Kıyı: 281. Sayı

İçindekiler

Ahmet Özer - Nâzım Hikmet 111 Yaşında…………………………………..1
Remzi İnanç - Doğan Öz’den Kalan…………………………………………2
Cemal Gürlek - Eleştirme… Niçin, Nasıl?…………………………………..4
Ruhi Türkyılmaz - Paris ( Şiir)……………………………………………..5
Attila Aşut - Yeni Yılın Eşiğinde……………………………………………..6
Hüseyin Atabaş - Geçen Zamana Karşı……………………………………10
Mehmet Yaşar Bilen - Dincer Günday’dan Bir Ergin Günçe Kitabı………..13
Hürol Taşdelen - Bir Zamanlar Ankara’da Dergileri……………..14
İlkiz Kucur - Menekşe (Şiir)………………………………………………..17
Arzu K. Ayçiçek - Elma Dersem (Şiir)……………………………………..17
Çiğdem Ülker - Gülseren Engin’le “Ağlama Smyrna Döneceğim” Üzerine….18
Nusret Kemal Otyam - Göçmen Kuşlar Uçarken (Şiir)……………………20
Ertuğrul Özüaydın - Şiirler………………………………………………..21
Hikmet Aksoy - Karikatür…………………………………………………21
H. Ertan Tokinan - Hâlâ (Şiir)……………………………………………..21
Ümit Tarı - Takvimlere Yolculuk…………………………………………….22
Vedat Yazıcı - Çakalı Boynuna (Şiir)……………………………………….23
Nikos Gatsos - Çeviren: Baki Yiğit…………………………………………24
Kadir İncesu – Atardamar / Şiirin Uzun Yolculuğunda Refik Durbaş……….25

Mustafa Reşat Sümerkan - Fotoğraf……………………………………39
Dr. Mustafa Duman - Sumela Manastırı Kütüphanesi……………………..40
Ali Mustafa - Bir Kitabın Doğum Gününde………………………………….43
Duran Aydın - Sözcükleri Sıcak Tutmak…………………………………….46
Tuncer Uçarol - 10. Yılında Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülleri………48
Ömer Akşahan - “Yolların İzinde” Doğu Karadeniz’e……………………….53
Mevlüt Kaplan - Fakir Baykurt’lu Yıllar……………………………………..54
Mehmet Genç - “Haydi, Abbas, Vakit Tamam…”……………………………56
Efnan Dervişoğlu - Cevdet Kudret’le Bir Ömür: İhsan Kudret…………….58
- Savaş Filmi mi, Savaş Propagandası mı?…………………….60
Hasan Akarsu - Kitapların İçinden…………………………………………63
Yayla Boztaş Karsan - Seyyare (Öykü)………………………………….64
Bircan Çelik Gevrekci - Yansura (Şiir)……………………………………65
Şevket Yücel - Sözcüklerle Öpüşmek………………………………………66
’e Saygı…………………………………………………….67
Sanata ve Trabzon Sanatevi’ne Sahip Çıkıyoruz……………………68
Uygar Özcan - Her Sayı Kıyı’da Bir Şair…………………………………….70

John Berger - Boğaz’da

 

On gün boyunca, İstanbul’daki ilk izlenimlerimi daha sonra toplayabilmek umuduyla not tuttum (on gün sonra, insan hiçbir şey fark etmeyen bir müdavime dönüşüyor).

Her şeyi yeniden toparlamak sanıldığı kadar kolay olmadı. Siyasal şiddet olayları, bu arada Maraş’ta bir katliam, Başbakan Bülent Ecevit’i on üç ilde sıkıyönetim ilan etmeye götürmüştü.

Yeni sıkıyönetim ilan edilmiş bir şehirde –koyu kırmızıları ve koyu yeşilleri, daha da koyu bir mavi içinde kaybolan- Rüstem Paşa Camii çinilerini anlatmanın ne anlamı var?

Türkiye’de Boğaz yutak geçidi, insanı boğarak öldürürken basılacak yer anlamına geliyor. Dünya stratejisini ilgilendiren her durumda, binlerce yıldır söz konusu olmuş burası. 1947’de Truman, Türkiye’de temel bir stratejik çıkar edinmek istemiş; tıpkın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’yle Fransa’nın yaptıkları gibi. Ne var ki Türkler Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki talebe karşı savaşıp bağımsızlıklarını kazanmışlar (1918-23) ama sonrakine yenik düşmüşler.

 

         O günden beri de Amerika’nın, Türkiye’nin siyasetine karışması kesintisiz sürmüş. Sağın istikrarı bozan programlarının ardında CIA’nın bulunduğundan kimsenin kuşkusu yok. Birleşik Amerika belki de iki şeyden korkuyor: İran’da Şah’ın düşmesinin, Ankara’da ‘’güçlü’’ bir hükümet olmadıkça Türkiye’de yaratacağı sarsıntılardan; sonra Ecevit’in, ılımlı olsa da Batı’nın çıkarlarıyla çakışmayan ve Atatürk’ün bağımsızlık hareketinin bazı vaatlerini canlandıran reform programından. Başka pek çok sonucunun yanı sıra, Ecevit’in dışlanması, Amerika’da eğitilen işkencecilerin hapishanelerdeki yerlerine geri dönmeleri demek olacak.

 

Vapur, Boğaz’ın Asya yakasındaki Kadıköy’den ayrıldıktan sonra, sağınızda dört kulesi her bir köşesinde bir nöbetçi gibi duran Selimiye kışlasının kocaman kütlesini görüyorsunuz. 1971’de –İstanbul’da sıkıyönetimin bundan önceki ilanında- siyasal mahkûmların çoğu (neredeyse solun hepsi) burada sorguya çekildi. Öbür tarafa bakarsanız, Haydarpaşa tren istasyonunu ve denizden birkaç metre ötede Bağdat, Kalküta ve Goa’dan gelen tren hatlarını kesen makasları görüyorsunuz. Türkiye’deki hapishanelerde on üç yıl yatan bu tren istasyonuyla ilgili pek çok dize yazmış:

 

Denizde balık kokusuyla

Döşemelerde tahtakurularıyla gelir

Haydarpaşa garında bahar.

Sepetler ve heybeler

Merdivenlerden inip

Merdivenlerden çıkıp

Merdivenlerde duruyorlar.

Polisin yanında bir çocuk

-tahminen beş yaşında-

İniyor merdivenleri.

Nüfusta kaydı yok

Fakat ismi Kemal.

Merdivenleri bir heybe çıkıyordu

Bir halı-heybe.

 

Merdivenlerden inen Kemal

Yapayalnızdı

-kundurasız ve gömleksiz-

Ortasında kâinatın.

Açlığından başka bir şey hatırlamıyor

Bir de hayal meyal

Karanlık bir yerde bir kadın.

 

         Denizin öte yakasında, sabahın erken ışıkları altında camiler olgun kavun rengine bürünmüş. Altı sivri minaresiyle Sultanahmet Camii. Üstüne oturtulduğu tepeyle daha da yüksek görünen Ayasofya; çok büyük, minarelerine yukarıdan bakıyor; öyle ki minareler bir memeyi bekleyen nöbetçilere dönüşüyor. 1660’ta bitirilmiş, sözde Yeni Cami. Bulutlu günlerde, boğazın karşı yakasındaki binalar, pişmiş sazan balığının derisi gibi, donuk ve boz renkli görünüyor. Dönüp Selimiye kışlasının kasvetli kulelerine bakıyorum.

 

         Tencere kadar büyük, yumurta kabuğu kadar küçük, her boydan binlerce su medüzü akıntının içinde açılıp kapanıp duruyor. Süt rengi, yarı saydam şeyler. Buradaki kirlenme, su medüzlerini yiyen uskumruları öldürüp yok etmiş. Yüzbinlercesinin ortalığı doldurması bu yüzden. Halk arasında bunlara denizanası deniyor.

 

         Vapura yüzlerce insan doluşuyor. Bunları çoğu bu yolu her gün gidip geliyor. Giysileriyle ve yüzlerinden okunan hayret ifadesiyle öbürlerinden ayrılan birkaç kişiyse, Avrupa yakasına ilk kez geçiyor; Anadolu’nun uzak yerlerinden gelmişler. Otuz beş yaşlarında bir kadın, saçlarını örten başörtüsü ve basma şalvarıyla, suyu aynaya dönüştüren gün ışığında, en üst güvertede oturuyor.

 

         Dağlarla çevrilmiş, kışın yoğun karlar, yazın ufalanmış kayaların tozları altında kalan Anadolu Ovası, cilalı taş devrindeki ilk tarım alanlarından biriydi; buradaki topluluklar, barışsever, anaerkil topluluklardı. Toprak aşınmasına uğrayan bu ova, bugün çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Köyler, aynı zamanda toprak sahibi de olan soyguncu efendilerin, ağalar’ın egemenliği altında. Etkin bir toprak reformu olmamış; 1977’de ortalama yıllık gelir 10-20 sterlinmiş.

 

         Kadın, tedbirler kocasının elini tutuyor. Aşina olanlardan geriye bir tek o var. Birlikte denizin ötesinde, kentin soluk kesen, pırıl pırıl, kokulu yarı-gerçekliğini oluşturan ünlü siluetine bakıyorlar. Kadının tuttuğu el, güvertede, kucaklara konmuş duran pek çok hareketsiz el gibi. Çok rastlanan Türk erkeği elinin aynı: geniş ayalı, kalın (beden, kansız cansız olduğu zaman bile) tahmin edeceğinizden daha etli, nasırlı, güçlü. Topraktan asma fidanının çıkması gibi gelişmiş eller- örneğin İspanyol köylüsünün elleri- değil bunlar; tersine, yeryüzünü katetmiş göçebe elleri.

 

         Anlatı şiirlerinden söz ederken Nazım Hikmet bir keresinde, çok ince, yarı ipek, yarı pamuklu gömlek kumaşı dokur gibi şiir yazmak istediğini söylemiş: teri emdikleri için demokratikleşmiş ipekli kumaşlar.

 

         Alt güvertedeki salona açılan kapının yanında bir dilenci kadın duruyor. Erkek ellerinin kocaman olmasının tersine, kadının elleri küçük. Anadolu’da yakacak olarak kullanılan kuru hayvan dışkısından tezek yapan, kızının saçlarını ince ince belikler halinde ören eller. Dilenci kadın, kolunda bir sepet dolusu hasta kedi taşıyor: merhamet simgesi olarak; bunlardan sağlıyor yaşamını. Önünden geçenlerin çoğu, uzanmış eline para koyuyor.

 

         Bazen, ilk izlenimler yüzyılların birikimini şöyle bir toparlayıverir. Göçebe eli, salt bir imge değildir; bir tarihtir. Bu arada, işkenceciler birkaç gün içinde sinir sistemini iflas ettirebilirler. Siyasetin cehennemi –siyaset işte bu yüzden hiç durmadan ütopyalar peşinde koşar bazen- her iki zamanı birden idare etmeye kalkmasından doğar: binlerce yılı ve birkaç günü. Belki gene tutuklanacak bir dostumun karısıyla çocuklarının yüzleri geliyor gözümün önüne. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri, iç karışıklıklarla başa çıkmak amacıyla dokuzuncu kez sıkıyönetim ilan ediliyor. Dostumun elbise dolabında, hala düzgün bir biçimde asılı duran elbiselerini görüyorum.

        

         Vapur burnu dönünce, on bir minare çıkıveriyor karşınıza ve Padişah sarayının deveye benzer mutfak bacalarını açık seçik görebiliyorsunuz. Bu Topkapı sarayında öylesine ölçüsüz bir zevk ü safa hayatı sürülüyordu ki sonunda Batılıların rüyalarına girmeye başladı bu hayat; ama aslında, bugün de görebileceğimiz gibi, hanedanlık paronayasına dikilmiş, dehlizlerle dolu bir anıttan başka bir şey değil bu saray.

 

         Şimdi akıntıya karşı döndüğünden, vapurun uzun bacası, kapkara dizel dumanları kusmaya başladı; Topkapı görünmez oldu. İstanbul nüfusunun yüzde kırkı, kentin merkezinden görülemeyen gecekondularda yaşıyor. Bu gecekondu mahalleleri –her birinde en az 25 000 kişi barınıyor- sağlık koşullarından yoksun, insanların üst üste yaşadığı, umutsuzluğun kol gezdiği yerler. Üstelik aşırı sömürülmeye açık kesimler (bir tek gecekondunun fiyatı 5 000 sterline kadar çıkabiliyor).

 

         Gene de kente göç etmek hiç de aptalca bir karar değil. Gecekondularda oturan erkeklerin dörtte bir kadarı işsiz. Geriye kalan dörtte üçü boş çıkabilecek ama köyde hayal bile edilemeyecek bir gelecek için çalışıyorlar. Kentte ortalama ücret haftada 20 ila 30 sterlin.

 

         Maraş katliamı, CIA’nın desteğindeki faşistler tarafından planlanmıştı. Ama bunu bilmek fazla bir şey bilmek anlamına gelmiyor. Eric Hobsbawm, geçenlerde, sol kanat aydınlarının terörizmi suçlamakta çok geç kaldıklarını yazıyordu. Bugün, Türkiye’de sol terör –ağalar’ın ekmeğine yağ sürerek- 1950 ile 1960 arasındaki sağ kanat polis devletini yeniden kurmak isteyenlerine işine yarıyor.

 

         Ama terörü ne denli kınarsanız kınayın, şunu gözden kaçırmamanız gerekir ki terörün (azınlık için) yaygın çekiciliği, ister istemez kendisini böylesi taktik ya da etik endişelerden bütünüyle masun kılacak bir deney olmasından geliyor. Yaygın terör de ancak emek pazarı kadar rastgeledir, daha fazla değil. Sağdan gelsin, soldan gelsin terörün patlaması, daha önce yapılmayan sayısız girişimin bastırılmış şiddetiyle beslenir. Bu tür patlamalar, verilip de tutulmayan sözlerle ucu ucuna bir dengede tutulan eylemsizliğin için için mayalanması sonucunda ortaya çıkar. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin, padişahlığın yerini almasından bu yana geçen elli yılı aşkın bir süredir, bağımsızlıkları için savaşmış olan Orta Anadolu köylülerine, sözde toprak ve bu toprağı işleyecek olanaklar verilecek. Ama yapılan değişikliklerin hepsi daha çok acıya yol açmaktan başka bir işe yaramamış.

 

         Alt salonda, memurlara rüşvet vererek vapura girebilen bir satıcı herkesin görebilmesi için bir paket dikiş iğnesini havaya kaldırıyor. Rahat ve yumuşak bir sesle konuşuyor. Çevresinde oturanların, ayakta duranların çoğu erkek. İçinde değişik boylarda 15 dikiş iğnesi olan paketin üstünde Happy Home Neddle Book yazıyor; bu başlığın altında da şapkalı, saçları kurdeleli üç beyaz kadın resmi var. Hem iğneler hem de paket Japonya’da yapılmış.

 

         Satıcı 20 pens istiyor. Adamlar yavaş yavaş, birbiri ardından, iğne satın almaya başlıyorlar. Bir kelepir, bir armağan, bir buyruk. Paketi, özenle, ince ceketlerinin ceplerinden birine yerleştiriyorlar. Bu gece, sanki bahçeye ekilecek tohumlarmış gibi teslim edecekler iğneleri karılarına.

 

         İstanbul’da, gecekondularda olsun, başka yerde olsun evlerin içleri, kapının dışındaki dünyanın tam tersine bir huzur yeri. Üst üste, çatıları bozuk, çarpık ama özenle korunan bu iç mekânlar, dualara benzeyen uzamlar oluşturuyorlar; hem olduğu haliyle dünyanın kargaşasına karşı çıktıkları için, hem de bir Cennet Bahçesi ya da Cennet eğretilemesi oluşturdukları için.

 

         İç mekânlar simgesel olarak, Cennet’le aynı şeyleri sunar: huzur, çiçekler, meyvalar, dinginlik, yumuşak malzemeler, şekerlemeler, temizlik, dişilik. Bu sunuş haremde Padişah’ın odalarından biri kadar zorlayıcı (ve adi) de olabilir; gecekonduda yere konmuş bir minderin üstüne asılan, ucuz basma parçasına basılmış desen kadar alçakgönüllü de.

 

         Ecevit’in bugün her bir ili yönetmekle sorumlu generallerin inisiyatifi üzerinde denetimini sürdürmeye çalışacağı açık. Siyasi-askeri tutuklama, suikast düzenleme ve asma geleneği Türkiye’de hala çok güçlü. Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü ve yıkılmasını düşünürken Batı, kapitalizmin, Batı sömürgeciliğinin ilk saldırılarından ve paranın bütün öbür güçlere ağır basmasından Türkiye’yi bu imparatorluğun korumuş olduğunu görmezden geliyor. Kapital, kendi içinde acımasızlığın önceki tüm biçimlerini taşıyor, o eski biçimleri geçersiz kılıyor. Bu geçersiz kılma durumu Batı’ya, dünya çapında yürüttüğü ikiyüzlülükler için bir dayanak oluşturuyor; bu ikiyüzlülüklerin en sonuncusu da ‘’insan hakları’’ konusu.

 

         Bir adam, vapurun parmaklıklarına yaslanmış, köpüren sulara ve hayaletimsi denizanalarına bakıyor. On yedi yıllık vapur, Fairfield Gemicilik ve Mühendislik Şirketi tarafından Glasgow’da Gavon’da yapılmış. Beş yıl öncesine kadar bu adam Bolu’ya pek de uzak olmayan bir köyde ayakkabıcılık yapıyordu. Bir çift ayakkabıyı iki günde bitiriyordu. Sonra köye fabrikada yapılan ayakkabılar gelmeye ve onun yaptıklarından daha ucuza satılmaya başladı. Fabrikada yapılmış daha ucuz ayakkabıların köylere gelmesi demek, bazı köylerdeki çocukların çıplak ayakla dolaşmaktan kurtulması demekti. Artık yaptığı ayakkabıları satamaz duruma gelen adam devlet fabrikasına gidip iş istedi. Kendisine, deri parçalarını kesmekte kullanılabilecek bir kalıp makinesi kiralayabileceği söylendi.

 

         Bir çift ayakkabı yirmi sekiz parçadan oluşur. O makineyi kiralamak istiyorsa adamın yılda 50 000 çifte yetecek parçayı kesmesi gerekiyordu. Makine adamın dükkânına teslim edildi. Her gün on iki saat çalışarak, günlük kontenjanını tamamlıyordu adam. Her haftanın sonunda, köpek dilleri gibi sarkarak üst üste yığılmış deri parçaları dükkânın her yanını doldurdu. Adama yalnızca makinenin önündeki taburede oturacak kadar yer kalıyordu.

 

         Ertesi yıl adama, makineyi elinde tutmak istiyorsa 100 000 çift ayakkabıya yetecek kadar parça kesmesi gerektiği söylendi. Adam bunun mümkün olamayacağını söyledi. Ama sonra baktı ki mümkün. Gündüzleri on iki saat kendisi çalışıyordu, geceleri de on iki saat kayınbiraderi. Yukarıda, bir Cennet eğretilemesi oluşturan odada kalıp makinesinin sesi gece gündüz demeden sürüyordu. Bir yıl içinde iki adam üç milyona yakın parça kestiler.

 

         Bir akşam adam sol elini makineye kaptırdı ve makinenin sesi kesildi. Yukarıdaki odada, yer halısının altı dinginliğe kavuştu. Makine bir kamyona yüklendi, fabrikaya geri götürüldü. Adam, işte bundan sonra İstanbul’a iş aramaya geldi. Öyküsünü anlatırken gözlerindeki ifade bana çok aşina geldi. İstanbul’da sayısız erkeğin gözlerinde görüyorsunuz bu ifadeyi. Bu adamlar artık genç değil ama gözlerindeki bakış bir teslimiyeti ifade etmiyor; teslimiyet olmayacak kadar yoğun bir ifade bu. Her biri kendi yaşamına, oğluna bakarkenki görmüş geçirmişlik, koruyuculuk ve hoşgörüyle bakıyorlar. Sakin, İslami bir ironi.

 

         İstanbul’un öznel karşıtlıkları ne akılla akılsızlık, ne erdemle günah, ne müminle zındık, ne de zenginle yoksulluk –nesnel karşıtlıklar dev boyutlu olsa bile. İstanbul’un öznel karşıtlıkları saflıkla kötülük, ya da bana öyle geldi.

 

         Bu kutuplaşma, iç/dış kutuplaşmasını da kapsıyor ama yalnız onunla sınırlı kalmıyor. Örneğin, halıyı topraktan ayırmasının yanı sıra, sütü inekten, güzel kokuyu pis kokudan, zevki de acıdan ayırıyor. Tutulan lüks maddeleri –tadınca bal gibi tatlı, bakınca pırıl pırıl, dokununca ipek gibi, koklayınca ferahlatıcı- lüks maddeleri dünyanın doğal kötülüğüne karşı devalar sunan şeyler. Türkiye’deki yaygın deyişlerin ve küfürlerin çoğu da bu kutuplaşma üzerine kurulmuş. Kibirli birisi için, ‘’Her bir boka maydanoz olur sanıyor’’ diyorlar.

 

         Sınıfsal ayrıma uygulandığında aynı saflık/kötülük kutuplaşması, kötücül bir şey olup çıkıyor. İstanbul’daki tembellikten hastalanmış, şekerlemelerden şişmanlamış, zengin burjuva kadınların yüzleri, hayatımda gördüğüm en acımasız yüzler arasında.

 

         Dostlarım Selimiye kışlasında tutukluyken, karıları onlara gül suyu ve limon kolonyası götürüyorlardı.

 

         Vapurda kamyonlar da var. Konya’dan gelen bir kamyonun arkasında şunlar yazılı: ‘’Kazandığım parayı bileğimin gücüyle kazanıyorum, Allah’a emanet.’’ Kır saçlı şoför kamyonun önüne yaslanarak, kenarları yaldızlı bir bardaktan çay içiyor. Her güvertede, pırıl pırıl tepsiler içinde buna benzer bardaklar ve şekerliklerle çaycılar dolaşıyor. İnsanlar çay yudumlayarak dinleniyor, Boğaz’ın pırıl pırıl sularını seyrediyorlar. Her gün binlerce yolcu taşımalarına karşın araba vapurları neredeyse iç mekânlar kadar temiz. Bu güvertelerle boy ölçüşebilecek temizlikte sokak yok.

 

         Konya’dan gelen kamyonun her iki yanına şoförü, küçük birer manzara resmi yaptırmış. Her ikisinde de dağlarla çevrelenmiş bir göl var. Üstünde her şeyi gören, uzun kirpikli, çekik göz duruyor; bir güveyin gözü gibi. Göllerin resmedilmiş suları huzur ve dinginlik anıştırıyor. Çayını yudumlarken şoför, gözlerinden tutku okunan ufak tefek, esmer üç adamla konuşuyor. Kişisel de olabilir ama bu, dünyanın dört bir yanındaki gururlu ve ezilmiş azınlıklarda görebileceğimiz türden bir tutku. Bu üç adam, Kürt.

 

         İstanbul’un hem ana caddelerinde, hem de tavukların, koyunların bulunduğu arka sokaklarında, sırtlarında kumaş balyaları, metal tabakaları, halılar, makine parçaları, hububat çuvalları, mobilyalar, sandıklar taşıyan hamallar görüyorsunuz. Bu hamalların çoğu Doğu Anadolu’dan, Irak, İran sınırından gelen Kürtler. Kamyonların giremediği yerlere her şeyi onlar taşıyor. Kentin sanayi kesimi, kamyonların giremeyeceği kadar dar sokaklara yerleşmiş küçük atölyelerle dolu olduğundan bir iş yerinden öbürüne taşınacak çok şey var.

 

         Sırtlarına eğere benzer bir şey bağlanmış; yük bunun üstüne yığılıyor ve iplerle bağlanarak başlarının üstünden aşıyor. Taşımanın türü ve yükün ağırlığı, onları iki büklüm olmaya zorluyor. Sırtlarında yük olduğu zaman yarı açılmış sustalı çakı gibi yürüyorlar. Şimdi kamyon şoförünü dinlemekte olan üç hamal kendi eğerlerinin üstüne oturmuşlar, çaylarını yudumlayarak suyu ve yaklaşmakta olan Haliç’i seyrediyorlar. Yüklerini bağlamakta kullandıkları halatlar, güvertede, ayaklarının arasında dağınık duruyor.

 

         Toplam olarak karşı tarafa geçiş yirmi dakika (bu yazıyı okumak için gereken zaman kadar) sürüyor. İskelenin yanında, kürekli sandallar, çalkantılı suyun üzerinde sallanıyor. Bazılarında ateş yakılmış; alevler, sandalları döven dalgaların ritmiyle bir yükselip bir alçalıyor. Bu ateşlerin üstünde, işe gidenlere satılmak için balık kızartılıyor.

 

         Balık kızartılan –neredeyse teknenin kendisi kadar geniş- tavaların üstünde tüm canlılığı ve cansızlığıysa kent uzanıyor; atölyeler, pazarlar, mafya, üstünden geçen kalabalığın her zaman yirmili saflar oluşturduğu Galata Köprüsü (bir yüzer köprü bu ve hiç durmadan, belli belirsiz, bir atın sırtının seyirmesi gibi titreyip duruyor), okullar, gazete büroları, gecekondular, mezbaha, siyasal partilerin merkezleri, silah yapımcıları, tüccarlar, askerler, dilenciler.

 

         Kamyon şoförünün, motorunu çalıştırmadan önceki son huzur anları bunlar; hamallar karaya herkesten önce atlayabilmek için vapurun ön tarafına koşuyorlar. Çaycılar, boş bardakları topluyor. Sanki karşı yakaya yapılan bu yolculuk boyunca Boğaz da, resmedilmiş göllerin yarattığı ruh halini yaratıyor: 1961’de Glasgow’da yapılan araba vapuru, zamanın içinde, parıldayan suların üstünde, evle iş arasına, çabayla çaba arasına ve iki kıta arasına asılmış kocaman bir halı gibi. Çok açık seçik hatırladığım bu asılmışlık duygusu, şimdi, ülkenin alınyazısına denk düşüyor.

(1979)

John Berger’in bu yazısı Metis tarafından yayımlanan “O Ana Adanmış” isimli kitabında yer alıyor.

21 Mart 2012 Dünya Şiir Günü Nâzım Hikmet Buluşması

21 Mart 2012 Dünya Şiir Günü Şiirleri, Romanları ve Yazılarıyla Nâzım Hikmet Buluşması

Panel:

Nilay Özer, Erkan Irmak, Çimen Günay, Arzu Aygün

Nâzım Hikmet Şiirleri:

Enver Ercan

Müzik Dinletisi:

Ömer Özgeç – Nâzım Hikmet Şarkıları

Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi

21 Mart 2012

Saat: 17.00

Nâzım Hikmet Ran - Ellerinize ve Yalana Dair

7 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Sanat, Siir, Ustalara Saygı

Yorum yapın

Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli, hafif,
sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
insanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
Yakın Doğu, orta Doğu, Pasifik adaları
ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın…
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

Nâzım Hikmet Ran

Ellerinize ve Yalana Dair   

Nâzım Hikmet’in Açlık Grevi

28 Kasım 2011 Yazan:  
Kategori: Edebiyat, Ustalara Saygı

tarafından Tüyap’ın son günü düzenlenen ‘’in Açlık Grevi’ başlıklı söyleşide Hikmet’in 28 yıllık mahkumiyetinin 12.yılında başlattığı açlık grevi direnişi sırasında yazdığı 8 sayfa üzerine notların tıpkıbasımının yer aldığı dosya ele alındı.

tarafından Mayıs 2011′de sınırlı sayıda basılan”Nazım Hikmet’in Açlık Grevi” tarafından yayına hazırlandı.

Söyleşiye katılan Memet Fuat Bengü’nün oğlu Kenan Bengü; “Dosyaya eşim Yeşim’le katkımız esas olarak ellimizdeki arşivi açmaktır” diyerek görev bildikleri bu arşivinin geniş kitlelere ulaşabilmesi için Bilgi Üniversitesi Yayınları ile başladıkları işbirliğini sürdürdüklerini ve yeni tıpkıbasımlarla sürdüreceklerini Fahri Aral’ın “çılgın” özverili bir yayıncı olduğunu söyledi. Bu sözleri onaylayan Fahri Aral da açlık grevi öncesi sonrasını belgelerin slaytlarını da göstererek açıkladı. Aral, “Nazım Hikmet’in beni en etkileyen sözü dosyanın iç kapağında da yer alan,” Millete verdiğim açık istidaya canımı pul yerine kullanıyorum” dur. Bu cümle Nazım’ın her koşulda güçlü bir dille eşsiz ürünler vermeye devam ettiğinin kanıtıdır” dedi. Yayında yazıları yer alan yazarımız Turgay Fişekçi ve Kıymet Coşkun’da edebi ve siyasi dönem içinde yer alan notlardan yola çıkarak Nazım Hikmet’i anlattılar.

“Nazım Hikmet çağdaş tarihimizin en önemli figürlerinden biridir” diyen Fişekçi, adından da anlaşılacağı gibi grevin içindeyken yazdığı, durumu bütün çıplaklığıyla betimleyen “Açlık Grevinin Beşinci Gününde” şiirini de okudu. Söyleşide Nazım Hikmet’in açlık grevinin Türkiye’de bir ilk olduğunun, hiçbir zaman devletle ortak bir paydasının olmadığının, yaşadığı hiçbir yerde eğilip bükülmediğinin, Türkçeye bağlılığının altı çizildi. 

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »