Dünün Adı Kader, Peki Yarının?

18 Nisan 2009 Yazan: admin  
Kategori: Edebiyat, Oykü, Sanat

İki yıl öncesine kadar hayatımı en iyi şekilde yaşadığımı düşünürdüm. Hayatımda her istediğim şey olmamıştı, eksikler vardı belki ama hayalimdeki aile hayatını, sevgiyi, dostluklarımı kısacası hayatımı gayet iyi yaşamıştım diye düşünürdüm; fakat sadece öyle sanmışım.

Aslında çoğumuza hayat kocaman bir anlamsızlıklar yumağı gibi gelir, çoğumuz bu karmaşada ne yapacağımızı, geleceğimizi düşünürüz; hatta bugünün ve yarının kaygısı bittiğinde ise diğer dünya için ne yaptığımızı sorgularız.

Benim için bu karmaşa ve kaygı hayatımın aşkını bulduğum an bitti, o andan itibaren hayatım, her şeyim o oldu. Hayatla nasıl oynamam gerektiğini bilemeyen, bunu beceremeyenlerdenim fakat büyük fedakârlıklar isteyen diğer seçeneği seçtim; hayatımı sevdiklerime, dostlarıma, hayatımı güzelleştireceklerini düşündüğüm insanlara ve karıma adadım.

Hayat sahnesinde oyuncuları teker teker yanıma almıştım ve bir oyun sergileyecektik adı yaşam olan, bu oyun hayatımızı anlatacaktı insanlara, bir iz bırakmayı deneyecektik diğerlerine kazandığımız sevgilerle ya da sahip olduğumuz nefretlerle işte o bizi, bizim hikâyemizi anlatacak.

Bu oyunu sergilerken seçtiğim oyunculara hep sevgiyle, saygıyla, bazen şefkatle baktım, kimse üzülmesin, kimse kırılmasın, herkes hayatımda istediği için, beni sevdiği için olsun istedim. Arkadaş çevrem gün geçtikçe arttı, sevenlerim hep yanımdaydı. İnsan daha ne ister ki? Zaten hayat sevgisiz ve sevenler olmadan yaşanamaz, insan sevginin, sevilmenin kıymetini iyi bilmeli; hiç kaybetmeyecekmiş gibi aşkla, arzuyla sarılmalı, aynı zamanda yarın elinden alınacakmış gibi delicesine, sımsıkı.

En güzel günlerim hayatımı ona adadığım insanla geçti; sevgi dolu, ilklerimi yaşadığım biricik, sonsuz aşkım. Hem karım hem de dostlarım hep benimleydi; hatta üniversitede aynı evi paylaştığım arkadaşlarımla hayalimizi bile gerçekleştirmiştik, şansımız yaver gitmişti, şirket kurmuştuk. Aynı işte çalışıyorduk, çocuklarımız aynı okula gidiyordu; hatta hep beraber olalım, yakın olalım diye aynı siteden birer daire almıştık.

Eşlerimiz birbirlerine çaya giderdi; hatta bazen sıcacık kurabiyeleriyle hepsi şirkete gelirdi, ne kadar güzel günler geçirirdik, hoş sohbetlerimiz olurdu, onlar akrabadan öte olmuşlardı, benim hayatım onlara bağlıydı, sanıyordum ki onlarınki de bana ama çok yanılmışım.

Hâlbuki kimse çıkar gütmeksizin severdi birbirini, bir o kadar da iç içeydik. Nasıl anlamadım, nasıl fark edemedim gizlenen gerçekleri inanın hiç bilmiyorum. Hani insanların delirme hikâyeleri vardır ya; kimi sadece aldatılmıştır, kimi alkolik olmuştur, kimi tüm parasını kumarda kaybetmiştir, kimi tecavüze uğramıştır, kimi uyuşturucu bağımlısı olmuştur, kiminin sevdikleri ölmüş, kaldıramamıştır. Ama bendeki çok farklı; her şey sinsice oldu ve tüm olanları aynı günde bir saat içinde öğrendim, zaten parça parça da öğrenseydim aynı tepkiyi verirdim ama bu kadar delilik sınırını aşar mıydım işte bunu hiç bilmiyorum.

Her şey güzel gidiyordu demiştim ya, gerçekten de öyleydi ama ne yazık ki gerçekleri görememişim; sanki üç maymunu ben oynamışım ya da hayat sahnesinde oynatılmışım. Çok güvendiğim için mi böyle oldu; yoksa başka bir sebebi mi var, nedenini hiç kestiremiyorum, gerçekten bilemiyorum.

Karım beni aldatmıştı, hem de kardeşim diye sevdiğim, her şeyimi paylaştığım dostumla. Yurt dışı gezilerine çıkmam, bu olayın, doğrusu tüm bu iğrençliklerin tuzu biberi olmuş, o insanlara gün doğmuştu. Vekilim -karım- belgeleri imzalayarak şirketteki tüm hisselerimi beni aldattığı dostuma devretmi, ben hiçbir şeyden habersiz yurt dışında şirket işleriyle uğraşıyorken… Anlayacağınız hayatta en çok değer verdiğim insanı, karımı kaybettim, gençliğim boyunca hayalini kurduğum ve sonunda gerçekleştirdiğim şirketi de ve bu güzel hayalleri kurarken bana destek olan, beni zaman zaman teselli eden, her şeyimizi paylaştığımız dostumu da kaybetmiştim. Bu arada diğer arkadaşlarım engel olmak yerine, bu iğrenç duruma bir de sır adını takıp bu olayları benden saklamışlar.

Zavallı ben, ne kadar safmışım, hem bu olanları fark edemedim, hissedemedim hem de yıllarımı verdiğim, fedakârlık ettiğim, hayatımın anlamları dediğim insanlar beni sırtımdan vurdu. İnanın bunları öğrendiğimde ölmüş olmayı, bunları yaşamamış olmayı çok isterdim. O an beynimden vurulmuşa döndüm, etrafımda kimden nefret edeyim bilemedim; karım, dostlarım, şirket arkadaşlarım, etrafımdaki tüm sevdiklerim gözümde çok küçülmüştü, oğlumdan başka sevgi dolu, masum biri yoktu.

İnanın ne yapacağımı bilemedim, zamanın durmasını hayatımda ilk kez istedim. Ben nerde hata yapmıştım, neden bu duruma gelmiştim, neyi eksik vermiştim de bu duruma gelmiştim, bunları ben mi hak ettim?

Edward Munch - Jealousy

Gerçekleri öğrendiğimde ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemeden hemen dışarı çıktım. Eskiden sevgiden, şefkatten, sadakatten bahseden, bunlar olmadan yaşayamayan ben şimdi her şeyden nefret ediyordum. Haftalarca, aylarca kimseyle konuşamadım, tek arkadaşım oğlumun oyuncak arabasıydı. Gözyaşımı ona akıttım, içimi ona döktüm, keşke dillenseydi de beni teselli etseydi. Yeni bir sevgi arayamıyordum, sevgi sözcüğünden bile nefret ediyordum, sürekli ağlıyor, ne zaman el ele dolaşanları görsem bağırıyordum, çıldırıyordum, artık kendime dayanamıyordum ki zaten bu durum uzun sürmedi; insanlar benden rahatsız olmaya başladı, sonunda tımarhaneyi boyladım.

İç hesaplaşmam orda da devam ediyordu, kimseyi, hiçbir şeyi sevmiyordum, her şey anlamsızdı, ölmek istiyordum ama yapamadım; hep buna engel olundu, ölümle burun buruna geldim ama hep kıyısından geri döndüm.

Tedavi gördükten sonra biraz sakinleşmiştim ve dışarı çıkarıldım, sonunda özgürdüm. Elimde sadece oyuncak araba, benim tek sırdaşım, belki artık beni en çok seven…

Ofise, eve tekrar gitmeyi çok düşündüm fakat gitseydim ne olacaktı? Hesap mı soracaktım bunca olandan, yaşadıklarımdan, on beş yılın ardından sonra, duyacaklarım beni rahatlatacak mıydı? Ya da onların hepsini öldürseydim rahat mı olacaktım? Hepsi boşuna olurdu, hangi seçeneği seçersem seçeyim hepsi boşuna.

Yaşadıklarımı unutmamıştım ve unutmayacağım da; ne yaşanan bu iğrençlikleri ne de eski güzel günleri, ama eski günleri düşününce artık güzel de gelmiyordu; hepsi kullanılmış, kirletilmiş, yıpratılmış duygularımı, iyi niyetimi hatırlatıyor bana.

Hayatımı anlamlandıran bir şey kalmamıştı, yıllardır elimde oyuncak araba etraftakilerin verdikleriyle geçiniyorum, o kadar uzun yıllar oldu ki konuşmayalı, neredeyse cümle kurmayı, insanlarla konuşmayı unuttum. Yıllardır dinlediğim ikilemde olan kendi iç sesim.

Kendimi çok yalnız hissediyorum, hiç mutlu değilim, eski güzüm kalmadı, yaşlandım da, bağıramıyorum artık, insanlar bana acıyarak bakıyor, yanımdan korkarak geçiyorlar. Belki o geçenlerden biri oğlumdur, belki eski dostlarımdan biridir; ama hiçbirini hatırlayamıyorum, hatırlamak istemiyorum.

Artık sadece geçmişi biliyorum, gelecek çok karanlık, boşluk. Eskiden hayat denen karmaşayı çözemeyen ben yalan yanlış da olsa eşime bağlanarak, onu hayatım yaparak karmaşık hayattan kurtulduğumu sanmıştım; oysaki gerçekler öyle değilmiş, bir şekilde o karmaşayı çözemeyenlerin içinde kaybolanlardan oldum, ama şimdi de gelecek yok benim için.

Oğlumu düşünüyorum, sadece oyuncağı yetmiyor; görmek, koklamak istiyorum ama bu halimle beni isteyeceğini hatta hatırlayacağını hiç sanmıyorum; annesi de dâhil hem buna cesaret edemem. Hayatta hiçbir amacım kalmadı; elimde oyuncak araba etrafa bakıyorum; yırtık dökük kıyafetlerim, yara bere içinde pis bir vücudum var. Yerimden kalkmak bile istemiyorum; hâlbuki eskiden ne kadar da neşe doluydum, delilerin yanından geçerken böyle olacağım, delireceğim hiç aklıma gelmemişti. Eskiden ben de acıyarak ve biraz da korkarak geçerdim yanlarından, şimdi bana da acıyarak bakılıyor, yanımdan korkularak geçiliyor.

Eskiden “Dünün adı kaderse, yarının adı umut olmalı” derdim; fakat şimdi dünüm kader, yarınım sır. Boşluktayım, yokluktayım.

Öyle durumlar vardır ki duygusu çözüme ulaşamayan bilmecelerle birlikte bizi daha bir kontrol dışı bırakır; işte ben tam böyle bir durumdayım, karmaşanın ta kendisiyim, hayatım yok, anlamım yok, adım bile yok.

Ey hayat! Daha ne kaldı, hangi felaketi yaşamam gerekiyor? Artık hayatımda sadece oyuncak araba var, o da mı beni delirtecek, deliliğin sınırını hala aşamadım mı?

Hayat! Ben artık pes ediyorum, benden bu kadar. Kullanılmış, yıpranmış, aldatılmış, küflenmiş benliğimi sana teslim ediyorum. Elveda!

Yazan: Gamze Kuzu

Kader (2006; Zeki Demirkubuz)

Bir Vazgeçememe Öyküsü

Bir aşk filminden önce, hayatın filmi diyebilirim “Kader” için. Belki herkesin yaşadığı hayata benzer bir hayat değil ama birçok insanın yaşadıklarına çok yakın bir film. Belki de filmin bu kadar sevilmesinin en önemli nedenlerinden biri bu.

……….

inancına göre:

Kaderin etrafında dönen olaylar kulun niyetince verilir.

“Neden olmadı” denemeyeceği gibi “nasıl oldu” da denemez.

Olaylar niyetin olgunluğunu, kulun hamlığını bildirir.

Konuşan da O, konuşturan da; bize ne düşer.

Ayağına takılan, takılacak olan her taş, hak yolunun halidir.

Hayır bekleyen hayırla, şer bekleyen şerle karşılaşır; ne var ki, şer denen de kulun yorumudur.

“Gördüğüm cezaya layık mıyım” demeyin. Olayları ceza diye görmeyin.

Olaylara değil, dolaylara kati konuş. Olay hakkındır; sana verdiği olay, yazılan dolay, sana verilen olaylar, kulun yönüne göre görülür.

Gereken gerektiği günde olur.

Deniz dalgaya meyyal ise yelkeni denersin, sakin oldukta küreğe dönersin; demek ki olaylar sana değil, sen olaylarda kendine yön vereceksin.

……….

Film kurgusunda her ne kadar “kader” olgusuyla ilgili fazla bir şey hissetmiyorsak da, Bekir’in final konuşmasında “kader” olgusunu, filmin tam orta yerine oturtabiliyoruz.

Filmin konusuna gelince:

Bekir orta halli bir ailenin tek oğlu, sessiz ve sakin bir çocuktur. Anne ve babası Bekir’e karşı anlayışlıdır, fakat çok ilgili değillerdir. Babası, Bekir’e bir mobilya mağazası açmıştır, fakat hayatta pek amacı olmayan Bekir, günlerini mobilya dükkânında miskinlik yaparak geçirmektedir. Uyuşmuş bir dünyaya hapsolmuş gibidir Bekir. Uyuşukluğu akşamları iki arkadaşıyla beraber çıktığı kahvehane muhabbetiyle azalır gibi olmaktadır; bu da aslında olayların sıradan olağanlığında, Bekir’in uyuşuk hayatındaki, R.E.M. uykusunun bir diğer hali gibidir.

Uğur, Bekir ile aynı mahallede yaşamaktadır. Nedense Bekir’in tüm arkadaşlarının tanıdığı, Bekir’in o uyuşuk dünyasında belki de bakmayı aklına bile getirmediği haylaz, şımarık, dobra, alaycı, kız çocuğudur. Mobilya mağazasına geldiğinde tanışır, Uğur ve Bekir; ancak fotoğraflarını unutur mağazada. Zaten Bekir’in aklına girmesi fotoğraflarına bakarken olur. O uyuşuk hayatındaki uyanma nedenidir Uğur. Çünkü başka bir hayata ait gibidir, bir başkaldırıdır, bir isyandır Uğur. Bekir’den çok farklı, mahallenin en azılı adamıyla aşk yaşayan bir asidir; belki de Bekir’in olmak istediği şeydir.

Uğur’un uğruna hayattan kaçıp her şeyini onun için vereceği Zagor, gözünü kırpmadan adam öldürebilen mahallenin korkulan adamıdır. Uğur’un ömrü Zagor’un hapishaneden çıkmasını beklemekle geçmektedir. Hapisten çıktığı ilk gece bir adam daha öldürerek Uğur’la birlikte kaçan Zagor, beraberinde, bilmeden, Uğur’dan dolayı Bekir’i de sürükleyecektir.

Cevat, Uğur’un annesinin âşığı; hem Uğur’un yatalak babasına bakan, hem kardeşi Kudret’i kollayan, hem de içten içe Uğur’a yakın olma çabaları besleyen mahallenin bıçkın delikanlısıdır.

Uğur’un annesi, felçli kocasını terk etmeyecek kadar asil; aynı zamanda, çocukları ve kocası sevişme seslerini duydukları halde Cevat’la yatmaktan çekinmeyecek kadar Cevat’a âşık bir kadın.

Kudret, Uğur’un erkek kardeşi ve uğrunda cinayet işlenmesine neden olacak kahvehanede çaycılık yapan, sübyancıların av niyetiyle baktığı bir çocuk.

Emine, Bekir’in sabreden, seven ve beklemekte başka çaresi olmadığını düşünen, “belki kocam gitmekten vazgeçer, bir çocuk daha yapayım” diye ikinci çocuğunu da yapacak kadar umutsuz karısı. Bir yandan bu kadar sabrederken, diğer yandan “yemek hazır” ve “bugün hava soğudu” cümlelerinden başka cümleler kurmayan, iletişim sorunu olan kocasını gerçek anlamda kendine bağlamak için yaptığı çabanın yeterli olacağını düşünen; ama diğer yandan kocası kurduğu sofraya gelmedi diye sinirlenip kocasını iyice evden uzaklaştıracak bir kaybeden aslında.

……….

Zaman, arabalardan anlaşıldığı üzere ’80 ve ‘90 arası görünüyor ama bir yandan da cep telefonu kullanılıyor. Bir sahnesinde bu filmin devam filmi olan Masumiyet izleniyor. Bunun için zaman geçişleri tamamen izleyicinin filmi izleme zamanı diye de adlandırılabilir. Televizyon dizisi “Kadın İsterse” sesleri geliyor arkadan. Yönetmen filmde birçok yerde TV sesini kullanmış, en çok Haluk Bilginer’in “orospu orospu” diye bağıran sesi aklımda.

Yer, İstanbul’un kenar mahallelerinden biri ve yurdun birçok ili.

Filmi izlerken kurgusal açıdan kopukluk varmış gibi hissedilse de film bittikten sonra bu duygudan eser kalmıyor ve izleyicinin filmden kopmasına izin verilmiyor.

Her şey Bekir’in dükkânına Uğur’un gelmesiyle başlıyor. Bekir’in o üzerindeki o uyku halinin yok olması Uğur’un dükkâna gelip, fotoğraflarını yanlışlıkla bırakmasıyla başlıyor. Uğur’un fotoğraflarıyla bir gece geçiren Bekir, kafasında Uğur’a hangi anlamları yüklüyor bilinmez ama sonrasında Uğura âşık olarak uyanıyor. O uyanış sonrasıysa ömrü Uğur’un peşinden oradan oraya sürüklenmekle geçiyor.

Filmin ilk 40 dakikasından sonra Bekir’deki inanılmaz değişimi görüyoruz ve yönetmenin filmi çekim sırasında dört mevsimi ve akan yılları seyirciye sunuşundaki usta sahneleri… Bekir’in mazbut biriyken, birden pavyonlarda racon kesen delikanlıya dönüşmesinin bir tünelden geçişiyle beraber anlatmasını izliyoruz. Bekir o kadar büyürken, ne hikmetse Uğur, sanki hep aynı yaşta kalıyor, ne saç rengi değişiyor ne saç kesimi ve hatta ne de tavırları. Bu arada Bekir evleniyor, iki çocuk sahibi oluyor; ama hiçbir zaman kendini ne bir baba, ne de bir koca olarak görüyor. İlk kez, daha 4 aylık evliyken hamile karısını terk ederek Uğur’un peşinden İzmir’e gidiyor ve geri dönüşü, vurulması sonrası yaklaşık 8–9 ay sonra oluyor ve sonra ömrü il il Uğur’un peşinden koşmakla geçiyor.

Uğur her ne kadar Zagor’a âşık ve onu hayatının merkezine oturtmuş olsa da, bir pervane gibi ateşe doğru koşturmakla geçse de ömrü, Bekir’in hayatından gitmesini istemiyor. Bunu, Zagor’la olan fotoğrafıyla beraber, Bekir’le olan fotoğrafını başucuna veya duvarının başköşesine yerleştirmesinden anlıyoruz. Filmde Zagor iki sahnede görülüyor ve sonrası muamma. İşin garibi öncesi de muamma. Uğur’la Zagor nasıl tanışmış, aşkları bu kadar depreşecek neler geçirmiş bilemiyoruz. Seyirci bu konuda kısır kalıyor. Yönetmenin özellikle bir tek sahnede bile Uğur’un Zagor’u ziyaret ettiği sahneleri koymamasının özel bir nedeni var mıdır bilinmez ama ben Uğur-Zagor aşkını yaşayamadım filmde. Bir tek aşk vardı o da Bekir’in Uğur’a duyduğu ve asla vazgeçemeyeceğini söylediği aşkı ve hatta final cümlesi olan “Bu âlemde herkesin inandığı bir şey varsa, benimki de sensin.” repliğiyle de biz seyircinin beynine yerleştiriyor bunu.

Film bittiğinde içinizde oluşan garip hüzün dalgasına engel olamıyorsunuz. Sonrasında da sürekli Bekir’i düşünür buluyorsunuz kendinizi. Filmde Bekir rolünü oynayan Ufuk Bayraktar’ın film boyunca değişen mevsimlerle birlikte –ki bu konuda kesinlikle yönetmeni kutluyorum– oyunculuk açısından gelişmesine tanık oluyorsunuz. Hele İzmir’deki bank sahnesinde Uğur’la konuşurken, “oynamıyor, yaşıyor” diyorsunuz. Bunun dışında yine aynı bank sahnesinde Vildan Atasever’i başarılı buldum; özellikle çekip gitme sahnesinde, ama onun dışında genel çerçevede oyunculuğunun vasatın üstüne çıkmadığı da bir gerçek.

Ufak olmasına rağmen rolleri, Settar Tanrıöğen, Müge Ulusoy ve Erkan Can tam anlamıyla göz dolduruyor. “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmindeki Ozan’ı bu filmde Zagor olarak izledik, daha fazla sahnede görmeyi umardım.

Yazan: reyan yüksel

______________________________________________________

FİLMİN KÜNYESİ

Yönetmen: Zeki Demirkubuz

Senaryo: Zeki Demirkubuz

Filmin Türü:

Yapım Yılı: 2006

Filmin Süresi: 103 dakika

Resmi Sitesi: www.demirkubuz.com

Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever, Engin Akyürek, Müge Ulusoy, Ozan Bilen, Settar Tanrıöğen, Erkan Can, Mustafa Uzunyılmaz, Güzin Alkan, Hikmet Demir, Gönül Çalgan

Kurgu ve Görüntü Yönetmeni: Zeki Demirkubuz

Müzik: Edward Artemiev

Ses: İsmail Karadaş

Ödülleri:

Kader; 2006 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve Jüri Özel Ödülü’nü (Ufuk Bayraktar); 2007 yılında Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde En İyi Aktör (Ufuk Bayraktar) Ödülü’nü (Takva’daki rolüyle Erkan Can ile birlikte) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; 2007 yılında Ankara Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu (Vildan Atasever), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Müge Ulusoy) ve En İyi Yönetmen Ödülü’nü; yine 2007 yılında Nuremberg Film Festivali’nde, En İyi Film Ödülü’nü ve Seyirci En İyi Film Ödülü’nü kazanmıştır.