Mulholland Drive (2001, David Lynch)

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; mutsuz her ailenin mutsuzluğuysa kendine hastır.” (Lev Tolstoy, Anna Karenina)

Kendisinin her geçen gün kocaman bir çöplüğe dönüştüğü yetmezmiş gibi elindeki tüm gücünü, yönlendirebileceği ve manipüle edebileceği tek tip bir anlayışının yerleşmesi için seferber etmekten geri durmayan Hollywood’un, ‘’kendi filmini’’ yapabilen ender yönetmenlerinden olan David Lynch’in başyapıtlarından Mulholland Drive (2001, ) hakkında bir yazıya nereden başlanır, nasıl devam edilir, ne zaman sonlandırılır ve kişiyi bu yazıyı yazmaya iten dürtü nedir hatta bu yazıyı kim okur, kısaca ben bu işe nasıl bulaştım, bilemiyorum. Tabii bütün bu soruların tek bir yanıtı olmadığı gibi tek bir öyküyü çok katmanlı bir olay örgüsü kullanarak anlatmaya çalışan Mulholland Drive filmini de tek bir yazıyla anlamak olası gözükmeyeceğinden okurun yazı bitince ‘’her şeyi’’ anlayabileceği yönünde bir beklentiye girmemesini söylemek isterim.

Sokrates’in fiziksel açıdan eski Yunanlıların Silenos yüzlü dedikleri cinsten, çirkin bir adam olduğu, Silenos yüzlü demekle de yassı burunlu, kalın dudaklı, sürekli sarhoş olduğu için eşeğinden ikide bir düşen çok çirkin ancak son derece akıllı ve bilge bir kişinin kastedildiği söylenir. Platon’un Şölen isimli eserinde Alkibiades, Sokrates’i, çirkinliği ve bilgeliği dolayısıyla Silenos’a benzetir ve şöyle der;

“Ben Sokrates’i övmek için, dostlarım, bazı benzetmelere başvuracağım. Şaka ettiğimi sanacak Sokrates. Ama bu benzetmeleri şaka için değil, doğruyu göstermek için kullanacağım. (…) Onu dinlemeye başlayınca sözleri ilkin abuk sabuk gelir insana. Kelimeleriyle, cümleleri dışardan alaycı bir Satyr postuna bürünür; semerli eşeklerden, kazancılardan, çarıkçılardan, dericilerden bahseder, hep aynı kelimelerle aynı şeyleri söyler gibi gelir. Cahili, budalası onun sözlerini alaya almaya kalkarlar ama bu sözleri bir de açıp içlerine bakarsanız, ne manalı, ne dolu sözler olduklarını ve hepsinin içleri en yüce erdemlerle dolu tanrı sözlerine benzediklerini görürsünüz.’’

François Rabelais, Gargantua isimli eserinin giriş bölümünde bu durumu kendi yaratıcı ifadeleriyle şöyle anlatmaktadır. ‘’Alkibiades, Platon’un hocası Sokrates’i -ki filozofların şahı olduğu su götürmez, başka sözler arasında Silen’lere benzetir. Eskiden Silen’ler küçük kutulardı, bugün ilâç satan dükkânlarda gördüklerimiz gibi, üstlerinde gülünç, saçma sapan yaratık resimleri vardı: Harpya’lar, satyr’ler, yularlı kazlar, boynuzlu tavşanlar, eğerli ördekler, uçan tekeler, koşumlu geyikler ve insanları güldürmeye yarayan daha birçok uydurmalar. Ama bu kutuların içinde nadide ilâçlar saklanırdı: Balsam, akamber, kakule, misk, zebbat, mücevherler ve daha başka değerli şeyler. Sokrates’i de onlara benzetiyordu Alkibiades çünkü ona dışardan bakıldığı, dış görünüşüne göre değerlendirildiği zaman bir soğan kabuğu kadar para etmezdi. Öylesine çirkindi bedeniyle, gülünç halleriyle, sivri burnu, boğa bakışı, deli suratıyla, kaba davranışları, köylü kılığıyla, züğürtlüğü, kadından yana bahtsızlığı, devlet işlerine elverişsizliği, durmadan sırıtması, her önüne gelenle içki içmesi, boyuna maskaralık etmesiyle o tanrısal bilgisini her zaman gizleyerek. Ama kutuyu açtınız mı, içinde göklerden inme, paha biçilmez bir ilâç bulurdunuz: İnsanüstü bir anlayış, görülmedik erdemler, yenilmez yiğitlik, eşsiz bir kanaatkârlık, kesin bir yetinirlik, kendine şaşmazca güvenirlik ve insanların, uğrunda sabahladıkları, koşuştukları, çabaladıkları, denizlere açıldıkları, savaştıkları her şeye karşı inanılmaz bir küçümseme.’’

Rabelais, Gargantua’nın giriş bölümünde şöyle devam eder: ‘’(…) ilikli bir kemik bulan köpek ne hayranlıkla bakar ona, ne özlemle koklar onu, ne coşkunlukla yakalar, nasıl bir dikkatle dişler, ne sevgiyle kırar, ne helecanla yalarsa onu, okur da aynı coşkuyla özlü iliği aramalıdır (…)’’ Doğasında ‘’filozofça bir yan’’ bulunan köpeğin amacı kemiğin içinde bulunan küçücük iliğe ulaşmaktır. Bu yazıda oyuncuların yüzlerindeki maskeyi söküp atmak değil, maskenin anlamı üzerine açıklama getirmek ve seyircinin kemiğin içinde saklı ‘’iliği’’ bulabilmesine yardımcı olmak için filmimize birkaç ısırık atmayı ve üzerinde bir iki çatlak oluşturmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Filmin bir silenos olarak kabul edilmesi durumunda eleştirmen filmin içerisine gizlenmiş hazineye ulaşmaya çalışacaktır ama silenos olarak tanımlanmaya daha uygun görünen yaşamsal öneme sahip ‘’mavi kutu’’ nedir? Mavi kutunun silenos olması durumunda içindeki ‘’gizem’’ ne olabilir, bunun üzerinde durmaya çalışacağım. Mavi kutunun gizemini çözdüğümüzde filmin içinde gizlenmiş olan hazineye de ulaşmış olabileceğiz, düşüncesindeyim.

Çocuğun yetişkinliğe geçişi ‘’günümüz’’ toplumlarında yıllar süren eğitimle gerçekleşirken, ‘’geçmişte’’ toplumların dinsel takviminin en önemli törenlerinden olan erginlik ritleriyle birdenbire kısa sürede tamamlanırdı. Kadın bir çocuğun geçici gövdesini, erkekler ise ruhsal yönünü doğururlardı. Nevrotiğin sorunu yetişkinliğe geçişin tamamlanması yerine yetiştin olarak yeniden doğmak üzere bebekken ölmektir, kişisel yapısının belirgin bir bölümü başarısızlık konumunda takılı kalmıştır. Geleneksel geçiş ayinlerinin amacı benlik duygusunun olabildiği kadar bastırılması, insanın bireysel yaşamını bütünle uyum içine sokmak için gösterilen katılım duygusunun geliştirilmesi olup kısaca bireye ölmeyi ve gelecekte yeniden doğmayı öğretmektir diyebiliriz.

 ‘’Gerçek benlik kavramı, bütün insanların sahip olduğu ancak her bireyde kendine özgü bir biçimde bulunan, insanın gelişiminin kaynağındaki iç güç olarak tanımlanabilir. Benliğin idealize edilmesi dış dünyadan belirli bazı davranışların beklenmesine yol açmaktadır. Bu talepler karşılanmadığında ise öfke, haklılık duygusu, kendi kendine acıma, haset, yoksunluk, bedenselleştirme gibi belirtiler ortaya çıkar. Kendi benliğini idealize eden kişinin, ayrıca kendisinden de beklediği önemli şeyler vardır ki, bu suretle, kendini idealize ettiği benliğinin kalıplarına sokması mümkün olabilecektir. Bu imge bir gurur duygusuyla dolu olduğu için çok önemlidir. Öte yandan, sözü edilen gurur kolayca yaralanabilme özelliği taşır ve kişi her ne zaman gerçek, mükemmel olmayan bedenini görse, yoğun bir utanma duygusu yaşar. Eğer başka kişiler tarafından gururu kırılırsa, aşağılanma duygusu yaşaması sözkonusudur. Bu iki güçlü duyguya bağlı olarak endişe, depresyon, öfke, psikoz ve psikomatik tepkilerin ortaya çıkması mümkündür. Söz konusu duyuları yatıştıracak alkol ve uyuşturucu kullanımı, aşırı derecede yaşanan cinsellik gibi olguların gururun kırıldığı durumlarda daha çok devreye girmesi sözkonusudur.’’ (Karen Horney)

Diane’in () ruhsal gelişimini tamamlayamadığı ve nevrotik bir yapıya sahip olduğunu ise, alabilmek uğruna Hollywood’a geldiği rolünü olağanüstü bir şekilde oynadığı bölümden çıkartabiliyoruz. Burada babasının en yakın arkadaşı tarafından istismar edilen bir kadını canlandıran Diane’in aslında kendisini oynadığı açıktır. Bu ‘’babanın yakın arkadaşı’’ aslında babanın kendisi olabilir. İstismarı bir oyun olarak yaşamış veya oyuncu kişiliğinin sonucu istismar edilmiş ve dolayısıyla da her oyuncunun mutlaka sıra dışı cinsel yaşamı olabileceği düşüncesine kapılmış olabilir. Böylece oyunculuk hayalleri ve cinsellik birbirine girmiştir. 12–13 yaşından itibaren yıllarca babası ile ilişkiye girdiğini itiraf eden Rita Haytworth’un durumunu yönetmenin bilmemesi olanaksız olduğuna göre, filmde Rita Haytworth imgesinin yoğun kullanımı da ilişkiyi yani babayı işaret etmektedir düşüncesindeyim. Hatta bu bağlamda lezbiyen ilişkisini de çocukluğunda zorlandığı ilişkinin ve nevrotik eğilimlerinin bir sonucu ‘’çocuk doğurmaktan’’ kaçınma anlamında bir sapma olarak yorumlayabiliriz. Ayrıca mavi kutunun halının üzerine düşmesiyle birlikte Ruth Teyze’nin ortaya çıkarak yere bakması ancak mavi kutuyu yani gerçeği ‘’görememesi’’, babasının istismarına uğrayan Diane’in durumunun aile tarafından bilindiği ancak ‘’sır’’ olarak saklandığının göstergesidir. ‘’Mavi kutu’’ bu ensesti ve Diane’in birgün bu yıkımdan kurtulabilme umudunu simgelemektedir.

Ensest ilişkiler her zaman bir kapalı kutu olarak ve bir tabu olarak kalmaktadır. Duruma tanık olan en yakın kişiler bile yaşanan durumun acımasızlığı karşısında çaresiz kalmakta, en iyi yolun susmak olduğuna inanmaktadırlar. Silencio isimli klüpte her iki kadın başlarına gelenlere, çocuklukta yaşadıklarına ağlarlar. Her şeyi bilmelerine rağmen sessiz kalırlar çünkü konu konuşulacak gibi değildir ve kutuda kalmalıdır. Diane’in kimselere anlatamadığı şeyleri Rita Haytworth posteri üzerinden kendisine itiraf etmesi kutunun açılmasıdır.

Nevrotik süreç kişiyi ikili bir kimlik sahibi olmaya zorlar. Bu kimliğin bir tarafı idealize benlik, diğer tarafı ise aşağılanan benliktir. Bunun sonucu, kişinin benlik değerlendirmelerinde birbirinin yerini alan zıt kavrayışlar, hatalı davranış ve ruh durumundaki çalkantılar ortaya çıkar. Karen Horney nevrotik eğilimleri, insanlara yönelmek, insanlara karşı çıkmak ve insanlardan kaçmak olarak üç grupta toplamaktadır. Bu eğilimlerin birbirleriyle çatışmaya girmesi halinde kişi kendine ilişkin idealize edilmiş bir imge geliştirerek içsel çatışmanın çeşitli unsurlarını dışlaştırmaya çalışır. İnsanın bilinçdışında taşıdığı ‘’idealize benlik’’ imgesinin geliştirilmesi gerçek bir güven ve gurur duygusunun yerini tutmaya yarar; endişe içindeki kişiye diğer kişilerden daha iyi durumda olduğu, varlığının bir anlam taşıdığı duygusunu verir. İdelize benlik kavramının tam aksi yönünde ise kişinin kendine ilişkin ‘’aşağılanan’’ bir imge geliştirmesi bulunur.

Diane’in ideal benliği seyirciye her zaman bakımlı ve olanca güzelliğiyle görünürken aşağıladığı benliği çirkin ve kusurlu görünür. Diane oluşturduğu ‘’ideal benliğini’’ özendiği ‘’gerçek’’ Rita Haytworth ile birlikte olması gerektiği düşüncesinden hareketle kendi yetenekleriyle elde edemediği hayranlık verici Hollywood yıldızlığı statüsü ile her türlü cinsel özgürlük ve toplumsal iktidarı kazandığını hayal eder. Ancak ‘’aşağıladığı benliğinin’’ yeniden su yüzüne çıkmasıyla iki dünya arasında sıkışınca ölmek ister.

Aldatılan, sünepe ve beceriksiz bir yönetmen, işleri eline yüzüne bulaştıran kiralık katil gibi Diane’in hayalindeki herkesi kusurlu görmesi, kendisini de kusurlu gördüğünden, diğerlerini de kabullenmeyi kolay hale getirmektedir. Ancak mafyanın adamlarının yönetmenin aldatan karısını ve aşığını dövmeleri, Diane’in aldatılmayı ve aldatmayı onaylamadığını gösterir ki, hayalindeki Rita’nın kendisini ‘’çocuk doğurabileceği’’ bir başkasıyla ‘’aldatıyor’’ olmasına dayanamaz. Yalnızca doğum ölümü yenebilirdi ancak lezbiyen ilişkisi Diane’e ölümü yenecek bir doğum veremeyecekti. Böylece birden ortaya çıkıp korkunç canavarı öldürecek, büyülü parlak kılıcı gösterecek, bekleyen kısmeti ve hazineleri haber verecek, en öldürücü yaralara iyileştirici merhemini sürecek ve büyük maceranın ardından ‘’başarmış’’ kişiyi normal yaşama döndürecek bir ‘’akıl hocası’’ kalmamış olan Diane macera çağrısına yanıt vermiş olsa da boşlukta kalmış, yaşama olan inancını yitirmiş ve kendini öldürmüştür.

‘’Bilinçdışı -bir düş sırasında, güpegündüz ya da delilik esnasında- akla her türlü sisi, acayip yaratığı, korkuyu ve ürkütücü imgeyi gönderir çünkü krallığı, bilinç dediğimiz şu görece düzenli küçük barınağın zemini altında, akla hayale gelmeyen Alaaddin mağaralarına iner. Orada yalnız mücevherler değil, tehlikeli cinler, yaşamlarımıza katmayı düşünmediğimiz ya da buna cesaret etmediğimiz uygunsuz ya da karşı koyulan psikolojik güçler de vardır. Ve bunlar orada akla hayale hiç gelmeden de kalabilir fakat öte yandan rasgele bir sözcük, bir manzaranın kokusu, bir bardak çayın tadı ya da bir bakış sihirli bir kaynağa dokunuverir ve beyinde birdenbire tehlikeli haberciler belirir. Bunlar tehlikelidir çünkü kendimizin ve ailemizin çevresine ördüğümüz güvenlik ağını tehdit ederler. Fakat bir yandan da, şeytani derecede büyüleyicidirler çünkü hem arzulanan hem de korkulan benliğin keşfi macerasının tüm dünyasını göz önüne serecek anahtarlar taşırlar. ‘’ (Joseph Campbell)

Korkunç ‘’kişi’’ duvarın arkasında ve düşlere yer olmadığının sanıldığı gündüz vaktinde ve korkutucu olmaması gereken bir ortamda belirir ancak asıl tekinsiz olan da bu sıradan ve dingin görünümlerin ardındaki karanlık dünyadır. Nasıl yazdığı sorusuna “Bazen yürürken, bazen otururken ama genellikle kafelerde… Bu güvenli yerlerde kendimi mekândan soyutlayarak her yönde düşünülebilir ve eğer durum kötüye giderse tekrar kafe ortamına geri dönebilirim. Tıpkı sinemada olduğu gibi… Orada en korkunç şeyleri izleyebilirsiniz, ama aynı zamanda sinemanın emniyetli ortamındasınızdır.’’ diye yanıt veren yönetmen, seyirciyi bilinçdışının sınırlarına götürmekte, kendisini tanıması için ruhsal bir yolculuk yapması gerektiğini göstermekte ancak korkanlar ve macera çağrısını yanıtlamak istemeyenler için de korkacak bir yer olmayan sinema salonunda olduklarını hatırlatmaktadır.

“Tek düşündüğünüz şey, günahlarınız olduğu zaman, bir günahkâr olursunuz.” (Ramakrişna)

İncil geleneğindeki Cennetten kovulma fikri doğanın yozlaşmış olduğu, cinselliğin yozlaşmış olduğu ve cinselliğin simgesi olarak kadının yozlaşmış olduğudur. Başka mitolojilerde eşine rastlanmayan kadın düşmanı bu görüşe en yakın hikâye Pandora’nın Kutusu ve Pandora’dır. Cennet’te işlenen günahın, insanı şeytana uyduğu ve Tanrı’nın insanı Şeytan’dan fidye ile kurtarmak zorunda kaldığı şeklindedir. Bu yüzden kefaret olarak kendi oğlunu yani İsa’yı öne sürmüştür. İsa’nın şeytanın oltaya takılmasını sağlayan bir yem olarak yorumlanması Papa Gregory’e aittir. Kefaret fikri budur. Bir başka anlatımda ise Tanrı Cennet’teki saygısız eylemden o kadar incinmiştir ki gazaba gelmiş ve insanı kendi rahmet diyarından atmıştır. Tanrı’nın gönlünü alabilecek tek şey, önemi günahın önemi kadar büyük olan bir kurban olmuştur ancak hiçbir insan böyle büyük bir kurban veremeyeceğinden, Tanrı’nın oğlu bu borcu ödemek için insana dönüşmüştür. Filmin hiçbir noktasında doğrudan dinsel tema kullanmayan yönetmen kefaret için kadını kurban ederek ilk günah gibi bir kavramla bütün suçu bütünüyle kadının üzerine atan yerleşik görüşlere savaş açmış olabilir mi?

Filmin başlangıcında ve uçak yolculuğu sırasında yanında görülen yaşlı çift ise, kendisini en güvende hissetmesi gerekirken en acımasız günlerini geçirdiği ve kaçmak istediği ailesi, belki babası ve Ruth teyzedir. Sırlarını açık etmemesi ‘’şartıyla’’ Diane’e yakınlık göstererek yıldızlık yolunda şans dilerler. Ayrıldıktan sonra bir taksinin içinde birbirlerine tuhaf, hastalıklı bir gülüşle bakmaları da bu yöndeki yorumları doğrulamaktadır. Günahkâr ailenin hastalıklı gülüşleri Diane’in yanılsamaya dayalı dünyasını simgeler. Filmin sonunda kutudan çıkıp ona saldırmaları ise ‘’sırrın’’ ortaya dökülmesinden dolayı intikam alma çabasıdır düşüncesindeyim.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bir lisede yapılan ankette (ki bizim ülkemizde yapılsa benzer sonuçların çıkacağı düşüncesindeyim) ‘’ne olmak isterdiniz’’ sorusuna öğrencilerin üçte ikisi ‘’bir ünlü’’ yanıtını vermiştir. Bir şey başarmak için fedakârlık yapma diye bir kavramları olmayan yalnızca tanınmak, meşhur olmak, şan ve şöhret istiyen bir neslin yetiştiği çok açık… Yönetmenin mafya tarafından baskı altına alınıyormuş olarak gösterilmesi aslında önüne gelen hiçbir şeyi beğenmeyen, yapılan işlere ve emeğe saygı duymayan tatminsiz toplumun acımasız baskısı olarak nitelendirilebilir mi?

Ölümün bilincinde yaşamak Doğu ile Batı düşünce dünyaları arasındaki belirleyici çizgidir. Kadim Doğu düşüncesi ve dinleri, insanı düşmüş ve bu dünyayı içine düşülen lanetli bir yer olarak görmemekle birlikte ‘’geçici’’ olarak tanımlıyordu. İnsanın, bir sınav yeri olmaktan başka bir değeri bulunmayan geçici dünyaya bağlanması yerine içinde devamlı bulunacağı öteki dünya için çalışması gerektiği vurgulanıyordu.  Kadim Doğu geleneğinin son dini olan İslam, Peygamberinin ağzından ‘’Kıyamet kopuyor olsa bile elinde bir hurma fidanı varsa onu dik.’’ diyerek iki dünya arasındaki dengeye ilişkin son sözü söylemiştir. Doğu düşüncesi yaşamını sürdürürken ölümün unutulmaması gerektiğini söylerken, modern Batı dünyası ise tüketim çılgınlığını körükleyerek ve bencilliği bireysellik kılıfıyla pazarlayarak ölümü unutturmaya çalışıyor.

Bir bitkinin dalını keserseniz yerine yenisi çıkar. Bu yüzden Doğu düşüncesinde ölüm, ölüm değil yeni bir yaşamın başlangıcı olarak algılanır. Birey de birey sayılmaz, toplumun bir parçası, bitkinin bir dalıdır. Kahraman kendi hayatını gerçeğe feda etmiş kişidir. İnsanın komşusunu sevmesi kavramı da kişiyi bu gerçekle uyumlu hale getirmek içindir. Modern Batı düşüncesi değil açlığını, bir komşusunun olup olmadığını bile bilmemektedir. Filmdeki komşuluk ilişkilerinin durumunu bu bilgiler ışığında yeniden gözden geçirdiğimizde daha anlaşılır hale gelmektedir. Bir Doğu dini olan Hıristiyanlık da, “Ben bir asma ağacıyım, siz de yapraklarımsınız.” (Hz. İsa) düşünceleriyle yayılmışken Batı’ya doğru gittikçe özünden uzaklaşmıştır.

İnsanın hiç hastalanmayacak, hiç ölmeyecek ve başına hiçbir kötü olay gelmeyecek gibi yaşamasını isteyen modern Batı dünyasında aile ilişkileri zayıflamış, hasta, aile, akraba, arkadaş ziyaretleri unutulmuştur. Hocaların hocası kabul edilen, yaşayan en önemli toplum bilimcilerden Fransız Alain Touraine geçtiğimiz günlerde ‘’Batı’da toplumun öldüğünü, değer yargılarının yıkıldığını, uğruna yaşanacak inançların kalmadığını, evli çiftlerin ekmek alır gibi porno aldığını ve evde de genellikle bu filmleri çocuklarla birlikte izlediğini’’ söylüyordu. Pek çok hali vakti yerinde Batılı insanın ‘’sahip oldukları toplumsal statüye dönmeyecek’’ şekilde hastalanmaları veya işten çıkartılmalarının ardından üzerinde durdukları sanal ortamın yıkılmasıyla, doğrudan ‘’evsizler’’ arasına düşmesinin başka bir açıklaması zaten yoktur. Kredilerini ödemek için para bulabileceği kimsesi yoktur çünkü kendisi kimselere borç vermemiştir, yanlarına gidebileceği kimseleri yoktur çünkü her şey yolundayken kimselere kapısını açmamıştır, çocukları dâhil kimseler ziyaretine gelmez, sigortası varsa hastane odasında, yoksa sokakta tek başına ölür çünkü kendisi de kimseleri ziyaret etmemiştir. Konular daha çok uzatılabilirse de anlatmak istediğimin anlaşılabildiğini düşündüğümden kısa kesiyorum.

‘’İnsanın ruhuna, onu geri çekmeye çabalayan belirli insani fantezilerin tersine, onu ileri götüren simgeleri temin etmek mitoloji ve ayinin hep başlıca işlevi olmuştur. Doğrusu, aramızdaki yüksek oranı, böylesine etkili bir ruhsal yardımcının çöküşünden kaynaklanıyor olabilir. Çocukluğumuzun arındırılmamış imgelerine takıntılıyız ve bu yüzden de yetişkinliğimizin zorunlu geçişlerine karşı ilgisiz kalıyoruz. Birleşik Devletler’de üstelik bir de tersyüz edilmiş vurgu pathos’u vardır; amaç yaşlanmak değil, genç kalmaktır. Anneden uzaklaşıp büyümek değil, ona yapışmaktır. Ve böylece, kocalar avukat, tüccar ya da ailelerinin istediği işin ustası olup kendi çocukluk tapınaklarında tapınıyorlar. Karılarıysa ondört yıllık evlilik ve doğurulup büyütülmüş iki çocuktan sonra bile, ya düşlerdeki gibi ya da ekrandaki en son ünlülerin makyajını yapıp vanilyaya bulanmış şehvet tanrıçası tapınaklarında olduğu gibi onlara sadece tekboynuzlardan, sirenlerden, satirlerden ve Pan benzeri, uyuyan kadınlarla sevişen kösnül demonlardan gelebilecek olan bir aşk beklentisi içinde…’’ (Joseph Campbell)

‘’Bütün açıklamalar nedenseldir. Açıklanması gereken bir olguyu açıklamak buna neden olan daha önceki açıklayıcı bir olgudan söz etmek demektir.’’ (Jon Elster)

Mulholland Drive, evet bir başyapıttır ve modern Batı’nın dünyaya dayattığı hastalıklı kapitalist düşüncenin girdabında sıkışıp kalan insanların çıkmazlarının anlatıldığı bir peri masalı tragedyasıdır.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

The Holy Mountain (1973, Alejandro Jodorowsky)

9 Ocak 2012 Yazan:  
Kategori: Kült Filmler, Manşet, Modern Klasikler, Sanat, Sinema

Kendisi ne der bilmiyorum ama Alejandro Jodorowsky’nin 1973 yapımı (Kutsal Dağ) filminin yönetmenin başyapıtı olduğunu düşünüyorum. Yönetmenin filmlerini sınıflandırırken kullanılan ‘’sürrealist’’ sözcüğünü sevmediğimden ve yönetmenin de böyle bir tabirden hoşlanmadığı düşüncesinden hareketle, filmin anlaşılabilirliğine katkı sağlamak maksadıyla böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Yönetmenin hoşlanmadığını ise filminin finalinde kendi ağzından, ‘’Bir peri masalıydı her şey ve gerçek hayata döndük; ama bu hayat gerçek mi? Hayır. Bu bir . Kameraya bakın. Bizler hayal ürünüyüz.’’ demesinden çıkardığımı söylemek durumundayım.

 ‘’Kadim filozoflar, doğanın temel yasaları hakkında bilgisi olmayan bir insanın akli bir hayat süremeyeceğine inanırdı. İnsan itaat etmeden önce anlamalıdır. Gizem okulları ise kendini ilahi yasanın yeryüzü küresinde işleyişini insana öğretmeye adamıştı. Bu kültler dini olmaktan ziyade ahlaki, tanrıbilimselden ziyade felsefidir. İnsana melekelerini daha akıllıca kullanmayı, zorluk karşısında sabır, tehlike karşısında cesaret göstermeyi, ayartıların ortasında doğru kalmayı ve hepsinden önemlisi, yaşamaya değer bir hayatı, kendi bedenini Mabud’a, kutsal bir sunak gibi gördüğü Tanrı’ya adanmış bir hayat olarak görmesini istiyorlardı.’’ (Tüm Çağların Gizli Öğretileri - Manly P.Hall)

Alejandro Jodorowsky, filmin hem senaristi, hem yönetmeni hem de başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yönetmenin ezoterik bilgiye aşina olduğunu, gizli öğretilerle ilgilendiğini hatta herhangi bir gizem okulu tarafından inisiye edilmiş bile olabileceğini düşünüyorum. Filmin bir inisiyasyon süreci şekline bürüneceği en başından bellidir. Bir adam tarafından makyajları silinen, plastik tırnakları çıkartılan kısaca maddi dünyanın tüm getirileri alınmaya başlanan iki kadın görürüz.

Yönetmenin her filminde gizem okullarının öğretilerine gönderme yaptığını, ezoterik bilgiye ulaşmada veya erginliğe geçişte mitolojik göndermelerin sıklıkla olduğunu söylemeliyim. The Holy Mountain filminde ‘’Gizemi bilmek istiyorsun; ama kendi başına hiçbir şey yapamaz’’ demektedir. Yönetmenin filmdeki rolü de alchemist (simyacı)’dir ve yalnızca bu unvan bile söylemek istediklerini anlatmaya yetecektir.

Gerek ve gerekse filmlerinde yönetmen erkek çocuğun erkekliğe geçiş ritine yer vermiştir. El Topo filminde çırılçıplak vaziyette babası ile birlikte çöle gelen bir çocuk görürüz. Baba çocuğa ‘’Artık yedi yaşındasın, oyuncağını ve annenin resmini göm’’ der. Böylece çocuğun artık erkek olduğunu vurgular. Hemen ardından köylerine döndüklerine her yerin kan ile kaplı olduğunu görürler. Kan o kadar çoktur ki kan gölleri oluşmuştur. Bu kan gölleri de çocuğun erkek olma ritinin simgelerindendir. Santa sange filminde ise büyüyen oğlunun göğsüne baba bıçağının ucuyla bir dövme yapar ve şöyle der ‘’Artık erkek oldun’’. Yine kan ve anneden koparılan bir çocuk vardır.

 ‘’Çocuğun yetişkinliğe geçişi gelişmiş toplumlarda yıllar süren eğitimle gerçekleşirken, ilkel düzeyde birçok kabilenin dinsel takviminin en önemli törenlerinden olan erginlik ritleriyle birdenbire kısa sürede tamamlanır. Kadın bir çocuğun geçici gövdesini doğurur fakat erkekler onu şimdi ruhsal olarak doğuracaklardır. Erkekler oğullarını etkileyici bir büyüyle annelerine karşı duydukları bebeklik bağından kurtarıp kazanmaları gerekir. Acı veren ritler sırasında, bu nedenle, zaman zaman çocuğa erkek kanından başka yiyecek içecek verilmez. Kan sıvı olarak veya pıhtılaşmış olarak verilir. Banyo gibi üstlerine de dökülebilir. Böylelikle gerçekten içerden ve dışarıdan babaların iyi gövdelerinin içeriğine bastırılmış olurlar. Böylece kan anne sütü gibi fiziki bir yiyecek olur fakat annenin veremediği kutsal bir yiyecektir de. Kan, yalnızca gövdeyi besleyen yiyecek değil fakat gerçek erkek yiyeceği, ikinci doğumun korkutucu fakat gene de etkileyici krizinde, cenini saran ve enerji veren simya sıvısıdır. Psikolojik yönden çocuğun zorlu bir eşiğe taşındığını, annesine bağımlılık dünyasından, babaların doğasına katıldığı erkek olmaya getirildiğini söyleyebiliriz.’’

Günümüzde de ülkemizde erkek çocuğunun sünnet edilerek ‘’erkekliğe’’ adım atmasına bir tür erginlenme riti denilebilir. Dr. Rhoeim  ‘’çocuktan kesilip alınan gerçekte annesidir, kesilen deri annedeki çocuktur’’  demektedir. Günümüzdeki hemen her uygulama bizlere kadim atalarımızdan miras kalmışlardır. Usta yönetmen Jodorowsky filmleriyle bu mirasa saygı duruşunda bulunmaktadır.

 ‘’Profesör masasında yazıyor ve dört yaşındaki kızı odada koşturup duruyor. Yapacak şeyi yok ve adamı rahatsız ediyor. Adam kıza üç yanmış kibrit çöpü vererek, ‘’Al, oyna’’ diyor. Kız halıya oturarak kibritlerle oynamaya başlıyor, biri Hansel, biri Gretel, öbürü de büyücü olmuş. Bir süre geçiyor, bu zaman içinde profesör rahatsız edilmeden işiyle uğraşabiliyor. Fakat birden çocuk korkuyla bağırıyor. Baba sıçrıyor, ‘’Ne o, ne oldu.’’ Kız büyük korku belirtileri göstererek babasına koşuyor. ‘’Baba, baba’’ diye bağırıyor, ‘’büyücüyü al, artık ona dokunamıyorum.’’ (Leo Frobenius)

Ne düşünüyorsunuz, tatmin olmadınız mı, çok mu basit buldunuz veya hayal gücünün fazla zorlanması mı? Öyleyse okumaya devam etmenizi öneririm.

 ‘’Örneğin Katolik Roma Kilisesi ayininde, papaz, İsa’nın son yemekteki sözlerini söyleyerek kutsama törenini mayasız ekmek için (Hoc est enim Corpus meum: Çünkü bu benim gövdemdir) sonra şarap çanağı için (Hic est enim Calix Sanguinis mei, novi et aeterni Testamenti: Mysterium fidei: qui pro vobis et pro multis effundetur in remissionem peccatorum: çünkü bu çanak benim kanımdır, yeni ve ebedi ahitin, inanç gizinin eti ve kanıdır, sizin ve birçok günahkarın affedilmesi için dökülecektir) –büyük bir vakurla- yineler. Ekmek ve şarabın İsa’nın gövdesini ve kanı olduğu varsayılır; ekmeğin her kırıntısı ve şarabın her damlası gerçekten dünyanın kurtarıcısının yaşayan parçası olmuştur.’’ (İlkel Mitoloji - Joseph Campbell)

The Holy Mountain filminde taşlar üzerine kadın resmi çizen ve onunla sevişmeye çalışan adam ile ekmek ve şarabın İsa’nın bedeni ve kanı olduğuna inanan Hıristiyan ile veya kibrit çöpünün büyücü olduğuna inanan çocuk arasında büyük bir fark yoktur. Ve buradan hareketle diyebiliriz ki yönetmenin göndermeleri de yönetmen için gerçeküstü değil gerçeğin kendisi olabilmektedir.

Sarhoş olduğu her halinden ve etraftaki boş şişelerden anlaşılan bir adam yerde yatmaktadır. O kadar sarhoştur ki üzerine işemektedir. Nereden geldiği belli olmayan bir grup çocuk/cüce gelir ve adamı bir haça bağlarlar –simgesel çarmıh- ve taşlamaya başlarlar. Kendine gelen adam basit bir hareketle çarmıhtan kurtulur ve çocuklar kaçışırlar. Ardından kurbağalar ve kertenkelelerin savaşından tutun da sirk gösterileri, kurşuna dizilen insanlara kadar çok çeşitli, görsel açıdan zengin ve sembolizm anlamında çok güçlü bir süreç yaşarız. Bir kuleden sarkıtılan ipin ucunu tutan adamımız ve bir kuleye çıkar. Burada simyacı vardır. Simyacı ile yaptığı savaşı kaybeder ve simyacıya boyun eğer, tüm vücudu temizlenir, kalbindeki kötülük şah damarından kesilir alınır. Ardından ‘’Altın istiyor musun’’ diye soran simyacıya ‘’evet’’ der. Simyacı adama bir kap uzatır, adam tuvaletini yapar ve bu çeşitli evrelerden sonra altına dönüşür. Simya kabaca metalin altın yapılması demektir. Bunun üzerine simyacı adama dönerek ‘’Sen bir pisliksin ama doğruyu bulabilirsin’’ der. Nasıl bir pislik çeşitli aşamalar sonucu altın oluyorsa maddi evrenine hapsolmuş insan da çeşitli aşamalardan sonra doğru yolu bulabilir demektedir.

Simyacının göğsündeki madalyonda üç tane üçgen vardır ve odadaki insan sayısı 9’dur. ‘’Khem ülkesinin gizli sanatı olan simya (El Kemi) dünyanın bildiği en eski sanatlardan biridir. Diğeri astrolojidir. Simya üç aşamalı bir sanattır ve üçgenle sembolize edilir. Sembolü 3 kere 3’tür. Üç âlemdeki veya plandaki üç element veya işlem anlamına gelir. 3 kere 3 Hürmasonluğun 33.derecesindeki sırrın bir parçasıdır çünkü 3 kere 3’tür ki, 9 eder, 9 sayısı ağacın kökünden çıkan dokuz tecelliyi gösterir ve insanın ezoterik sayısıdır.’’ (Tüm Çağların Gizli Öğretileri - Manly P.Hall)

33 sayısı ile ilgili birkaç şey yazmak gerekirse, Süleyman’ın ilk tapınağı ilk ihtişamıyla 33 yıl ayakta kaldı. Ayrıca Kral Davut Kudüs’te 33 yıl hüküm sürmüştür. Mason tarikatı 33 sembolik dereceye bölünmüştür, insan omurgasına 33 parça vardır ve İsa, hayatının 33.yılında çarmıha gerilmiştir. Ve Müslümanlar Cennet’e girme yaşının 33 olduğuna inanmaktadırlar.

‘’Aşağı doğa vahşiliğe dönünce, yüksek doğa ruhani mülkünü yeniden elde etmek için mücadele eder. O yedi Yönetici’nin üzerinde oturduğu yedi halkaya yükselir ve her birine aşağı kuvvetleri şu şekilde iade eder: Birinci halkada Ay oturur, çoğalma ve azalma yeteneği ona geri verilir. İkinci halkada Merkür oturur, entrikalar, hileler ve kurnazlıklar ona geri verilir. Üçüncü halkanın üstünde Venüs oturur, tutkular ve şehvet ona iade edilir. Dördüncü halkanın üstünde Güneş oturur, buna hırslar geri verilir. Beşinci halkanın üstünde Mars oturur cahil cesareti ve acelecilik ona geri verilir. Altıncı halkanın üstünde Jüpiter oturur, biriktirme ve zenginlikler ona geri verilir. Yedinci halkanın üstünde, Kaos’un kapısında Satürn oturur, hata ve şeytani planlar ona geri verilir. Sonra yedi halkanın birikimlerinden soyunduktan sonra ruh Sekizinci Feleğe, sabit yıldızlar halkasına gelir. Burada bütün yanılsamalardan özgürleşmiş olarak Işık’a ikamet eder.’’ (Tüm Çağların Gizli Öğretileri - Manly P.Hall)

‘’Adım Fon. Venüs gezegenindenim. İşim hayatımı insan vücudunun güzelliğine adamaktır. Bunlar eşlerim. Onlarla sadece iş saatlerinde sevişirim. İşçi olarak başlarlar, sonra onları sekreter yaparım. Biliriz ki insanlar ne oldukları için değil nasıl göründüklerini tatmin etmek için sevilmek isterler. Bu yüzden bir dizi maske tasarladık. Özel yapım, gerçek insan kokusu ve sıcaklığında. Bir müşteri istediği yüzü alabilir. Her yüz tektir ve ömür boyu kullanılır. Yapay yüz ölene kadar takılabilir.’’

‘’Biz savaş oyuncakları üretiyoruz. Hükümet politikalarıyla programlanmış bilgisayarlarımız var. Hükümet müşterimiz. Bilgisayarları gelecekteki savaşların ve devrimlerin bilgileriyle besliyoruz. Bu bize ne tür oyuncak üreteceğimizi söylüyor. Çocuklar doğduğundan itibaren. Mesela, eğer hükümet Peru’ya savaş açmayı uygun görürse makinemiz Perulular hakkında bilgi toplayacak ve bize ne yapmamız gerektiğini söyleyecek. Önümüzdeki 15 yıl içinde uzun vadede çocuklara nefret kazandırmayı amaçlıyoruz. 15 yıl içinde bu çocuklar Peruluları zevkle öldürmek için savaşa gidecekler.’’

‘’Adım Isla. Mars gezegenindenim. Silah üretir satarım. Bomba üretiriz, hidrojen bombası, lazer silahlar, ölümcül bakteriler, kanserojen gazlar, vesaire. Genç neslin oturuşunda ve kalkışında silaha ihtiyacı var. Uyuşturucu silahlarımız var, el bombaları, rock’n'roll silahları, Budistler için mistik silahlar, Yahudilere, Hıristiyanlara.’’

‘’Adım Klen. Jupiter gezegenindenim. Her mevsim bir dizi eseri üretiriz. Bir aşk makinesi ürettik. Çalışması için, izleyici Onunla çalışmalı. Kılavuzu okuyup alıyor ve ona aşk aksiyonu veriyor. Bu elektronik çubuğu makinenin mekanik vajinasına sürtecek. Gözlemcinin becerisi makinenin zirveye ulaşma yeteneğini belirleyecek. Elektronik orgazm üreteceğiz.’’

‘’Adım Berg. Uranüs gezegenindenim. Ülkenin geleceğini kurtarmak için gelecek 5 yıl içinde 4 milyon vatandaşı yok etmemiz lazım. Gaz odaları, gaz okulları, gaz üniversiteleri, gaz müzeleri, gaz kütüphaneleri, gaz sınıflar, gaz diskoları ve gaz genelevleri, hepsini gazlayın.’’

‘’Adım Axon. Neptün gezegenindenim. Bu hayatının en güzel günü. Diğer 999 kahramanın yaptığı gibi siz de kabul testinden geçeceksiniz. Kurbanların bin testis mabedimi tamamlıyorlar. Bu kutsal kitap. Bana inanmayı öğren.’’

‘’Adım Lut. Plüton gezegenindenim. Mimarım. Bu çok aile tesisini üretirken büyük bir hata yaptık. Para kaybettik. Onlara küçük pencereler ve bahçeler verdik, su döşedik, ışık ve ısınma sistemi döşedik. Bu yanlış bir konseptti. Bir insan eve ihtiyaç duymaz, ihtiyacı olan tek şey sığınaktır.’’

The Holy Mountain başka hiçbir yerde benzerini kolay kolay göremeyeceğiniz imgeler, görüntüler ve sınırsız göndermelerde bulunmakla birlikte insanın maddi düşüncesine ilişkin ağır eleştiriler de içeren güçlü bir filmdir. Filmin her karesini incelemeye almak neredeyse olanaksız. Çünkü Jodorowsky nerdeyse her an bir yerlere mesaj gönderiyor. Askerlerinin yüzlerinin görünmemesi ve insanların askerler tarafından kurşuna dizilmesi, ölen insanların kurşun yaralarından çıkan kanların çeşitli renklerde olması, meydanda bir askerin kocasının gözleri önünde bir kadınla cinsel ilişkiye girmesi, kadının ve kocasının bu durumu hoşnutlukla karşılaması hatta filme alması insanın maddi doğasının esiri olduğuna ilişkin yapılan göndermelerin yalnızca bir kaçıdır.

 ‘’Cahiller için beden en önemli şeydir ve onlar içlerindeki ölümsüzlüğü gerçekleştirme kapasitesinden yoksundur. Bir tek ölecek olan bedeni bildikleri için, ölüme inanırlar ve ölümün sebebi ve gerçekliği olan maddeye taparlar.’’ (Hermes’in Görüsü kitabından)

Herkes konuştuktan sonra simyacı konuşur ve Kutsal Dağ arayışına geçerler.  ‘’Paranız ve gücünüz var; ancak ölümlüsünüz. Ölümden kaçamayacağınızı biliyorum. Ama ölümsüzlük elde edilebilir. Her kültürde “kutsal dağ” vardır. Yerlilerin Meru Dağı. Taocuların Kuen-Luen Dağı. Himalayalar. Filozofların dağı. Rosacroce Dağı. San Giovanni’deki Cabalistica Dağı. Daha birçok kutsal dağ var. Efsane hep aynı olmuştur. 9 ölümsüz adam dağın zirvesinde yaşar. Tam zirveden dünyayı yönetirler. Ölüme meydan okuyan gizemi saklarlar. Kırk bin yaşından fazladırlar. Vaktiyle bizler gibi insandılar. Diğerleri ölüme meydan okumayı başardıysa neden biz de başarmayalım? Ölümsüzlerin nerde yaşadığını ve gizemi nasıl elde edeceğimizi biliyorum. Bu tarihî Rosicrucian yazıtında 9 ölümlünün yazısı ve nerde yaşadıkları yazıyor. Lotus adasının kutsal dağı. Güçlerimizi birleştirip kutsal dağa saldırarak ölümsüzlüğün sırrını çalmalıyız.’’

Kadim gizem okullarının genel görüşü, insanın dünyadaki misafirliği sırasında cehaletin üzerine yükselmezse, ölünce, sonsuza kadar amaçsız dolaşacağı, bu yaşamda yapmış olduğu hataları sonsuza kadar yaptığı ebediyete gideceğini söyler. Dünyada mal mülk arzusunu yenemezse, bu arzusunu kendisiyle birlikte görünmez âlemlere taşıyacak ve buradaki arzusunu hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceği için sonsuza kadar acı çekecektir. Jodorowsky de The Holy Mountain filminde arayış içerisindeki insanın durumunu göstermeye çalışmış ve son söz olarak kutsal olanın dağ veya kan değil insan olduğunu söylemiştir.

Ayrıca ‘’ayaklar köpek leşi gibi kokuyor’’ ‘‘Güzel dişleri var’’ diyalogu ile Jodorowsky İslam hakkında bilgi sahibi olduğunu da göstermektedir. Bilge insan her şeyde bir güzellik görür ve tasavvuf ehlinin de dediği gibi ‘’yaratılanı hoş görür, yaratandan ötürü.’’

Bu yazımı filmi izlemede bir kılavuz maksadıyla kaleme almış bulunuyorum ve sözlerime şu müthiş cümleyle son vermek istiyorum: ‘’Kendi geleneksel tapınaklarında gözü kapalı secde edenler, başkalarının ayinlerine ince eleyip sık dokuyarak ve küçümseyerek yaklaşırlar.’’

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr