SanatLog yazılarına abone olunYazılar RSSSanatLogYorumlar RSS

Genovese Sendromu

gösterime girdi.

Alan Moore’dan daha önce araklanan “” gibi, bu uyarlama da çok tartışılacağa benziyor. “” ile çoğu kişinin antipatisini kazanan yönetmen bu defa eşeğini sağlam kazığa bağlamış ve kitaba bire bir sadık kalmış (diyorlar). Görünen o ki okuyucular, kült statüsüne erişmiş grafik romanların sinemaya uyarlanmasına iyi gözle bakmıyor. Hele ki Alan Moore gibi popüler kültürün her türlüsüne karşı çıkan bir put yıkıcının romanının, kendisiyle dalga geçercesine popüler sinema ürünü haline getirilmesi, nasıl bir zekânın ürünüdür ben karar veremedim. Bir Matrix vakası daha yaşıyoruz galiba; kendi kendini yalanlayan ve aktarmak istediği öğretiyi nötrleyen bu filmde aslında süper olmayan süper kahramanlar anlatılıyor, süper dijital efektlerin eşliğinde?!!!

Roman (bence öyle, için fazla ciddi bir ürün çünkü), “Who watches the Watchmen (Gözcüleri kim gözleyecek?)” sorusu üzerine kurgulanmış bir etik manifesto. Amerika’nın, kitleleri yönlendirmek için yarattığı kusursuz ve örnek karakterleri yeryüzüne indiriyor ve onları sıradanlaştırıyor. Bu “gözcüler” her şeye o kadar müdahiller ki, dünyanın polisliğini yapmayı bırakın, Amerika’nın başkanını bile seçme şerefine nail oluyorlar. V for Vendetta’da İngiltere’nin faşist rejim altında çürümesini eleştiren Moore, bu romanında elini Amerika’ya uzatıyor. “Rambo” filmlerinden alışkın olduğumuz tek kişilik ordu figürler hayatımız üzerinde söz sahibiler. Peki, bunları kim denetleyecek? Yanlış yapmaları nasıl önlenecek?

Öykü nostaljik bir havada seyrediyor. Yazıldığı dönem 1986–87 yılları ve o zaman 12 fasikül halinde yayınlanmış. Eski bir süper kahramanlar grubundan bahsediliyor. “Minutemen” adlı bu örgütte şu kişiler var:

Nite Owl (I) (Hollis Mason)
Silk Spectre (I) (Sally Juspeczyk, daha sonra kökenlerinden utandığı için soyadını Jupiter olarak değiştiriyor.
Captain Metropolis (Nelson Gardner)
Hooded Justice (bu maskeli kahramanın Rolf Muller olduğu tahmin ediliyor)
Mothman (Byron Lewis)
Dollar Bill
Silhouette (Ursula Zandt)

watchmen karakterleri

Bu karakterler görevlerini bitirip emekli olmuş şahıslar ve romanda arada bir isimleri zikrediliyor. Hollis Mason’un anılarını anlattığı “Under the Hood” adlı romanında (Bu tabii ki bir kurgu. Öykü içinde öykü konseptini en gerçekçi haliyle yansıtan Alan Moore ayrıntılı anlatımıyla böyle bir roman yaratmış.) bu karakterlerin en gizli sırları ifşa ediliyor.

Watchmen’in başkarakterlerini oluşturan yeni grubun adı ise “Crimebusters”. Minutemen’in geleneğini sürdürmeyi amaçlayan bu örgüt:

The Comedian (Edward Blake)
Rorschach (Walter Kovacs)
Ozymandias (Adrian Veidt)
Doctor Manhattan (Jon Osterman)
Silk Spectre II (Laurel Juspeczyk)
Nite Owl II (Dan Dreiberg)’den oluşuyor.

Bu kadar karakteri size yardımcı olması için verdim. Filmi izlerken elinizde bir rehber olsun. Roman, aslen bir polisiye şeklinde ilerliyor. Komedyen’in gizemli bir biçimde öldürülmesinin ardında karanlık bir komplo sezinleyen arıza adam Rorschach, hem adım adım bu gizemi açıklığa kavuşturuyor hem de diğer karakterleri bizlerle tanıştırıyor. Olay örgüsü içinde asıl kilit kişi Komedyen olsa da benim derdim bu şahıs: Rorschach.

rorschach

Sorunlu çocukluğunun izlerini antisosyal kişiliğiyle yanında taşıyan Kovacs’ın yolu psikiyatri kliniğinden de geçiyor. Çünkü toplumun dejenerasyonundan rahatsızlık duyuyor ve insanların ilgisiz kaldığı vakalarda kendi kurallarını uyguluyor. Burada kendisine gösterilen mürekkep lekeleriyle (Rorschach testleri) serbest çağrışım yapması isteniyor. Adını işte buradan alıyor; yüzünde duygu durumuna göre değişen lekeler olan bir maske takıyor. Bu maskenin kumaşı Kitty Genovese’in elbisesinin bir parçasıdır aslında.

Zavallı Kitty Genovese… 1964′te suç kayıtlarına geçen gerçek bir olayın kurbanı olan 20′li yaşlardaki bu kız; New York’un göbeğinde, otomobilinden inerek apartmanına doğru yöneliyor. Tam o esnada bir sapık yaklaşıyor ve kızı sırtından 2 defa bıçaklıyor. Kız “İmdat! Beni bıçakladı!” diye bağırıyor fakat etraftaki komşulardan bir kişi bile müdahalede bulunmuyor. İzbe bir yer değil, etraf apartmanlarla dolu… Daha sonra verilen ifadelerden bir komşunun penceresini açıp “Kızı rahat bırak!” diye haykırması nedeniyle korkan sapığın kızdan uzaklaştığı aktarılıyor. Fakat kız yerde kanlar içinde ve yardımına kimse koşmuyor. Kitty, sürünerek apartmana giriyor. Sapık, kimsenin müdahale etmediğini görünce birkaç dakika sonra kızı tekrar yakalıyor. Apartman boşluğunda kızı daha da bıçaklayıp tecavüz ediyor! Görgü tanıklarının ifadesiyle bir komşusunun kapısını açtığı halde hiçbir şey yapmadan tekrar kapattığı öğreniliyor. Kız hala ölmüyor. Aklı geç çalışan biri polisi arıyor. Fakat zavallı Kitty Genovese, hastaneye yetişemeden ambulansta can veriyor!

kitty genovese sylvia marie likens

Amerika halkı bu korkunç olayla derinden sarsılıyor. Polis kayıtlarında her kafadan başka ses çıktığı, zanlının herkes tarafından farklı tanımlandığı, fakat tüm olayların sürdüğü yarım küsur saat boyunca bir Allah’ın kulunun polisi aramadığı rapor ediliyor. Sosyologlar, psikologlar bu bigâneliği açıklayacak kelime bulamıyorlar. Onlarca görgü tanığı, suçunu işlemesinde sapığa seyirci kalıyor, ne denebilir ki? İşte bu vaka, halkbilimci literatürde “Genovese Sendromu” olarak tanımlanıyor. Bir tür “Sorumluluk karmaşası”…

Bir daha; 26 Ekim 1965’te Indianapolis polis servisi, bir kızın öldürüldüğüne dair bir telefon alıyor. Telefondaki henüz erkekleşmemiş bluğ çağındaki oğlan sesi, ölü bedeni bulduğu 3850 East New York sokağını tarif ediyor. Polisler, ihbarcının tarif ettiği kulübeye vardıklarında, bodrumda, 16 yaşındaki Sylvia Marie Likens’in çürümeye başlamış cesedini buluyorlar. Çürüklerle ve küçük kesiklerle dolu vücutta daha sonra yapılan araştırmalarda 100′ün üzerinde sigara yanığı tespit ediliyor. Ciltte yaygın olarak tamamen soyulma bölgeleri haricinde göğsünde “3” yazısı göze çarparken en dikkat çekici yazı zavallı kızın göbek bölgesinde: “Ben fahişeyim ve bununla övünüyorum!”

Araştırmaların sonucunda 11–12 yaşları arasında kız ve oğlanlardan oluşan bir grup ve bunlara liderlik yapan 37 yaşında bir kadın sorumlu bulunuyor. Kadının adı Gertrude Baniszewski olarak kayda geçiyor. Sylvia ve 15 yaşındaki kızkardeşi Jenny Fay Likens, Temmuzdan beri Bayan Baniszewski’nin yanında kalıyorlarmış. Jenny’nin, çocuk felci nedeniyle bacakları tutmuyormuş ve değneklerle yürüyormuş. Kızların anne babası karnavalda çalıştıkları süre boyunca çocuklarını, Bayan Wright olarak tanıdıkları Bayan Baniszewski’ye emanet etmişler.

the girl next door 1 an american crime 1

Bu konuyu edinmiş aynı tarihli iki film var: “ (Yön: Gregory M. Wilson, ABD 2007)” ve “ (Yön: Tommy O’Haver, ABD 2007, Oyn: Ellen Page, Catherine Keener, James Franco…)”. İlk filmin oyuncuları tanınmış değil. Olayların geçtiği tarihin ve karakterlerin gerçek olayla ilgisi yok; daha serbest bir uyarlama. İkinci film ise görüldüğü üzere star oyuncularıyla göz dolduruyor. Ve gerçek olaya daha sadık kalınmış. Fakat karakter çözümlemelerine girişilirken cani kadınla biraz fazla empati kurulmuş. Hani neredeyse haklı bulucaz kadını! Benim tercihim, her ne kadar gerçek olaydan uzaklaşsa da, ilk filmdir. Genç kıza yapılan işkenceler, etrafın ve komşuların buna seyirci kalması; hatta bilakis katkıda bulunması gerçekten asap bozucu bir şekilde anlatılmış. Film bittikten sonra kendinizden nefret ediyorsunuz.

the girl next door 2

Evlerinde kaldıkları, dul ve fakir kadın tarafından bodruma kapatılarak işkence gören, aç ve susuz bırakılan genç kızın dramını asıl katmerlendiren; bu bahsettiğim “çevrenin duyarsızlığı”. İşkence edilen kızın çığlıklarını duyan komşular en fazla “aa yeter artık, bu ne gürültü” diyorlar. Bir din adamı bile, bir şeylerden şüphelendiği halde arkasını araştırmıyor. İşkencelerde annelerine yardım eden evin küçük çocuklarını bir tarafa bırakın, mahalledeki kız ve erkek çocuklarının yaptıklarını açıklayacak bir söz bulamıyorum. Zaten kendileri bile mahkeme ifadelerinde “bunları neden yaptığımı bilmiyorum” diyorlar. Böyle bir “düşene bir tekme de sen at” toplu psikolojisi! Bodrum zemininde yatan yarı ölü, savunmasız bir kız neden tekmelenir, neden yumruklanır? Filmin adından da (Amerikan Suçu) aşikâr Amerika’nın şu izolasyon problemi kendilerini de rahatsız ediyor herhalde. Konforlarını bozmamak için üç maymunu oynayan, sürü psikolojisini uygularken kendilerini çabucak koyveren, daha sonra da birlik beraberlik masalları anlatan bir ulusun hangi zihniyetle bir arada bulunduğunu açıklamak çok kolay. İnsanlığını, ruhunu kaybettiği nokta bu olmalı. Güvensizlik ve bencillik hisleriyle kapandıkları yuvalarına gelen en küçük tehditte şuurlarını kaybediveriyorlar. Ya bizim toplumumuz? Kaçımız, komşusu karısını döverken polisi arıyor? Hangi görevli sokak ortasında kocası tarafından bıçaklanan kadın için müdahalede bulundu? Bir zamanlar gazetelerin üçüncü sayfasını dolduran, şehirli magandalarca, sabaha kadar, kızlı erkekli tecavüze uğrayan kiracıların çığlıklarına hangi komşu yanıt vermişti?

an american crime 2

Rorschach… Bir sorgulama masasında, yüzünde bereler var. Geçmişte yaptığı illegal bir olay hatırlatılıyor kendisine. Küçük bir kız kaçırılmış fidye için fakat yanlışlıkla zengin bir adamın değil fakir birinin küçük yavrusu… Rorschach, söz konusu bir çocuk olduğu için, kişisel olarak soruşturmayı üstleniyor ve çocuk hırsızının peşine düşüyor (çocukluğunda ne yaşamıştır?). Batakhanelerde birkaç adamı hırpalıyor, biraz kötü hırpalıyor. Ve sonuncusu, suçlunun adını veriyor. Şehir dışında bir döküntü evde, sobanın içinde yanık kumaş parçaları keşfediyor Rorschach. Çiçekli, küçük bir kızın üzerinde taşımaktan hoşlanacağı türden bir kumaş. Arka kapının dışında bir şeyler yiyen ve açlıkları bastırıldığı için yarı neşeyle güreşen köpeklerin sesini duyuyor. Pencereden baktığında, maskesindeki lekeler şiddetle kasılıyor. Köpeklerin paylaşamadıkları kemikler küçük bir insana ait! Hızla eline geçirdiği baltayı, bir köpeğin kafasına indiriyor ve hayvanın beynini ortaya çıkaracak denli ikiye yarıyor. Sorgulanırken kendisine gösterilen mürekkep lekelerinde işte bu köpeğin parçalanmış kafasını görüyor. Fakat neyi çağrıştırdığı sorulduğunda yalan atıyor.

rorschach mürekkep testi

Gösterimdeki hayatımız bir Amerikan filmi. Anlatılan bir Amerikan suçu. Lütfen mürekkep lekelerinde ne gördüğünüz konusunda kendi kendinizi kandırmayın. Orada parçalanmış bir köpek kafası var…

Yazan:

Bağımsız Sinemacı: Abel Ferrara

Amerikan bağımsız sinemasının ilginç isimlerinden biri olan Abel Ferrara ülkemizde fazla tanınan bir yönetmen değil. -Bildiğimiz kadarıyla sadece tek bir filminin DVD’si piyasaya sürüldü- Değişik türlerde çevirmiş olan Abel Ferrara’nın filmlerinin ortak özelliği hemen hepsinin çok rahatsız edici olması, büyük bir sıkıntı ve kasvet duygusu içermesidir. İtalyan asıllı sinemacı filmlerinde Amerikan toplumunun kaygılarını, endişelerini ve kabuslarını dile getirmiştir. Ve diğer bir büyük sinemacı kadar derinlikli olmasa da bazı filmlerinde içinde yaşadığı ülkenin arka sokaklarının, kenar mahallelerinin sefaletini, çürümüşlüğünü, yozlaşmışlığını ve kokuşmuşluğunu bir yumruk gibi yüzümüze çarpan sertlikte ve acımasızlıkla anlatır. Onun filmleri o kadar karamsar ve tedirgin edicidir ki; kimi seyirciler bu filmlere katlanamayabilir ve izleyemeyebilirler. Bu yüzden Abel Ferrara filmleri her seyirciye göre değildir. Bu filmleri izleyebilmeniz için sağlam sinirlere sahip olmanız ve dayanıklı olmanız gerekir.

1979′da ilk filmini çeker. The Driller Killer (Matkap Katili) adlı gore korku filminin başrolünde kendisi oynamaktadır. Son derece vahşi ve kanlı sahneler içeren bu istismar filminin ardından esas ününü ve ilk çıkışını 1981′deki Angel of Vengeance (Ms .45 - İntikam Meleği) adlı filmle yapar. Tecavüze uğrayan genç bir kızın erkeklerden öç almasını içeren bu film de bir korku filmidir. -Bu film bazı meraklıları için kült film statüsüne erişmiştir- Daha sonra birkaç TV filmi ve 80′li yılların ünlü polisiye dizisi Miami Vice’ın birkaç bölümünü yönetir. Bunların ardından başrolünde Peter Weller’in olduğu (Robocop’daki robot polisi oynayan aktör) Cat Chaser (1989) isimli bir kara film çeker (Ne yazık ki bu film hakkında bilgim yok). Başrollerinde Christopher Walken ve Wesley Snipes’ın oynadığı King of New York’un (1990, New York Kralı) ardından başrolünde Harvey Keitel’in oynadığı Bad Lieutenant’ı (1992, Haşin Polis) yönetir. Bu film Ferrara’nın en iyi filmidir ve çoğu kişi tarafından en önemli filmi olarak kabul edilir. Ancak bu film son derece itici ve sert sahneler içerir; o yüzden pek çok yerde -ülkemiz dahil- sansüre takılır (Show TV on sene kadar önce bu filmi kuşa çevirerek bir kaç kez yayınlamıştı.).

1993 yılında, başrollerini Harvey Keitel ve Madonna’nın paylaştığı Dangerous Game’i (Tehlikeli Oyun) çeker Ferrara ama film fazla ses getirmez. Aynı yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan Body Snatchers (Vücut Parçalayıcılar) adlı filmi yönetir. Bu film Don Siegel’in 1950 tarihli ünlü bilim kurgu-korku filmininüçüncü ve çok başarılı bir yeniden çevrimidir. -Bu film kendi türünde zirvededir-

1995 yılında en kasvetli ve rahatsız edici filmi olan The Addiction (Tutku) isimli siyah beyaz, tüyleri diken diken eden vampir filmini çeker.

the addiction

Sonraları bizde en bilinen filmleri olan, başrollerinde yine Christopher Walken ve Isabella Rosselini’nin olduğu The Funeral (1996, Cenaze Töreni) adlı mafya filmi ve uyuşturucu bağımlılığı ve şizofreni hakkındaki, başrollerinde Dennis Hopper, Beatrice Dalle ve ünlü manken Claudia Schiffer’ın  oynadığı Blackout (1997, Karartma) filmleri gelir.

the funeral

1998′de şizoid bilim kurgu filmi New Rose Hotel (başrollerde Willem Dafoe, Asia Argento ve Christopher Walken) ve 2000′lerde ‘R Xmas (2001), başrolünde Juliette Binoche’un oynadığı Mary (2005, Meryem) adlı mistik fantastik film (bu film üç sene önce İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti) ve son olarak geçen yıl yine İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Go Go Tales (Striptiz Hikayeleri) -ki bu film kişisel görüşüme göre yönetmenin en başarısız ve niteliksiz filmidir; sıradan bir kara mizahtır- adlı filmleri çeken Abel Ferrara’nın filmografisi her bünyeye göre değil, görüldüğü gibi. Ancak içinde yaşadığımız dünyanın ne denli zalim ve acımasız olduğunu büyük bir sinemasal ustalıkla izlemek, düşünmek ve hayata daha farklı gözlerle -yenilenmiş, farklılaşmış insan olarak- bakmak istiyorsanız ve sinema sizin için sadece bir eğlence aracı değilse ne yapıp edin bu usta sinema adamının filmleriyle tanışın. Dünyaya bakış açınızın değiştiğini göreceksiniz.

(Not: Abel Ferrara filmlerinin çoğunun senaryosunu Nicholas St. John isimli şahıs yazmıştır. Bu şahıs kimi kaynaklara göre Ferrara’nın en yakın arkadaşı, kimi kaynaklara göre ise yönetmenin kendisidir.

Ayrıca bu önemli bağımsız yönetmenin Mary dışındaki filmlerini de yasal olarak DVD raflarında görmeyi diliyoruz.)

Yazan: Ömer Ziya Özkam

Peri Fotoğrafları ve Ölümün Ötesi

Masada bekliyorum,
Ve sızlanan yabancıların ellerini tutarak,
Seni bekliyorum
Grubumuza katılmanı.

Def şıngırdıyor,
Medyum inleyip saçmalıyor.
Dâhil olamıyorum
Halkayı bozuyorum.

Şu an bu adamın
Gitmesini istiyorum.

Bir öpücükle
Anahtarı geçirdim
Ve dilini hissederek
Muzip ve teslim alan.
Tükürüğün
Hala dudağımdayken,
Suya daldın.

O ve ben odadayız
Bizimle birlikte olduğunu kanıtlamak için.

Sadece senin ve benim bildiğimiz bir kodu kullanıyor.
Onun bir becerisi değil.
Bu senin sihrin.

İnsan kuyruklarını yakaladım,
Seni gözleyen,
Yanlış bir şey yapmanı dileyen.

Herkes başaramayacağını düşünür
Ama her seferinde,
Kurtulursun:

“Rosabel inan,
Sonsuzluk bile
Houdini’yi tutamaz!”

“Rosabel, inan!”

Camın gerisindeki
Nefes alışını izledim.
(“Sonsuzluk bile- -“)
Bağlanmış ve boğulmuş,
Her zamankinden daha solgun.
(“- -Houdini’yi tutamaz!”)

Hayatın boyunca
Aklımda kalan tek şey- -
Seni sudan çıkardık!
(Houdini!)

Sen (“Hou-di-ni…”)
Ve ben
Ve Rosabel inanıyor.

(Çeviren: Wherearethevelvets)

Houdini’yi dinlemek için tıklayınız

…………………………………………….

Yazıya neden bir şiirle başladım? Aslında bu bir şiir değil; ’un ünlü sihirbaz Houdini için yazdığı şarkının sözleri. Şarkıcı, kendini Houdini’nin eşiyle özdeşleştirip, onun ölümünden sonra gerçekleştirilen seanslarında hissettiklerini anlatmaya çalışıyor.

(gerçek adı Ehrich Weiss, 1874–1926), dünyaca ünlü, belki de tarihin en büyük gösteri üstadı. Açılması imkânsız kilit ve zincirlerle bağlanarak girdiği su dolu tanklardan, boğulmadan ve tüm kilitlerinden kurtularak çıkıyor; izleyiciler de küçük dillerini yutuyorlar. Bu gösteriyi yapan kişilere “kaçış ustası” (escapologist) denir.

Tabii işin içinde asla sihir yok. Tam bu sırada gösteriye sevgili ve biricik eşi Bess dâhil oluyor. Her tehlikeli gösteriden önce; eşini belki bir daha göremeyecek olan Bess, son bir öpücük istiyor. Ve işte bu öpücükle ağzındaki gizli anahtarı Houdini’nin ağzına geçiriyor! Bundan sonra Houdini’ye kalan, kısa bir sürede tüm kilitleri açarak boğulmadan tanktan çıkmak. Kate Bush, şarkısında bundan bahsediyor ve hatta albümünün kapağında da bu “anahtar geçirme” sırrı sahneleniyor.

Şarkıda bahsedilen başka bir husus var; galiba son gösteride işler pek yolunda gitmemiş! Bu gösteri sırasında hayatını kaybeden Houdini’nin otopsisinde ölüm sebebi peritonit (karın zarı iltihabı) olarak raporlanıyor. Çok garip, Houdini gösteriden önce bir gençle dövüşmüş ve bu esnada karnına sert bir yumruk almış. Bunun sonucu appendiksi patlayan Houdini, akut batın semptomları gösteriyor; ateşi 40 dereceyken gösteriye çıkıyor. Karısı üstüne düşen görevi yerine getirdiği halde kocası tanktan çıkamıyor. Panikle camdan tankı kıran görevliler, ölümün eşiğinde kendinden geçmiş sihirbazı çıkarıyorlar. Maalesef Houdini hayatını kaybediyor. 1953 tarihli Hollywood filmi “Houdini” (Tony Curtis, Janet Leigh. Yön: George Marshall) sihirbazın hayatı ve erken ölümü hakkındaki en iyi filmlerden biridir.

Peki, inanması istenen “Rosabel” kimdi? Bu aşamada Houdini’nin özel hayatına biraz daha değinmek gerek. Harry, ispiritizmacıydı (spiritualits), bu konuda yapılan çalışmaları yakından takip etmişti. Bununla ilişkili olarak ölüm sonrasıyla ilgilenmiş ve ruhlarla iletişime geçmek için çeşitli oturumlar düzenlemişti. Kendi ölümünden sonra da öteki dünyadan gelerek eşiyle bağlantı kurabilmesi için, henüz hayattayken bir parola bulmuşlardı. Eşinin onu tanıyabilmesi için “Rosabel, inan” diyecekti. Böylece Bess, seanslar sırasında medyumun ağzından çıkan kelimelerin gerçekten kocasının ruhuna ait olduğundan emin olacaktı. “Rosabel, inan!” sözcükleri anlamsızdı ve bir yazarın kitabından, gelişigüzel seçilmişti. Bu yazar, Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısı ünlü Sir Arthur Conan Doyle idi!

Konuyu biraz farklı bir yöne çekmek istiyorum. Hem şarkı sözünü biraz olsun anlamlandırdık hem de Viktoryen dönem ve I. Dünya Savaşı esnasında popüler olan spiritualizme konuyu getirdik. Hazır buradayken, okuduğum ve çok beğendiğim bir kitabı tanıtayım: (In The Tenth House / Yazar: Laura Dietz — Doğan Kitap, 2008). Viktoria İngilteresi’nde geçen öyküde spiritualizm ve psikiyatri karşı karşıya getiriliyor. Dönemi ve dönem adetlerini oldukça ayrıntılı işleyen romanda, sosyetede hızla ünlenen bir kadın medyum ve onu bir vaka olarak tanımlayan ve hırsla tedavi etmeye çalışan genç bir psikiyatristin üzerinde yoğunlaşırken; zihnin, dinin ve bilimin sınırlarının daha da görünmez olduğu tehlikeli sularda dolaşıyor. Kâr amaçlı düzenlenen sahte seanslar, cemiyet kanunlarıyla hareketleri kısıtlanmış kadınların, bir anlamda kaçış yolu olurken; ablası ve annesini bu yolda kaybetmek istemeyen doktor, tüm bu safsataları nöroz olarak yorumluyor. Fakat psikiyatrinin henüz tam kuvvetlenmediği bir zamanda geçen roman, bu alandaki eksiklikleri çarpıcı bir şekilde sunarken; öteki âlemden gelen ruhlarla iletişimin telkine dayalı olması nedeniyle küçümsenmesini, nöroz tedavisinde de telkin yöntemini kullanan modern bir bilimin ikiyüzlülüğü olarak sorguluyor.

Teosofi, temelleri tarafından atılmış, dini felsefe ve kaynaklı, Viktoryen dönemde birçok yandaş toplamış bir doktrindir (Viktoryen dönem, başlıbaşına bir yazı çıkaracak kadar çok malzemeye sahip; bunu bir kenara not etmeliyim). Öteki âlemle iletişime geçen doğuştan yetenekli (!) medyumlar bir bir başgösterirken, bir yakınını kaybetmiş melankolikler veya içlerindeki boşluğu bu yeni inisyasyonla doldurmaya çalışan eli açık vatandaşlar evlerinde ruh çağırma seansları düzenlediler. Masaların altına kurulan düzeneklerle çeşitli telekinetik illüzyonlar sergilenirken, medyumlar gözlerini deviriyor, ruhlarla iletişim kurduklarını işaret eden titreme nöbetleri geçiriyorlardı. Fotoğrafın icadıyla birlikte, bu dünyaya ait olmayan cisimler, sözümona kanıtlarla seyirci önüne sunuldu. Bir aile fotoğrafına, yeni kaybedilmiş bir üyenin flu görüntüsü eklendi ve çeşitli oturumlarda sergilendi. Hatta Houdini’nin kendisi de bu “fotoğraflanan ruhlar”la ilgilendi.

Bunlara inanmak veya inanmamak size kalmış. Fakat dişil ışık tanrısı orijinine geri döndürdükleri Şeytan’a inanan Luciferciler; fotonu bedenin yapıtaşı kabul ettiklerinden, tinsel varlıkların bu ışıktan kaynaklandığını belirtmiş; bu gibi doğaüstü fenomenlerin gerçekliğinin altını çizmişlerdir. Bazı seanslarda, bilim adamlarını bile hayrete düşüren ektoplazma (medyumun veya inisyasyona geçmiş kişinin ağzından veya başın diğer deliklerinden sızdığına inanılan amorf madde veya homunkulus da denen ilkel insancık) aktivitesini doğrulayan Luciferciler, Viktoryen dönemin değil, modern dünyamızın bir ürünüdür. Modern insan her türlü inancın karşısında objektivitesini korumalıdır; benim hiçbir şeye inancım olmadığından problemim de yok tabii.

Bu paranormal aktivitelere inanan bir kişi daha konumuz dâhilindedir: Sir Arthur Conan Doyle. Eşini, oğlunu, yeğenlerini ve kardeşlerini kısa aralıklarla ard arda kaybeden yazar, yoğun bir depresyona girmiş ve kurtuluşu ispiritizmayla bulmuştur. Erken kaybettiği sevdikleriyle, ruh çağırma seanslarında iletişim kurarak yüreğini ferahlatmış; kendisi gibi ispiritizmacı Houdini ile de yakın arkadaş olmuştur.

Sihirbazın ölümünden sonra, eşi Bess ile seanslar düzenlemiş, Houdini’nin ruhunu çağırmışlardır.

Olay, 1917’de 16 yaşındaki Elsie ve 10 yaşındaki Frances’in başının altından çıktı. Kuzen olan bu iki küçük kız, Elsie’nin babasının fotoğraf makinesiyle perilerin resimlerini çektiklerini söylediler. Beş fotoğraftan oluşan bu serinin ilk fotoğrafında Frances dans eden perilerle, ikincisinde Elsie bir bahçe ciniyle görüntülenmişti. Frances ve zıplayan peri, Elsie’ye çiçek veren peri ve güneşlenen periler diğer fotoğrafların temasıydı. Elsie’nin annesi Polly, ki kendisi de okült bilimlere meraklıydı, bu fotoğrafları 1919’da bir Teosofi toplantısında sundu. Fotoğraflar 1920’deki Teosofi konferansında fenomen haline geldi. Küçük kızlar bu perileri, yaşadıkları kasaba olan Cottingley’de gördüklerini söylediklerinden fotoğraf serisine “Cottingley Perileri“ adı verildi.

Sir Arthur Conan Doyle, katıldığı konferansta gördüğü bu fotoğraflara derinden inandı. Sherlock Holmes öykülerinin de yayınlandığı Strand Magazine’de bu fotoğraflara yer verdi. 1921’de “The Coming of the Fairies” adlı bir hikâye bile yayınladı. Maalesef, kızlar 1981’de fotoğrafların sahte olduğunu itiraf ettiler ama perileri gördükleri konusundaki ısrarlarından vazgeçmediler. Günümüzde şehir efsaneleri, periler ve öteki âlemle ilişkileri hakkındaki inanışları hâlâ taze tutmaktadır; arka bahçesinde garip şekilli yaprak grupları bulan kişiler, paranormal konuları işleyen dergilere vaka olabilmektedir.

1997 tarihli “FairyTale: A True Story” (Yön: Charles Sturridge) adlı film de bu iki kızın sırrını keşfetme peşine düşen Arthur Conan Doyle (Peter O’toole) ve Harry Houdini (fizik olarak da Houdini’ye benzeyen Harvey Keitel)’yi anlatıyor.

Ama benim asıl değinmek istediğim ve yazımın gerçek amacı olan, aynı tarihli başka bir film:

()

Yön: Nick Willing

1997 İngiltere

Oyn: Toby Stephens, Emily Woof, Ben Kingsley…

“Ölüm sadece mevcut durumun değişmesidir. Ruh, özün canlı bir ifadesidir. Ölüler toprak olmaz. Sadece bir adım ötededirler.”

1910’larda geçen hikâyede Charles Castle ve taze eşi Anne-Marie’yi, İsviçre Alpleri’nde balayılarını geçirirken görürüz. Bu mutlu tablo, korkunç bir gürültü ile kesilir. Yerdeki kar kitlesinde koca bir çatlak oluşmuştur. Anne-Marie bu yarığa kayar ve kocasının gözü önünde düşerek karanlıkta kaybolur. Olay o kadar ani olur ki Charles (ve biz izleyiciler) derinden sarsılır. Yoğun bir aşkla bağlı olduğu eşini kaybetmenin travmasını atlatamayan genç adam derin bir melankoliye kapılacak, bu melankoli tüm film boyunca atmosferden taşarak bizim de sırtımızda ağırlığını hissettirecektir.

Charles, I. Dünya Savaşı esnasında fotoğrafçılık yapar. Dönem acı kayıplar dönemidir, aileler oğullarını genç yaşta kaybetmektedirler. (İşte insanları saçma davranışlara sürükleyen şey buydu; sevmek ama buna rağmen kaybetmek. İnsan doğası ölümü tam olarak açıklayamadığı sürece, ölümden sonra kaybedilene kavuşma arzusu, önündeki tüm setleri yıkacak ve bu yoldaki herşeyi mübah kılacaktır. Teknik olarak hızla gelişen fotoğrafçılığın alanı fotomontaj sayesinde daha da genişliyordu. Ailelerin savunma mekanizmalarına cevap veren fotoğraf tekniği bir sihiri gerçekleştirircesine ölümden sonra teması gerçek kılıyordu). Bu konuda kendisini geliştiren Charles; aile fotoğraflarına ölü gençlerin yüzlerini monte ederek onları bir nebze teskin eder. Sonuçlar ise çok gariptir; gözü yaşlı anne babanın ortasında bir gencin ölü yüzü.

Charles, Londra’da teoloji ve spiritualizmle ilgili bir kulübün toplantısına katıldığında, ünlü yazar Sir Arthur Conan Doyle ile karşılaşır. Toplantıda, etrafında perilerle fotoğraflanmış küçük kızların resimleri sergilenmektedir (Cottingley Perileri). Yazara göre öteki dünyadaki sevdiklerimizin bizle iletişim kurma yolu olan periler, sadece masum ve hassas kişilere görünmektedir. Bu kırılgan yaratıkları tespit etmek ve kanıtlamak imkânsızdır çünkü yapılan müdahaleler onları rahatsız etmekten başka işe yaramayacaktır.

Bu kulüp toplantılarında Charles, Beatrice Templeton adında bir kadınla tanışır. Beatrice kızlarının perilerle çekilmiş fotoğraflarını genç adama verir. Bir yandan da bu resimlerin gerçekliğini kontrol edecek profesyonel bir göz aramaktadır. Charles fotoğrafları inceler; küçük kızın gözünde perinin yansıması vardır. Fotoğraflar montaj değil gerçektir!

Ölü eşiyle iletişim kurma hayalleriyle tası tarağı toplayan Charles, nihayet içinde yanıp tutuşan cinlerini yatıştırabilecektir. Olayı incelemek amacıyla bir kitabından fırlamış gibi görünen kasabaya gelir ve Templeton’ların perileri gördüğü özel arazilerinde çalışmalara başlar. Burada Beatrice’nin kocası Nicholas (tutarlı ve sinsi oyunculuğuyla Ben Kingsley) ile tanışır. Ailenin iki küçük kızı vardır: Anna ve Clara. Bir de dadıları Linda (Emily Woof)…

Charles küçük kızlarla sohbetlere başlar, olayın gizemini öğrenmeye çalışmaktadır.

Fakat araştırmalar yavaş ilerlemektedir; çocuklar kendi özel dünyalarını, mantık sınırlarıyla kısıtlanmış erişkin dünyasına aktarmakta zorlanmaktadır. Neyse ki Charles’ın bir yardımcısı vardır; dadı Linda ispiritizmayla ilgilenmektedir ve doğanın gizli kuralları konusunda genç adama bazı sırlar verir.

Charles tüm bu olaylar esnasında, ensesinde bazı sinirli bakışları hissetmektedir. Nicholas, koyu bir hristiyandır ve karısını oldukça kıskanmaktadır. Charles’ın bilimsel kanıtlar elde edebilmesi için, perilerin sık görüldüğü bir ağacın (koca dev bir ağaç bu. Peri ağacı diyebiliriz) çevresine kurduğu ışık ve fotoğraf tesisatının etrafında didinmesini öfkeyle izler. Ona göre inancın kanıtlanmasına gerek yoktur. Bunu doğrularcasına ilk bulgular başarılı olmaz. Temiz bir fotoğraf elde edemez Charles, çünkü periler çok hızlı hareket etmektedir.

Linda’nın verdiği bir bilgiye başvuran Charles, peri ağacının dibinde yetişen bir bitkinin çiçekleri yendiğinde, periler daha görünür olacaktır. Çiçekleri deneyen genç adamın dünyası etrafında dönmeye başlar. Halüsinasyon görür gibidir; bir bara girer ve herkesin normalden daha yavaş hareket ettiğini farkeder. Daha önce, çok hızlı hareket etmeleri nedeniyle göremediği periler şimdi etrafında ışıldayarak dönmekte, genç adama uzun zamandır yaşamadığı bir mutluluğu tattırmaktadırlar. En önemlisi de Charles nihayet kaybettiği birşeye kavuşur: umuda. Periler dünyasına dâhil oldukça gerçeklikten elini ayağını çeken genç adam yaşadığı heyecanın tesiriyle, bir gece rüyasında tekrar kavuşur eşine.

Filmdeki yoğun aşkı yansıtan tek ve belki tüm filmin en güzel sahnesinde büyük bir aşkla sevişirler. Genç adam içindeki dayanılmaz mutluluğu yanağından süzülen gözyaşlarıyla atmaya çalışırken “Bu bir rüya” der. Çünkü herşey o kadar güzel olmamalıdır, bu ancak rüyadır. Fakat üzerindeki güzel kadın, aşığının yüzüne eğilerek fısıldar: “Hayır! Bu gerçek!”

Öteki dünyayla kurduğu her temas, Charles’ı yavaş yavaş yıkıma sürüklerken o bunu farketmez. Çünkü içindeki korkunç açlık doymuş, büyük boşluk nihayet dolmuştur. Dışarıdaki gerçek dünyada savaş vardır, insanlar ölmektedir; sevdiği kişi de ellerinden kayıp gitmiştir. Gerçeklere karşı kendini kabuğunun içine hapseden Charles bir istiridye içi gibi kırılgandır artık. Bunca zaman sonra nihayet ait olduğu yerdedir.

Ve olması gerektiği gibi kötülük gelip savunmasız Charles’ı bulur. Narin iplerle bağlandığı acımasız dünyada bazı ölümler olur ve oradaki tek yabancı olduğu için parmaklar Charles’ı göstermektedir. Tüm süreç boyunca zamanını bekleyen Nicholas akbaba gibi sahneye çıkar. Tüm yalanlara ve hor görmelere karşın Charles koyu bir suskunlukla bekler. Bir çeşit mesih gibidir şimdi. Kendini savunmaya yeltenmez çünkü periler dünyası onu çağırmaktadır.

Finaldeki sahnede Beethoven’in 7. senfonisi karanlık kreşendosuyla ilerler, filmin başından beri Charles’in spiritual ilerlemesine de usul usul eşlik etmiştir. Kurbanın gözünden yavaş yavaş karanlığa dalarız, müzik dayanılmaz dereceye yükselir, yüreğimiz ağzımızda tünelin sonundaki ışıltıyı görürüz. Bir peri yüzümüze gülümsemektedir…

Şamanizm, paganizm, animizm, halüsinojenler va parapsikolojiyi de içeren folklorik temaları başarıyla yansıtan bu etkileyici film, kesinlikle çocuksu bir peri masalı değil. Oldukça karanlık teması ve ısırırcasına dayattığı fikirlerle, izleyicinin sırtında beline doğru akan soğuk bir su damlası etkisi yapıyor. Tüm sahneler bir tabloyu saatlerce yakından incelemek gibi. Öykünün karanlık yapısına tezat oluşturan bu canlı görüntüler adeta ekrandan fırlıyor. Tek tezat bu değil, yoğun bir aşk öyküsü anlatıldığı halde, asıl kız filmin en başında ölüyor! Düşünmek istemediğimiz ve kafamıza girince kolayca söküp atamayacağımız düşünceleri veriyor, bize de ürpermek kalıyor film bittikten sonra…

Yazan: Wherearethevelvets

John Carpenter Filmleri

Amerikalı yönetmen John Carpenter fantastik sinemanın en önemli isimlerinden biridir. Sinemaya başlamadan evvel rock müzikle ilgilenen ve bir rock müzik şarkıcısı olmak isteyen Carpenter gerçi bu dileğini —bildiğimiz kadarıyla— gerçekleştirememiş ama pek çok filminin müziğini kendisi besteleyerek içindeki müzisyenlik yeteneğini kısmen hayata geçirebilmişdir. Carpenter’ın her filmi aynı düzeyde değildir ama —kendi türünde çok kaliteli ve önemli filmleri de vardır; çok niteliksiz ve değersiz filmleri de— kendi alanında zirvedeki birkaç sinemacıdandır. Carpenter’ın çoğu filminde son derece karanlık, kasvetli ve iç boğucu bir atmosfer egemendir. Hemen tüm filmleri varolan kurulu düzene —özellikle tüketim toplumuna— yönelik bir başkaldırı niteliğindedir. Carpenter kendi ülkesindeki —Amerikada’ki— ve genel olarak tüm dünyadaki, kendisini rahatsız eden, değişmesini istediği yerleşik kalıpları dolaylı da olsa filmlerinde —korku ve bilimkurgu filmlerinde— sergiler. Onun kimi filmleri içinde yaşadığımız dünyanın ne denli korkutucu ve tekinsiz bir yer olduğunu —hatta belki de bir cehennem olduğunu— bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Ve Carpenter’ın filmlerine esas korkutucu nitelik kazandıran da bu durumdur.

Üniversite yıllarında çektiği birkaç kısa filmden sonra 1974 yılında Dark Star (Karanlık Yıldız) isimli ilk uzun filmini çeker. Bu film kişisel görüşüme göre sinema tarihinin en önemli ve karamsar bilimkurgu filmlerinden biridir. —Bizim ülkemizde pek bilinmez bu film— Geçmiş yıllarda okuduğum bir yazı, ’in dünyaca ünlü Godot’yu Beklerken adlı tiyatro oyunu ile bu film arasında parallelikler kurmuştu.

1976′da çektiği ikinci filmi Assault on Precinct 13 (13. Karakola Saldırı), kimilerine göre Carpenter’ın en iyi filmi sayılır. Carpenter’ın, hayranlığını sıklıkla belirttiği Amerikan western sinemasına —özellikle Howard Hawks’ın westerlerine; Rio Bravo vb.— pek çok göndermeler içeren bu filmden sonra yönetmenin dünyaca tanınmasını sağlayan 1978 yapımı korku filmi Halloween (Cadılar Bayramı) gelir. Bugün korku sinemasının en önemli klasik ve kült filmlerinden biri olarak kabul edilen bu film; tüyler ürperten müziği —Carpenter’ın kendi bestesi—, çok başarılı atmosfer yaratımı, ustalıklı görüntü ve kurgu çalışmasıyla korku sinemasının zirvelerindedir. Halloween’ın büyük başarısının ardından pek çok devam filmi çekilmiş ancak ikinci ve üçüncüsü hariç diğerleri sinemasal açıdan başarılı olamamıştır. —İkincisinin senaryo ortağı ve yapımcısı; üçüncüsünün ise sadece film müziği bestecisi ve yapımcılarından biri olarak Carpenter’ın imzasına rastlarız. Üçüncü bölümden sonra çekilen Halloween’ların yönetmenle hiçbir ilişkisi yoktur—

1979 yapımı The Fog (Sis) yine gerek atmosfer yaratımı ve gerekse de görüntü yönetimi açısından çok önemli bir korku filmidir. —Bu film kişisel görüşüme göre Carpenter’ın en iyi filmidir— The Fog’un birkaç yıl önce bir başka yönetmen (Rupert Wainwright) tarafından bir remake’i (yeniden çevrimi) çekildi (2005).

1981 yapımı Escape from New York (New York’tan Kaçış) John Carpenter’ın ilk yüksek bütçeli filmidir. Geleceğin Amerikasına karamsar bir bakış getiren bu önemli ve artık klasikleşmiş bilimkurgu filmi, yönetmenin yerini artık iyice sağlamlaştırır.

1982 yapımı (Şey) ise gösterime girdiğinde gerek seyirciler, gerekse eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmasına karşın sonraki yıllarda değeri anlaşılan ve son derece iç karartıcı ve tedirgin edici bir korku filmi klasiğidir. — aynı zamanda yönetmenin Kıyamet Üçlemesi olarak adlandırılan filmlerinin ilk ayağıdır—

Sonraki iki filmi Christine (1983) ve Big Trouble in Little China (1986, Küçük Çin’de Büyük Bela) yönetmenin filmografisindeki başarısız filmlerdendir.

1984 yapımı Starman (Yıldız Adam) filmi ise kanımca değeri anlaşılamamış naif bir bilimkurgusal aşk filmidir. —Bu film de ülkemizde pek bilinmez—

1987 yapımı (Karanlıklar Prensi) yine değeri pek anlaşılamamış, oysaki düşünsel yönden çok gelişmiş —hatta belki de tüm Carpenter filmleri arasında en gelişmişi— ve son derece huzursuz edici, tüyler ürpertici bir korku filmidir. Yine kişisel görüşüme göre bu film ilerici ve sol nitelikler taşıyan bir korku filmidir. —, Kıyamet Üçlemesi’nin ikinci ayağıdır—

1988 yapımı They Live (Yaşıyorlar) yine ilerici özellikler taşıyan karamsar ve dar bütçeli bir bilimkurgudur. Sonraki filmi Memoirs of an Invisible Man (1992, Görünmeyen Adamın Maceraları), yönetmenin son anda çevirmek zorunda kaldığı en başarısız ve en az kişisel özellikler taşıyan filmidir.

In the Mouth of Madness (1994, Çılgınlığın Ötesinde) yönetmenin klasik korku yazarı H.P.Lovecraft’dan esinlenerek çektiği ve ne yazık ki yine değeri anlaşılamayan karanlık ve çok başarılı bir korku filmidir (Bu film de Kıyamet Üçlemesi’nin üçüncü ayağıdır).

1995 yılında gösterime giren Village of the Damned (Lanetliler Kasabası), 1960 yapımı eski bir Amerikan korku filminin (yönetmeni Wolf Rilla) çok başarılı bir yeniden çevrimidir. —Bu filmin de değeri pek bilinmemiştir—

1996’da çektiği Escape from L.A (Los Angeles’tan Kaçış) pek önemli olmasa da belirli açılardan ilginç ve nitelikli bir bilimkurgu—macera filmidir.

Carpenter’ın son filmleri Vampires (1998, Vampirler) ve Ghosts of Mars (2001, Mars’taki Hayaletler) ise son derece kalitesiz ve sıradan piyasa filmleridir. —Carpenter son zamanlarda büyük bir düşüş yaşamış ve son derece sığ ve basit çekmiştir. —Umarız büyük usta eski şatafatlı günlerine dönüş yapabilir—

Görüldüğü gibi John Carpenter filmografisi inişli çıkışlı bir süreç izlemiştir. Her filmi değil ama kimi filmleri son derece kayda değer ve kaliteli. Filmlerinin pek çoğunun DVD’si ülkemizde de yasal olarak piyasaya sürülmüş bu fantastik sinema ustasının önemli filmlerini ne yapıp edin izleyin. Fantastik sinemaya yepyeni bir soluk getirmiş usta bir sinemacıyla tanışacaksınız…

Yazan: Ömer Ziya Özkam

İstismar Sinemasında Genç Kız ve Canavar Teması

İstismar sinemasında; her biri birbirinden fazla hayranlık uyandıran çeşitli temalar vardır. Bunlardan biri olan “genç kız ve canavar” teması, insanlığın seksüel dürtülerinin en tozlu dehlizlerinde, hangi impulsu dürtüklüyorsa; oldukça sık kullanılır. İzleyici, bir canavarın kollarında kıvranan genç ve güzel (tercihen çıplak) bir kadını görmekten zevk almaktadır. Kadının kırılganlığının canavarın kabalığıyla kıyaslanması; neticede seyirci erkeğin kendini o canavarla özdeşleştirmesi ile açıklanabilir. Çoğu erkek cinsel birleşmeyi bir av olarak görmektedir. Ürkek bir ceylan olarak gördüğü kadını avlar, korkutur, tecavüz eder, zarar verir; ve bunlardan zevk alır. Tabii ki bir erkek olarak bu genellemeyi çok kaba buluyorum ama ilkel dürtülerin hayvaniliği göz önünde bulundurulursa, pek de yanlış olmayacaktır. Erkeğin kendini canavar olarak görmesi (bilinç altında canım!) bazen ilkel dürtülerin birbirine karışmasına, beslenme dürtüsünün çiftleşme iç güdüsüyle yer değiştirmesine neden olabilir. Sevdiği kadını parçalayıp yiyen bir adamın hayatı film olmuştu yanılmıyorsam. İşte (erkek) izleyicinin talebi sonucu bu tür ortaya çıktı. Söz konusu olan canavar, belki tecavüz belki beslenme amacıyla kadınlara yaklaşıyordu; ama far ketmezdi, zaten bu iki dürtünün sınırlarını kesin çizen bir bilinç de yoktu.

Görsel sanatlarda ucuz tiyatro sahnelerinde; oryantal kıyafetlerle dansederek önce vücudunu ibraz eden yarı çıplak bir kadının gösterisi; sahneye fırlayan ucuz bir pelüş kostüm giymiş canavarın saldırısıyla iyice baharatlanıyordu. İzleyici hem korkuyor hem de (bir yandan) canavarın o kadını yakalayıp…neyse. Bu gösteriler çok popülerdi. Sinema tarihinin en kötü yönetmeni Ed Wood bile, filmlerinin reytingini artırmak için araya böyle parçalar atıyordu (Glen or Glenda’da rüya sahnesi). Bazen dünyaya uzaydan bir yaratık geliyor, denizden bir canavar fırlıyor, çatlak bir profesör özel ilaçlarla bir adamı canavar haline getiriyordu. Bu canavarlar dünyayı yok etme müdahalelerinin bir durağında; oraya sanki tecavüz edilsin diye konmuş gibi görünen bir kadına mutlaka uğruyordu. Kadın bir kaçmaya çalışıyor bir yandan da (nedense) canavara sarılıyor, ha kurtuldum kurtulucam derken orasını burasını açıyor, rol yeteneğinin el verdiği ölçüde göz yaşı ve orgazmı harmanlayarak kendisinden bekleneni hakkıyla icra ediyordu.

Bunları modern çağın dejenerasyonu olarak düşünenler için “genç kız ve canavar” imgesinin tarihsel kökenlerine değineceğiz, naçizane…

Yunan Mitolojisi

Eski Yunanlılar, dinlerine de sosu bulaştırmış, tanrıların onunla bununla düşüp kalkmasını sulanan ağızlarıyla kulaktan kulağa yaymışlardır. Zeus, uçkuru en gevşek tanrıdır. Güzel bir kız görür görmez nefsi uyanan Zeus amca, bir punduna getirip bu kızı yatağa atar mutlaka. Halk bu öyküleri sevmektedir. Eh tüm bunlar uydurma olduğu için, şairlerin seksüel arzularını yansıtış biçimine göre çeşitlenmektedir. Mesela Zeus’un (ya da kör şairin, bilemiyoruz) fantazileri çeşitlidir; ölümlü çoğu kızla, hayvan vücudunda halvet olur. Mesela Leda ile kuğu bedeninde sevişir, kadına yumurta doğurtur. Europa’yı bir boğa şeklinde kaçırır.

Daha şiddetli bir “hayvanlara aşık olma” hikayesi, efsanevi kral Minos’un başına gelir. Minos, bir şekilde sular tanrısı Posedion ile bozuşur. İşi pisliğe vuran Poseidon, beyaz bir boğa yaratır ve Minos’un karısı Pasiphaë’nin bu boğaya aşık olmasını sağlar. Aşkından deliye dönen kraliçe, saray mucidi ve mimarı Daedalus’a bronz bir inek yapmasını emreder. İneğin içi boştur, cinsel organlarının olması gereken yer de deliktir. Kraliçe bunun içine girer ve boğayı baştan çıkarır.

İnekle çiftleştiğini zanneden boğa işini bitirir, kraliçe de bu ilişkisinin meyvesini doğurur: Minotauros (boğa başlı adam).

Boğa kültürüne sahip başka bir ülke olan İspanya’nın ünlü ressamı Picasso’nun kaba bir cinsellik zevki vardır; ünlü bir eskiz dizisinde Minotauros’la çıplak kadınları resmetmiştir. Bu çizimlerin çoğu pornografik özelliktedir ve izleyende çiğ bir uyarılma oluşturur.

Mitolojideki erotizmin bu kadar çeşitli olması, muhtemelen o dönem Yunan cinsel hayatının da geniş mezhepli olmasından kaynaklanıyormuş. Şu an kabul edilirliğini kaybetmiş olan hayvanlarla ilişki, o dönemde sık rastlanan bir fantaziyiymiş. Lucius Apuleius’un Altın Eşek (Asinus Aureus) adlı antik hikayesinde de; büyüyle eşeğe dönüştürülen kahramanımız ihtiraslı bir hanımın eşek sevgisinden ziyadesiyle yararlanır.

Aslında başlığımız Yunan mitolojisi ama cinsel çeşitlilik konusunda ilk sıradaki Japon kültürü ve folklörü; garip, doğal yaratıklarla çiftleşen kadınlarla doludur. Bunun sonucunda doğurdukları çocuklar, iblis olan babaları gibi olağanüstü güçlerle donatılacaktır. Japon erotik sanatı olan “Shunga”da deniz cinleri tarafından tecavüze uğrayan kızların pornografik çizimleri vardır.

Ringu (Yüzük) adlı filmde bile, şeytani kızın doğumu üstü kapalı olarak, annesinin bir deniz iblisi tarafından tecavüzüne bağlanmıştır.

Hades ve Persephone

Yunan mitolojisinde adı geçen Persephone, tarım ve toprak verimliliğinin tanrıçası Demeter’in kızıdır ve o zamanlar adı Kore’dir (genç kız). Peri kızlarıyla beraber kırlarda çiçek toplarken yeraltı (ölüler ülkesi) tanrısı Hades tarafından görülür ve beğenilir. Tanrı, dikkatini çekmek için yerden bir çiçek (nergis) çıkarır. Kore, bu ilginç çiçeği koparmak için yaklaşınca Hades, tüm korkunçluğu ile toprağı yararak yeryüzüne çıkar ve annesinin yakarmalarına rağmen kızı kaçırıp yeraltına alır. Kore, burada Persephone adını alır ve ölüler dünyasının kraliçesi olur.

Yaşlı ve korkunç bir adam tarafından kaçırılan ve tecavüz edilen bakire kız, Yunan mitolojisinde mevsimlerin oluşumu için bulunan bir yöntem aslında. Peki niye bu kadar erotik ve kışkırtıcı olmak zorundaydı? İşin keyfine varan ünlü heykeltraş Bernini’nin “Persephone ve Hades” heykel grubundaki gerilime dikkatinizi çekmek istiyorum.

Gayet tahrik edici…

Susanna ve Yaşlı Adamlar

Eski Ahit, ders vereyim derken tam tersine erotik olan bir sürü kıssa içerir. Anal ilişkiyi seven bir kent, babasından hamile kalmaya çalışan kızlar…falan gırla gidiyor. Ama konumuzu ilgilendiren bir karakter var ki Marki de Sade’ın ağzını sulandırır. Susanna adlı bedbaht kadın, bahçesinde çırılçıplak banyo yaparken (çok uygunsuz olduğunu ben de kabul ediyorum) iki yaşlı adam tarafından röntgenlenir. İşini bitiren Susanna tam eve girecekken iki adam yolunu keser ve kadını kendileriyle yatmaya zorlarlar! Kadın tabii ki bu pis ihtiyarları geri çevirir ama gözü dönmüş tecavüzcüler, isteklerini reddederse, genç bir erkekle zina yaptığını tüm köye yayacakları konusunda tehditte bulunurlar. Görsel sanatlarda bu şantaj hadisesi, iştahla sömürülür. Dini resimlerde (bu öykünün ne kadar dinsel olduğunu tartışmak bize düşmez) kadınlar büyük rahatlıkla çıplak çizilebilirdi. Fakat bu çıplaklık “ilahi çıplaklık” denen, izleyicide cinsel uyarılmayı en aza indirmeye çalışan, ayrıntısız bir nüdizmdi. Vücut gergin bir şekilde estetize ve idealize edilirdi. Günümüzün istismar sinemasıyla aynı kaygıyı taşıyan, hem gösterip hem vermeyen bu resimlerde kadının etleri olabildiğince sergilenir ve çirkin, canavar suratlı, korkunç adamlarla tezat oluştururdu. Güzel sanatlarda nasıl işlendiğine iyi bir örnek: Jacopo Tintoretto’nun yorumunda yaşlı adamın nereye baktığına dikkat edin.

Kadınları en iyi çizen kadın olarak nam salmış ressamı Artemisia’nın resminde ise Susanna’nın yüzündeki iğrenme ifadesi daha gerçekçi verilmiştir.

Artemisia’nın ilahi çıplaklığı yerle bir ederek, kadının vücudundaki tüm kıvrımları en çiğ haliyle vermesi ise bir kadın gözüyle kadın cinselliğine yaklaşıma güzel bir örnek.

Eski Ahit’teki bu kadın karakterlerin, sessiz pasif kurbanlar olarak gösterilmesi feministlerin de tüylerini diken diken etmiştir.

ve Bakire

Hades ve Persephone mitinden esinlendiği muhtemel bu tema ortaçağ sonlarında ortaya çıktı ve hızla popüler oldu. Ortaçağ karanlığında ahlak dersleri içeren ve insanlara ölümlü olduklarını hatırlatıp yola getirmeyi amaçlayan desenler, süslemeler ve objeler çoktu. Mesela “Ölüm Dansı” bunlardan biriydi. Genellikle halka olmuş çılgınca danseden, vur patlasın çal oynasın şeklinde iskeletler, mezarların üzerinde tepiniyorlardı. Bu temada cinselliğe yer yoktu. Gelgelelim Ölüm ve Bakire’de; üzerinden etleri ve derileri sarkan pis bir iskeletin yanında ona tezat oluşturan, genelde tüm güzelliğini gösterecek şekilde çıplak, pembe tenli genç bir kız vardı. Amaç gençlik ve güzellikleriyle gurur duyan kadınlara bunların geçiciliğini hatırlatmak olsa da muhakkak erotik bir kaygı da taşıyordu (bence). Zamanı göz önüne alındığında çıplak kadın göstermek için en legal yol buydu ve ressamlar ahlak dersi vereyim diye nedense bakirenin teninin saydamlığı üzerinde zaman harcıyorlardı! Bazen kız ölümün korkusuyla göz yaşlarına boğulup af diliyor ya da kendisini zorla öpen ve elini edepsiz yerlere sokan iskelete pek de karşı koymuyordu.

Böylece gitgide didaktik rolü azalan motifte iş neredeyse pornografiye ulaştı.

Güzel ve Çirkin

Masalı hepimiz biliyoruz. Bir canavar tarafından evliliğe zorlanan bir kız nihayetinde ona aşık olur. Burada başta bir zorlama görülürken, ilerleyen satırlarda iradeli bir boyun eğiş vardır. Bakire bir kızın bir canavara aşık olması… En yumuşak yorumla “garip” denebilecek bu hassas konu çeşitli dallarda incelenmiş ve değişik ürünler verilmiştir. Yazılı edebiyata ilk geçtiği zamanlarda masaldaki canavar en iğrenç ve en grotesk haliyle verilmiş ve olayın absürdlüğünün altı çizilmiştir.

Sinemada adıyla (1946, Fransa, Y: - Oyn: Jean Marais, Josette Day) şiirsel bir şekilde aktarılmış, burada ise lanetli ve ihtiraslı bir aşık olarak karakterize edilmiştir. Canavar görsel olarak korkunçtur ama iğrenç değildir. Gotik kurt adam filmlerinden fırlamış gibidir ve aşkında ’nın bedbahtlığından bazı tatlar barındırmaktadır.

Disney’in uyarlamasında ise canavar o kadar sevimlidir ki, hani neredeyse yanağından makas almak istersiniz.

Bunlar temanın içini biraz boşaltsa da istismar sinemasının en parlak döneminden bir film, masalı en hastalıklı haliyle yansıtır. “Etin çığlığı” , 1975 tarihli La Béte adlı edepsiz filminde, kır evinde harpsikord çalarken kaybolan kuzusunun peşinden ormana giden ve burada aygır penisli, kıllı bir canavarın tacizine uğrayan bedbaht bir genç kadını anlatır. Dehşet içindeki kadın kaçarken ormandaki her dal ve çalıda, elbiselerinin bir parçasını bırakır. Nihayet kıza ulaşan canavar işini görür ama işin tadına varan genç kadın canavarı erken bırakmayacaktır. Biraz daha açıklayıcı olması için bir sahne: ihtirasla yükselmiş pençeler ve pembe ette bir çizik.

Biraz daha yakın tarihli bu karakterin öyküsü her ne kadar daha farklı olsa da dev gorilin sarışın genç kızla ilişkisi biraz sorunludur (boyut itibariyle). İlk defa çekildiği 1933 yılından beri öykünün çevreci ana fikri unutulmuş ve eline aldığı oyuncağı (sex toy) sarışın kadınla yaşadığı macera daha çok reyting almıştır.

Hatta bir versiyonunda King Kong dayı, eline aldığı Jessica Lange fıstığını bir parmak darbesiyle soyuvermiş, kızcağız göğüslerini nasıl toplayacağını şaşırmıştır.

Hadi yapmayın, kimse King Kong’a erotik bir film diyemez. Peki neden bu sahne içimizi gıcıklandırır?

Görüldüğü üzere cinsel dürtülerin istismarının (bizim konumuz olan genç kız ve canavar imgesinin de) kökenleri insanlığın tarihiyle neredeyse aynı yaştadır. Zaten yeni bir fantezi olarak düşünülen çoğu şeyin çok eskiden keşfedilmemiş olduğunu zannetmek mantıksız olacaktır.

Yazan: Wherearethevelvets

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »