Burhan Günel’e Kurulan Komplo

Aşağıda okuyacaklarınız herhangi bir öykü veya romandan alıntı değil. Öykü ve romancı ’e kurulan acımasız bir komplonun kendi ağzından dışavurumudur. Metni bana gönderdiğinde -kendisine de belirttiğim gibi- bunun usta bir yazarın hınzır zekasından doğma bir öykü olduğunu sandım; fakat ekteki hastane bulgularını da okuyunca şoka uğradım. Durum ve yaşanan bu olağanüstü olay açıkça gösteriyor ki, ’in tedavisi ayladır sürüyor ve kendisi yakında ameliyat olacak.

Sizden ricam, aşağıdaki metni çevrenizdekilere muhtelif vasıtalarla (e-mail, site veya blog kanalıyla vb) iletmeniz ve bu komploya karşı duyarsız kalmamanızdır.

Burhan Günel hakkında bilgiye buradan ve şuradan ulaşabilirsiniz. Edebiyatçılarımıza sahip çıkalım… (Hakan Bilge)

21 Ocak 2009: Ülkemizde gerçek hukukun ve insan haklarının hayata geçirelemediğinin canlı bir örneği…

2007 yılının kasım ayının son haftası. Yirmi sekiz yıldır tanıdığım bir meslektaşım telefon etti. Mersin’de yaşayan Hikmet adlı bir jinekolog doktor dostunun Akdeniz’den balık getirdiğini söyledi. Beni eşimle birlikte akşam yemeğine davet etti. Bu eski meslektaş (emekli hava subayı, adı Fevzi), Ankara Barosuna kayıtlı bir avukattır, yani HUKUK ADAMI. Kendisi gibi, benim de tanıdığım bir başka (emekli kara subayı, adı Metin) HUKUK ADAMI daha vardı. Bir doktor, bir de bu dörtlüyü tamamlayan başka biri: Ankaradaki bir üniversitede öğretim üyesi, Erhan adında, “prof.” etiketli diş hekimi. Eşleriyle birlikte gelmişlerdi. Ben de eşimle gittim. Havacı emekli binbaşının bunca yıldır hiç görmediğim küçük kızı da vardı. Önce soğuk mezelerle içkiye başlandı, sonra sıra sıcak yemeğe geldi; balıklar tabaklar içinde getirildi. Benimkinin rengi biraz koyuydu ama üzerinde durmadım. Yanımda oturan jinekolog, ısrarla rakı içmemi istiyordu. Oysa soğuk algınlığından tadım kaçmıştı, ilaç alıyordum. Hangi ilaçları kullandığımı sordu, söyledim. “Ben yanınızdayım, içebilirsiniz” dedi. “E, hekimim yanımda, o böyle söylüyorsa içerim” dedim ama yine de ölçülü gittim, ikinci dubleden sonra içkiyi kestim. Kısacası, o akşam, Ankara Barosu’nun Gölbaşı’ndaki lokantasında bana ilaçlı balık yedirildi. (Hesabı, soyadı şimdilik bende saklı olan avukatlardan biri, kredi kartıyla ödedi.) Bunlardan ikisi “Hipokrat Andı” içmiş, yani yemin etmiş hekim. Diğer ikisi hukuk adamı; adalet işleriyle uğraşıyorlar. Hepsi de yükünü tutmuş, zengin olmuş, açgözlülük örneği. Bir ortak özellikleri de, ikiyüzlü yaşamlarından dolayı, HASTA ADAM olmaları. “Artık, kadın vücudu görünce midem bulanıyor!” diyen biri iktidarsız; birinde ses takıntısı var, sekizinci kattan bodrumdaki kalorifer kazanının sesini işittiği için uyuyamıyor; biri kan kanseri, hastaneleri dolaşıp duruyor; biri gizli eşcinsel. (Bir eşcinselin eşcinselliğini açık etmesi, ülkemizdeki toplumsal koşullarda yürek ve mertlik ister. Eğer yürekliyse, mertse, birazcık onurluysa, evlenip karısının eteğinin altına saklanmasına gerek kalmaz; ama bunda “ar namus tertemiz.” Rahmetli anneannemin sözüdür; ar damarı çatlamışlar ya da ameliyatla alınmışlar için kullanırdı.) Bunlar, hiçbir yerde tek başına dolaşamayacak kadar ödlek aynı zamanda, kendi gölgelerinden korkarlar.

O balıktan sonra, bir tek çürüğü bile olmayan dişlerimde ve ağzımın tamamında büyük çaplı sorun çıktı. Diş hekimi olan bir akrabamın çabasıyla birkaç ayda atlattım; yani dişlerimi dökemediler. Ancak, bana yedirilen o ilaçlı ve mikroplu balığın ardından apışaram, dört ay kadar süreyle, lokal anestezi yapılmış gibi donmuş olarak kaldı. Türlü çabalar sonunda cinselliğimi de kurtardım. Hesap edemedikleri bir şey vardı: Çok dirençli bir insanım. Yanı sıra, bağışıklık sistemim, olması gerekenin on altı katı dayanıklı. Bana aşı filan gerekmiyor hiçbir konuda; örneğin hepatit aşısı için hastaneye gittiğimde kan tahlili yapılınca, aşıya gerek olmadığını söylediler. İlaçlı ve mikroplu balığın ardından da bağışıklık sistemi savunmasını başarıyla yaptı, ufak tefek arıza dışında vücudum kendini korudu.

Bu dörtlü çete, benimle ilgili görev almıştı. Güz de Geçer adlı son romanımda, alındıkları bir paragraf vardı, o paragraftan dolayı dişlerimi dökecek, cinselliğimi öldüreceklerdi. (Bilgisayarıma girip yazılarımı okudukları için, romanın ilk yazılışındaki “İnanmıyorlarsa kızlarını göndersinler” tümcesinden alınmışlardı. Sonradan bunun ağır kaçacağını düşünüp o paragrafı, romanın kadın karakterine, “İnanmıyorlarsa senin cinsel performansınla ilgili bir rapor düzenleyeyim, fotokopiyle çoğaltır, meraklılara dağıtırsın” gibi bir şeyler söyletmiştim.) Beni çökertme tasarısı bu sözlerimin öcünü almak, beni cezalandırmak, aralarındaki o iktidarsız doktor gibi cinsel güçten yoksun kılmak, yanı sıra dişlerimi dökmek amacıyla kotarılmıştı, ama yapamadılar, başaramadılar. Yine de son bir yılım çok kötü geçti. Ardımda dolaşan arabalar (plakaları bende), edebiyatçı görünümlü, yetenek ve ahlâk yoksunu muhbirler, telefonlarımı dinleyenler, bilgisayarıma girenler, kapı diyafonundan, Tv anteninden evimi, arabadaki radyodan konuşmalarımı dinleyenler, komşu kılığında muhbirlik yapanlar… Hepsinin kimliğini saptadım ve birtakım kendi alanlarında çok etkili ve güvenilir kişilere verdim. Şimdi sıra bende; artık bu çeteyle ve üyelerini azmettirenlerle mücadele edecek kadar iyi hissediyorum kendimi; yaşadığım şaşkınlığı atlattım. Bunların ipliğini pazara çıkaracağım ve ömrümün sonuna kadar bu dörtlü çetenin ve onlara emir verenlerin peşinde olacağım.

Her ülkenin polisi, istihbarat örgütü vardır. Bizim de var; saygı duyarım. Bu örgütlerde çalışanlardan tek beklentim, görevlerini yaparken insani duruşlarını yitirmemeleridir. Örneğin, yatak odamın yanına park ettikleri bir minibüsten benim cinsel hayatımı izlemeleri hiç yakışık almaz, sonuç da vermez. Gelelim bu örgütlerin tepe tepe kullandıkları adi muhbirlere… İşte onlar, dünyanın en eski mesleğini sürdürenlerden bile zavallı ve aşağılıktırlar. Romandaki yan figürler onlardır ve bundan sonra da onlar olacak. Sözümona edebiyatçılar, şairler, dergi yöneticileri, sendika ve dernek yöneticileri, yayınevi sahipleri ve yönetmenleri var aralarında. İşkenceden geçip pes etmişler var, böylece muhbir olmuşlar var. Üniversite prof.ları, doçentleri, yardımcı doçentleri, araştırma görevlileri, “ajan olacaksın” diye aldatılmış ve dünyanın en aşağılık işi olan muhbirliğe yöneltilmiş öğrenciler var. Hadi eksik kalmasın; benimle yazışanların elektronik posta adreslerinin arasında ve facebook’ta da var onlardan; her yerde olduğu gibi sanal dünyada da aramızdalar. Onlar, bit ya da tahtakurusu örneği, insanların kanlarıyla beslenirler.

Sağlığım yerinde dedim ama bir süredir kanamam var. Tahliller temiz çıktı, birkaç gün içinde kolon taraması yaptıracağım. Eğer, sözünü ettiğim çete ya da onlara emir verenler, doktorumu olumsuz eylemler ve yorumlar için yönlendirirlerse, sorumlusu öncelikle bu dörtlü çete ile çete üyelerini azmettirenler, sonra da doktorun kendisi olacaktır.

Bu metni facebook’ta 29 Aralık 2008 günü yayımlamıştım, bugün de ileti olarak pek çok arkadaşıma, tanıdığıma ulaştırdım. Yaklaşık bir yıldır sözlü olarak anlattığım insanlar var zaten. Belgelerin tümünü verdiğim on bir kişi ise çok özel bilgilere sahip. Daha sonraki gelişmelerden yine haberler ileteceğim; yasal işlemler aşamasında ise durumu, konuyla ilgilenen herkes basından öğrenecek zaten. İşte, edebiyat, böyle kirli alanlarda dolaşan tahtakurularını bile anlamamıza olanak sağlayabiliyor. “İnsan, bu meçhul” demişti Dale Carnegie; o bilinmeyeni edebiyat aracılığıyla da çözmeye çalışıyorum. Çözdükçe okurlarımla paylaşacağım.

22 Ocak 2009, kolonoskopi sonuç raporu

ÖZEL TANDOĞAN MAGNET TIP MERKEZİ
GASTROENTEROLOJİ ENDOSKOPİ ÜNİTESİ
Tel.: 0312 212 8080
Mebus Evleri Mah. Anıt Cad. No: 12 Tandoğan-Ankara

Adı, soyadı : Burhan Günel
Sistem no : 3055
İşlem no : 1
Tarih : 22.01.2009
İşlem saati : 15:57:59

SOL KOLONOSKOPİ

EC-201WL Fujinon Video kolonoskopla 60ıncı cm.ye kadar girildi

Anal kanal : Hipertrofik anal papillalar saptandı.
Sigmoid kolon : Yaklaşık 25inci cm.de lümenin 2/3’ünü kaplayan, ancak 13 mm çaptaki endeskopun geçişini engellemeyen, kısmen eksuda ile kaplı vejetan oluşumlar gözlendi. Bu oluşumlardan 10 adet biyopsi alındı. Darlık alanı yaklaşık 2-2,5 cam uzunlukta idi. Darlığın üstündeki alan normal idi.

Dessenden kolon : Yer yer kirli alanlar gözlendi. Temizlenerek gözlenen kısımlar normal idi.

TANI : Aktif dış hemoroidler
Peri anal polip
SİGMOİD CA

Prof. Dr. Kemal DAĞALP

Gastroenteroloji Uzmanı


PATOLOJİ RAPORU

27.01.2009

Makroskobik Bulgular : E.B. 0.3×0.3 cml ölçülerinde 10 adet doku parçası

Mikroskobik Bulgular : İncelenen doku örneklerinden altısı fibrinöz materyalden oluşmaktadır. Dört doku örneğine ait kesitlerde, yüzeyinde fibrinöz eksuda içeren yüzey epiteli altında lamina propriada lenfoplazmositer hücreler, PMN lökositler ve hiperemik damarların izlendiği fibröz bağ dokusu görülmektedir. Faveolar epitel ile yer yer dilate görünümünde ve irregüler şekilli glandları çevreleyen epitel hücrelerinde nükleer irileşme ve hiperkromazi, yer yer belirgin nukleol, stratifikasyon, mitotik aktivite, atipi ve anizonükleozis varlığı dikkati çekmektedir.

TANI : Ağır displazi (ADENOKARSİNOMA İN SİTU)
Bulguları : Sigmoid kolon, biyopsi

Dr. Tülay EVRENKAYA
PATOLOJİ LABORATUARI
Karanfil Sokak 19/7 Ankara
Tel.: 418 855 Fax: 419 29 24

Benim yorumum:

“Adenokarsinoma in situ” tanısı, jinekologlar tarafından, kadın hastalıkları kapsamında, daha çok rahim ve ötesindeki yapısal değişiklerle ilgili olarak konan bir tanı. Bana ilaçlı ve mikroplu balık yediren dörtlü çetenin elemanlarından biri, Mersin’de yaşayan, Hikmet adlı jinekologdur. Dolayısıyla, bendeki tümör oluşumu, bir jinekologun elinden çıkma yapay üretimdir. Bugün, ileri tetkik ve ameliyat için hastanelerdeki girişimlerimi başlatıyorum. Kaçınılmaz bir operasyon görünüyor, ama “habis” olmayan bir olguyla karşı karşıya olduğum için, çok da önemsemiyorum.

Elbette ki bu dörtlü çetenin mensuplarıyla onlara emir verenlere kök söktüreceğim. Hayatımın bundan sonraki birincil savaşımı bunlarla olacak. Ne yazık ki bunu bana yapanların arasında asker emeklisi iki avukat ve iki hekim var ama daha da vahimi biri emekli, biri halen önemli bir görevde rütbeli asker bürokrat var. Biri, sınıf arkadaşım.

Bu bilgileri, yalnızca bir edebiyatçıya tanıklığınız için gönderiyorum. Başka bir beklentim yok. Can sıkıcı şeyler ama, çevremizdeki tehlikeleri, sinsi mayınları görmemiz, bilmemiz bakımından yararlı da olabilir diye düşünüyorum.

Sevgi ve saygılarımla.

Burhan Günel
28 Ocak 2009
 Keklik Pınarı-Ankara

32 Yorum

  1. Gerçekten de şaşırtıcı bir olay lakin bu olayın polis soruşturmasına konu olup olmadığını merak ettim. Hukuk nezdinde olayın geldiği herhangi bir aşama var mı yok mu?

    Burhan Günel’e geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum…

  2. Günel’den gelen habere göre olay henüz yargıya intikal etmemiş. Fakat yazar, bunun için hazırlıkta olduğunu belirtiyor.

  3. Bir cevap yazmamak için uzun süre direndim ama buraya kadarmış…

    Karsinoma insitu, tüm epitel dokularda görülen bir lezyondur. Ağızdan anüse kadar tüm sindirim sisteminde, solunum sisteminde görülür. Yazarın belirttiği gibi kadın üreme organ epitelinden de kaynaklanabilir tabii ki, ama sadece buraya ait bir lezyon olduğunu söylemek yanlış olacaktır. Bu durumda jinekolog arkadaşını suçlaması basit bir paranoya olarak göründü bana.

    Ayrıca karsinoma insitu bir “kanser”dir. Sadece ilerlememiş, erken dönem bir kanserdir. Kanserlerin oluşum süreci uzun yıllar gerektirir, yani kronik bir hastalıktır. Bir günde veya haftada oluşmaz. Bir ayda bile oluşmaz. Bir ayda gözle görünür hale gelen bir lezyonun muhakkak evveliyatı vardır. Yani şikayetçi şahıs, bir gece yediği yiyeceği değil, yıllardır yediklerini suçlamalıdır. Mesela ızgara gibi hidrokarbon düzeyi artmış yiyecekler, sigara, kabızlık (ki hemoroidi olduğuna göre kabızlığı da muhtemelen vardır)… gibi bir çok kolaylaştırıcı faktör kanser oluşumunda rol oynar. Şu an kanserin “kesin” bir nedeni bulunamamıştır! Belki şikayetçi yazarımız gerçekten zehirlenmiştir, bunu bilemeyiz. Ama iş kansere gelince, ki resmi dokümantasyon bunun üzerine kurulmuş, bir gece yediği yemekten kaynaklanacağını zannetmiyorum.

    İş yargı seviyesine geldiyse, o durumda söz tabii ki hiçbirimize düşmemelidir.

    Sahip çıkmak ve hak korumak çok yüce hareketlerdir. Ama bilinçli olmak da bir o kadar gereklidir.
    Sanatla kalınız…

  4. İlginç..

  5. İnşallah sayın yazar bunları hayal aleminde yaşayan birisi değildir. Öyleyse Ankara’da psikolojisi ciddi anlamda yitmiş birisi dolaşıyor. Eğer bu yazdıkları doğruysa yasal işlem başlatmalı. Hala başlatmadıysa neden? Bu hikayeyi şimdi printerdan çıkartıp suç duyurusu olarak versin. Bu hikayesini internete dökerek ve bu döktüğü hikayenin arasında kendi kitabındaki karakterlerden bahsederek veya kitabını anlatarak bu anlattığı 4′lü çeteden nasıl bir intikam almayı düşünüyor? Reklam yapmak için olduğunu düşünmek dahi istemem! Özgür düşüncemi kullanarak saygı sınırlarını aşmadan yazmaya çalıştım kusurum varsa affola. Bence yukarıda yazılanların tamamı saçmalık!! Sayın yazara her yönden sağlık dilerim.

  6. Konuya ilişkin görüşlere teşekkür ederim. Birkaç not düşeyim: Kabız değilim. (Hiçbir konuda.) Hiçbir sindirim sistemi sorunum yok. Olay 2007 Kasımında başladı. Sonuçları iki üç aydır ortaya çıktı. Yalnız kanserden değil cinsellikten de söz ettim; unutulmamalı. Ne zaman adliyeye gittiysem, ardımda dolaştılar. Gerekli önlemleri almak için tabii. Onların dava açmasını bekliyorum. Beni izleyen araçların plakaları uzun bir liste oluşturuyor. İlgilenene iletebilirim. Ayrıca, çektiğim muhbir ve “ajan” fotoğrafları var. 40 yıllık yazarım; reklam için hiçbir şey yapmadım bugüne kadar. Yaşadıklarımı doğrudan yazacak kadar “rate” bir “yazar” değilim. “Paranoya” tepkisi ise muhbirlerin sıkça, en başta başvurdukları karşı saldırı yöntemi. Ankara kalabalık bir kent; neden başkalarını değil de bu dörtlü çeteyi ifşa ediyorum acaba? Saldırı, hele sözcüklere indirgenmişse, kendini ele verir. Bunun çok örneği var. Üstelik paranoya canilikten iyidir. Ben hekim değilim, “kendi yorumum” demiştim zaten. Bu kanser türünü açıklayan beyefendiye teşekkürler. İnternetten aldığım metin de jinekolog hekim elinden çıkmıştı. Bir de şu var: İmzasız yazı döşenmek kolaydır. Kutunuzu açalım bayan. Bekliyorum. Muhbirler dahil, herkese esenlik diliyorum.

  7. Kanserle ilgili son gelismelere yer verdigim henuz gelistirme asamasinda olan bir web sitem var. Arastirma yaparken rasladigim bu yaziniza hem fikirlerinizi almak hem de daha cok insana ulasabilmek icin yorum birakmak istedim. Web sitemi ziyaret edip yorumlarinizi paylasabilirseniz cok sevinirim. Yayin hayatinizda basarilar dilerim.

  8. Sevgili Burhan Günel;

    İlk önce her normal insanın yapacağı gibi yazınızı üzerime alındım ve kişisel olarak cevabımı veriyorum.

    Adım Ali Murat Akçıl. Toraks Cerrahıyım. Tıbbi eğitimimi ve uzmanlığımı Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden aldım. İlgilendiğim hastalıkların çoğunluğunu akciğer kanserleri oluşturuyor. İzninizle karsinogenez hakkında da “biraz” tıbbi bilgim var. Böylece kutumun açılmasına gerek kalmadı sanırım.

    İki; sizi haddimi aşarak “paranoyak” olarak tanımlamışım. Bunun için gerçekten çok özür diliyorum. Sizden bir ricam olacak; lütfen yazınızdaki “benim yorumum” başlığı altındaki düşüncelerinizi okuyunuz ve karsinoma in situnun aslında sadece genital yollarda olmadığı bilgisini göz önünde bulundurunuz. Bunların ışığı altında bir jinekolog sizi nasıl kanser yapmıştır ve siz böyle bir sanrıyı nasıl tanımlarsınız? Muhbir olmadığımı da ne kadar belirtsem azdır. Umarım kısa zamanda iyileşir ve işinize geri dönersiniz. Saygılar…

  9. Benim de sizden ricam, “karsinoma in situ” başlığıyla internete girip karşınıza çıkacak sitelerdeki uzman hekimlerin görüşlerine bakmanız. Bir tek kalınbağırsak olgusu ya da erkek hastalara ilişkin olgu bulamadım ben, belki siz bulursunuz. Bunu, isteyen herkes araştırabilir.

    Dört kişinin adını verdim, mesleklerini yazdım. Kendilerini biliyorlar; kendilerine de SanatLog’daki yazıyı bildirdim. Eğer azıcık onurları ve yürekleri varsa hakkımda dava açsınlar da dökeyim bütün kirli çamaşırlarını…

    İnsanlara -diyelim ki yanlış kuşku içindeler- doğrudan “paranoyak” demek, akciğer kanseri alanında uzmanlaşmış bir hekime yakışıyor mu ve özür dilemeniz bu yakışıksızlığı ortadan kaldırıyor mu? Dört ay kadar süreyle apışaram dondu diyorum, dişlerim sağlıklıyken sorun çıktı diyorum. Bunların hepsi bir araya gelince -izlendiğinizi de biliyorsanız- böyle şeyler düşünmez misiniz? Düşününce “paranoyak” mı olunuyor? Bu nasıl hekimlik anlayışı? Siz hangi kentin sokaklarında dolaşıyorsunuz?

    Andığım sitelerdeki yazıları okuyup bilgilenmenizi öneriyorum…

    Esenlik diliyorum, her konuda. İnsanların (hekimlerin de) vicdan sağlığı bence diğer sağlık alanlarından daha önceliklidir…

  10. http://en.wikipedia.org/wiki/Carcinoma_in_situ

    Aslında PubMed gibi daha akademik sitelere bakmanızı önereceğim fakat yukarıdaki nispeten basit site size cevabı verecektir. Bir önerim daha olacak, lütfen interneti değil, bir doktorun sözünü ciddiye alın. Çünkü o sitedeki yazıları da biz yazıyoruz.

    Neyse, üstte bahsettiğim siteye göre karsinoma in situ nerelerde bulunuyormuş bakalııım:

    Mesane
    Rahim ağzı
    Meme
    Cilt
    Kalın barsak
    Prostat
    Bronşlar (solunum yolları)

    Hemen biraz altında neden bahsediyormuş? Mesane ve kalınbarsaktaki poliplerin (ki bunlar da karsinoma in situdur) endoskopik olarak çıkarılarak tedavi edilebileceği yazıyormuş.

    Peki benim söylediğim, bu lezyonun vücudun her yerinde olabileceği gerçeği doğru muymuş? Doğruymuş.

    Doktorlara karşı gelişen önyargıyı nasıl kırabilirim merak ediyorum fakat hem sistemik olarak sürdürülen politika hem de içimizde varolmaya çalışan kötü niyetli meslektaşlarımız yüzünden bunun gerçekleşmesi çok zor görünüyor.

    Sevgili Burhan Günel; paranoyak tanısını haddim olmayarak yazdığımı söylemiştim. Bunu söylerken kastettiğim psikiatrist olmadığımdır. Yoksa, bir insana karşı direkt “Paranoyak” demesi bir doktora çok yakışır ayrıca. Çünkü bu tanıyı zaten doktorlar koyar.

  11. Şimdi düşünüyorum da sanırım size komplo kuran sadece jinekolog değil. İşin içinde bir genel cerrah, bir dermatolog, bir ürolog ve bir Toraks cerrahı da var. Bunu bir düşünün isterseniz.

  12. Teşekkürler. Düşüneceğim, hatta düşünüyorum. Bazı teşkilatlar market şoförlerini, kapıcıları bile kullanıyorlar. Bu, bütün meslekler için geçerli olabilir. Belki yalnızca hekimler dışında. (Bunu düşünmek gerekiyor, haklısınız.) Bu arada “meslek dayanışması” denen gerçeği de anımsadım.

    “Paranoyak” tanısını hekimler koyar, doğru. Öyle anlaşılıyor ki, hekimler arasında “paranoyak” da yoktur; dayanışma bunu gerektirir çünkü; birbirlerine bu tanıyı koyacak değiller ya. Ancak, kimi meslek erbabı gibi hekimler arasında da “paralı” noyaklar çoktur. Bunun tanısını da biz “hasta”lar koyarız. İzin verin, bari bu hakkımızı kullanalım Bay Doktor…

    Kalınbağırsak meselesine gelince… Ben “erkek hasta”lardan söz ediyorum; yani “jinekoloji” alanının dışındakilerden. Şu diş ve cinsellik konusuna da değinseniz, bilgi verseniz ne iyi olur… Gerçi sizin alanınız akciğerler ama, kuşku duymuyorum, bu konuda da engin görüşleriniz olacaktır… Bekliyorum.

    Selamlar.

  13. http://www.colo-proctology.com/doc_file/KOLON%20%20POLYPLERY.doc

    Bu metnin ikinci sayfasında, Neoplastik polipler başlığı altında (ki sizin tanınız bu) şöyle diyor: Erkeklerde kadınlardan daha fazladır!
    Metin Türkçe ve rahatlıkla okunabiliyor.

    Saygılar…

  14. Dişleriniz ve sizin tabirinizle “apışaranız” konusunda birşey söyleyemeyeceğim. Zaten ilk cevabımı okursanız (sinirlenmeden ama) benim sadece kanser konusuna odaklandığımı göreceksiniz ve ayrıca demişim ki: “Belki şikayetçi yazarımız gerçekten zehirlenmiştir, bunu bilemeyiz.”

    Benim derdim, insanların sizi bir balık yemekle kanser yapamayacağını size anlatmaktır. Evet zehirleyebilirler ama kanser yapamazlar.

    Üstelik en baştan beri “zanlıları” koruyormuş gibi bir durumda kaldım. Kesinlikle hayır! Ben sadece bilimi korurum ve yanlış bilgilenme konusunda insanları uyarırım. Gerisi beni ilgilendirmez zaten. Bana ne…

  15. Benimle ilgili tanı bu değil. Elimdeki belgelerin hiçbirinde böyle bir şey yazılı değil. Bu, sizin yorumunuz, ya da olasılıkla hastaların bilemeyeceği bir ifade. Ayrıca:Şu an elimde dört ayrı görüntülü taramanın dört ayrı “tanı”sı var. Hepsinin altında da “doktor” unvanlı kişilerin imzaları var. Onlarla eşgüdüm içinde olan bir de “onkolog” var. Kemoterapi uygulamak için bin dereden su getirdiler. Farklı tanılar nedeniyle “Dava” açacağımı öğrenince hepsi birden sindiler. Bu olaylar, gerçekten, aklı zorlayan boyutlarda. Ama, görmeye başladığınızda, asıl kanseri saptıyorsunuz: Ben değil, ülkemizdeki, “etik” denen kavramın etkili olması gereken alanlar kanser olmuş durumda. Ben bir biçimde kurtarırım ya da başım dik ölürüm; ama onlar çürümüş, kurtulamazlar. Öğencilik yıllarında kandırılmış, çok sayıda zavallı piyon var aralarında. Emir kulları. Aklın, vicdanın, meslek etiğinin sesini dinleyip emirlere karşı çıkmaları mümkün değil. PAÇAYI KAPTIRMIŞLAR BİR KERE. Çevrenize bu dikkatle bakarsanız siz de bazı şeyler görebilirsiniz; bir deneyin isterseniz… Benim 44 yıllık “arkadaşım” muhbirim çıktı; inanılır gibi değil gerçekten. Bu yüzden, anlattıklarıma inanmakta zorlanıyor insanlar. Bir ölçüde siz de haklısınız ama, bu yaşa gelmiş, görüp geçirmiş bir insan olarak -bilenler bilir- ben de boş konuşacak birisi değilim. Daha önce yazdım; meslektaşlarım yaptı ve yaptırdı başıma gelenleri. Hepsinin adı sanı belli. Yargı önüne çıkaracağım onları. Ne yazık ki, bazı hekimleri de kullandılar, hâlâ kullanmaya çalışıyorlar.

    Anladığıma göre siz ideallerini yitirmemiş bir genç hekimsiniz. Alınganlığınız ve temkinli tepkiniz bunu sezdirdi bana. Bu izlenimi edindiğim için biraz rahatladım. Demek oluyor ki herkes ve her şey tümden çürümemiş.

    Esenlik diliyorum.

    Burhan Günel
    (Em. Hv. Bnb.) Yazar

  16. Evet, haklı olabilirsiniz. Ancak, olaylar ve olgular üst üste gelmiş demektir. Bu, konuyu tartışmayacağım, irdelemeyeceğim, duyurmayacağım anlamına gelmemeli. Benim derdim de bu. Size öfkelenmiş değilim. Öfkem, beni bu sorunlarla ve ona bağlı konularla boğuşmak zorunda bırakanlara. Onlara da elbette ki bedel ödeteceğim. Onurlu, sağduyulu doktorlar tanıdım; ben eski bir eczane çırağıyım, eniştem eczacıydı; çok gözlemlerim var. Onurlu, ahlaklı, yüreğini ve vicdanını yitirmemiş yeni hekimler de bulabileceğimden kuşkum yok. Paralınoyakları da, hastasını masada bırakıp hasta sahipleriyle pazarlık edenleri de gördüm. Hepsi insanlık durumu çerçevesinde ve yazarların ilgi alanında. Fark şurada: Bu kez gözlemci değilim; olguyu yaşayan kişiyim. Bu yüzden, çok da soğukkanlı olamadığımın farkındayım. Bu da insanlık hallerindendir. Teşekkürler, selamlar.

  17. Sizi anlıyorum. Güven bir kere yitirilmişse geri kazanmak çok güç oluyor. Umarım yargı yoluyla emelinize kavuşabilirsiniz. Tekrardan çok geçmiş olsun diliyorum.

  18. Merhabalar..

    Konuyu arkadaşımın benimle paylaştığı ileti aracılığı ile okudum. Öncelikle sevgili yazarımıza geçmiş olsun dileklerimi iletmek isterim. Konu öylesine çok yönlü ki herkes kendinden bir parçaya cevap oluşturabilir. Olayları üzülerek okumama karşın hayretler içerisine düşmedim. Nesnel koşullar içerisinde yaptığımız değerlendirme ve hatırlamalar neticesinde benzer olayların günümüzde ve geçmişimizde çok daha korkunç bir şekilde geliştiğini görebilmek çok zor değil. Üstelik bu korkunç cinayetler organize işlenmiştir.

    İletileri baştan sona okudum, yazarın açıklamalarını da.

    Düşüncem ve öğrendiklerim beni tıbbın insan sağlığı için yaratılıp geliştirildiği gerçeğinin yanı sıra insana zarar vermek için de kullanılabildiği ve kullanılabileceği durumundan uzaklaştırmıyor. Günümüzde sağlık hizmetlerinin sunumunda gelinen evre sosyal sorumluktan uzak, bireysel olguya dayalı; serbest piyasaya terk edilen, kâr güdüsüyle, müşteri sıfatıyla bedelini ödeyenin faydalandığı hizmetler bütünü şeklini almıştır.

    Sağlık çalışanı kimliğimle ulusal/uluslar arası etkinliklerde katıldığım eğitim sunumlarında “tıp etiği ve hasta hakları” kavramlarının günümüzdeki değişim ve dönüşüm süreçlerinin önemli ve ciddi bir yeni sorunsal olarak sağlık alanına girmiş olduğu gerçeği tartışılmaktadır.

    Bu iki kavramın çok eski olmasına karşın günümüz koşullarında nasıl ihlal edildiği tartışılır bir boyuta gelmiştir. Bu resmi çevrelerde de böyle kabul görülmektedir. İlk çağlarda hekimlere verilen yarı tanrı sıfatı figürlerle felsefi boyutunu kanıtlamıştır. Hasta hakları da çok eski kökenli olup; Hitler Almanyasında hekimlerin insanlara uygulamış olduğu insanlık dışı müdahalelerinin yargı önüne çıkarılması (Nurumberg Mahkemeleri) ile resmileşmiştir. (bkz. The Nazi DOCTORS, Robert Lifton)
    Yine yaşlı kişilerin deri altlarına kanser hücresi enjektesi, mental retardasyonu olan kimsesiz çocuklara benzer uygulamalar(bkz. Henry K. Becher 1966 “Etik Dışı Tıp Uygulamaları”) yapılması tıp etiği açısından düşündürücüdür. Bunlar şu veya bu amaçlarla gerçekleştirilmiş insan hakkı (hasta hakkı) ihlalleridir. Mademki günümüz hasta hakları ve tıp etiğinden söz ediyoruz, birine zarar vermek istiyorsanız ve bu alanda organize olmuşsanız, iyi de paralar kazanıyorsanız neden mümkün olmasın, olamaz mı?

    Her şey artık her amaçla kullanılabiliyor. Olayların nasıl bir gelişim gösterdiğini bilmiyorum ama dilerim ki yazar yanılıyordur. ki yanılmıyorsa bu durum sanat için, sanatçı için, insan için, dünya için en tehlikeli kanser oluşumudur..

    Saygılarımla..

  19. Burhan Günel ameliyat olmuş geçenlerde. Geçmiş olsun diyorum…

  20. İnanılır gibi değil. Günümüzde yaşananlara bakıldığında da olanaksız değil gibi görünüyor.
    Herkesin dikkatli olması gerekir diyeceğim ama bu güzel ülkemde artık ardımızda kimler var diye düşünmeden yaşamak ve sonlamak istiyorum bu yaşamı.
    Geçmiş olsun Sayın Burhan Günel…

  21. İlgilenen arkadaşlara teşekkür ederim. Sağolsunlar. Art arda ikisi açık ikisi kapalı dört ameliyat geçirdim. Tanıklar önünde karaciğerimden parça aldığını söyleyen cerrahın doğru söylemediği filmlerle saptandı. Kapalı ameliyatın ikincisinde “yaktık” dedikleri iki kitlenin olduğu gibi bırakıldığı da bugün belli oldu. Bu ameliyatla ilgili rapor istiyorum, yok diyorlar. Önceki açık ameliyatta, asıl hekimin adı yok, öğrencilerinin adları var. İlle de beni onkologa göndermek istiyorlar. “Kemoterapiyle iyileşti” diyebilmek için olsa gerek. Boşuna uğraşıyorlar. Gitmeyeceğim. İşte böyle Bay Toraks… Yakında, bu “doktor”ları ve çalıştıkları hastaneyi Sağlık Bakanlığı’na şikâyet edeceğim; ardından, zorlamalarla da olsa, yargı önüne çıkarmaya çalışacağım bu ahlak dışı, insanlık dışı davranışlarda bulunanları. Bir de önerim var Bay Doktor: Örneğin, “Sigara içmeyin” denilen hastalara, sigaranın içindeki zararlı maddelerin şırıngayla ya da başka yöntemlerle verildiğini düşünelim. Ne olur o zaman? Bakın, yukarıdaki yazılardan birinde Nazi hekimlerin neler yaptıkları anlatılmış. Ne diyorsunuz Bay Toraks? “Bana ne / Sana ne” mi diyorsunuz?

    Selamlar.
    Burhan Günel

  22. Çok değerli hocam,

    Şu sıralar severek izlediğim Canım Ailem dizisinin Samim ile Meliha’sına bakarken aklıma siz geliyorsunuz. Değerli sanatçı Uğur Yücel’in dizideki babacanlığında sizi görüyorum zaman zaman. Neşeli, şakacı, sımsıcak insanlar arıyorum bugünlerde. Eve kapandım. Kimselerle görüşmüyorum. Bir buçuk yıldır cep telefonu bile kullanmıyorum. Uzun uzun konuşacağım insanlara hasretim. Belki de hiç ilgisizken anılarımı dizilerde anmaya yöneliyorum.

    Sizinle iletişimimize son noktayı koyan şeyin, izleniyor olmanızla ve tehlikede oluşunuzla bağlantılı olduğunu söylemiştiniz. Hani çevrenizdeki sizi seven biz öğrencilerinize zarar gelmemesi için…

    Ben, öğrencilere gönüllü dersler veren ve yıllar boyunca kazandığı deneyimleri coşkuyla ve koşulsuzca aktaran Burhan Günel’i özlüyorum.

    Güz de Geçer romanınızı okudum. İçinde bulunduğunuz durumu yansıtıyorsunuz ve saygı duyuyorum ama ben, sizden sizin özel zamanınıza saplanmış yazılar değil, zamanın üstüne çıkmış, klasikleşecek değerde yapıtlar bekliyorum. Türkçeyi ve ezgiselliğini gece gündüz çalışarak sözcük sözcük işlemenin örneklerini ve bunun yöntemlerini sizden dinledik, izledik, ve öğrenmenin ilk adımı olarak size öykündük… Yaratıcı yazarlık gibi büyük bir başlık altında yolculuğa çıktık.

    Sizin bundan sonraki yapıtlarınızda yukarıda saydığınız cansıkıcı olayları okumak benim için bir düşkırıklığı olacaktır. Siz kuşkusuz kendi özel savaşımınızı yürüteceksinizdir ve yargı yoluna gideceksinizdir. Ama sanatınızı bu zamansal, göreli, geçici, örneğini usandıracak ölçüde sıklıkta gördüğümüz olaylarla kirletmemenizi dilerim. Biliyorum, edebiyat bunları hoşgörür diyorsunuz, ama hep alıntıladığınız Yunus Emre’nin size “Düşmanımız kindir bizim” sözünü anımsatırım. Güz de Geçer romanınızın Baharten Yalım (ya da bence ressam Tahar Ben Jelloum) karakterine ona yakışmayacak çoklukta kin dolu söylemler yüklemişsiniz. Baharten’in görgüsüne, bilgisine ve sevgisine uymayan yorumlarla dolup taşan bir günlük yazan, salt sezgileriyle davranan, arabesk acılar çeken, aşkı ilk görüşte kızı yaşında bir kızda bulacak denli duygu denetimini yitirmiş bir zavallı… Ülkemizin terör sorununa, ırkçılık sorununa da girmeye çalışıyorsunuz, yine de Baharten’i, ülkenin en çileli yıkımlarının içinden çıkmış insanı, yine ülkenin bir yıkımına ışık olacak şekilde yükseltemiyorsunuz. Baharten, kendisinin çözümlenmesi gereken sorunlu bir tip olarak kalıyor. Ve gerçekliğin arayışının önündeki engellerden biri de bu öznelliktir.

    Size Ankara’nın kitapçı çayevlerinden birindeki sohbetimizi yinelemek istiyorum:

    Birgün, dervişlik yolundaki bir öğrenciye ustası, hakkın mertebelerini öğretecekmiş. Sırayla şeriat, tarikat, hakikat, marifet nedir, bunun dersini görecekmiş. İlk gün, ustası, çırağına şu ilerideki pazarda tezgah açmış falan sebzeciye git, arkasından gizlice yanaş ve ensesine bir şaplak indir ve bekle demiş. O zaman şeriatın ne olduğunu öğreneceksin diye eklemiş. Çırak, korka korka da olsa ustasının dediği gibi sebzeciye çaktırmadan yanaşmış ve ensesine şap diye vurmuş. Olduğu yerde zıplayan adam arkasını dönüp “ne yapıyorsun sen” demeden bir şaplak da bu kez o, çırağa indirivermiş. Yaşadıklarını ustaya anlatan çırak o gün şeriatı ve kısasa kısası öğrenmiş. Tarikatı öğrenmesi için, usta bu kez öğrencisine bir marangozu tarif etmiş ve aynı şekilde o kişi iş halindeyken arkasından yanaşıp ensesine şaplatmasını söylemiş. Çırak yine çekinerek gitmiş ve birebir denilenleri yapmış ancak marangoz arkasını dönmüş ve “Seni gönderen ustaya benden bir selam gönder” demiş. Bu mertebede artık kısas bir seçimdir ve insan dilerse kusurları örtecek yeteneğe erişir demiş ustası o günkü derste. Hakikat mertebesi için usta yine aynı talimatları vermiş, bu kez bir kuyumcuya gitmesini söylemiş. Çırak artık yaptığına alışmış, çekinmeden gizlice arkasından kuyumcuya yaklaşmış. Kuyumcu bir çalgı gibi çekiciyle ses çıkartarak çalışıyormuş ve altın işleme işine dalmış bir haldeymiş. Çırak bir şaplak indirmiş ve beklemiş. Şaşırmış çünkü kuyumcu çekici vurmayı sürdürüyormuş. Hissetmedi galiba! Bir kez daha vurmuş çırak. Yok! Adam dönmüyor. Bu kez çırak dayanamamış, bütün gücüyle vurmuş. Sonuç alamayınca kendi ettiğinden kendi korkmuş ve koşa koşa ustasının yanına varmış ve olanları anlatmış. Öğrenmiş ki hakikatte bundan böyle ben yok olmuştur ve sanat vardır.

    Hocam, marifet kısmını bilmiyorum, hiç işitmedim. Onu da ölümsüz, özgür, evrensel olanda arıyorum. Sizi takip eden arabaların plakalarının tuttuğunuz listesinin uzun olması size sizin işinizin evrensel boyutlarının daha önemli olduğu işaretini verir ve geri kalanı hikayeleriniz yanında hikaye kalır. İzin verin ülkemin okuyan yazan yurttaşlarından bu özgürleşmeyi bekleyeyim… Ben’in olmadığı günlerde söyleşmek üzere.

    Saygılar,

    Ali Galip
    Mersin

  23. Sevgili Ali Galip,

    Böyle kıssadan hisse öyküler çok uzaklarda kaldı. Günümüz gerçekliğini (benim yaşadıklarımı) roman formatında yazmam kimleri, niçin rahatsız ediyor burada açıklayamıyorum. (Yerim dar. Ama romanda bütün aktörler ve yeteneksiz aktristler kendilerini bulacaklar.) Senin yazdıklarına gelince: Bütün kitaplarımı okumuş olmanı dilerdim. Bu konuları roman gerçekliğinde yazmazsam anı-günce biçiminde yazmam gerekir ki öylesi, rahatsız olanları daha fazla acıtır, hatta fena yapar.

    Gerçek ajanları, onları yönlendiren görevlileri değil; bayağı, onursuz, aşağılık, en yakın olduğu insanları para ve çıkar karşılığı satan muhbirleri yazıyorum. Güz de Geçer’dekilerin bazıları onlardı yine. Yarası olan gocunsun sevgili kardeşim, sen üzülme. Adi, pornografik yatakodası ilişkilerini kendini gizlemeden anlatanların yanında benim anlattıklarım bireysel değil, toplumsaldır. Özgür iradesiyle cinsellik seçimlerini yapanlar arasında eşcinseller, jigololar, torunu yaşındakilerle para karşılığında ilişkiye girenler (seni Uzakdoğu’ya gidenler konusunda araştırma yapmaya yönlendirebilecek biri olsa keşke) var. Genç bir kız ya da kadınla (yine torunu yaşında) evlenen ya da gizli ilişki içinde olan işadamları da var. Gazeteleri karıştırmanı öneririm. Poltik duruşu nedeniyle hayatı kaydırılmış bir roman kahramanı olan Baharten, bu gerçek sapkınlıklara bakıp özenmiş olsun bari… Hadi benim güzel kardeşim, biraz da hayatın kendisini düşünelim ve aşkı anlamaya çalışalım. En başa Mevlâna ile Şems’i koyabiliriz. Uyarılarına teşekkür ederim. Bu güzel ilgine karşılık olarak, Gargantua’yı okumanı öneriyorum ki borçlu kalmış olmayayayım… Selamlar.

  24. Sevgili Ali Galip,

    Konuyu ve çabalarımı edebiyat düzlemine çektiğin için teşekkür ederim. Söz konusu aşağılık mahlukata ilişkin iletiler yazmaktan sıkılmıştım. (Romanda, onlardan, gerçek yaşamda beni izleyen köpek sayısı kadar olacak zaten. Burada yinelemeye gerek yok gerçekten. Haklısın.) Sağol.

    Bundan sonra, sanal ortamda bu konuda tek satır yazmayacağım. Bu ortamda ya da gerçek yaşamda sövgüler, sataşmalar olursa doğrudan yasal işlem başlatacağım.

    Bak, yaklaşan kararımı çabuklaştırdın. Seni alkışlıyorum; başkalarının da alkışlayacağını umuyorum. Selamlar. Yanaklarından pus ederim.

  25. Saygıdeğer hocam,

    Aslında son noktayı koymuşsunuz ve yanıt yazmam gereksiz.

    Sanal ortamda başka hiçbir yerde hiçbir yazar, roman, tartışma vb. için yorum yazısı yazmış değilim. Sizin için özel durumum olduğu açık. Bir yılı aşkın bir süre ‘karşıdaşlık’ sürecini ve sizden de sık sık ‘arkadaşlık’ geribildirimi aldığım için güvenle söyleyebilirim, özel ve güzel bir süreci birlikte, işlik içinde yaşadık.

    Rahatsız olduğum için, kitaplarınızın çok azını okumuş olup ürünlerinizle ilgili yanlış izlenimler edindiğim için, yaram olup da gocunduğum için, üzüldüğüm için, sağlıksız yaşamları irdelemede yeterince örneğim olmadığı için, gazeteleri az karıştırdığım ve usdışılıklardan bihaber olduğum için, hayatın kendisini düşünmediğim için ya da aşkı anlamadığım için ve en sonunda alkış almak için yazmış değilim buraya. Hepsinin tersine…

    Bu site, bu internet ortamındaki bütün bu veritabanları, yazışmalar ve bütün bu usdışılıklar tarih olup gidecek ve geriye klasik olan, ölümsüz olan, sanat olan, bilim olan, us olan kalacak. Buradaki yazışmamız, aslında ikimizden başka hiçkimse arasında geçmiyor sevgili hocam. Ve kimse için de sergilenen ve alkış bekleyen bir gösteri değil.

    Siz, “Böyle kıssadan hisse öyküler çok uzaklarda kaldı.” demişken tam da Mevlana ve Şems’i en başa koyarak, o en başa, en uzakta olana, en yitik olana dönük özleminizi ne de güzel yansıtmışsınız. “Ey Şems, gönül aynanda Tanrıdan başkasını görürsem kafirden de beter olayım” diyen Mevlana’nın aşkını eşcinseller, jigololar, paralınoyaklar düzleminde bulmak ne mümkün! Keşke Konya çalışmamızı başlatabilseydik…

    Birkaç yıl önce, en son gönderdiğiniz e-postanızda işlik öğrencileriniz de içinde olmak üzere kimseyle yazışmamayı ve görüşmemeyi seçmiştiniz. Bugüne dek bu isteğinize uygun davrandım. Koskoca Konya’yı bile yüreğimde erittim. Yine de buradaki yorum girdileri, sizinle yazışmam için bir bahane oldu. Böylece sizi daha iyi anlama olanağını kazandım. Beni unutmadığınıza sevinebilirim en azından.

    Sağlıkla, esenlikle,
    Galip Ali

  26. Sevgili ve çok saygıdeğer Burhan hocamız, İlkokuldan beri kendisini ve başarısını mutlulukla izlediğim dostum Galip,

    Yıllar önce henüz okul çağındayken Galip, yaşıtlarımız arasında global düşünebilirlik kabiliyeti, Saygı dolu tepkileri ve bir olgun kişiyi aratmayacak düzeydeki karakteri ile her zaman dikkatimi üstüne toplayan bir insan olmuştur.

    Okul çağımızın hızlı ve hareketli geçmesinin ardından ben de kendimce yaşadığım birçok olayın tesiri ile sanat yaşantısını, günümüz çıkar dolu gerek politik gerek ekonomik kaygılara aç dünyasına yeğleyip kendimi bana en yakın hissettiğim branş olan müziğe adapte ettim. 1998 senesinden buyanıya sanatın en derin sayılabilecek dehlizlerine ilerlemekteyim.

    Ülkemizin gidişatını da artık perdenin kalktığı gözlerimle kaygı dolu ve ürkek bir biçimde izlerken kendime 28 yaşın arifesindeyken halen daha 10 senedir tekrar tekrar sorduğum soruları sormaktan kendimi alıkoyamıyorum.

    Bilirsiniz, sanat dışardan bakıldığında zarif bir bayan gibi güzel ve endamlıdır. İnsanın içi gider ve çoğu kez yaklaşmaya cesaret edilmez. Ola ki cesaret edenler vardır bizim gibi, onlar da bu tedavisiz hastalığın aşkına kapılıp ömürlerini platonik bir eda ile geçirirler. Çoğu insan sanatı paranın ve çıkarın ulaşım kaynağı olarak görür oysa bizler saçımızı, tırnağımızı, canımızı söke söke mücadelemizden kaçınmayız. Bugünkü kokuşmuş ve bayağılaşmış insan topluluklarına hitap eden, keza bir bilgisayar aracılığı ile emek sarfedilmeden yapılan sanatı demiyorum.

    İnsanlık savaşının onurlu öfkesini, hiddetini, varoluşu ve insan olmayı niteleyen, kendinden sonra gelen nesillere aydın ve duru bir gelecek sağlayabilecek, salt makyajlanmamış, doğalken de göz kamaştırabilen sanatımızdan bahsediyorum.

    Tam 12. senemdeyim müzik hayatımdaki, aranjörlük ve klasik müzik kariyerimin uç noktalarında olduğum şu günlerde, Galip kardeşim gibi eve kapanıp, kendi kendimi yemekten şikayetçiyim. Sokağa çıktığımda hissettiğim yabancılaşma ve benden olmayan halkım beni sonu bucağı belirsiz kaygılarla güderken, evimde oturup ” KİM İÇİN YAPIYORUM ? ” sorusunu milyon kez tekrar etmişliğime yanıyorum. Para için düşsek kolayca alınıp satılıp, alıp satıp yoluma bakabilecekken hayatta en son beklediğim şey Asil sanatımın burjuva zihniyetlerce alınıp satılması.

    Ülkem, milletim, halkım, gençliğim, ATAM ve asırlara dayanan ulu ceddime bakıp da bugün geldiğimiz şu ahlak yoksunu dönemeçte kendime nazır insanların olmayışından sitemliyim.
    Biz varımızı yoğumuzu evrenimiz, insanlık ve güzel ülkemize adarken, tek beklediğimiz şey olan Saygı ve Hoşgörünün artık biz gibi insanlara verilmediğini üzülerek belirtmek isterim.

    Galip kardeşimi, lise yıllarındayken anlamazken bugün o ve ben yurdun gayet farklı yerlerinde aynı şeyleri düşünüp, aynı hayatı yaşıyor, aynı derdi tasayı içimizde büyütüp kendimize tümör ediyoruz.

    Bizden büyük edebiyatçılarımız, aydınlarımız kendi milislerini ve saflarını çoktan ilan edip, kabuklarındaki mütevazi hayatı yaşarken, onların bile ihtiyaç duyduğu içimizdeki bu çağa karşı durma ve varetme coşkusunu öldürüşümüzü gayet sıradanlıkla karşılıyor ve hiçbir şey yapmıyorlar.

    28 yaşımın şu ilk günlerinde kendim, geleceğim, toplumum ve Atatürkümüzün bana bıraktığı miras için kaygılıyım. Tıpkı benim gibi düşünen, Galip kardeşim gibi insanlığa kapılarını kapamış birçok köşede gizli hayatlarının antisosyal etkinliklerinde yok olan yaşıtım nice aydın gibi…

    Bu konuda, umarım yazdıklarım size ulaşır ve dertleşme şansı bulabilirim.

    Ne olursa olsun, yozlaşmaya, antilaik rejime, batının kapitalist ve de emperyalist akımlarına, ülkem üstünde oynanan asırlık bedbaht senaryolara, gençliğimin yokedilişine karşı açtığım savaşımı sonuna dek sürdüreceğimi kendi adıma söz veriyorum. Bu benim değil artık Ulusumun namus mücadelesi gözüyle bakıyorum Sanat adına sürdürdüğüm davamda.

    Müzik ve diğer sanat kolları ile insanlarımızın zihinlerinde açılan derin çukurları inşallah kapatmamız mümkün olabilir.
    Sizin gibi saygıdeğer ilim adamlarımızın halen bizlerle olduğunu görmek güzel ve gurur verici.

    Sevgi ve sonsuz saygılarımla, bizimle olduğunuz için teşekkür ederim.

    Galip kardeşime de sonsuz selamlar.

    Salahi Bozkurt / KIBRIS

  27. Zorunlu bir ek: Bay Doktorun dikkatine: Geçtiğimiz şubat ayının sonunda karaciğer ameliyatı oldum. İst. Çapa’da. Ankara’dakilerin baskısıyla, daha önce kemoterapiyi gereksiz bulan Çapa Hst. uzmanları da sonunda kemoterapi diye tutturdular. Kabul etmedim. Şimdi çok iyiyim. Karaciğer ameliyatı öncesi, biyopsi yapılmasını, kötü huylu çıkarsa kemoterapiyi kabul edeceğimi söylediğimde; cerrahın yanıtı şöyle oldu:”Biyopsi yaparsak, şırıngayı çekerken karın zarının arasına bulaşabilir, kanserli hücre orada gelişebilir. Bu yüzden karaciğerden parça almayı, zorunlu olmadıkça düşünmeyiz.” Bunun üzerine şunu sordum: “Peki, biyopside olduğu gibi, kanserli hücreler bir biçimde insan vücuduna verilirse ne olur?” Sorunun yanıtını Bay Toraks da bir karaciğer uzmanından öğrenebilir ama ben adres vereyim de yorulmasın:Çapa Hst. Karaciğer ve Pankreas Cerrahisi Bölümünden bilgi alabilir. Dr.K.S. ve ekibi. En az yedi doktor ve öğrenci vardı odada. Demek oluyor ki Bay Toraks, kanser bulaştırılabiliyor. “Sanrı” ve “paranoyak” sözcüklerini size aynen iade ediyorum. Bir de şu: Kemoterapi almadım. Karaciğerimin hastalıklı bölümünü aldığını tanıklar önünde söyleyen ünlü cerrah İ.S.’i şikâyet etmedim. Belki tanıklığına başvurulur, bilemem. O, meslek dayanışması adına yalan söyledi, biliyorum ve kendisine kızmıyorum. Onkoloji Hst.lerinden birinde başhekim olan sahtekârı ise Bakanlığa şikâyet ettim, bekliyorum. Ardından Savcılık girecek devreye. Sonra, çeteyi yönlendiren yüksek asker bürokratlar (iki kişi) ile piyonlarına gelecek sıra. Piyonlar 12 kişi. Görüyorsunuz Bay Toraks, 70 milyonda 14 kişiden söz ediyorum. Ben paranoyak değilim ama onlar paracınoyak ve ahlâksız, vicdansız, aşağılık, kısacası onursuz, şerefsiz… Bilginize.

  28. Sevgili hocam yazılanların bir kısmını bilmekle birlikte, devamını şaşkınlıkla okudum. Gerçi siz şaşırmamamız gerektiğini söylerdiniz ama.. Umarım tez zamanda sağlığınıza kavuşur ve bizi yeniden eserlerinizin coşkusunu yaşamaya bırakırsınız.. Ve umarım artık böyle şeyler olmaz yaşamınızda. Gerçekten çok can sıkıcı ve doğal olarak insanın hayatını derinden etkileyecek bir durum yaşadığınız.

    Sevgili Ali Galip’in dizeleriyle yeniden eski günlerimize gittim. Ne kadar güzel ve özeldi her şey. Şimdi etrafta konuşacak insan, usun aydınlığı yolunda birlikte yürünebilecek bir arkadaş bulamıyorum ne yazık ki! Evin içine kapatmış olmasam da kendimi, evin dışında da olsa o acınası yalnızlığı içimde duyumsuyorum. Tesellim yetiştirdiğim öğrencilerden başkası değil. Hayatlarında bir sesten fazlası olmak için uğraşıyorum. En azından sevmeyi öğrensinler diye… Yaşları büyük olmakla birlikte usları küçük onlarca meslektaşımızın ellerinde kaybolan çocukları görmek en acı durum… Sevgili Ali Galip senin yetiştirdiğin öğrencileri görmek en büyük arzumdur…

    Tez zamanda sıcak sohbetinizi yaşayabilmek dileğiyle.. Hayatımdaki en güzel insanlardan ikisine…

    Sevgilerimle
    Tuğba

  29. Burhan bey, bana “Bay Toraks” değil ismimle hitab ederseniz çok sevinirim. Ben size “Bay Binbaşı” diyor muyum?

    Ayrıca bu muhabbet iyice tatsızlaşmaya ve ilkokul kavgasına dönmeye başladı. Ben yalancı değilim! Teessüf ederim! İşimi iyi yapmaya çalışan normal bir insanım.

    Balık yemek yoluyla kanser olmuştunuz yanılmıyorsam. Çapa’daki doktorunuza bunun olup olamayacağı konusunda danıştınız mı? Çünkü ilginçtir, o da doktor olduğu halde ona güvenmişsiniz. Ben size komplo kuran bir meslek grubuna güvenmenizi yadırgadım doğrusu. Üstelik yanılmıyorsam bayağı yukarılarda konuyu kapamaya çalışmıştım. Neden hala sonuçlanmamış bir adli süreç için bana laf atıp duruyorsunuz? Ben bilimsel konularda birşeyler anlatmayı çoktan bıraktım. Farzedelim ki yenildim. Çevremiz insanları hasta etmeye çalışan doktorlarla kaplı. Bazıları iktidarsız, bazıları gizli eşcinsel. Allah hepsinin cezasını versin! Kendimden utanıyorum!

    Önemli not; kötü durumda olduğunu düşünen biri güvenilir birine tutunmak ister. Güvenilecek insanları da etrafınızdan uzaklaştırırsanız elinizde ne kalır ki? Bana niye güvenemiyorsunuz? Ben “sizin bildiğiniz” doktorlardan değildim ki!… Her neyse bu konuyu burada kapamak istiyorum Burhan bey. Nefretinizi istediğiniz kadar kusabilirsiniz ama beni taciz edecek yazılar yazmayın lütfen. Bay toraks falan…çirkin şeyler bunlar.

  30. Dün tesadüfen tanıma ve dinleme olanağı bulduğum, asker olması dolayısıyla ayrı bir sempati duyduğum Burhan Bey’in ruh hali karşısında şaşırdım, üzüldüm, allak bullak oldum. Neden bu memlekette, yaratıcı insanlar, aynı zamanda aklı başında da olamıyor acaba?

  31. Sevgili Burhan,en son görüşmemizden sonra neler olmuş neler.Uzun süreden beri de görüşemediğimiz için durumlar konusunda bilgim olmadı.Ancak bugün sergi haberi vermek için facebook’ta sizi aramaya başladıktan ve bu konu ile ilgili yazılanları okuduktan sonra ne çok şeyler yaşandığını öğrenebildim.Umarım yeniden görüşme olanağımız olursa olayı konuşuruz.Ben size geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.Ayrıca Hayrünnisa Hanıma da geçmiş olsun dileklerimle birlikte selamlarımı iletiyorum.Hoşça kalın.Emin Güler

  32. 10 yıla yakın bir süredir, Burhan beye yakıştırıldığı gibi, “paranoid” olarak değerlendirilen benzer bir durum içerisindeyim.

    2 şey sormak geliyor aklıma.
    Birincisi, Burhan beyin anlattıklarına karşılık, neden onu dinleyen, okuyan herkes,
    “Hocam, arkadaşım, dostum, beyefendi, sizin için yapabileceğimiz bir şey var mı? Anlattıklarınız gerçek mi yoksa hayal ürünü mü, bunun ortaya çıkması için hep birlikte bir şeyler yapabilir miyiz acaba?”

    Gerçekse, bunun ortaya çıkarılması, insanlık adına gerekli değil mi?

    Hayal ürünüyse de, Burhan beyin bundan sonraki ruhsal sağlığı ve gerekiyorsa tedavisi için gerekli değil mi?

    2. sorum şu.
    “Neden bu ülkede yaratıcı insanlar aklı başında da olamıyor acaba?” şeklinde bir soru sorulmuş yukarıda.

    Acaba bu sorunun cevabı,
    yaratıcı insanların,
    (hatta biraz da paranoyakça ve şizofrence yaklaşımların sınırlarında dolaşan insanlar oldukları da dikkate alınarak) biraz OLAĞANÜSTÜ SEZGİ ve ÇÖZÜMLEME güçlerinin olduğu olabilir mi?
    Hatta sırf yaratıcı insanlar oldukları için…
    Yani herkesin fark edemediği ayrıntıları yakalayabiliyor olabilirler mi acaba?

    Tüm dünyada olduğu gibi, bu ülkede de çok şeyin raydan çıkmış olduğunu dikkate alırsak, ne paranoyakça ne de hayal ürünü gibi görünen hiç bir şeyi yadırgamamak gerek.

    Olur mu böyle şeyler canım diyenlerin, evlerinden başlarını dışarı çıkarıp, “birilerinin ipliğini pazara çıkarmaya cesaret etmeye kalkışmalarını” öneriyorum.
    Bakalım başlarına ne tür HAYAL ÜRÜNÜ şeyler geliyor!!!.

Yorum bırakın