Anasayfa / Sinema / İkonlar & Portreler / Woody Allen – Ingmar Bergman

Woody Allen – Ingmar Bergman

Ingmar Bergman’ın ölümünün ardından Woody Allen’ın yazdığı yazı…

Bergman’ın öldüğü haberini film çekmekte olduğum İspanya’nın kuzeyindeki küçük ve sevimli bir kasabada, Oviedo’da aldım. Bir keresinde Bergman bana güneşli bir günde ölmek istemediğini söylemişti, umarım dilediği gibi, öldüğü zaman hava aşırı parlak olmamıştır.

Birilerinin kalbinde veya düşüncelerinde yaşamaktansa, birilerinin evinde yaşamayı tercih ederim. Bergman’ın filmleri de televizyonda, hatta müzelerde gösterilecek; DVD olarak basılmaya devam edecek elbette, ama benim tanıdığım Bergman’ı tatmin edecek şeyler değil bunlar. Eminim ki eline fırsat geçse her bir filmini ömrünü uzatmak karşılığında seve seve takas ederdi. Bu da ona film çekmeye devam etmek için kabaca 60 doğum günü daha kazandırırdı.

Bergman’ın asıl hoşlandığı filmin üretim aşamasıydı. Eserlerinin nasıl karşılandığıyla pek ilgilenmezdi. Beğenildiği zaman mutlu olurdu, ama, bir keresinde bana, “Eğer bir film kötü eleştiri alırsa bu beni rahatsız eder… 30 saniye kadar” demişti. Eleştirmenlerce beğenilmekten zevk alırdı fakat aslında buna ihtiyaç duymazdı. İzleyicilerin filmlerinin tadını çıkarmasını da isterdi, kolay çözümlenebilir olmasalar bile.

Bu kolay olmayan çözümlemeler için çaba gösterenler karşılığını alır. Mesela ‘The Silence’taki (Sessizlik) iki kadının aslında kendi içinde çelişen tek bir kadın olduğunu yakaladığınız an, o anlaşılmaz derecede karmaşık filmin düğümü çözülüverir. Ya da ‘The Seventh Seal’ (Yedinci Mühür) ve ‘The Magician’ (Sihirbaz) izlemeden önce İskandinav felsefesine göz gezdirmek yardımcı olabilir. Onun dehası da işte böyle zor konuları işlerken bile seyircinin dikkatini her an perdede tutabilen usta bir hikâye anlatıcısı olmasında yatıyordu. Filmin ne anlatmak istediğini kavrayamamış ama izlediği karelerden büyük zevk almış olduğunu itiraf eden pek çok insan gördüm.

Bergman esasen tiyatroya bağlı olduğunu her fırsatta dile getirirdi; tiyatro yönetmenliğinde de üstüne yoktu. Filmlerinde tiyatronun yanında resim, müzik, edebiyat ve felsefenin etkileri de görülüyordu. Film şeritlerine işlediği çalışmaları belki de insanlığın en temel kaygılarına eğildiği için o şiirsel derinliğe ulaşabiliyordu. Ölümlülük, aşk, Tanrısal sessizlik, insan ilişkilerinin zorlukları, dinsel kuşkunun ızdırabı, başarısız evlilikler, insanlar arasındaki iletişim kopukluğu.

Ama yine de ademoğlu sıcakkanlı, neşeli, şakacı karakterli, sahip olduğu müthiş yeteneklere güvensiz, kadınların elinde oyuncak olabilir. Bergman’ı tanımak için illa o, insanlığın kaçınılmaz kaderi olan kasvetli evrenin içyüzünü bize İsveç aksanlı sosla sunan muhteşem, karamsar ve korkutucu dehanın yaratıcı tapınağına dalmak gerekmez. Onu tanımak, “Woody, çok aptal bir rüya gördüm. Film setindeymişim ve kamerayı nereye yerleştireceğimi bilemiyormuşum. Halbuki bunu yıllardır yaptığımı ve gayet de iyi becerdiğimi biliyorum. Sen hiç böyle sıkıntılı rüyalar görür müsün?” veya “Sence kameranın bir santim bile yerinden oynamadığı, bunun yerine oyuncuların kadraja girip çıktığı bir film çeksem ilginç olur mu? Yoksa insanlar oturup bana güler mi?”

Tutucu kafayla film çekmeye çalışanları hayretler içinde bırakmış biriydi o. Sinema okulundayken temel kural kameranın her daim hareket halinde olmasıydı. “Sinema, hareket halindeki resimlerden oluşur, o halde kamera da yerinde durmamalıdır” diyen profesörlerimiz aslında çok da haksız sayılmazdı. Fakat, Bergman kamerayı Liv Ullman ya da Bibi Anderson’un yüzüne sabitleyip uzun süre bıraktığında çok garip bir şey olurdu. Adeta karakterin içine çekildiğinizi hisseder ve sıkılmak bir yana heyecanlanırdınız.

O bir dâhiydi

Tüm tuhaflıkları, felsefi ve dinsel takıntıları bir yana, Bergman Nietzsche ya da Kierkegaard’ın fikirlerini dramatize ederken bile eğlenceli olmayı bilen doğuştan yetenekli bir hikâye anlatıcısıydı.

Yıllardır azılı bir hayranı olduğumu bildikleri için, Bergman öldüğünde birçok basın organından yorum ve röportaj teklifi aldım. Benim yapabileceğim yine onun üstatlığını övmek olabilirdi ancak. Beni ne yönde etkilemiş olduğunu sordular. O beni etkileyemezdi ki, dedim. O bir dâhiydi. Ben de bir dâhi olmadığıma ve dahası deha sonradan öğrenilemediğine göre bu imkânsız.

Bergman büyük bir yönetmen olarak tanındığı sıralarda ben komedi yazarlığı yapan bir stand-up’çıydım. Ondan, yapabileceğin en mükemmel eseri yaratmaya odaklanıp gerisine boşvermeyi, kimseyi takmadan bir projeyi tamamlayıp diğerine geçmeyi öğrendim. Bergman yaşamı boyunca yaklaşık 60 film yaptı. Ben daha 38’deyim. Demek ki, üstadı kalite olarak yakalayamasam bile sayıca yakalama şansım hâlâ var.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Otopsi: Hitchcock’un Psycho’sunun Sahne Sahne İncelemesi (Görsel Materyallerle Birlikte)

  1960 yılında Paramount Pictures şirketinin gözetiminde, Universal’in stüdyolarında çekilen ve Alfred Hitchcock’un son siyah ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir