Federico Fellini’den Sözler

Kasım 28, 2008 by  
Filed under Logos, Sanat, Sinema

 

“Ben gerçeği herkesin kendisinin bulması gerektiğine inanırım. Bana kalırsa, sosyal bir öbek için bir çağrı hazırlamak, ya da herkes için çağrı olacak bir film çevirmek boşunadır. Bir topluluğa hitap edilebileceğine inanmıyorum. Çünkü topluluk dediğimiz nedir ki? Her birinin kendi gerçeği olan belli sayıda bireylerin toplamı. Filmlerimin bir sonu olmayışının nedeni de budur. Filmlerimin hiçbir zaman basit bir çözümü yoktur. Bana kalırsa, bir sonuca ulaşan herhangi bir öykü anlatmak, sözün tam anlamıyla ahlâk dışıdır. Perdede bir sonuç sunduğunuz anda seyircinin işine karışıyorsunuz demektir.”

 

“Sanatta tanımlamalar anlamsızdır. Etiketler bavullara konur… Sanatta bütün yolların geçerli olduğu kanısındayım.”

(Andrei Tarkovski hakkında) “Büyük sanatçı, büyük ruh, büyük usta.”

 

 

“Buster Keaton, Charlie Chaplin’den daha çok hoşuma gider. Kedi parlaklığındaki gözleri, kemirgenleri andıran keskin dişleri ile Chaplin bende bir tür kuşku, güvensizlik yaratıyor. Chaplin’in belki de en büyük olduğunu kabul ediyorum. Ancak Keaton’ın duygu sömürüsüne ihtiyacı yoktu. Giriştiği mücadeleleri ve başına gelen yıkımları, haksızlıkları ya da adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için yaşamamıştır. Ve bu mücadeleler, bizi heyecanlandırmayı ya da bize tepeden bakmayı amaçlamaz. İnatçı çabasının özü, bize bir bakış açısı, tümüyle değişik bir perspektif önerisinden ibarettir. Âdeta bir felsefedir bu, değişmez kavramlardan oluşan bir sistemin içinde donup kalmış bütün varsayımları ve fikirleri altüst eden ve bunları geçici ve yararsız kılan değişik bir din. Budizm’den direkt gelen gülünç bir varlık.”

 

(Otto e mezzo hakkında) “Aslında, bu filme bir isim vermeyi bile becerememişim. Notlarımın olduğu deftere, o güne kadar çekmiş olduğum bütün filmlere gönderme yapmak amacıyla 8 1/2 şeklinde bir not düşmüştüm, geçici olarak. O, filmin adı oldu.”

 

“Bir sanat eseri, yalnız ve tek bir ifadeden, kendi öz ifadesinden doğar. Genellikle tercihim, sinema için yazılmış özgün konulara yöneliyor. Öyle sanıyorum ki sinemanın edebiyata ihtiyacı yok. Yalnızca sinema yazarlarının, yani merakını ritimle, sinemaya özgü ahenkle anlatan kişilere ihtiyacı var. Sinema, en iyi varsayımla bile her seferinde hayali kopya resimler gibi üst üste çakışmalara ihtiyacı olmayan özerk bir sanat dalıdır. Her sanat eseri, algıladığı ve ifadesini onda bulduğu boyutta yaşar. Bir kitaba ne basılır? Durumlar… Ancak, bu durumlar kendileri olmadan, hiçbir anlam taşımazlar. Önemli olan, bu durumların ifade edildiği duygulardır, yani hayal gücüdür, ortamdır. Işıktır ve sonuç olarak bunların yorumudur. Oysa bu olguların kâğıt üzerindeki yorumunun, sinematografik yorumu ile hiçbir ilgisi yoktur.”

 

 

 

“Bir sanatçı her zaman kendinden söz edermiş gibi geliyor bana. Bir filme giren günlük şeyler bile sanatçının acı ve kaygılarının tanıklarıdır.”

 

“Gerçeği abartmaktan, süslemekten, güzelleştirmekten hoşlandığımı bütün dostlarım bilir. Bazı insanlar bu yüzden yalancı olduğumu söylüyorlar. Benim gibi düşlerin ve görüntülerin dünyasında yaşayan birisi için gerçeğe sadık kalmak ancak doğaüstü, aşırı bir zorlama olabilir.”

 

“Kitaplar okumaya, tablolar görmeye hiç gerek yok. Yaşam bugüne dek, bu yapıtlarla şartlanmıştır; çağın özü onlardır. Öyleyse yaşamak yeterlidir.”

 

“Asıl katıksız anlamda Yeni-Gerçekçiliğin benim için almamı: insanın kendini ve başkalarını araştırması, bütün yönlere, hayatın bulunduğu her yöne doğru bir araştırma…”

 

“Franz Kafka… Düşsel bir peygamber…”

 

 

“Tek gerçeklik düşlerdir.”

 

 

“Düşlerimiz bizim gerçek yaşamlarımızdır.”

 

(Alfred Hitchcock’un The Birds – Kuşlar filmi hakkında) “Kıyamet şiiri…”

 

“Yeni-Gerçekçiliğin ‘film yapmak yaşama karşı bir alçakgönüllülük eylemidir.’ öğretisini kabul etmiyorum… Çünkü bu yaşama karşı alçakgönüllülük işini, kamerayla olan işinize dek uzatacak olursanız, artık sinema yönetmenine gerek kalmayacaktır.”

 

“Duyduğum tek sorumluluk duygusu, cehalet ve aptallık tarafından üretilen vasatlıktan kaçınmaktır.”

 

“Seyirci (…) istekleriyle şartlanmak olanaksızdır. Buna önem verecek olursanız, kendinizi aşağılayıcı ve küçültücü bir duruma sokarsınız…”

 

“Bir insanın gerek kendisi ve gerek başkalarıyla ilişkileri, gerekse de hayatın gizemleri konusundaki bütün araştırmaları tinsel ve gerçek anlamda dinsel bir araştırmadır.”

 

“Son yok. Başlangıç yok. Sadece hayatın sonsuz tutkusu var.”

 

“Benim bir tek hayatım var, onu da sana anlattım. Bu benim vasiyetim, çünkü anlatacak başka bir şeyim yok.”

 

(Akira Kurosawa hakkında) “Büyük bir gösteri adamı.”

 

 

“Ben yarım Romalıyım. Annemin ailesi Romalı. Hem de çok uzun yıllardan beri. Soykütüğü araştırmalarıyla uğraşmaktan haz duyan bir yeğenim var, annemin kızlık soyadı Barbiani’ye kayıtlarda ilk olarak 1400′lü yıllarda rastlamış. Papa 5. Martin’in maiyetinde bir Barbiani’nin çalıştığını bile saptamış hatta. Bunaryosuz senaryoları filme çekmeye zorlayan kişi çok uzaklardaki bu atadır… Roma’da yaşamaya 1938′de başladım. Burada kendimi çok daha rahat hissettim. Ama peki benim Romalı yanım var mı? Genel düşüncelere göre Romalı, dışa dönük, nefsine düşkün, eli açık, epey sosyal, insanlarla birlikte olmaktan zevk alan, iyi masalardan keyif alan, siyasete tutkunluk derecesinde bağımlı, kendisini dinsiz diye tanıtan, ama karısıyla kızlarını ‘Bir ailede tanrı ile arasının iyi olması gereken kişiler de olmalıdır…’ düşüncesiyle kiliseye yollayan biri… Ancak bu pek sempatik kusurları ve insani nitelikleri kişiliğimde tam anlamıyla yansıttığımı hiç sanmıyorum. Özellikle siyasal tutkuya gelince, bu konuda Romalı değil, tam bir Eskimo’yum.”

 

“Sinema sirke çok benzer; eğer sinema olmasaydı, pekâlâ bir sirk yöneticisi olabilirdim. Sirk de sinema gibi katıksız bir teknik ve doğaçlama karışımıdır.”

 

“Şanslı olanlar mantığa pek fazla bel bağlamazlar. Onlar sezgilerine güvenmekten, sezgileri tarafından yönlendirilmekten kor

 

kişi uyuşturucu müptelâsıymış ve bir zehirlenme olayıyla ilgili olarak engizisyonda yargılanıp hapse atılmış; otuz yılını fareler ve örümceklerle iç içe geçirmiş. Kim bilir, beni belki de bu tür sekmazlar.”

 

“İtalya gibi bir ülkede hayatımda tek bir futbol maçı bile izlemediğimi bir şekilde öğrenmeleri ya da herhangi bir seçimde bilinçli verilmiş herhangi bir oya sahip olmayışımı ifşa etmem, linç edilmem için yeterli sebeptir sanıyorum. Neyse ki, İtalyanım ve Orta İtalya’da yaşıyorum… Vatandaşlarım beni linç etmek için gerekli enerjiyi toplayıncaya kadar, kaçmak için gerekli enerjiyi toplamış olurum sanırım.”

 

“Her filmimin başında, vaktimin en büyük bölümünü çalışma masamda geçirir, habire kıç ve meme resimleri çiziktiririm. Bu, benim filmime başlama, bu karalamalar arasında onu çözme biçimimdir. Tıpkı bir labirentten çıkışı sağlayan ipuçları gibi…”

 

 

 

“Film (…) kendi kendimi araştırmamı sağlar. Aslında hiçbir zaman çözümü bulmayı istemem. Ne yapayım çözümü? Yaşam belirtisi bu değil mi; aramak, durmaksızın aramak…”

 

“Eğer Brigitte Bardot varolmasaydı onu yaratmak zorunda kalacaktık.”

 

“Işık, filmin özüdür. Ve bu nedenle sinemada ışık ideolojidir, duygudur, renktir, tondur, derinliktir, havadır, öyküdür.

 

Işık, fantastiğe, düşe eklenen, yok eden, sınırlayan, coşturan, zenginleştiren, nüanslandıran, altını çizen, benzeten şeydir, bu şeylere itibar kazandırır, onları kabul edilebilir hale getirir. Ya da tam tersine, gerçeği fantastik hale getirir, en gri günlük olayı mucizeye dönüştürür, şeffaflık katar, gerilimler, titreşimler önerir.

 

Işık, bir yüzü oyar ya da parlatır, olmayan ifadeyi ekler, donukluğa zekâ pırıltısı, yavanlığa çekicilik katar. Işık, bir yüzün zarafetini ortaya çıkarır, bir manzarayı yüceltir, onu yok olmaktan çekip çıkartır, bir dekorun fonuna büyü katar.

 

Işık, film hileleri vb. gibi özel efektlerin birincisidir. En basit, en kabaca gerçekleştirilmiş dekor, ışık sayesinde beklenmedik, hiç akla gelmedik perspektifler yaratabilir ve konuyu muğlak, endişe verici bir atmosfere sürükleyebilir; ya da yalnızca güçlü bir projektörü yakarak ya da bir başkasını devreye sokarak, kasvetli hava yok edilebilir ve her şey ferah, bildik, güven verici bir hale girer. Film denen şey ışıkla yazılır; biçim, ışıkla ortaya dökülür.”

______________________________________________________

Ek;

Federico Fellini’nin Sevdiği Filmlerden Bazıları:

1925 Maciste all’ inferno (Guido Brignone)

1928 The Circus – Sirk (Charlie Chaplin)

1931 City Lights – Şehir Işıkları (Charlie Chaplin)

1931 Frankenstein (James Whale)

1933 The Devil’s Brother (Hal Roach & Charles Rogers)

1939 At The Circus – Üç Ahbap Çavuşlar Sirkte (Edward Buzzell)

1939 Stagecoach – Cehennem Yolcuları / Posta Arabası (John Ford)

1946 Paisa – Hemşeri / Köylü  (Roberto Rosselini)

1947 Monsieur Verdoux (Charlie Chaplin)

1950 Rashômon (Akira Kurosawa)

1957 Smultronstället – Yaban Çilekleri (Ingmar Bergman)

1962 Totò e peppino divisi a berlino (Giorgio Bianchi)

1963 The Birds – Kuşlar (Alfred Hitchcock)

1968 2001: A Space Odyssey – 2001: Uzay Macerası (Stanley Kubrick)

1972 Le Charme Discret de la Bourgeoisie – Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği (Luis Bunuel)

(Yararlanılan kaynaklar: Göstermenin Sorumluluğu, sabah.com.tr, Ekşi Sözlük, IMDb, Sinema Dümyası)

Derleyen: Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com 

Yeni Kadınım Yalnızlığım

Kasım 28, 2008 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Sokaktayım, yürüyorum, bir sürü düşünce gelip gidiyor aklıma. Yazdıklarım mesela… Çok istediğim halde başlayamadığım ya da başlayıp da devam edemediğim bir sürü yazım var. Hatta ilk cümlesini iki yıl önce yazıp orada kalan ve sonrası ancak iki yıl sonra gelen ve henüz roman mı olacak öykü mü tereddüdünü yaşadığım, daha doğrusu bilemediğim bir denemem de öyle duruyor yazılmaya başlanmış üç beş sayfa.

Yalnızlığı yazmak istedim, çoğu kez yazıp yazmama tereddüdünü yaşadım hep. Hani Özdemir Asaf’ın ‘yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz’ dediği gibi. Yazınca büyüsü bozulur mu diye korktum; yoksa aslında o ana kadar farkına varmadığım bazı şeylerin yazarken veya başkalarına aktarırken birdenbire farkına varacak olmam mıydı beni korkutan ya da hiç bahsetmesem zaten aslında yoktular düşüncesi mi? Kalabalığın ortasında, evinde, ailenin veya dostlarının yanında, kendini dinlediğin anda birden beliriveren ve aslında o anda olmaması gereken duyguyu hissediyor olmak mı koyacaktı bana yazarken, bundan mı kaçmıştım onu da bilmiyorum. Sokakta yürürken bunca kalabalığın arasında birden gelivermişti yine o duygu, birazdan içeri gireceğim evin kapısında da bırakmayacaktı yakamı ve ne kötüdür ki içeriye girince daha da artacaktı.

Geldim evimin -ne kötü ki evimizin bile diyemiyorum- bulunduğu sokağa. Evim orada duruyor, apartmandan içeriye giriyorum, basamakları çıkıyorum birer birer ve anahtarımla açıveriyorum kapıyı. Ne kadar isterdim kapıyı açanım olsun, sarılsın boynuma, ‘iyi ki geldin’ desin, içeriden mis gibi yemek kokuları gelsin ya da ‘hayatım, hadi bugün dışarıda yiyelim’ desin kadınım. Giriyorum içeriye… Evim, biliyorum mutlu olmalıyım evim olduğu için en azından; ama değilim.

Bunca çabuk yitirmeseydik yaşadıklarımızı, çekip gitmeseydi bunca ya da git o halde demeseydim ben, durur muydu acaba? Paylaşır mıydı yaşamımı eskisi gibi yine? Ne zaman başladı bu duygu ya da hep buradaydı da O gidince mi vardım farkına yeni kadınım yalnızlığımın?

Recep geldi aklıma, çok okurdu, dostumdu; okudukça insanlardan uzaklaştığını, kendi kendine ördüğü bir kozanın içine hapsettiğini söylemişti bana üniversitedeyken.

O zamanlar adlandıramadığım, nedenini bulamadığım yalnızlık duygumun, çok okudukça, insanlarla konuşacak, hele de konuşacakların okuduklarını paylaşamadığın insanlar olursa, ortak nokta bulamamaktan kaynaklandığını fark ettim. Normal insanların konuştuklarını konuşamıyor olmak veya normal insanlarla konuşacak ortak nokta bulamamak beni o dönemde oldukça yıpratmıştı.

Şimdilerde otuzlu yaşlarımın başındayım ama düşündükçe üniversite yıllarımda da otuzlarımdaydım diyorum ya da şimdilerde on sekizimdeyim hala ve nedendir bilinmez yine kozalar, yine duvarlar örüyorum çevreme. Bu kez olayın okuyor olmakla da çok ilgisi yok. Hatta bu kez duvarlar ve kozalardan daha somut bir şeyler var sanki ya da yok… O yok çünkü… Bu kez uçurumun başındayım ve dağlara bağırıyorum “hey” diye. İstediğim, sesimin ekosunu almak aslında; ama bir yandan da biliyorum karşı tarafta birinin olduğunu ya da olması gerektiğini. Birden, bırak karşı taraftan gelecek “hey”ime “hey”i, kendi “hey”im de soğruluyor sanki. Tanrım, ne büyük yalnızlıktır bu!… Balkona çıkıyorum, dışarısı gündüz olmasına rağmen niye bunca kararmış ki…

Ağlıyorum birden, hıçkırıklara boğuluyorum -anam öldüğünden beri ilk kez gözyaşlarım böylesine özgür, dışarı çıkmak için kaçarcasına uzaklaşıyorlar gözlerimden- yağmur başlıyor, anlayamıyorum yüzümü ıslatanın gözyaşım mı, yağmur mu olduğunu… Bağırıyorum var gücümle: HEEEEEEEEEEEEY…

Yok işte, yine yok, ekom bile yok… Birden bırakıveriyorum kendimi soğrulan sesimin gittiği yöne doğru, düşüyorum, düşüyorum, düşüyorum…

Sonra kan ter içinde uyanıyorum.

Yazan: reyan yüksel

Alfred Hitchcock’un En İyi Filmleri

Alfred Hitchcock’un adını işitmeyen biri olduğunu sanmıyorum. Bunu bütün dünya ülkeleri için genelleyebilirsiniz ve bu hiç de abartılı bir varsayım olmaz. Ama yoksa “gerçek” mi demeliydim? Neyse.

Bu yazımızda, kariyerine thriller ile başlayıp en fazla başyapıt üreten yönetmenler kervanına katılarak sinemanın temel taşlarından biri durumuna yükselen Alfred Hitchcock’un en iyi 10 filmini listeleyeceğiz. Yıllara yayılan, “Hitch amca” ile kişisel hesaplaşmanın ürünü olan 10’luk bir liste. Ama şahsi bir şey olacak bu. Olabildiğince kişisel bir şey. Zaten filmografisi başyapıtlarla ve yenilikçi filmlerle dolu bir yönetmenin en iyi 10 filmini seçmek de çok zor bir şey. Ama deneyeceğiz…


Hitchcock filmlerine baktığımızda, romantizmin, gizemin, aşkın, gerilimin, karmaşık insan psikolojisinin, mcguffin’in hemen hemen bütün filmlerine iştirak ettiğini gözlemliyoruz. Film-noir’lerinde (kara film), saf korku filmlerinde, tipik ve konvansiyonel gerilim filmlerinde veya drama ve romance’larında bunu görebiliriz. Birazdan arz edeceğim 10’luk listenin de bunları kapsağını düşünüyorum. Yani bu en iyi 10 filmi seçerken bütün bu saydıklarımı kapsamasına, içermesine dikkat ettim. Yine de eksiklikler, unutulanlar, “şu olmasaydı da bu olsaydı” şeklinde itirazlar, fikirler olacaktır. Dedim ya, bu şahsi bir seçim…

Hitchcock’a hiç bulaşmamış, adını duymuş ama izlememiş sinemaseverlere de bir çağrı olsun buradan…

10’luk liste aşağıdaki gibidir ve yoruma açıktır!


1. Vertigo (1958, Yükseklik Korkusu)


2. Psycho (1960, Sapık)


3. The Lady Vanishes (1938, Bir Kadın Kayboldu)


4. Rear Window (1954, Arka Pencere)


5. The Birds (1963, Kuşlar)


6. The 39 Steps (1935, 39 Basamak)


7. Rebecca (1940)


8. Suspicion (1941, Şüphe)


9. Notorious (1946,tün) Aşktan da Üstün)

10. North by Northwest (1959, Gizli Teşkilat)

Not: Liste elbette ki beğeni ve öncelik sırasına göre oluşturulmuştur.


Yazan: Persona

C.R.A.Z.Y. {2005; Çılgın} - Jean-Marc Vallée

Sihirli, mistik, çekingen ama seksi, eğlenceli, dokunaklı ve uzun bir öykü

Zachary Beaulieu Noel Gecesi olan 25 Aralık 1960’ta ebeveynleri sevgi dolu bir anne ve sert ama oğullarıyla gurur duyan bir baba olan sıradan bir ailenin beş oğlundan dördüncüsü olarak dünyaya gelir. Zachary’nin babasıyla beraber geçirdiği en güzel çocukluk günleri araba yıkama seansları sonrasında babasının favori şarkısı Aznavour’un Emmène-moi au bout de la terre söyleyerek çıktıkları kısa araba yolculuğu ve kızarmış patates yedikleri mutlu haftasonlarıdır. Fakat ne yazık ki bu çok uzun sürmeyecektir.

C.R.A.Z.Y aslında 20 yıllık bir uzun öykü. Oğullarının isimlerinin baş harfleriyle (Cristian, Raymond, Antoine, Zachary, Yvonne) akrostiş oluşturmuş ve hayatlarını onlara adamış ve de hiç çılgın olmayan bir ebeveynin öyküsü.

Oğullarının kötü anlarını hissedebilen çok dindar ve Zac’in noel gecesi dünyaya geldiği ve de saçının arkasında bir tutam beyaz saçı olduğu için seçilmiş olduğuna inanan sevgi dolu bir annenin öyküsü. Sert ama oğullarına asla şiddet uygulamamış, beş oğul sahibi olmanın haklı gururunu süren bir babanın öyküsü.
Her ne kadar hiç anlaşamasalar ve neredeyse birbirlerinden nefret etseler de “et tırnaktan ayrılmaz”ın örneği olarak gösterilebilecek Raymond ve Zac’in öyküsü.

Yıllarca kendi kimliğini bulmak için savaşmış ve aslında “homo” olurum endişesiyle babasına duyduğu derin hayranlık yüzünden sürekli kendi kimliğinden kaçmış ya da belki sürekli bu düşünceden dolayı homoluğu kimliği saymaya yakın hissetmiş, annesi tarafından seçilmiş olduğu düşünülen, bu uğurda Quebec’ten Kudüs’e kadar bir içsel yolculuk yapan (Filmde homoseksüel gösterilse de bence biseksüel) Zac’in öyküsü. Sıradan bir ailenin sıradışı yaşamlarıyla mutluluğu aramalarının öyküsü. Bir baba ve oğulun aşk öyküsü.

1960–1980 arası yaşanan tüm farklılıklar serilmiş seyircinin gözüne: giyimden, müziğe ve saç modasına değin.

Değişmeyen tek şey, Zac’in Noel Gecesi’ne rastlayan doğum günleri için bütün ailenin bir arada olma geleneği. Pink Floyd’dan Rolling Stones’a Patsy Cline’dan Jefferson Airplane’e, David Bowie’den Charles Aznavour’a, Elvis Presley’den Roy Buchanan’a kadar unutulmaz bir müzik ziyafeti yaşıyoruz.

Filmde Zac DJ rolünde ve yönetmen de film için çok doğru parçaları seçmiş ve özellikle filmdeki motosiklet kazası sahnesini muhteşem çekmiş. Filmde tecrübeli oyuncu Michel Côté’nin oyunculuğu tartışılmaz ancak bu kadar genç yaşına rağmen en iyi erkek oyuncu dalında bir sürü ödül toplayan Marc-André Grondin’e hayran olmamak elde değil.

Aynı zamanda filmde erkek kardeş Raymond rolünü üstlenen Pierre-Luc Brillant ve anne Danielle Proulx göz dolduruyorlar.

Filmi sıkılmadan izlerken bizim toplumumuzla ters düşen birçok yanı olmasına rağmen bazı anlarda “bizdeki gibi” diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Gençlerin filmden sonra “shotgun” yapmaya çalışmayacaklarını ümit ediyorum.

……….

İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘C.R.A.Z.Y’, Kanada’nın en önemli ulusal ödülleri olan Jutra Ödülleri’ne damgasını vuran; en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu (hem baba hem de Raymond rolünü oynayan iki oyuncusu birden), en iyi yardımcı kadın oyuncu dâhil 14 ödülün sahibi olmuştu.

Kanada’nın Oscarları sayılan Genie ödüllerinde “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Orijinal Senaryo”, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ve “En İyi Kostüm” ödülleri de dâhil olmak üzere 10 ayrı dalda ödüle layık görülen “C.R.A.Z.Y.”, aynı zamanda senenin en çok seyirci toplayan Kanada filmine verilen Golden Reel Ödülü’nü ve 2005’te AFI Los Angeles Film Festivali Seyirci Ödülü’nü kazandı. Vancouver Film Eleştimenleri en iyi film, en iyi aktör, en iyi yardımcı kadın ve en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerine sahip oldu.

Yazan: reyan yüksel
Not: Aşağıda, filmdeki parçaların isim ve söyleyen listesiyle, Patsy Kline’ın söylediği Crazy parçasının orjinalini bulabilirsiniz.

………..
BACK IN BABY’S ARMS Patsy Cline

I FALL TO PIECES Patsy Cline

CRAZY Patsy Cline

EMMENEZ-MOI Charles Aznavour

HIER ENCORE Charles Aznavour

BROTHER LOUIE The Stories

MAMBO JAMBO Perez Prez Prado - King of Mambo

SHINE ON YOU CRAZY DIAMOND Pink Floyd

GREAT GIG IN THE SKY Pink Floyd

SPACE ODDITY David Bowie

SYMPATHY FOR THE DEVIL The Rolling Stones

THE MESSIAH WILL COME AGAIN Roy Buchanan

WHITE RABBIT Jefferson Airplane

WHY CAN’T WE LIVE TOGETHER Thimmy Thomas

TOUT ECARTILLÉ Robert Charlebois

SANTA CLAUS IS BACK IN TOWN Elvis Presley

MINUIT CHRÉTIEN Petits Chanteurs du Mont-Royal

CAROL OF THE BELLS Petits Chanteurs du Mont-Royal

DEL ELISIR MIRABILE / ELISIR D’AMORE Petits Chanteurs du Mont-Royal

NINE SILI NEBESNIYE / ANCIENT ECHOES Chorovaya Akademia / Alexander Sedov

CRAZY (Patsy Cline)

Written by Willie Nelson
Crazy… I’m crazy for feelin’ so lonely
I’m crazy… crazy for feelin’ so blue
I knew you’d love me as long as you wanted,
And then someday, you’d leave me for somebody new
Worry… why do I let myself worry?
Wonderin’ … what in the world did I do?
Oh, crazy… for thinkin’ that my love could hold you
I’m crazy for tryin’, and crazy for cryin’
And I’m crazy for lovin’ you
Crazy… for thinkin’ that my love could hold you
I’m crazy for tryin’, and crazy for cryin’
And I’m crazy for lovin’ you

Suçlu Çocuk Girdabı: Tanrı Kent {2002; Cidade de Deus} – Fernando Meirelles

Kasım 28, 2008 by  
Filed under Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

Koca bir girdap Tanrı Kent. 80′li yıllarda Rio’nun en tehlikeli bölgesi haline gelen Tanrı Kent aslında yoksulları kent merkezinden uzaklaştırmak için 60′larda inşasına başlanan bir mahalle; doğdukları andan itibaren çocukların birer suçluya dönmeleri gereken bir getto. Farklı bir dönüşüm neredeyse imkânsız, orada doğanlar ya uyuşturucu satıcısı, ya çete savaşçısı ya da katil olmak zorunda; çünkü itilmişler girdaba ve batmamak için batırmak kural olmuş. Bu imkânsızlığın arasından Buscape (Rocket) sıyrılmayı başarıyor. Aslında bu sıyrılma tamamen tesadüf ve genel yapısının zayıf, ruh halinin suç işlemeye eğilimli olacak kadar cesur olmamasından ve küçük yaşta motel soygunundan sorumlu olan kişilerden biri olan ağabeyine verdiği sözden kaynaklanıyor.

Rocket, fotoğrafçı olma hayalleri kurar ve bir makinesi bile yoktur ve de bunun için bir markette çalışır. Film, Rocket’in anlatımıyla gettoda yaşanan çeteler savaşını ve çocukluklarında arkadaş olan Rocket ve Ze’nin seçtiği iki ayrı yolu anlatıyor. Acımasız, akıllı ve hırslı bir çocuk olan küçük Ze ise 60’larda henüz altı yaşından itibaren işlediği cinayetlerle öldürmenin tadına varmıştır, 80’lerde tüm uyuşturucu çetesini yönetir ve çok para kazanmaktadır. Ze’nin çılgınlık derecesinde işlediği cinayetlerde onu ne yerli halkın ne de polisin durdurma gibi bir girişimi yoktur.

Soygunlar, katliam derecesinde cinayetler, kokain ve silah ticareti. Kartpostallarda gördüğümüz Rio de Janerio değil burası. Yoksulluğun iliklere işlenen anlatımı, küçücük çocukların bir gün getto patronu olabilmek ve bu uğurda suç işlemek için neredeyse kana susamışlığı 60’lardan 80’lere bir ressamın fırça darbelerinin inceliği ve gözlemciliği, bir fotoğrafçının sabrı, yalınlığı ile anlatılıyor.

Filmlerde görmeye alıştığımız çizgisel kurguları yok, hatta bazen neredeyse filmi bir belgesel izler gibi izliyoruz. Kameranın kullanımı ve flashbackler, kısa ve vurucu planları, özenli çerçeveleri, aynı sahneyi farklı açılardan farklı zamanlarda tekrarlaması yönetmenin ustalığını ortaya koyuyor. Küçücük ve aslında oyunculuk deneyimleri olmayan 200 çocuğa bakıp “Aslında oynamıyor bunlar orada yaşıyorlar.” demeniz de bence hem o küçücük çocukların ve hem de yönetmenin başarısı.

Filmin temel aldığı kitabın yazarı Paulo Lins, Tanrı Kent’te büyümüş ve Rocket gibi o da bir şekilde kendisini bataklıktan kurtarmayı başarmış. Filmin kısmen Brezilyalı fotoğrafçı Wilson Rodriguez’in yaşamına dayandığı belirtiliyor. Filmin içerdiği yoğun şiddeti eleştirenlere Fernando Meirelles’in perdeye yansıttığı gerçeklerden daha vahim olayların yaşandığını hatırlatalım:

1986–1996 yılları arasında Rio’ nun gecekondu mahallerinde yaşayan tam 6.000 çocuk öldürüldü. Yapılan soruşturmalarda sokak çocuklarının yaptığı hırsızlıklardan bıkan dükkân sahiplerinin, polisleri kiralayıp bu çocukları öldürttüğü ortaya çıktı.

……….

Cidade de Deus, 2003 yılında BAFTA’da “en iyi kurgu”; 2002 yılında da Marakeş’te “en iyi yönetmen”; Havana’da “Büyük Mercan”, “FİPRESCİ”, “en iyi erkek oyuncu” (tüm erkek oyuncular); “en iyi görüntü”, “en iyi kurgu” ödüllerine ve AFI Fest İzleyici Ödülü’ne layık görüldü.

Yazan: reyan yüksel

_____________________________________________________

KÜNYE:

Cidade de Deus / City of God (Tanrı Kent)

Yönetmen: Fernando Meirelles

Görüntü Yönetmeni: César Charlone

Senaryo: Braulio Mantovani

Müzik: Ed Cortés, Antonio Pinto

Oyuncular: Matheus Nachtergaele (Sandro Cenoura), Seu Jorge (Mane Galinha), Alexandre Rodrigues (Buscape), Leandro Firmino da Hora (L’ilze Pequeno), Philippe Haagensen (Bene), Douglas Silva (Dadinho), Jonathan Haagensen (Cabeleira).

Web sitesi: http://www.cidadededeus.com.br

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »