen filmde birçok yerde TV sesini kullanmış, en çok Haluk Bilginer’in “orospu orospu” diye bağıran sesi aklımda.

 

 

Yer, İstanbul’un kenar mahallelerinden biri ve yurdun birçok ili.

 

Filmi izlerken kurgusal açıdan kopukluk varmış gibi hissedilse de film bittikten sonra bu duygudan eser kalmıyor ve izleyicinin filmden kopmasına izin verilmiyor.

 

Her şey Bekir’in dükkânına Uğur’un gelmesiyle başlıyor. Bekir’in o üzerindeki o uyku halinin yok olması Uğur’un dükkâna gelip, fotoğraflarını yanlışlıkla bırakmasıyla başlıyor. Uğur’un fotoğraflarıyla bir gece geçiren Bekir, kafasında Uğur’a hangi anlamları yüklüyor bilinmez ama sonrasında Uğura âşık olarak uyanıyor. O uyanış sonrasıysa ömrü Uğur’un peşinden oradan oraya sürüklenmekle geçiyor.

 

Filmin ilk 40 dakikasından sonra Bekir’deki inanılmaz değişimi görüyoruz ve yönetmenin filmi çekim sırasında dört mevsimi ve akan yılları seyirciye sunuşundaki usta sahneleri… Bekir’in mazbut biriyken, birden pavyonlarda racon kesen delikanlıya dönüşmesinin bir tünelden geçişiyle beraber anlatmasını izliyoruz. Bekir o kadar büyürken, ne hikmetse Uğur, sanki hep aynı yaşta kalıyor, ne saç rengi değişiyor ne saç kesimi ve hatta ne de tavırları. Bu arada Bekir evleniyor, iki çocuk sahibi oluyor; ama hiçbir zaman kendini ne bir baba, ne de bir koca olarak görüyor. İlk kez, daha 4 aylık evliyken hamile karısını terk ederek Uğur’un peşinden İzmir’e gidiyor ve geri dönüşü, vurulması sonrası yaklaşık 8–9 ay sonra oluyor ve sonra ömrü il il Uğur’un peşinden koşmakla geçiyor.

 

Uğur her ne kadar Zagor’a âşık ve onu hayatının merkezine oturtmuş olsa da, bir pervane gibi ateşe doğru koşturmakla geçse de ömrü, Bekir’in hayatından gitmesini istemiyor. Bunu, Zagor’la olan fotoğrafıyla beraber, Bekir’le olan fotoğrafını başucuna veya duvarının başköşesine yerleştirmesinden anlıyoruz. Filmde Zagor iki sahnede görülüyor ve sonrası muamma. İşin garibi öncesi de muamma. Uğur’la Zagor nasıl tanışmış, aşkları bu kadar depreşecek neler geçirmiş bilemiyoruz. Seyirci bu konuda kısır kalıyor. Yönetmenin özellikle bir tek sahnede bile Uğur’un Zagor’u ziyaret ettiği sahneleri koymamasının özel bir nedeni var mıdır bilinmez ama ben Uğur-Zagor aşkını yaşayamadım filmde. Bir tek aşk vardı o da Bekir’in Uğur’a duyduğu ve asla vazgeçemeyeceğini söylediği aşkı ve hatta final cümlesi olan “Bu âlemde herkesin inandığı bir şey varsa, benimki de sensin.” repliğiyle de biz seyircinin beynine yerleştiriyor bunu.

 

Film bittiğinde içinizde oluşan garip hüzün dalgasına engel olamıyorsunuz. Sonrasında da sürekli Bekir’i düşünür buluyorsunuz kendinizi. Filmde Bekir rolünü oynayan Ufuk Bayraktar’ın film boyunca değişen mevsimlerle birlikte –ki bu konuda kesinlikle yönetmeni kutluyorum– oyunculuk açısından gelişmesine tanık oluyorsunuz. Hele İzmir’deki bank sahnesinde Uğur’la konuşurken, “oynamıyor, yaşıyor” diyorsunuz. Bunun dışında yine aynı bank sahnesinde Vildan Atasever’i başarılı buldum; özellikle çekip gitme sahnesinde, ama onun dışında genel çerçevede oyunculuğunun vasatın üstüne çıkmadığı da bir gerçek.

 

 

Ufak olmasına rağmen rolleri, Settar Tanrıöğen, Müge Ulusoy ve Erkan Can tam anlamıyla göz dolduruyor. “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmindeki Ozan’ı bu filmde Zagor olarak izledik, daha fazla sahnede görmeyi umardım.

 

Yazan: reyan yüksel

 

 

______________________________________________________

 

FİLMİN KÜNYESİ

Yönetmen: Zeki Demirkubuz

Senaryo: Zeki Demirkubuz

Filmin Türü: Drama

Yapım Yılı: 2006

Filmin Süresi: 103 dakika

Resmi Sitesi: www.demirkubuz.com

Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever, Engin Akyürek, Müge Ulusoy, Ozan Bilen, Settar Tanrıöğen, Erkan Can, Mustafa Uzunyılmaz, Güzin Alkan, Hikmet Demir, Gönül Çalgan

Kurgu ve Görüntü Yönetmeni: Zeki Demirkubuz

Müzik: Edward Artemiev

Ses: İsmail Karadaş

Ödülleri:

Kader; 2006 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve Jüri Özel Ödülü’nü (Ufuk Bayraktar); 2007 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde En İyi Aktör (Ufuk Bayraktar) Ödülü’nü (Takva’daki rolüyle Erkan Can ile birlikte) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; 2007 yılında Ankara Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu (Vildan Atasever), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Müge Ulusoy) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; yine 2007 yılında Nuremberg Film Festivali’nde, En İyi Film Ödülü’nü ve Seyirci En İyi Film Ödülü’nü kazanmıştır.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.
@hakan_bilge

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

ingmar-bergman-filmleri

Yaşamın Eşiğinde (1958, Ingmar Bergman)

“Korkunç bir şey. Yaşamın kendisi ölmüş sanki. Sanki hiçbir şey doğmayacak bir daha.” Erkek arkadaşının ...

8 Yorum

  1. istanbul’un kenar mahalle bıçkınları ve erkeksi kadınlarını iyi tanıyor zeki abimiz. arabesk kültür, maço tavır, sert bir yaşam… kendisinin sinema yollu dile getirmek istediği belli başlı şeyler… sert ama güzel bir film. yaşama benzeyen bir film.

    sağol reyan.

  2. Aktardığın tasavvuf notlarının Kader’in okunabilirlik düzeyini artırdığını düşünüyorum. Zaten Zeki Demirkubuz’un filmlerinde kader ve yazgı olguları hanidir işlenegelen temalar; çoktandır vurgu yapılan kavramlar. Kader ve yazgı dışında şans olgusuna da bakıyor Demirkubuz. Onun bireyleri, şanslarını zorluyorlar, kaderlerini değiştirmeye çalışıyorlar. Bu açıkça görülebilir. Bunda başarılı oluyorlar mı?

    Şaka mı yapıyorsunuz?

    Masumiyet’tan çok sonra Kader’de aynı kahramanlara ve olgulara yeniden dönüyor Demirkubuz. Yazgı filminden sonra bile Albert Camus’nün Yabancı’sını çekeceğim demesi gibi. Ele aldığı konulara yeniden dönmesi kadere, yazgıya, insan varoluşuna olan ilgisini sanırım yeterince gösteriyor. İşte bu film de Demirkubuz sinemasının prototipi olup çıkıyor.

  3. Mesnevi okumalarım sürüyor, okudukça çok daha güzel bakabiliyorum olaylara da, yaşananlara da ve yaşanacaklara da…

    Aslında Demirkubuz önce karakterlerinin sonrasını Masumiyet’te çekip daha sonrasında Kader’de onların gençliklerine inmesiyle tam anlamıyla seyircinin ruhuna ve hatıralarına çalışmış. Bakıldığında bunun başka bir örneği Türk sinemasında yok, belki Back To the Future serisinde var 🙂 diyebiliriz.

    sakin gemi sen sağol 🙂 çok teşekkür ediyorum, güzel yorumun için.

  4. Neredeyse tamamı kaybedenlerden oluşan yığınların sineması denebilir Zeki Demirkubuz sineması için. Kader’in kahramanları da bu açıdan bakıldığında, kaderlerini kendileri çizmeye çalışan ama sonunda felakete sürüklenen kahramanlardır.

    Kalemine sağlık Reyan.

  5. Kesinlikle filmi seyrederken ben de aynı şeyi düşündüm, kaybedenler filmi.

    Senin de yüreğine sağlık azaplanca…

  6. zeki demirkubuz’u dostoyevski’yle beraber okumak sanırım anlaşılırlığını artıracak bir ektendir. kaderlerinin, hırslarının tutsağı olmuş karakterler… sonunun nereye varacağını bile bile hırslarını, tutkularını sonuna kadar yaşamaya kararlı insanlar… tıpkı karamazov kardeşler gibi…

  7. Merhaba. Güzle bir yazı yazmışsınız. Ancak filmdeki zaman konusunda yanılmışsınız. Film günümüzde geçiyor, o yüzden cep telefonu var! Yönetmen geçmiş zaman yerine böyle bir tercih yapmış..

  8. bu film hakkında söylenebilecek öyle çok şey var ki, ben sadece birkaçına değinmeye çalışacağım.

    öncelikle bu film, tıpkı Anayurt Oteli filmi gibi aşk kavramını daha ziyade insan ‘Kader’ine hayati bir etkisi olan bir çeşit saplantı gibi tasvir etmiş. aşırı ölçüde gerçekçi ve dürüstçe yapmış bunu. bu yönü çok başarılı. herkesin heryerde gördüğü insanlar ve hayatlar üzerinden girmiş meseleye.

    türk toplumuna ve sosyal alışkanlıklara dair çok sayıda imge ve gönderme barındıran bir film bu. mesela filmin karanlık merkezi olan Zagor’un adı bile o dönemin en meşhur çizgi romanlarından birinin kahramanından alınmış. zagor hemen herkesin iyi bildiği bir kahramandı o zamanlar.

    filmin ana müziği olan Edvard Artemyev’in Meditasyon isimli parçası aynı zamanda Stalker filminin orijinal müziğidir. Bu sadece öylesine bir alıntı değil. Nitekim Kader filmi Stalker filmine son derece manidar göndermeler yapmaktadır. Mesela Bekir’in Uğur’u düşündüğü veya hayal ettiği çoğu sahnede söz konusu müzik başlıyor. Adeta Uğur’un var olduğu heryer Stalker filmindeki Arzular Odası’nı çağrıştırıyor bize. En azından bekir için etkisi öyle.

    Stalker filmindeki ‘İzsürücü’nün yerini burada Bekir alıyor. Stalker’de Zone isimli bölgenin ve oradaki ‘Arzular Odası’nın izi sürülürken, bu filmde Uğur isimli esas kızımızın izi sürülüyor; fakat aslında Bekir kendi varoluşunun çıkmazları içinde, adına kader dediği, aşk dediği ama aslında tüm geleceğini ve varoluşunu hiçe sayarak teslim olmayı istediği bir bedenin, o bedene atfettiği anlamın, o hayalin izini sürüyor. Bunu da filmin son sahnesinde açıklıyor.

    Bu film nasıl ki Masumiyet filmine doğrudan bağlı ise bence Stalker filmine de içsel bir şekilde bağlı. O yüzden ben diyorum ki bu filmi izlemeden önce Stalker filmini de mutlaka izleyin. O zaman fondaki müziğin ve bir bilinmezin izini sürmenin o buruk hüznünü daha iyi hissedersiniz.

    Bekir sanki Uğur’un varlığında yok oluyor, kaderini onun kaderiyle bir görüyor,- ki filmin adının anlamı bence buradan geliyor- O’na dokunamadan onun yanında varlığıyla teselli buluyor. O’nun aşkına kendine ait ve sahip herşeyden vazgeçiyor. Buna karşılık olarak gördüğü tek teselli, eline geçen tek şey, Uğur’un odasında asılı ve onunla çekilmiş küçük bir resmi. Bekir’in ahiret kapısı ve sırat köprüsü, ardında sağır ve dilsiz masum bir çocuğun geleceğini saklıyor. Son sahnede yine o kapanmayan kapı, bu huzursuz kader’in ne verebildiği ne de gizleyebildiği bir ezeli umuda aralanıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir