Ayvalık’ta Sergiler

Ayvalık iki farklı sergiye konukluk ediyor…

Heykel ve sergisinin mekan ve tarih bilgileri şöyle;

ERDİNÇ BAKLA HEYKEL SERGİSİ:

4-14 EYLÜL 2010
TÜRKAN SAYLAN EĞİTİM KÜLTÜR SANAT MERKEZİ
AÇILIŞ: 4 EYLÜL, CUMARTESİ, SAAT: 17.30

GÜVEN ZEYREK RESİM SERGİSİ:

5-14 EYLÜL 2010
AYAZMA KİLİSESİ SANAT GALERİSİ
AÇILIŞ: 5 EYLÜL 2010, PAZAR, SAAT: 17.30

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Er Ryan’ı Kurtarmak ya da En Az Üç Çocuk Yapmak

Sinema nedir? Gerçek anlamda bu soru ile karşılaştığım zaman kendimi devcileyin bir mitolojik labirentin içinde hissediyorum. Bu soru birçok anlama geldiği gibi hiçbir anlamı olmayan, içini her öznenin rahatlıkla doldurabileceği özerk bir anlatımı da ifade edebilmektedir. Bu daha çok sinemanın ne olduğunu ifade etmeye yönelik bir girişim olmaktan çıkıp sinemanın aynı zamanda hangi yönünü vurgulamak isteyebileceğimizin, hangi konuyu -kurguyu mu yoksa gerçek olanı mı, özneyi mi yoksa nesneyi mi, tarihsel olanı mı yoksa alternatif bir tarihi mi, ideal olanı mı yoksa estetiği mi- merkeze alabileceğimizi de ifade eden oldukça çetrefilli bir sorudur.

Salt yukarıda saydığım nedenlerden kurgu ile gerçek arasındaki koleratif ilişkiyi temel aldığımızda ise karşımıza 1920’li yıllardan süregelen birçok tartışmayı peşin-sıra getirdiğinin altını çizmek gerek- ki o dönemden itibaren kimi zaman nükseden toplumsal olaylar, savaşlar, daha önemlisi bütün bunlara yön veren ideolojik aygıtların sinemayı salt kendi amaçları uğruna bir silah gibi kullanmaktan geri kalmadıklarına şahit oluyoruz.

Sinemanın tarihsel gelişimini incelediğimizde -bu aynı zamanda tarihin sinemasal gelişimine de tekabül edebilmektedir- 1920’li yıllarda Rus kuramcı geleneğinin bu tür faaliyetler üzerinde yoğunlaştığını, sinemayı bu alanda seferber ettiklerini görmekteyiz. Bu açıdan Sergei Eisenstein’ın propaganda niteliği taşıyan filmleri kadar karşı tarafta Dziga Vertov’un sine-gözü (Kino-Pravda) ya da sine-gerçekçiliği de önemli bir yer tutmaktadır. Eisenstein’in kurgularına bakıldığında çoğu zaman karşımıza çıkan nitelik ’un deneylerine paralellikler sunan koşutluklardır. Kuleşov’un deneyleri ile birlikte belki de salt günümüz sinemasının değil aynı zamanda görsel iletişim araçlarının da nasıl kullanılabileceğine dair büyük bir rehber, aynı zamanda tehlikeli bir koşullanma aracıdır.

Eisenstein’in ‘montaj’ düşüncesi aklında geliştikçe çarpıcılık düşüncesinin yerini gitgide uyarı ya da şok düşüncesi almaya başladı. (1)

İnsan böylesine bir imge-görünüm fizyolojisinin neresinde durmaktadır diye sorduğumuzda ise cevap muhtemelen ’un köpeğinin yanındadır şeklinde bir cevap verirsek daha açık olacağımızın farkındayım. Bugün sinemanın gücünü bertaraf etsek bile milyarlarca insanın bu görsel deneyimi farklı şekillerde farklı araçlardan (televizyon, internet vs) edindiğini görebiliyoruz. Bugün televizyonda izlediğimiz bir kola reklâmını ele aldığımızda, ’un köpeğinin ete karşı koşullandığı salgı sisteminin benzerini bizlerin de salgıladığını belirtmekte fayda var. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta köpeğin salgılarını faaliyete geçiren ‘et’in gerçekliği ile bizim televizyonda gördüğümüz kola imgesinin gerçekliği arasındaki farktır. İnsanları bu konuda hayvanlardan üstün kılan nitelik görülen ya da gösterilen imgeye yükledikleri anlam, imgeleri dönüştürme veyahut birbirine çevirebilme özelliğidir. Et imgesinin köpeğe gösterilmesi köpekte hiçbir tepkiye neden olmaz, o yüzden etin tamamen gerçek olması, koklanması, dokunulması, tadının alınması gerekir. Hâlbuki insan kimi zaman salt bu imgeler yoluyla birçok şeyi hayal edebilir, ‘kola’ imgesinin gösterilmesi bile bir anda dilinde bir kola tadının gelmesine, kola şişesinin veya tenekesinin açılma sesinin duyumsanmasına neden olur. Kola imgesi bu görsel aktivite içerisinde fetiş haline getirilerek fantazmik bir dünyadan, gerçekliğin duvarını aşarak gelir. Bunu gerçekleştirmek için ise kola şişesinin üstündeki su tanecikleri, bardağa dökülürken buz tanelerinin çıkardığı ses ya da asidin bu döngüye hizmet ettiğini görebiliriz. Bu açıdan baktığımızda fantezileri gerçek yapan, gerçekleri fantezileştiren bir varlıkla karşılaşırız. Slovaj Zizek’in sinemayı aynı zamanda sapkın bir sanat olarak mimlemesindeki temel öngörü buna dayanır. Biraz daha aşağıda belki de öngöremediğimiz birçok imgelemin nasıl işlerlik kazandığını Saving Private Ryan (1998, Er Ryan’ı Kurtarmak) filmi üzerinden açacağız.

Sinema Nedir? sorusu bana göre tam da burada bir soru olmaktan çıkıp bir sorun haline gelmektedir. Ve bu sorunu çözmenin tek yolu başka bir soruya yol vermekten geçer. Esas sorumuz Sinema nedir? değil, Sinema Nerededir? olmalıdır. Özellikle böylesine bir iktidar-özne arasındaki ilişkide bu sorunun değeri bana göre kat be kat artmaktadır. İster komünizm, ister Nasyonal Sosyalizm -izmleri eklemek hayal gücünüze kalmış- olsun bu ülküsel düşüncelerin arkasında sinema çoğu zaman destekçi konuma gelmiştir.

Bilindiği üzere İsrail devletinin, Gazze’ye gönderilen yardımları taşıyan gemilere saldırısı ve birçok insanın ölümüne neden olması, anlık tepkilere, şoklara (Eisenstein’in tam da istediği gibi) neden olmuştur. Bir an için bu olayın gerçekten var olmadığını, bunun salt bir iktidarın elinde tuttuğu görsel araçları kullanarak kendi toplumuyla paylaştığını düşünelim. Görsel olarak karşımıza çıkan ‘babası olmayan görüntülerin’ yani kimliksiz bir kameranın algıladığı imajları insanların görür görmez nasıl ağızlarından salya akıtarak bir Yahudi nefretine dönüştürdüğünü görebiliriz. Olayın gerçek olup olmamasının bir önemi yoktur. Olayın var olduğunu düşünmek bile insanların şiddeti ne kadar içselleştirdiklerinin, bunu dışa vurmak için nasıl da etrafta Yahudi aradıklarını -bisiklet süren Yahudilere yapılanlara ya da bir terör saldırısı meydana geldiğinde ülkenin başka yerlerinde yaşayan Kürtlere nasıl davranıldığına bakmak kâfidir- görmek mümkündür. Peki, etrafta Yahudi yoksa? Elbette bunun için Adolf Hitler’in sözünü internet gibi iletişim araçlarında paylaşmak bu şiddetin farklı bir dışavurumudur. Şiddet gerçekleşmemiş olsa bile karşımızda böylesine masa arkasından magandalık taslayan, nefretini, salyalarını akıtarak dişlerini gıcırdatan bir birey çıkmaktadır. Toplum koşullu olarak uyarılmıştır, bunun sürekli olması halinde (Irak’ta meydana gelen şiddet olaylarının her gün tekerrür etmesi gibi) bu işlem etkisini kaybedecektir. Zizek, Fritz Lang’ın ’44 yapımı The Woman in The Window (Penceredeki Kadın) filmindeki ana karakteri özetlerken aynı zamanda insanlığın bilinçaltını da ifade eder. Ana karakter film boyunca işlediği bir cinayetin tasavvurunu gizlemeye çalışır. Fakat filmin sonunda uyanarak bunun rüya olduğunu anlayıp sonunda bir oh çeker. Adam katil midir, değil midir? sorusunu soran Zizek’in cevabı nettir. Adam katildir. Ortada bir fail olmasa bile bir Yahudi’yi içselleştirip yok etmeye çalışmak burada Hitler’in milyonlarca insanı katletmesinden farksızdır.

Kendi içimizden bir örnek vermek gerekirse bugünkü silahlı kuvvetlerin durumu çok güzel bir örnektir. Kendi otoritesini kaybeden askeriyenin durumu, otoritesini kazanmak için yeniden faaliyete geçen terör örgütü üzerinden yeniden sağlanmaya çalışılmaktadır. Terör yıllarının ilk zamanlarında öldürülen terör örgütü üyelerinin TRT gibi kanallarda nasıl teşhir edildiğini hatırlayalım. Bir nevi toplumun kendini rahatlatma aracı olarak kullanılan bu görüntüler yavaş bir şekilde ekranlardan silinmiştir. Lakin bugün haberlerde gördüğümüz görüntülerin salt şehit! edilmiş askerlerin görüntüleriyle dolup taşması artık işlerliğini yitirmeye başlamış militarist bir zihniyetin ‘bağırsak felsefesi’ yapmaya başladığının göstergesidir. Böylece toplum silahlı kuvvetlerin itibarını bu şehit haberleri sayesinde yeniden iade edecek, terörü lanetleyecek, vatan sağ olsun nidalarıyla kendi şiddetinin dışavurumunu askeri merciler yoluyla kanalize edebilecektir. Vücudun içerisinde hiçbir yararı olmayan bir organı düşünelim, bu organ ortadan kaldırılabileceği esnada içindeki zehri salgılamaya başlayacak, daha sonra diğer organlara zarar verme tehdidinde bulunarak kendi imhasını engelleyecektir. Bugünkü militarist zihniyetin arkasındaki temel amaç budur.

Sinemayı bir sanat olarak kabul edebilmek için yukarıda bahsedeceğimiz bütün koşullardan arınmış olması, adeta anti-iktidarmışçasına hareket etmesi gerekmektedir. Bunu yapabilen yönetmenlere saygı duruşunda bulunurken, bunun karşıtı olarak iktidarın çanağını yalayan köpeklere sinemanın hiçbir zaman ihtiyacı olmayacaktır. En azından bizler için böyle bir gereksinmeye gerek yoktur.

Bugün Steven Spielberg gibi ne idüğü belirsiz ve onun gibi birkaç yönetmenin bu yoldan gitmelerinde ısrar etmeleri maalesef sinema sanatı adına büyük bir utanç kaynağı olmaktadır. Bu yönetmenlerin tıpkı sinema-öncesi dönemi kapsayan yazılı resmi tarihin; iktidarın, sistemin elinde olması gibi, bugün sinemanın da bu gibi yönetmenlerin iktidarının ipleri altında uşaklık etmeleri bu konu üzerinde biraz da hassasiyet gösterilmesini gerektirmektedir. Spielberg filmlerine zaten genel hatlarıyla baktığımızda karşımıza çıkan gerçek tarihe iliştirilmiş görüntü yığınlarından başka bir şey görmek mümkün değildir.

Jean-Luc Godard gibi büyük bir üstadın filmleri ise tam da bu açıdan eşelendikçe kendini çoğaltan bir hazine görünümüne sahiptir. 2002 yapımı Notre Musique (Müziğimiz) filminde Tel-Aviv’li bir gazetecinin Filistinli şair Mahmoud Darwich (Mahmut Derviş) ile yaptığı konuşmayı alıntılarsak Spielberg gibi yönetmenlerin nasıl bir pozisyonda olduklarını görebiliriz.

Gazeteci: Mahmoud Darwich, kendi hikâyesini yazanlar, dünyaya o sözleri miras bırakırlar, diye yazdınız. Ve Homer için yer kalmadığını söylediğinizde ve Truvalıların şairi olmaya çalıştığınızda ve yenilenleri sevdiğinizde bir Yahudi gibi konuşmaya başlarmışsınız.

Derviş: Bugünlerde bu oldukça kabul edilebilir. Gerçeğin her zaman iki yüzü vardır. Truvalı kurbanların seslerini yunan şair Euripides’in ağzından duyduk. Truva kendi hikâyesini asla anlatmadı. Büyük şairleri olan uluslar ya da ülkeler, şairleri olmayan ulusları mağlup etme hakkına sahip mi? İnsan şiir yazmadan güçlü kalabilir mi? Daha düne kadar tanınmamış bir ulustan geliyorum ve Truva şairi için yok olanlar adına konuşmak istiyorum.

Yanlış anlaşılmaması adına burada araya girmek istiyorum, kesinlikle bir Alman sempatizanlığı yapmak niyetinde değilim, bunu yapmam aynı zamanda eleştirdiğim yönetmenlerin ya da filmlerin düştüğü hataya düşmek olur. Burada zaman-mekân arasındaki çatışkıda yer alan iktidarcı zihniyetin her daim yaymaya çalıştığı zehirli salgılarını ifade etmek için buradayım, sinemanın da bu yönde olmasını şahsım adına her daim tercih ederim. Eğer bugün Spielberg’i eleştirebiliyorsak, aynı zamanda Leni Riefenstahl’ı da eleştirmeliyiz. Her ne kadar farklı iki düşünceyi temsil etseler de bu iki yönetmen ve diğer varyasyonları da aslında benzer iktidar zihniyetinin nesneleridirler. Amaç her zaman iktidarı yüceltmek, kollamak, propagandasını yapmaktır. Şöyle bir karşı çıkış olabileceğini hissediyorum. Peki, Eisenstein, o da bu durumda suçlu sayılmaz mı? Bugün Homeros’un faşizan destanlarını okuduğumuzda edebiyata olan katkılarını yadsımıyorsak ve Homeros olmadan böylesine bir dünya tahayyül edemiyorsak Homeros’u ya da Eisenstein’i nasıl reddedebiliriz. Peter Wollen benzer tümceyi farklı bir yolla ifade eder. Operadan nefret etmemiz Wagner’i görmemezlikten geleceğimiz anlamına gelmez ya da Eisenstein’ın filmlerinden nefret etmemiz onun sinemadaki kuramlarını görmemezlikten geleceğimiz anlamına gelmez. Peki ya Spielberg? Ya da Riefenstahl? Bunların sinemaya katkıda bulunamadan salt kopyala-yapıştır adı altında eserlerini verdiklerine inanıyorum. Eisenstein olmasa nasıl Spielberg olmayacağı gibi, Vertov ya da Pudovkin olmasa Lenin’in de olamayacağını düşünebiliriz.

Spielberg ne kadar farklı türlerde film yaparsa yapsın değiştirmediği ya da filmlerinin içine yerleştirdiği ‘leitmotif’ kavramları insanların kafasına bu şekilde sokmaya, ‘Homerosçuluk’ oynamaya devam etmektedir. Er Ryan’ı Kurtarmak bu tip oyunların oynandığı, görünenin hafızaya sülük gibi yapıştığı bir film olarak karşımıza çıkıyor.

Filmdeki çıkarma sahnesini hatırladığımızda karşımıza Yüzbaşı John Miller’ın (Tom Hanks)in bir an için kasketini düşürdüğünü ve kasketin içine kana bulanmış deniz suyu dolduğunu görürüz. Bu kan ölen Amerikalı askerlerin kanıdır. Sonraki sahnede Miller, kasketini başına yeniden geçirmek suretiyle bu suyu vücudu üzerinde boca eder, böylece filmimizin kahramanı gerçek anlamda kutsanmış olur. Birkaç sahne sonra ise kahramanımız Miller’ın etrafında ışık demetleri görmemiz bu kutsanmayı daha da pekiştirir.

Bugün insanoğlunun adeta bağırsaklarında çürümüş etkisi yapan tek tanrılı dinlerin belki de insanlığa verdiği en büyük dışkılardan biri de ‘şehitlik’ ya da asker’in kutsallığı üzerine sağlanan görüntüdür. Ölümden sonraki yaşamda daha iyi bir şekilde yaşama ve vatanı için ölme gibi içi boşaltılmış kavramları kendilerini ayakta idame ettirmek için (işe yaramaz organ örneğine dönelim) kurdukları kalpazanlıklar sayesinde insanı ve gücünü sömürme yetkisi maalesef bu iktidar zihniyetçilerin, bu dinsel geğirmelerin sonucudur. Woody Allen’ın ’73 yapımı Sleeper filminde şöyle bir diyalog gerçekleşir.

Tanrı öldü!

Peki, yerine kim geçti?

Devlet…

Bu açıdan baktığımızda içerisinde din mantığına dayandırılmış bütün devletlerin aynı yörüngede hareket ettiğini görmekteyiz. Mesela bir ülkenin başbakanı çıkıp ‘En az üç çocuk yapın’ şeklinde hönkürmeleriyle yeri göğü inletebiliyor. Bunu kiminle nasıl yapacağınız önemli değil, yeter ki çocuk yapın, biz saygıdeğer devletimize asker verin, şehit olsunlar, cennete gitsinler. Çocuklarınızın etinden gücünden yararlanalım demenin farklı bir versiyonudur bu da.

Er Ryan’ı Kurtarmak filmi yukarıda bahsettiğimiz bu en az üç çocuk yapın söyleminin gerçekleştirilmiş halini yansıtır. Filmin asal ekseni aynı aileden üç kardeş askerin ölmesi ve dördüncüsünün aranmasını anlatır. İşin traji-komik tarafı ise aranan ‘Ryan’ soy isimli son kardeşin başka birisi çıktığı sahnedir. Bu sahnede Miller önderliğindeki mangamız Ryan isimli bir başka kişiye rastlar. Maalesef bulunan bu kişi gerçek bir Amerikan askeri niteliği taşımaktan uzak bir performans sergileyerek mangamızı hayal kırıklığına uğratır. Bu kadar yolu sırf bu şebelek yüzünden mi geldik şeklinde birkaç sahne izleriz. Ancak aranan şahsın gerçek Ryan olmadığı anlaşılınca nerdeyse derin bir oh çekilir. Neden gerçek Ryan ilk karşılaşılan kişi olmasın? Bunun yanıtı oldukça basit. Eğer biz bir askeri kurtaracaksak bu kahraman bir asker olmalı, düşmanla canla başla savaşmalı ve kendisinden sonra gelecek neslin sağlam olması gerekir. Bu üreme mevzusu maalesef Spielberg’in diğer filmlerinde de görülür. Her ne kadar teolojik açıdan baba-oğul figüratifliği sergilense de ( and the Last Crusade gibi) kimi zaman da soyun devamına dolaylı olarak katkıda bulunanlar da ( gibi) ödüllendirilir. Burada Yüzbaşı Miller, nerdeyse Amerikalı bir Schindler’i canlandırmaya çalışır. Soyun devamına dolaylı olarak katkıda bulanarak nice ‘üç çocuk’ ların doğmasına yardımcı olur.

Gerçek Ryan’ın bulunduktan sonraki sahnelerde Ryan’ın eve gönderilmeye karşı olan tepkisi ve buna karşılık Yüzbaşı’nın kafasıyla ‘işte aradığımız kahraman bu, gerçekten bunca aramaya değmiş’ tarzında kafa sallayışları filmin ipliğini meydana çıkarır. Buna benzer filmin son sahnesinde Ryan’ın eşine ‘’ben gerçekten iyi bir adam oldum mu’ sorusuyla pekiştirilir. Eşi buna evet der ancak Yüzbaşı Miller’ın kafa hareketlerini düşündüğümüzde bu durum ikiye katlanarak seyirci de bu durumu evetler. Filmde dikkat etmemiz gereken diğer unsur filmin başındaki çıkarma sahnesindeki Ryan kardeşlerden birinin yüzükoyun bir şekilde ölü vücudunun yatmasıdır. Sadece sırt çantası kısmında ‘RYAN’ yazısını görürüz. Yüzbaşının emrinde olma ihtimali yüksek olan bu Ryan kardeşin ölümünün bir anlamda telafisi diğer Ryan kardeşin bulunmasıyla tamamlandığı aşikâr.

Filmin diğer aptalca olan konusu kardeşlik üzerine yığılmıştır. Burada Spielberg’in nerdeyse Platonik bir Devlet mekanizmasına zuhur ettiğini kabul etmemiz gerekir. Lakin Platon’un savaşçılı-bekçili devletine karşılık Spielberg öğretmenli-kardeşli bir sistemi öngörür. Öğretmen olan Yüzbaşı Miller Amerikan İdealizmine paralel olarak öğrenci yetiştirir ancak militarist platformda bu askere eşitlenir. Film boyunca bu öğrenciler birbirine kardeş (brother) bağıyla bağlanmıştır. Ölen Ryan kardeşler olabilir ama biz burada hepimiz kardeşiz mesajı verilmeye çalışılır. Stanley Kubrick’in anti-militarist filmleri ya da Full Metal Jacket filmiyle karşılaştırıldığında sanırım bu kardeşlik bağlarının ne kadar aptalca olduğunu görmek mümkündür. Arkadaşları tarafından dışlanan Er Pyle’ın yatakta sabun saldırısına uğradığı sahneyi düşünelim.

“Sinema gerçeği kitlelerden gizlemek için icat edilmiştir.” (Jean-Luc Godard)

Ancak semiyolojik ifadeler bir kenara bırakıldığında şu ana kadar yapılan Amerikan filmleri içerisinde Clint Eastwood’un 2006 yapımı Flag of Our Fathers (Atlarımızın Bayrakları) ile Letters From Iwo Jima (Iwo Jima’dan Mektuplar) filmleri oldukça ayrıksı bir yerde durmaktadır. Burada Eastwood’un en azından tarafsız olma niteliğinden çok aynı savaşı farklı açılardan ele alması ve her iki filmdeki kişileri karakterleştirmesi dikkate değerdir. Spielberg’in 2005 yapımı Munich/Münih filmine baktığımızda bunu görmek mümkün değildir. Hatta filmin o dönemki eleştirileri Spielberg’in hem Yahudi hem de Müslümanlara eşit tarafta durmasını konu alırken, her iki taraf da Spielberg’in filmini kıyasıya eleştiriyordu. Ancak film özellikle Yahudi bakış açısını ele alması ve ana karakterin Yahudi olması filmin de foyasını ortaya çıkarması açısından ilginçtir. Düşman her zamanki gibi ‘tektipleştirilmiştir’’. Bu yönetmenin ilk vakası değil elbet; serilerinin birinde kılıç sallayıp duran Arap vatandaşına uzaktan bir küçümseme ile ateş eden Harrison Ford’un sahnesi bir aşağılama teşkil etmektedir. Duel, Jaws, Jurassic Park yine karşıda bir hayvan-canavar olmasına rağmen aynı formülü uygular. Spielberg maalesef insaniyetini yalnızca ET kafalı uzaylılara adapte eder. Er Ryan’ı Kurtarmak filminde ise yine çıkartma sahnesinde bakış açısı bilinmeyen, görünmeyen düşmanların tarafında tutulur. Her ne kadar Almanlar II. Dünya Savaşında kendi mevzilerine kameralar koydurtup düşman askerlerin ellerindeki silahları veya mühimmatları teşhis etmeye çalışsa da, Spielberg’in amacı tamamen sahip olduğu silahı (kamerayı) kendi Siyonist propagandasına alet etmektedir. Bu açıdan Roman Polanski’nin The Pianist/Piyanist filminde yukarıda bahsettiğimiz üzere Almanların birebir savaş sahneleri içerisinde kamera kullanma sahneleri bir anlamda gerçekliği kaydetmelerini- Full Metal Jacket filminde de vardır- farklı bir anlamda yorumlarız.

Spielberg en nihayetinde tarihi çarpıtmasa bile tarihin ‘bilinen bilinmeyeni’ ile oynayarak kendi propagandasını düzmüştür. Bunu ayrıca salt yönettiği filmlerine indirgemek basite kaçmak olacaktır. Yapımcılığını üstlendiği her filmin ayrıca didiklenmesi gereken oldukça tehlikeli bir insan haline gelmiştir. Transformers serisi buna uygun bir örnektir. Spielberg hiçbir zaman ne bir Frank Capra, ne bir Alfred Hitchcock, ne de bir John Ford olacaktır. En fazla onların izlerini yanlış yönden takip eden bir çapulcu ‘sahneleyici’ olarak kalacaktır.

Yazan: Kusagami

@sanatlog.com

(1) Sinemada Göstergeler ve Anlam, Peter Wollen, Çev: Bülent Doğan, Zafer Aracagök, Metis Yayınları

İstanbul’un Masal Düğünlerine Keyifli Bir Yolculuk: ‘Düğünler ve İstanbul’

Meltem Bayazıt Tepeler’in Doğan Kitap tarafından yayınlanan kitabı ‘Düğünler ve İstanbul’, hayatımızın en özel günlerinden biri olan düğün törenlerine dair çeşitli kültürlere ait ritüelleri okuyucularla paylaşırken, bir yandan da insanlık tarihini aynı potada eriten kültürel başkent İstanbul’u bir ‘düğün destinasyonu’ haline getirmenin hayalini kuruyor.

Meltem Bayazıt Tepeler, titiz ve özenli bir çalışma sonucunda okuyucularla buluşan ‘Düğünler ve İstanbul’un uzun yıllara yayılan ve yaratıcı düğün organizasyonlarıyla örülü meslek hayatının en önemli dönüm noktalarından biri olduğunun altını çizerken; böyle bir eser hazırlamasındaki öncelikli amacını ‘İstanbul’un herkese hitap eden mekân zenginliğini ve İstanbul’daki zengin düğün turizmi potansiyelini yerli ve yabancı herkese tanıtmak’ olarak açıklıyor.

Türkçe ve İngilizce olarak hazırlanan ‘Düğünler ve İstanbul’, İstanbul’un tarihi geçmişine dair mitolojik efsanelere, medeniyetlerin şekillenmesi üzerindeki etkilerine ve her biri ayrı ayrı mimarlık ve sanat harikası olan tarihi mekanların İstanbul’u İstanbul yapan kültürel kimliğinin oluşmasındaki rolüne kadar pek çok bilgiye yer veriyor. ‘Düğünler ve İstanbul’, bu yönüyle yaşadığı şehrin kültürel envanterini merak eden okurlara hitap ederken, öte yandan kültürel varlıkların gelecek kuşaklara aktarılabilmesi adına biz İstanbullulara düşen görevleri yeniden anımsatıyor.

Kitaba fotoğraflarıyla eşlik eden tarihi saraylar, kasırlar, büyük oteller ve bazen küçük bahçelerde yapılan özgün düğün törenleri ile ilgili detaylar evlenecek çiftlere özel günlerini planlarken rehberlik edebilecek bir elin parmağını bile bulmayan sayıdaki kaynaklar arasındaki yerini alıyor.

İstanbul’da düğün yapmanın, hayatın en özel olaylarından birini burada gerçekleştirmenin ne anlama geldiğini anlatmak isteğinden doğan ‘Düğünler ve İstanbul’, iki önemli medeniyete başkentlik yapan bu şehrin kadim zamanlardan bu yana ulaşmış düğün geleneklerini, ritüellerini, hiçbir zaman birbirinin aynısı olmamış törenlerini, düğünlerin toplumu bir araya getirmedeki etkilerini aktarma özelliğiyle kültürel bir başvuru kaynağı. Birbirinden özel düğün enstanteleriyle bezenmiş kitap, aynı zamanda özel günlerini İstanbul’un büyülü atmosferiyle taçlandırmak isteyenler için uygun mekan önerilerine ve düğün hazırlıklarıyla ilgili profesyonel gözüyle önerilere de geniş yer veriyor.

‘Düğünler ve İstanbul’, İstanbul’un bir düğün başkenti haline gelmesi hayalinin çıkış noktasını evlilik geleneklerindeki zenginliğe ve farklılığa dikkat çekerek vurguluyor. Evlilik öncesinde ailelerin tanışmasına, kız evine gidilerek ailesinin rızasının alınmasına, nişan takılmasına, kına gecesine ve hepsinin sonunda düğün gecesine kadar uzanan uzun macera farklı kültürlerin ritüelleri ve gelenekleriyle harmanlanıp, sunuluyor. Okuyucu bir yandan bunları okurken, bir yandan da Müslüman, Rum, Süryani, Ermeni ve Musevi kültürlerinin düğün âdetlerine aşina olabilmenin tadına varıyor.

İster eski zamanlarla modern çağı biraraya getiren düğün ritüelleriyle ilgili bilgiler veren kültürel bir kaynak olarak okuyun, ister herşeyin kusursuz olması için çabaladığınız düğün seremoniniz için profesyonel gözüyle hazırlanmış bir rehber olarak kabul edin, ‘Düğünler ve İstanbul’ her halükarda kitaplığınızda yer alması gereken bir eser olarak ilginizi bekliyor.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Dünya Müzelerinden Büyük Destek

“Osmanlı Sikkeleri Tarihi” kitabı, dünyanın önemli müzelerinden büyük destek görüyor.

Nilüfer Damalı Eğitim Vakfı’nın önemli projesi Osmanlı Sikkeleri Tarihi, Osmanlı sikkeleri koleksiyonuna sahip, dünyanın birçok önemli müzesinden destek görüyor.

Şu ana kadar ilk iki cildinin yayımlandığı Osmanlı Sikkeleri Tarihi, önemli Osmanlı sikke koleksiyonlarını bünyesinde barındıran ve sergileyen, yurt dışındaki önemli müzelerin de desteğiyle imparatorluk tarihimize ışık tutuyor. Böylelikle, Osmanlı Sikkeleri Tarihi, nümismat ve tarihçilere Osmanlı sikkeleri üzerinde araştırma yapabilecekleri adresleri de gösteriyor. Tarih biliminin adeta bir laboratuvarı olan nümismatik bilimine dikkatleri çekecek ve koleksiyonerlere çalışmalarında kolaylık sağlayacak bu eserle yeni sikke tiplerinin de ortaya çıkacağı tahmin ediliyor.

Atom Damalı’nın yoğun araştırmaları sırasında koleksiyonlarını incelemeye açan müzelerin yanı sıra Avrupa’daki üniversiteler de destek veriyor. Toplam 8 ciltten oluşması planlanan bu çalışmaya destek veren müze ve üniversiteler şöyle sıralanıyor:

American Numismatic Society: 1858’de New York’ta kurulan derneğin koleksiyonunda 800 bin adet sikke ile kütüphanesinde 100 bin kitap, dergi ve yayınlar bulunuyor. Bu sikkelerin içeresinde 10 bin Osmanlı sikkesi yer alıyor.

British Museum: 1753’te kurulan British Museum, dünyanın ilk milli halk müzesi. Dünyanın en önemli müzelerinden biri olan British Museum, İrlandalı William Marsden’in sikke koleksiyonunu 1834’te müzeye bağışlamasıyla, Osmanlı sikke koleksiyonuna kavuşmuştur. Daha sonraki dönemlerde çeşitli kişilerin koleksiyonlarını bağışlamasıyla 5 binin üzerinde Osmanlı sikkesine sahip olan British Museum, araştırmacılara Osmanlı sikkeleri üzerinde önemli bir kaynak sunuyor.

Staatliche Münzsammlung München: Milli Münih Müzesi, 300 bin sikkeden oluşan koleksiyonuyla, Almanya ve Avrupa’nın en büyük sikke koleksiyonuna sahip. Koleksiyon, geleneksel olarak antikite (Yunan, Celt ve Roma) sikkeleri ve madalyonlarına ilaveten; Orta Çağ’a ait önemli sikkeler; İslam, Uzakdoğu ve primitif paralardan oluşmaktadır. Koleksiyonda bulunan Osmanlı sikkeleri arasında Sivas Sultani, bazı nadir Mısır, Tunus ve Trablusgarp sikkeleri büyük dikkat çekmektedir.

State Hermitage Museum: Hermitage Museum’da yer alan koleksiyonların neredeyse yarısı sikkelerden oluşuyor. Günümüzde, müzenin nümismatik koleksiyonunda yer alan 200 binin üzerinde parçanın içinde sikke, madalya, nişan, mühür, sikke kalıpları, kağıt para gibi önemli objeler bulunuyor. Hermitage Museum’da bugün 1252’si altın olmak üzere toplam 7394 adet Osmanlı sikkesi koleksiyonu bulunmaktadır.

Bode Museum: 500 binden fazla sikke ile dünyanın önemli sikke koleksiyonlarından birine sahip olan Bode Museum, dünyada para basımının ilk örnekleri olan MÖ 7. yüzyıldaki Anadolu sikkelerinden başlayarak, 21. yüzyıla kadar gelen geniş sikke ve madalya koleksiyonlarından birini bulundurmaktadır.

Numismatic Museum Athens: Bugün koleksiyonlarında 500 binin üzerinde sikkesi bulunan Atina Nümismatik Müzesi’nin temelleri 1834 yılında atılmıştır. 1843 yılında Milli Kütüphane ile beraber Atina Üniversitesi içerisinde yer alan sikke koleksiyonları, 1946’da Ulusal Arkeoloji Müzesi’nin katında sergilenmeye başlamıştır. 1984 yılında Yunanistan Kültür Bakanlığı müzenin bugün bulunduğu “Iliou Melathron” adı verilen tarihi binasına taşınmasına imkan sağlayarak, dünyanın önemli nümismatik müzelerinden birinin oluşmasına destek vermiştir.

Kunst Historisches Museum: Viyana’da bulunan Kunst Tarih Müzesi’nin sikke kabinesi dünyadaki en büyük ve en önemli 5 sikke koleksiyonlarından biridir. 700 bin objesi ile sadece sikke değil, buna ilaveten kağıt para, madalyon ve nişanı da bünyesinde bulundurmaktadır.

Smithsonian Museum: Smithsonian Enstitüsü’nün Milli Nümismatik Koleksiyon Bölümü, Kuzey Amerika’nın en büyüğü olup dünyadaki nümismatik koleksiyonlar içerisindekilerden de en büyüklerden biridir. 1.6 milyon objeden fazla varlığı olan Milli Nümismatik Koleksiyon, nadir birçok büyük sikke ve parayı da kapsamaktadır. Smithsonian Museum’daki 6 bin Osmanlı sikkesinin en eskisi I. Murat’ın akçesidir.

Ashmolean Museum: Oxford Ünivesitesi’nin müzesi Ashmolean Museum kapılarını 1683 yılında açmıştır. Müzenin Heberden Sikke Odası şu anda önde gelen uluslararası sikke kabineleri arasındadır. Koleksiyonu, özellikle Yunan, Roma, Bizans ve Orta Çağ’a ait İslam, Hint ve Çin sikkelerinden oluşmaktadır.

Tübingen University: Ünlü nümismat Stephan Album’un koleksiyonundaki Osmanlı sikkelerini de satın alarak koleksiyonuna dahil eden Tübingen Üniversitesi’nin 2 bin civarındaki Osmanlı sikkesi koleksiyonunda, ağırlıklı olarak Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu şehirlerine ait sikkeleri ilginçtir.

Friedrich Schiller University: Koleksiyonlarında Osmanlı sikkeleri de dahil 21 bin oryental sikke bulunan üniversitede sikke koleksiyonu Johann Gustav Stickel tarafından başlatılmış ve 19. yüzyılın en önemli İslami sikke koleksiyonu oluşturulmuştur.

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

16. Modern Zamanlar Yayında…

Eylül 4, 2010 by admin  
Filed under Duyurular, Sanat, Sinema, Sinema Dergileri

Modern Zamanlar Sinema Dergisi, üçüncü yılını geride bıraktığı Yaz 2010 sayısında “Biyografik Sinema”yı dosya konusu olarak masaya yatırıyor.

Özellikle son dönemde gündeme gelen Atatürk Filmlerini merkezine alan dergi, bir yandan sinema tarihindeki biyografik yapımların izini sürerken, diğer yandan da bu filmlerin ve kabaca Atatürk temalı filmler olarak tarif edilebilecek yapımların karşılığını bulmaya çabalıyor.

Dosya dışında, son dönemin güncel gelişmelerine de yer veren ModernZamanlar’ın bu sayıyla birlikte üçüncü yılını geride bıraktığını hatırlatalım.

Antalya merkezli bir sinema dergisi olan Modern Zamanlar; Veysel Atayman, Agah Özgüç, Vecdi Sayar ve Mustafa Sözen’den oluşan bir Danışma Kurulu tarafından yayına hazırlanmakta ve yaratıcı kadrosunda Akın Yıldız, Mesut Kara, Zahit Atam, Gönül Demez, Emine Uçar İlbuğa gibi isimlerin bulunmakta.

16. Sayının konuları:

Adana Altın Koza’da Neler Oluyor?

İlayda VURDUM ile 9. Alanya Belgesel Film Festivali

Devrim Erbil: Resmin Şairi

TERSNİNJA.COM’un Dennis Hopper’a Veda

Akira Kurosawa 100 Yaşında / Orhan Miçooğulları

Rekin Teksoy ile Söyleşi / Selim Tanrıverdi

“Selvi Boylum Al Yazmalım” Yeniden! / Tahir Akay

Bir Mühim Adam: Muhsin Ertuğrul / Mesut Kara

Politik Uygulayıcılar / Ersin Atayman

Zizek’in Matrix’i / Ahmet Açan

Nuri Bilge CEYLAN’ın Taşra Üçlemesi / Eylül Deniz

Sinemada Film Seyretmek / Alp Murat Alper

Modern Zamanlar Üç Yaşında / Tuncer ÇETİNKAYA ile Söyleşi: Ege Görgün

Yeşilçam Hatırası / Mesut Kara

DOSYA: “DERSİMİZ : BİYOGRAFİ”

Yaşamlar ve Kitaplar / Nuray Yazıcıoğlu

Biyografik Sinema ve Atatürk Filmleri / Atillâ Dorsay

Reel Politikanın Hizmetinde Biyografi / Veysel Atayman

Biyografik Sinemadan 10 Film / Atila Sarıcıoğlu

Atatürk Filmleri ve Sinema / Agâh Özgüç

Mustafa’ya Dair / Mustafa Sözen

Veda / Emine Uçar İlbuğa

Dersimiz: Küreselleşme Çağında Atatürk / Levent Yaylagül

SanatLog Haber

www.sanatlog.com

Sonraki Sayfa »