Mulholland Drive (2001, David Lynch)

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; mutsuz her ailenin mutsuzluğuysa kendine hastır.” (Lev Tolstoy, Anna Karenina)

Kendisinin her geçen gün kocaman bir çöplüğe dönüştüğü yetmezmiş gibi elindeki tüm gücünü, yönlendirebileceği ve manipüle edebileceği tek tip bir sinema anlayışının yerleşmesi için seferber etmekten geri durmayan Hollywood’un, ‘’kendi filmini’’ yapabilen ender yönetmenlerinden olan David Lynch’in başyapıtlarından Mulholland Drive (2001, Mulholland Çıkmazı) hakkında bir yazıya nereden başlanır, nasıl devam edilir, ne zaman sonlandırılır ve kişiyi bu yazıyı yazmaya iten dürtü nedir hatta bu yazıyı kim okur, kısaca ben bu işe nasıl bulaştım, bilemiyorum. Tabii bütün bu soruların tek bir yanıtı olmadığı gibi tek bir öyküyü çok katmanlı bir olay örgüsü kullanarak anlatmaya çalışan Mulholland Drive filmini de tek bir yazıyla anlamak olası gözükmeyeceğinden okurun yazı bitince ‘’her şeyi’’ anlayabileceği yönünde bir beklentiye girmemesini söylemek isterim.

Sokrates’in fiziksel açıdan eski Yunanlıların Silenos yüzlü dedikleri cinsten, çirkin bir adam olduğu, Silenos yüzlü demekle de yassı burunlu, kalın dudaklı, sürekli sarhoş olduğu için eşeğinden ikide bir düşen çok çirkin ancak son derece akıllı ve bilge bir kişinin kastedildiği söylenir. Platon’un Şölen isimli eserinde Alkibiades, Sokrates’i, çirkinliği ve bilgeliği dolayısıyla Silenos’a benzetir ve şöyle der;

“Ben Sokrates’i övmek için, dostlarım, bazı benzetmelere başvuracağım. Şaka ettiğimi sanacak Sokrates. Ama bu benzetmeleri şaka için değil, doğruyu göstermek için kullanacağım. (…) Onu dinlemeye başlayınca sözleri ilkin abuk sabuk gelir insana. Kelimeleriyle, cümleleri dışardan alaycı bir Satyr postuna bürünür; semerli eşeklerden, kazancılardan, çarıkçılardan, dericilerden bahseder, hep aynı kelimelerle aynı şeyleri söyler gibi gelir. Cahili, budalası onun sözlerini alaya almaya kalkarlar ama bu sözleri bir de açıp içlerine bakarsanız, ne manalı, ne dolu sözler olduklarını ve hepsinin içleri en yüce erdemlerle dolu tanrı sözlerine benzediklerini görürsünüz.’’

François Rabelais, Gargantua isimli eserinin giriş bölümünde bu durumu kendi yaratıcı ifadeleriyle şöyle anlatmaktadır. ‘’Alkibiades, Platon’un hocası Sokrates’i -ki filozofların şahı olduğu su götürmez, başka sözler arasında Silen’lere benzetir. Eskiden Silen’ler küçük kutulardı, bugün ilâç satan dükkânlarda gördüklerimiz gibi, üstlerinde gülünç, saçma sapan yaratık resimleri vardı: Harpya’lar, satyr’ler, yularlı kazlar, boynuzlu tavşanlar, eğerli ördekler, uçan tekeler, koşumlu geyikler ve insanları güldürmeye yarayan daha birçok uydurmalar. Ama bu kutuların içinde nadide ilâçlar saklanırdı: Balsam, akamber, kakule, misk, zebbat, mücevherler ve daha başka değerli şeyler. Sokrates’i de onlara benzetiyordu Alkibiades çünkü ona dışardan bakıldığı, dış görünüşüne göre değerlendirildiği zaman bir soğan kabuğu kadar para etmezdi. Öylesine çirkindi bedeniyle, gülünç halleriyle, sivri burnu, boğa bakışı, deli suratıyla, kaba davranışları, köylü kılığıyla, züğürtlüğü, kadından yana bahtsızlığı, devlet işlerine elverişsizliği, durmadan sırıtması, her önüne gelenle içki içmesi, boyuna maskaralık etmesiyle o tanrısal bilgisini her zaman gizleyerek. Ama kutuyu açtınız mı, içinde göklerden inme, paha biçilmez bir ilâç bulurdunuz: İnsanüstü bir anlayış, görülmedik erdemler, yenilmez yiğitlik, eşsiz bir kanaatkârlık, kesin bir yetinirlik, kendine şaşmazca güvenirlik ve insanların, uğrunda sabahladıkları, koşuştukları, çabaladıkları, denizlere açıldıkları, savaştıkları her şeye karşı inanılmaz bir küçümseme.’’

Rabelais, Gargantua’nın giriş bölümünde şöyle devam eder: ‘’(…) ilikli bir kemik bulan köpek ne hayranlıkla bakar ona, ne özlemle koklar onu, ne coşkunlukla yakalar, nasıl bir dikkatle dişler, ne sevgiyle kırar, ne helecanla yalarsa onu, okur da aynı coşkuyla özlü iliği aramalıdır (…)’’ Doğasında ‘’filozofça bir yan’’ bulunan köpeğin amacı kemiğin içinde bulunan küçücük iliğe ulaşmaktır. Bu yazıda oyuncuların yüzlerindeki maskeyi söküp atmak değil, maskenin anlamı üzerine açıklama getirmek ve seyircinin kemiğin içinde saklı ‘’iliği’’ bulabilmesine yardımcı olmak için filmimize birkaç ısırık atmayı ve üzerinde bir iki çatlak oluşturmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Filmin bir silenos olarak kabul edilmesi durumunda eleştirmen filmin içerisine gizlenmiş hazineye ulaşmaya çalışacaktır ama silenos olarak tanımlanmaya daha uygun görünen yaşamsal öneme sahip ‘’mavi kutu’’ nedir? Mavi kutunun silenos olması durumunda içindeki ‘’gizem’’ ne olabilir, bunun üzerinde durmaya çalışacağım. Mavi kutunun gizemini çözdüğümüzde filmin içinde gizlenmiş olan hazineye de ulaşmış olabileceğiz, düşüncesindeyim.

Çocuğun yetişkinliğe geçişi ‘’günümüz’’ toplumlarında yıllar süren eğitimle gerçekleşirken, ‘’geçmişte’’ toplumların dinsel takviminin en önemli törenlerinden olan erginlik ritleriyle birdenbire kısa sürede tamamlanırdı. Kadın bir çocuğun geçici gövdesini, erkekler ise ruhsal yönünü doğururlardı. Nevrotiğin sorunu yetişkinliğe geçişin tamamlanması yerine yetiştin olarak yeniden doğmak üzere bebekken ölmektir, kişisel yapısının belirgin bir bölümü başarısızlık konumunda takılı kalmıştır. Geleneksel geçiş ayinlerinin amacı benlik duygusunun olabildiği kadar bastırılması, insanın bireysel yaşamını bütünle uyum içine sokmak için gösterilen katılım duygusunun geliştirilmesi olup kısaca bireye ölmeyi ve gelecekte yeniden doğmayı öğretmektir diyebiliriz.

 ‘’Gerçek benlik kavramı, bütün insanların sahip olduğu ancak her bireyde kendine özgü bir biçimde bulunan, insanın gelişiminin kaynağındaki iç güç olarak tanımlanabilir. Benliğin idealize edilmesi dış dünyadan belirli bazı davranışların beklenmesine yol açmaktadır. Bu talepler karşılanmadığında ise öfke, haklılık duygusu, kendi kendine acıma, haset, yoksunluk, bedenselleştirme gibi belirtiler ortaya çıkar. Kendi benliğini idealize eden kişinin, ayrıca kendisinden de beklediği önemli şeyler vardır ki, bu suretle, kendini idealize ettiği benliğinin kalıplarına sokması mümkün olabilecektir. Bu imge nevrotik bir gurur duygusuyla dolu olduğu için çok önemlidir. Öte yandan, sözü edilen gurur kolayca yaralanabilme özelliği taşır ve kişi her ne zaman gerçek, mükemmel olmayan bedenini görse, yoğun bir utanma duygusu yaşar. Eğer başka kişiler tarafından gururu kırılırsa, aşağılanma duygusu yaşaması sözkonusudur. Bu iki güçlü duyguya bağlı olarak endişe, depresyon, öfke, psikoz ve psikomatik tepkilerin ortaya çıkması mümkündür. Söz konusu duyuları yatıştıracak alkol ve uyuşturucu kullanımı, aşırı derecede yaşanan cinsellik gibi olguların nevrotik gururun kırıldığı durumlarda daha çok devreye girmesi sözkonusudur.’’ (Karen Horney)

Diane’in (Naomi Watts) ruhsal gelişimini tamamlayamadığı ve nevrotik bir yapıya sahip olduğunu ise, alabilmek uğruna Hollywood’a geldiği rolünü olağanüstü bir şekilde oynadığı bölümden çıkartabiliyoruz. Burada babasının en yakın arkadaşı tarafından istismar edilen bir kadını canlandıran Diane’in aslında kendisini oynadığı açıktır. Bu ‘’babanın yakın arkadaşı’’ aslında babanın kendisi olabilir. İstismarı bir oyun olarak yaşamış veya oyuncu kişiliğinin sonucu istismar edilmiş ve dolayısıyla da her oyuncunun mutlaka sıra dışı cinsel yaşamı olabileceği düşüncesine kapılmış olabilir. Böylece oyunculuk hayalleri ve cinsellik birbirine girmiştir. 12–13 yaşından itibaren yıllarca babası ile ilişkiye girdiğini itiraf eden Rita Haytworth’un durumunu yönetmenin bilmemesi olanaksız olduğuna göre, filmde Rita Haytworth imgesinin yoğun kullanımı da ensest ilişkiyi yani babayı işaret etmektedir düşüncesindeyim. Hatta bu bağlamda lezbiyen ilişkisini de çocukluğunda zorlandığı ensest ilişkinin ve nevrotik eğilimlerinin bir sonucu ‘’çocuk doğurmaktan’’ kaçınma anlamında bir sapma olarak yorumlayabiliriz. Ayrıca mavi kutunun halının üzerine düşmesiyle birlikte Ruth Teyze’nin ortaya çıkarak yere bakması ancak mavi kutuyu yani gerçeği ‘’görememesi’’, babasının istismarına uğrayan Diane’in durumunun aile tarafından bilindiği ancak ‘’sır’’ olarak saklandığının göstergesidir. ‘’Mavi kutu’’ bu ensesti ve Diane’in birgün bu yıkımdan kurtulabilme umudunu simgelemektedir.

Ensest ilişkiler her zaman bir kapalı kutu olarak ve bir tabu olarak kalmaktadır. Duruma tanık olan en yakın kişiler bile yaşanan durumun acımasızlığı karşısında çaresiz kalmakta, en iyi yolun susmak olduğuna inanmaktadırlar. Silencio isimli klüpte her iki kadın başlarına gelenlere, çocuklukta yaşadıklarına ağlarlar. Her şeyi bilmelerine rağmen sessiz kalırlar çünkü konu konuşulacak gibi değildir ve kutuda kalmalıdır. Diane’in kimselere anlatamadığı şeyleri Rita Haytworth posteri üzerinden kendisine itiraf etmesi kutunun açılmasıdır.

Nevrotik süreç kişiyi ikili bir kimlik sahibi olmaya zorlar. Bu kimliğin bir tarafı idealize benlik, diğer tarafı ise aşağılanan benliktir. Bunun sonucu, kişinin benlik değerlendirmelerinde birbirinin yerini alan zıt kavrayışlar, hatalı davranış ve ruh durumundaki çalkantılar ortaya çıkar. Karen Horney nevrotik eğilimleri, insanlara yönelmek, insanlara karşı çıkmak ve insanlardan kaçmak olarak üç grupta toplamaktadır. Bu eğilimlerin birbirleriyle çatışmaya girmesi halinde kişi kendine ilişkin idealize edilmiş bir imge geliştirerek içsel çatışmanın çeşitli unsurlarını dışlaştırmaya çalışır. İnsanın bilinçdışında taşıdığı ‘’idealize benlik’’ imgesinin geliştirilmesi gerçek bir güven ve gurur duygusunun yerini tutmaya yarar; endişe içindeki kişiye diğer kişilerden daha iyi durumda olduğu, varlığının bir anlam taşıdığı duygusunu verir. İdelize benlik kavramının tam aksi yönünde ise kişinin kendine ilişkin ‘’aşağılanan’’ bir imge geliştirmesi bulunur.

Diane’in ideal benliği seyirciye her zaman bakımlı ve olanca güzelliğiyle görünürken aşağıladığı benliği çirkin ve kusurlu görünür. Diane oluşturduğu ‘’ideal benliğini’’ özendiği ‘’gerçek’’ Rita Haytworth ile birlikte olması gerektiği düşüncesinden hareketle kendi yetenekleriyle elde edemediği hayranlık verici Hollywood yıldızlığı statüsü ile her türlü cinsel özgürlük ve toplumsal iktidarı kazandığını hayal eder. Ancak ‘’aşağıladığı benliğinin’’ yeniden su yüzüne çıkmasıyla iki dünya arasında sıkışınca ölmek ister.

Aldatılan, sünepe ve beceriksiz bir yönetmen, işleri eline yüzüne bulaştıran kiralık katil gibi Diane’in hayalindeki herkesi kusurlu görmesi, kendisini de kusurlu gördüğünden, diğerlerini de kabullenmeyi kolay hale getirmektedir. Ancak mafyanın adamlarının yönetmenin aldatan karısını ve aşığını dövmeleri, Diane’in aldatılmayı ve aldatmayı onaylamadığını gösterir ki, hayalindeki Rita’nın kendisini ‘’çocuk doğurabileceği’’ bir başkasıyla ‘’aldatıyor’’ olmasına dayanamaz. Yalnızca doğum ölümü yenebilirdi ancak lezbiyen ilişkisi Diane’e ölümü yenecek bir doğum veremeyecekti. Böylece birden ortaya çıkıp korkunç canavarı öldürecek, büyülü parlak kılıcı gösterecek, bekleyen kısmeti ve hazineleri haber verecek, en öldürücü yaralara iyileştirici merhemini sürecek ve büyük maceranın ardından ‘’başarmış’’ kişiyi normal yaşama döndürecek bir ‘’akıl hocası’’ kalmamış olan Diane macera çağrısına yanıt vermiş olsa da boşlukta kalmış, yaşama olan inancını yitirmiş ve kendini öldürmüştür.

‘’Bilinçdışı -bir düş sırasında, güpegündüz ya da delilik esnasında- akla her türlü sisi, acayip yaratığı, korkuyu ve ürkütücü imgeyi gönderir çünkü insan krallığı, bilinç dediğimiz şu görece düzenli küçük barınağın zemini altında, akla hayale gelmeyen Alaaddin mağaralarına iner. Orada yalnız mücevherler değil, tehlikeli cinler, yaşamlarımıza katmayı düşünmediğimiz ya da buna cesaret etmediğimiz uygunsuz ya da karşı koyulan psikolojik güçler de vardır. Ve bunlar orada akla hayale hiç gelmeden de kalabilir fakat öte yandan rasgele bir sözcük, bir manzaranın kokusu, bir bardak çayın tadı ya da bir bakış sihirli bir kaynağa dokunuverir ve beyinde birdenbire tehlikeli haberciler belirir. Bunlar tehlikelidir çünkü kendimizin ve ailemizin çevresine ördüğümüz güvenlik ağını tehdit ederler. Fakat bir yandan da, şeytani derecede büyüleyicidirler çünkü hem arzulanan hem de korkulan benliğin keşfi macerasının tüm dünyasını göz önüne serecek anahtarlar taşırlar. ‘’ (Joseph Campbell)

Korkunç ‘’kişi’’ duvarın arkasında ve düşlere yer olmadığının sanıldığı gündüz vaktinde ve korkutucu olmaması gereken bir ortamda belirir ancak asıl tekinsiz olan da bu sıradan ve dingin görünümlerin ardındaki karanlık dünyadır. Nasıl yazdığı sorusuna “Bazen yürürken, bazen otururken ama genellikle kafelerde… Bu güvenli yerlerde kendimi mekândan soyutlayarak her yönde düşünülebilir ve eğer durum kötüye giderse tekrar kafe ortamına geri dönebilirim. Tıpkı sinemada olduğu gibi… Orada en korkunç şeyleri izleyebilirsiniz, ama aynı zamanda sinemanın emniyetli ortamındasınızdır.’’ diye yanıt veren yönetmen, seyirciyi bilinçdışının sınırlarına götürmekte, kendisini tanıması için ruhsal bir yolculuk yapması gerektiğini göstermekte ancak korkanlar ve macera çağrısını yanıtlamak istemeyenler için de korkacak bir yer olmayan sinema salonunda olduklarını hatırlatmaktadır.

“Tek düşündüğünüz şey, günahlarınız olduğu zaman, bir günahkâr olursunuz.” (Ramakrişna)

İncil geleneğindeki Cennetten kovulma fikri doğanın yozlaşmış olduğu, cinselliğin yozlaşmış olduğu ve cinselliğin simgesi olarak kadının yozlaşmış olduğudur. Başka mitolojilerde eşine rastlanmayan kadın düşmanı bu görüşe en yakın hikâye Pandora’nın Kutusu ve Pandora’dır. Cennet’te işlenen günahın, insanı şeytana uyduğu ve Tanrı’nın insanı Şeytan’dan fidye ile kurtarmak zorunda kaldığı şeklindedir. Bu yüzden kefaret olarak kendi oğlunu yani İsa’yı öne sürmüştür. İsa’nın şeytanın oltaya takılmasını sağlayan bir yem olarak yorumlanması Papa Gregory’e aittir. Kefaret fikri budur. Bir başka anlatımda ise Tanrı Cennet’teki saygısız eylemden o kadar incinmiştir ki gazaba gelmiş ve insanı kendi rahmet diyarından atmıştır. Tanrı’nın gönlünü alabilecek tek şey, önemi günahın önemi kadar büyük olan bir kurban olmuştur ancak hiçbir insan böyle büyük bir kurban veremeyeceğinden, Tanrı’nın oğlu bu borcu ödemek için insana dönüşmüştür. Filmin hiçbir noktasında doğrudan dinsel tema kullanmayan yönetmen kefaret için kadını kurban ederek ilk günah gibi bir kavramla bütün suçu bütünüyle kadının üzerine atan yerleşik görüşlere savaş açmış olabilir mi?

Filmin başlangıcında ve uçak yolculuğu sırasında yanında görülen yaşlı çift ise, kendisini en güvende hissetmesi gerekirken en acımasız günlerini geçirdiği ve kaçmak istediği ailesi, belki babası ve Ruth teyzedir. Sırlarını açık etmemesi ‘’şartıyla’’ Diane’e yakınlık göstererek yıldızlık yolunda şans dilerler. Ayrıldıktan sonra bir taksinin içinde birbirlerine tuhaf, hastalıklı bir gülüşle bakmaları da bu yöndeki yorumları doğrulamaktadır. Günahkâr ailenin hastalıklı gülüşleri Diane’in yanılsamaya dayalı dünyasını simgeler. Filmin sonunda kutudan çıkıp ona saldırmaları ise ‘’sırrın’’ ortaya dökülmesinden dolayı intikam alma çabasıdır düşüncesindeyim.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bir lisede yapılan ankette (ki bizim ülkemizde yapılsa benzer sonuçların çıkacağı düşüncesindeyim) ‘’ne olmak isterdiniz’’ sorusuna öğrencilerin üçte ikisi ‘’bir ünlü’’ yanıtını vermiştir. Bir şey başarmak için fedakârlık yapma diye bir kavramları olmayan yalnızca tanınmak, meşhur olmak, şan ve şöhret istiyen bir neslin yetiştiği çok açık… Yönetmenin mafya tarafından baskı altına alınıyormuş olarak gösterilmesi aslında önüne gelen hiçbir şeyi beğenmeyen, yapılan işlere ve emeğe saygı duymayan tatminsiz toplumun acımasız baskısı olarak nitelendirilebilir mi?

Ölümün bilincinde yaşamak Doğu ile Batı düşünce dünyaları arasındaki belirleyici çizgidir. Kadim Doğu düşüncesi ve dinleri, insanı düşmüş ve bu dünyayı içine düşülen lanetli bir yer olarak görmemekle birlikte ‘’geçici’’ olarak tanımlıyordu. İnsanın, bir sınav yeri olmaktan başka bir değeri bulunmayan geçici dünyaya bağlanması yerine içinde devamlı bulunacağı öteki dünya için çalışması gerektiği vurgulanıyordu.  Kadim Doğu geleneğinin son dini olan İslam, Peygamberinin ağzından ‘’Kıyamet kopuyor olsa bile elinde bir hurma fidanı varsa onu dik.’’ diyerek iki dünya arasındaki dengeye ilişkin son sözü söylemiştir. Doğu düşüncesi yaşamını sürdürürken ölümün unutulmaması gerektiğini söylerken, modern Batı dünyası ise tüketim çılgınlığını körükleyerek ve bencilliği bireysellik kılıfıyla pazarlayarak ölümü unutturmaya çalışıyor.

Bir bitkinin dalını keserseniz yerine yenisi çıkar. Bu yüzden Doğu düşüncesinde ölüm, ölüm değil yeni bir yaşamın başlangıcı olarak algılanır. Birey de birey sayılmaz, toplumun bir parçası, bitkinin bir dalıdır. Kahraman kendi hayatını gerçeğe feda etmiş kişidir. İnsanın komşusunu sevmesi kavramı da kişiyi bu gerçekle uyumlu hale getirmek içindir. Modern Batı düşüncesi değil açlığını, bir komşusunun olup olmadığını bile bilmemektedir. Filmdeki komşuluk ilişkilerinin durumunu bu bilgiler ışığında yeniden gözden geçirdiğimizde daha anlaşılır hale gelmektedir. Bir Doğu dini olan Hıristiyanlık da, “Ben bir asma ağacıyım, siz de yapraklarımsınız.” (Hz. İsa) düşünceleriyle yayılmışken Batı’ya doğru gittikçe özünden uzaklaşmıştır.

İnsanın hiç hastalanmayacak, hiç ölmeyecek ve başına hiçbir kötü olay gelmeyecek gibi yaşamasını isteyen modern Batı dünyasında aile ilişkileri zayıflamış, hasta, aile, akraba, arkadaş ziyaretleri unutulmuştur. Hocaların hocası kabul edilen, yaşayan en önemli toplum bilimcilerden Fransız Alain Touraine geçtiğimiz günlerde ‘’Batı’da toplumun öldüğünü, değer yargılarının yıkıldığını, uğruna yaşanacak inançların kalmadığını, evli çiftlerin ekmek alır gibi porno film aldığını ve evde de genellikle bu filmleri çocuklarla birlikte izlediğini’’ söylüyordu. Pek çok hali vakti yerinde Batılı insanın ‘’sahip oldukları toplumsal statüye dönmeyecek’’ şekilde hastalanmaları veya işten çıkartılmalarının ardından üzerinde durdukları sanal ortamın yıkılmasıyla, doğrudan ‘’evsizler’’ arasına düşmesinin başka bir açıklaması zaten yoktur. Kredilerini ödemek için para bulabileceği kimsesi yoktur çünkü kendisi kimselere borç vermemiştir, yanlarına gidebileceği kimseleri yoktur çünkü her şey yolundayken kimselere kapısını açmamıştır, çocukları dâhil kimseler ziyaretine gelmez, sigortası varsa hastane odasında, yoksa sokakta tek başına ölür çünkü kendisi de kimseleri ziyaret etmemiştir. Konular daha çok uzatılabilirse de anlatmak istediğimin anlaşılabildiğini düşündüğümden kısa kesiyorum.

‘’İnsanın ruhuna, onu geri çekmeye çabalayan belirli insani fantezilerin tersine, onu ileri götüren simgeleri temin etmek mitoloji ve ayinin hep başlıca işlevi olmuştur. Doğrusu, aramızdaki yüksek nevrotiklik oranı, böylesine etkili bir ruhsal yardımcının çöküşünden kaynaklanıyor olabilir. Çocukluğumuzun arındırılmamış imgelerine takıntılıyız ve bu yüzden de yetişkinliğimizin zorunlu geçişlerine karşı ilgisiz kalıyoruz. Birleşik Devletler’de üstelik bir de tersyüz edilmiş vurgu pathos’u vardır; amaç yaşlanmak değil, genç kalmaktır. Anneden uzaklaşıp büyümek değil, ona yapışmaktır. Ve böylece, kocalar avukat, tüccar ya da ailelerinin istediği işin ustası olup kendi çocukluk tapınaklarında tapınıyorlar. Karılarıysa ondört yıllık evlilik ve doğurulup büyütülmüş iki çocuktan sonra bile, ya düşlerdeki gibi ya da ekrandaki en son ünlülerin makyajını yapıp vanilyaya bulanmış şehvet tanrıçası tapınaklarında olduğu gibi onlara sadece tekboynuzlardan, sirenlerden, satirlerden ve Pan benzeri, uyuyan kadınlarla sevişen kösnül demonlardan gelebilecek olan bir aşk beklentisi içinde…’’ (Joseph Campbell)

‘’Bütün açıklamalar nedenseldir. Açıklanması gereken bir olguyu açıklamak buna neden olan daha önceki açıklayıcı bir olgudan söz etmek demektir.’’ (Jon Elster)

Mulholland Drive, evet bir başyapıttır ve modern Batı’nın dünyaya dayattığı hastalıklı kapitalist düşüncenin girdabında sıkışıp kalan insanların çıkmazlarının anlatıldığı bir peri masalı tragedyasıdır.

Salim Olcay

salimolcay@hotmail.com.tr

Ejderha Dövmeli Kız & Lezbiyenlik Temsili

“Eşcinsellik, hastalıktır.” (Selma Aliye Kavaf, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı)

Danimarkalı yönetmen Niels Arden Oplev’in Ejderha Dövmeli Kız (2009, Män som hatar kvinnor / The Girl with the Dragon Tattoo) adlı filmi sinemada eşcinsellik ve dolayısıyla da lezbiyenlik temsilini “okumak” için en yakın örneklerden biri olarak değerlendirilmeyi hak ediyor!… Çünkü 2000’li yıllarda, yani uygarlığın tavan yaptığı yıllarda yaşamamıza ve mağara adamlığı dönemlerimizi çoktan geride bırakmamıza karşılık doğal cinsel eğilimler baskı altına alınmaya devam ediyor ve erkeksi dayatma sinema sanatı eliyle fütursuzca dışavuruluyor.Acınası bir dünyada yaşıyoruz sevgili okur; hem de pek acınası…

Bu film, “geleneksel klişe”nin günümüze değin uzandığını yordamak için elzem bir film, denebilir her şeyden önce. Neydi o “geleneksel klişe?” Şöyle ki; burada da lezbiyen tiplemesi bütünüyle arızalı, yabanî, seksüel tercihleri gelgitli bir figür olarak resmedilmiştir. Erkeklerden korkan genç bir kadın oluşuyla Lisbeth (Noomi Rapace), ilk olarak frijit bir görünüm çizmektedir. Erkeksi tavırları da handiyse kuvvetlendirir bu izlenimi. Erkeklerden korkma sebebi ise aynı tarz klişenin işlemesini sağlar. O da şu:

Küçük kız tacize uğrar ve artık erkeklerden ürken bir frijit hâline dönüşür. Bu kadar basit!…

Bütün anksiyetelerin, hastalıkların, nevrozların, konumuz icabı da seksüel tercihlerin dönüp dolaşıp çocuklukta ya da ilk gençlikte yaşanan kimi travmalara dayandırılması sizin de canınızı yeterince sıkmadı mı? Sinema daha ne kadar bu alanda vakit öldürmeye devam edecek sizce? Elbette bu tür klişe görüntüler Freud ve onun modernist terminolojisini de bulandırıyor. Psikanalitik paradigmayı örseliyor. Çünkü artık çocukluk travması denilince akla ilk olarak Freud ve tartışmalı teorileri (fallik dönemde fiksasyon ile oidipus ve elektra karmaşası burada anılabilir) geliyor. Cinsellik ise salt yatak odasında harcanan sıcak bir mesai olarak algılanıyor. Dolayısıyla da erotizm ve onun sofistike göstergeleri yeterince derinlikli bir bakış açısından betimlenemiyor. Vesaire vesaire.

Lisbeth’in, bir Hitchcock kahramanını (haksız yere suçlanan adam tipolojisi) çağrıştıran Mikael (Michael Nyqvist) ile ilineksel ilişkisine baktığımızda onun cinsel-psikolojik gelgitlerini daha iyi kavrarız. Özetle; Lisbeth, mazide kalan ama sık sık yüzeye çıkarak kendisini psikolojik olarak huzursuz eden travmasını –eğer çaba gösterirse– aşabilecektir. Bunu aşması için erkeklerle yatmayı denemesi gerektir! Yatar da… Eğer “travmatik geçmiş”i onu rahatsız etmese idi ya da böyle bir “ruhsal şok” yaşamasa idi zaten lezbiyen de olmayacaktı! Dolayısıyla tek ve “normal” olan, genelgeçer ve yerleşik diyebileceğimiz ilişki biçimi heteroseksüel ilişkidir. Normalliğin adıdır heteroseksüellik. Filmin tezi budur aşağı yukarı…

İşte bu noktada şu soru: Neden eşcinsellik doğal akışı içerisinde betimlenegelmemiştir? Neden eşcinseller hep patolojik olgular olarak karşımıza çıkmak zorunda ki? Eşcinsellik bir hastalık mıdır, patolojik bir mesele midir? Kuşkusuz hayır. Bugün eşcinsellik doğal bir cinsel eğilim olarak benimsenmektedir. Özellikle 60’lardaki feminist canlanma sonrası akademik çevrelerde de eşcinselliğin bir sapma ya da hastalık olmadığı, bilakis doğal bir cinsel eğilim olduğu fikri yaygınlık kazanmıştır. Kinsey’in araştırmalarını ansak yeridir hani…

Bununla birlikte toplumsal arenada eşcinsellik hâlen sapkın ve hastalıklı bir ruh hâli olarak değerlendiriliyor. Beyoğlu’nun arka sokaklarında yürürken gördüğüm birçok eşcinselin, transseksüelin çekimser davrandığını, linç korkusuyla yaşadığını çok iyi tahmin edebiliyorum…

 

“Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var.”

yollu aforizmik sözleriyle tarihe geçen Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, mevcut kini ve patolojik bakışı kuşkusuz daha da hortlatmış durumda; ama iktidarlar gelip geçicidir.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf

Eşcinselliği görmezden gelemezsiniz, yok sayamazsınız. AKP, iktidarını bir başka partiye devrettiğinde de bu sorun yaşamaya devam edecek çünkü. Selma Aliye Kavaf’ın bakış açısı, salt faşizan bir dıştalamayı meşrulaştırmıyor; yanı sıra darkafalılığın da bir resmi olup çıkıyor.

“En az üç çocuk yapın!”

sözü de Recep Tayyip Erdoğan’ın dâhiyâne önerisi idi. Dolayısıyla heteroseksüel dayatma bu zaviyeden bakınca daha da görünür kılıyor mevcudiyetini. Ak Parti ve uzantıları, büyük çoğunluğu cahil erkek egemen bir toplumun güvenerek sürekli iş başına getirdiği bir parti ve niçin acınası bir dünyada yaşadığımızın da bir başka göstergesi…

Sokakta, caddelerde, köşe aralarında bastırılan, gizlenen, ötekileştirilen, dıştalanan, yok sayılan ve aşağılanan cinsel kimlikler hâliyle sinemada da bir kenara itiliveriyor.

Ve elbette Türk sinemasında da bu konu yaygın olarak işlenememiştir. 70’lerdeki seks furyasında ise zaten eşcinsel sinema yapan bir yönetmen yoktu. Prodüktörler ve zanaatkâr yönetmenler daha çok kasalarıyla ilgileniyorlardı.

Dünya sineması cephesinden baktığımızda da diken üstünde bir konuyla karşı karşıya olduğumuz ortada. Senaristler, film yapımcıları, yönetmenler hâlen muhafazakâr, ötekileştirici, babaerkil, aşırı katı tutumunu muhafaza etmektedir. “Erkek sinema” olageldikçe “erkek” yönetmenler de olagelecektir ve “erkek egemen” dizge sorunlu ve hastalıklı varoluşunu sürdürecektir. Evet, hastalıklı olan eşcinsellik değil, bizatihi sinemanın ta kendisidir. Hastalıklı olan eril dizgenin ikiyüzlü doğasıdır…

Ve deminden beri ifade ettiğimiz problem: Ejderha dövmeli kız, yani Lisbeth de öncelleri gibi fahişe ruhludur. Artık iyiden iyiye içinde yaşadığı düzenin dışına çıkar. Kimlik değiştirir, gözden kaybolur…

Sinema sanatının özgürleştirici olması gerektiğini hatırlatmanın zamanı gelmedi mi?

Not: Ejderha Dövmeli Kız, Stieg Larsson’un “milenyum üçlemesi” (Millennium Trilogy) adını verdiği best-seller romanlarının ilk filmi. Bütün dünya bu romanları okuyor. Umarım okuyanların ruh sağlığı ve gözleri bozulmaz… Gördüğünüz gibi ikinci ve üçüncü filmi ele almadım bu yazıda. Bunun bir vakit kaybı olacağını düşünüyorum… Seven (1995, Yedi) ve Fight Club (1999, Dövüş Kulübü) gibi filmleri yaratan ve şimdilerde “memur yönetmen” olma yolunda yoğun mesai harcayan David Fincher da bu filmi çekiyor. Hollywood ruhunun Fincher’ın filmine nasıl nüfuz edeceğini de artık siz bana anlatırsınız!…

Hakan Bilge

Ayrıca şurada yayımlandı. 

hakanbilge@sanatlog.com