Kapitalizmin Hizmetinde: James Bond

“Kapitalist üretim tarzı manevi üretim biçimlerine, sanat ve şiire düşmandır.”

(Karl Marks)         

Trench, Sylvia Trench sözleri tarihin derinliklerinde kaybolsa da, düşmanları tarafından kiralık katil, kraliçenin köpeği denilerek aşağılansa da, burjuva kitle kültürünün ve soğuk savaş döneminin en belirgin figürlerinden hatta serinin son filminde ‘’İngiliz gücünün temsilcisi’’ olarak ilan edilen, hiç takmadığı şapkasını uzaktan askıya atmasıyla bilinen ve dünyada en çok tanınan kraliyet donanması casusunun Bond, James Bond sözleri elli yıldır beyazperdede söylenmeye devam ediyor.

         Devletler, devlet başkanları, ideolojiler ve yönetim biçimleri değişmesine karşın Palmerston’un her şeyi özetlediği ‘’İngiltere’nin dost ve düşmanları yoktur,  değişmez çıkarları vardır” sözlerindeki ‘’değişmez çıkarların’’ yılmaz bekçisi Bond değişmeden kalabiliyor hatta yalnız ülkesinin değil Batı dünyasının da koruyuculuğunu üstlenerek. Henüz Shakespeare ile baş edemese de, ne Palmerston ne Churchill ne de diğerleri (tuhaf şey, From Russia With Love filminde Türk casusu Ali Kerim’in masasında Churchill fotoğrafı var) Bond’un karizmasına karşı koyamamış ve tarih kitaplarının iki kapağı arasında sıkışıp kalmışlardır. İlk Bond filminin 1962’de çekilmesinden sonra Amerika ve İngiltere’de başkanlık/başbakanlık görevleri onar kez, Türkiye’de ise –çoğu zaman birkaç kişi arasında kalsa da- tam kırk kez el değiştirmiştir. Johnson, Callaghan, Brown, Çiller, Yılmaz, Talu, Irmak gibi isimler daha şimdiden unutulmuşken Blair, Nixon, Demirel, Ecevit gibi biraz daha uzun soluklu olanlar da yakında aynı akıbete uğramaktan kurtulamayacaklar ancak Bond her zaman olduğu gibi yaşamaya devam edecektir.

         İngiliz kültüründe; ilk karşılaşmada zevk alınması mümkün olmayan ancak belirli bir süreç sonunda emek, deneyim ve bilgi edinerek yani bir anlamda bilerek ve isteyerek kazanılabilecek zevk nesnelerini tanımlamak için kullanılan ve dilimize ‘’edinilmiş zevk’’ olarak çevrilebilecek bir kavram bulunmaktadır. Kurbağa bacağı, kızartılmış akrep gibi tuhaf yiyeceklerden, bungee jumping ve sigaraya kadar birçok şey edinilmiş zevk kapsamına girebiliyor. İnsanın, ilk anda zevk ve tat vermesi bir yana mide bulandıran hatta acı veren bir şeyden zevk alacağım diye çaba göstermesinde, herkese göre olmayışının alınan zevkte hatırı sayılır rol oynaması ve kişinin yalnızca bir zevk kaynağı değil, ‘’başkalarının’’ sahip olmadığı bir zevk kaynağı bulmuş olmasıyla açıklanabilmektedir.

Bond’un yüzüne söylenen ancak söyleyenin kimliğinden hareketle kolaylıkla çürütülebilecek hiçbir derinliğe sahip olmayan kiralık katil, kraliçenin köpeği sözleri, gerçek bir eleştiriden çok yukarıdaki kavramdan hareketle isimlendirebileceğimiz ‘’edinilmiş öfke’’ kavramı içerisinde değerlendirilmelidir. Propagandanın dengelenmesi maksadıyla, edilgen konumdaki seyircinin arkasına yaslandığı koltuğunda, büyüsüne kapıldığı filmin tamamen nesnel olduğuna inanmasını sağlamaya yarayan ‘’edinilmiş öfke’’ söylemleri Hollywood tarafından filmlerin doğasına eklemlenmekte, böylece olaylar ve olgular arasında sebep-sonuç ilişkisi kuramayan cahil beyinler tarafından peşinen lanetlenen eleştiri bir sömürü kaynağı haline dönüştürülmektedir. Kendini filmin kahramanı ile özdeleştiren (burada Bond) önceden koşullandırılmış seyirci eleştirilerin doğruluğunu kabul ettiği an kendi esaretine katkıda bulunmuş olacağından, bunu daha baştan reddedecektir.

Eleştiri ve sisteme karşı çıkış, sözde toplumun her kesimi tarafından benimsenen ve ayaküstü konuşulan, yüksek enflasyon (kimlerin etkilendiğinden söz edilmez), toplumsal ahlakın bozulması (bencilliği, ahlaksızlığı, erdemsizliği aşılayan ve zaten yıkılması gereken burjuva ahlakı olduğu belirtilmeden), hava ve çevre kirliliği (muhakkak Afrikalılar ve Asyalılar sebep oluyordur), rüşvet, uyuşturucu ve kürtaj gibi (temelinde yatan toplumsal sorunlara hiç değinilmez) filmin hitap ettiği muhafazakâr kitlenin hoşlandığı genelgeçer konulardan ibarettir. Ucuz işgücü, küresel kapitalistlerin baskısı (Quantum of Solace’da ücretlerdeki kuruş seviyesindeki düşüşün işçi eylemlerine konu edilmesi seyirci için dehşet verici olmaktan çok hayret verici, komik bir olay algısı yaratacak şekilde aktarılır. Bu tema yakın zaman filmlerinden Qcean’s Eleven filminde de benzer şekilde işlenmiştir) Latin Amerika ülkelerinin kaderi denilen ve haftada bir değiştiği vurgulanan diktatörlük heveslisi askerlerle doğru yanlış ayırımı yapmadan kendi halkının çıkarları doğrultusunda işbirliği yapan Batılı ülkelerden söz edilir ancak (asıl kötünün kaynakları kendi halkına dağıtan bir Marksist olduğu araya sıkıştırılır) Latin Amerikalı diktatörlerin kendi halkına ihanetlerinden ve temelinde yatan ekonomik sömürü düzeninden asla söz edilmeyerek, burjuvazi tarafından toplumsal olarak geçerli bulunan sorunlar gündeme getirilirken uygulanan sansür gizlenmiş olur. Bu sözde demokratik tartışma zemini özgür düşünce ve ifade yanılsamasının sahteliğinin kolayca açığa çıkarılmasını önler.

Tatillerini Bodrum’da yapabilen (mutlaka devrimci yoldaşlarla birlikte), ağızlarından puroları (elbette Küba’da devrimci kızlar tarafından sarılmıştır), ellerinden viski kadehleri (tabii ki İngilizlerle mücadele eden İrlandalı ve İskoç yoldaşlar tarafından üretilmiştir), ülkesinin bağımsızlık savaşını küçümsediği için Enver Hoca’dan Mao’ya, Che’den Castro’ya, Stalin’den Troçki’ye çeşitli hiziplerin ardında koşan ancak Mustafa Suphi, İştirakçi Hilmi, Şefik Hüsnü isimlerinden habersiz, literatürü bilmeyen, dünya ve ülke gerçeklerini soyuta indirgeyerek parka, bot ve bereden oluşan garpdop solculuğunu benimsemiş ‘’burjuva nimetlerinden faydalanan inançlı sosyalistleri’’mizin bile analiz yapmakta zorlandığı bu ilişkiler yumağında sıradan seyircinin hiç şansının olmadığını söylemeliyim.

         Bu konuyu burada bırakarak, Bond filmlerinin alamet-i farikalarından, dünyayı ele geçirmek için uğraşan kötü adamlar hakkında birkaç söz söylemek istiyorum. Uzay araçlarından, denizaltılara, helikopterlerden roketlere, nükleer silahlardan iletişim sistemlerine pek çok ülkenin bile elinde olmayan imkan ve paraya sahip ancak karizma yoksunu kötü adamlar hiçbir seyircinin kendisini özdeşleştiremeyeceği kadar karikatürizedir. Bir fırsatını bularak Bond’u ele geçirseler dahi gizli yerlerine götürmekten ve bütün şeytani tasarılarını anlatmaktan kendilerini alamayan kötü adamların kullandığı daha alt seviye kötüler var ki isminin söylenmesiyle bile kendilerinden isteneni tam olarak yerine getirebiliyorlar. Böyle durumlarda kötü adamların yardımcısı olmadığım için seviniyorum çünkü sadece ismimin söylenmesiyle veya bir baş hareketiyle ne yapmam gerektiğini asla anlayamazdım. İlk dönem filmlerinde boy gösteren Sprectre dâhil hepsi bulduğu her fırsatı paraya çevirmek için kullanan beceriksiz sürüsünden ibarettir. Birçoğunun eçcinsel olduğu veya ima edildiği bu kötü adamların çevrelerindeki güzel kızlar, onların bu ‘’sırrını’’ maskeleyen ve Bond’a sunulmak üzere bekleyen birer nesneden başka bir şey olmadıkları gibi bu kızların kötü adamlarla ‘’yatmıyor’’ oluşu muhafazakâr ajan Bond’u mutlu etmektedir.

Bond’un karizmasını ve çekiciliğini alabildiğine sergilediği filmlerde fiziksel olarak çirkin, tuhaf, cahil, kibirli, merhametsiz ve sürekli başarısızlığa mahkûm kötü adamlar arasında dayanışma bulunmadığı gibi seçme şansları da yoktur. Bazen itici bir cüce, bazen demir çeneli bir dev, bazen eşcinsel iki arkadaş veya aptallığı yüzünden okunan bodur bir karakter kullanılırken en azılı düşman Blofeld, tüm yaptıklarının çirkinliğinden kaynaklanmış olabileceğini düşündürecek kadar tuhaftır. İlk filmlerde ıssız adalarda, denizin derinliklerinde veya dağların zirvelerinde saklanan, köpekbalığı, timsah, yılan veya zehirli örümcek beslemekten zevk alan kişiler olarak sunulan kötü adamlar ümitsizce, parlak fikirlerini uygulamak için çaba gösterseler de başarısızlıklarının nedeni yine kendileri olmaktadır. İyilerin safına geçmeleri için hiç bir şansları olmadan kişiliklerinin demir parmaklıkları arasında çılgınca koşuşup duran, ellerine geçirdikleri Bond’u öldürmemek için kendilerinin bile inanmakta zorlandığı bahaneler üretmeye çalışan kötü adamlar, üstün ahlak ve vatanseverliğini vurgulamak adına ilahi düzenin özünü ve mükemmelliği temsil eden Bond’a rüşvet teklifinde bulunsalar bile benzer bir teklif İngiliz casusunun ağzından asla duyulmaz.

Batı dünyası ve yapımcılara göre Bond filmleri, aşırı derecede karmaşık bir dünyada (Bond açıktır, samimidir), içten pazarlıklı, sadakatsiz ve ahlaksız (Bond doğaldır, dürüsttür, fedakârdır), gençliğin düzenini bozucu (Bond muhafazakârdır. Birçok kadınla ilişki yaşaması hatta kadınların çoğunun bir sevgilisi veya kocasının bulunması Bond’u veya İngiliz kamuoyunu rahatsız etmezken, Bond’un ‘’kulaklarını tıkamadan’’ Beatles dinlenemeyeceğini söylemesi muhafazakâr kamuoyunun desteğini muhakkak kazanmıştır), dünyayı karanlığa götürecek Marksizm gibi kökü dışarıda ideolojiye sahip kötüler grubu ile (Bond halk tarafından benimsenmiştir) sömürüye karşı mücadele eden, özgür dünya ve geleceğin sınıfsız toplumu için savaşan İngiliz casusunun maceralarını anlatmaktadır. Ancak kötü adamların tüm kaderlerinin, bir sonuç elde edemedikleri dönemsel planları devreye sokup, dünyayı bir krizin eşiğine sürüklemek ve Bond’un bütün hazineyi kendine –Batı dünyası- mal etme çabasına meşruiyet kazandırmaktan öteye gitmediğini anlamak için ‘’aydınlanmış’’ olmaya gerek olmadığı düşüncesinde olduğumu söylemeliyim.

Serinin ilk filminde, Amerika’nın uzaya göndereceği füzenin bir parazite maruz kalması ve bunun uçuş güvenliğini tehlike düşürebilecek olmasından hareketle, o yıllarda İngiliz egemenliğinde bulunan Jamaika’ya gönderilen Bond’un macerası anlatılmaktadır. Bir adayı satın alan Çinli kötü adam kendini yerli halk dâhil tüm meraklı gözlerden uzak tutmak için adada ejderha yaşadığı dedikodusunu yaymakta ve bunda da başarılı olmaktadır. Bond filmlerinde yerliler aptal, çirkin, aşağı ve akılcı düşünceden yoksun olarak gösterilmeye çalışılmakta olup bir filmde siyahî bir kızın gorile dönüştüğü gösterilirken bir başkasında siyahî kötü adamın ölümünün şişerek ve patlayarak gösterilmesi arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Yerlilerin ejderhadan dolayı adaya yaklaşmaktan korkmaları karşısında Bond’un gülüp geçtiği sahne, en arsız ve rezil örneklerini Indiana Jones filmlerinde gördüğümüz ‘’aydınlanmasını’’ gerçekleştirmiş muhteşem Batı düşüncesi ile dünyanın diğer halklarının inançlarının kıyaslanmasını yapmaya çalışan ve kendi inancını başkalarınınkinden üstün gören aşağılık bir zihniyetin beyazperdeye yansımasından başka bir şey değildir.

‘’Yalnız insan kulağında meme olduğu ileri sürülmüştür ve işittiğime göre zencilerde kulak memesinin bulunmaması hiç de seyrek rastlanan bir olgu değildir’’ veya ‘’Zencilerin yabancıları kokularından ayırt edebildiği’’ gibi bilimsel nesnellikten alabildiğine uzak bahanelerle dünya üzerinde yaşayan bir ırkı insan yerine koymamak için yaptıklarına bilim demekten asla utanç duymayan Darwin, teorisini bilimsel bir temele değil burjuva ideallerine göre kurmuştur. İlkçağlar boyunca doğal seçme olmamış olsaydı günümüzdeki aşamaya gelinemeyeceğine ve uygarlığın doğal seçimin işini birçok yönden engellediğine inanan Darwin ve 1890’lı yıllarda ortaya çıkan Sosyal Darwincilere göre, gerekli üstünlüklere sahip ırk Anglosaksonlar ile onun Amerikan koludur. Ayakta kalabilen ve ‘’dünyayı yöneten’’ onlar olduğuna göre bütün bir dünya tarihi Batı insanının ortaya çıkması için var olmuş ve evrimin son halkası tamamlanmış sayılmıştır. Çünkü ‘’Uzun bir dönem boyunca, çok zeki, enerjik, yiğit, yurtsever ve iyiliksever insanları en çok sayıda yetiştiren bir ulus, bu bakımdan geri kalmış uluslara genellikle egemen olur.’’ (Türlerin Kökeni) Bir filmde Anglosakson kimliğinin yüceltilmesi ve diğer ırkların aşağılanması o kadar abartılmıştır ki, Kuzey Koreli kötü adamlar DNA’larına dek her şeyleriyle Batılı olmak için mücadele eden ve kendi kimliklerinden utanan aşağılık kişiler olarak yansıtılmıştır.

Irkçılığı, sömürgeciliğin rasyonelleştirilmesi ve onu destekleyen sosyal davranış biçimlerini tanımlayan bir olgu olarak ele alan Oliver Cox, kapitalizm ve milliyetçiliğin yükselişi ile Avrupalılar arasında ırkçı sömürü ve önyargıların geliştiği tezini ileri sürmekte, kapitalizmin dünya çapında yaygınlaşmasına bağlı olarak tüm ırkçı düsmanlıkların yönetici kapitalistlerin, beyazların ve Kuzey Amerikalıların politika ve davranışlarının izlerini taşıdığını iddia etmektedir ki katılmamak elde değil.

1962 yılında çekilen ilk Bond filminin Fleming’in niçin serinin ilk değil de dördüncü kitabı olan Dr.No’dan başladığı hatta Fleming’in böyle tuhaf bir konuyu işlemiş olabileceği konusundaki merakımın Sırlar Evreni isimli kitabını okuduktan sonra açık bir şüpheye dönüştüğünü söylemeliyim. Halkın vergileriyle karşılanan evlerinde ve limuzinlerinde güven içinde yaşayan Washington’daki sapkın generallerin egolarını tatmin etmek için Amerikan Genelkurmayının Northwoods Operasyonu isminde, birçok yurtsever Amerikalının ve masum Kübalının anlamsız yere öleceği bir savaşı gerektirecek bir plan hazırladığından bahseden James Bamford şöyle diyor: 

‘’Genelkurmay Başkanı ve tüm kuvvet komutanlarının yazılı olarak onayladığı planlar, belki de Birleşik Devletler hükümetinin şimdiye dek yaptığı en ahlaksız planlardı. Antikomünizm adına, Amerikan halkını kandırmak ve Küba’ya karşı başlatılması amaçlanan iyi planlanmamış bir savaş için destek sağlamak amacıyla kendi ülkelerine karşı gizli ve kanlı bir terörist savaş başlatmayı önerdiler. Northwoods Operasyonu kod adlı plan gereği, masum insanlar Amerikan caddelerinde vurulacak, Kübalı mültecileri taşıyan gemiler açık denizlerde batırılacak Washington D.C.’de, Miami’de ve başka yerlerde şiddetli terörizm dalgası yaratılacaktı. Bombalar insanları hedef alacak, uçaklar kaçırılacaktı. Düzmece kanıtlar kullanılarak tüm bunların suçu Castro’nun üstüne atılacaktı; böylece, Genelkurmay Başkanı Lemnitzer ve onun komplocu takımına, savaşlarını başlatmak için ihtiyaç duydukları bahanenin yanı sıra, Amerikan ve uluslararası kamuoyu desteği sağlanmış olacaktı.’’ (Sırlar Evreni)

Genelkurmay Başkanının aklına böyle bir fikrin ‘’Castro ellerine iyi bir bahane vermezse, Birleşik Devletler herkesin kabul edebileceği bir bahane uydurmayı düşünebilirdi’’ diyen eski başkan Eisenhower tarafından sokulmuş olabileceğini dile getiren yazar, Castro’nun işgal için Amerikan Genelkurmayına bir bahane sunmamasına çok öfkelenen General Lemnitzer’in bu fikri hiç unutmadığını yazıyor. Bu, planın hazırlıklarının 1958’li yıllara kadar –yani Lemnitzer’in Genelkurmay karargâhında göreve başladığı yıllar- gidebileceğini gösteren en önemli ipucudur. Amerikalıların en yakın müttefiklerinin görüşünü alabilmek adına İngiliz dostlarına bir şeyler fısıldamış olabileceğini ve kendisi de bir casus olan Ian Fleming’in Bond karakterini oluştururken özgeçmişi, yaşadığı, duyduğu ve okuduğu yaşamına yön veren bazı olaylardan etkilendiğini varsayabiliriz.

‘’İlk kez uzaya çıkarak dünya yörüngesini dolanan Amerikalı olacak olan John Glenn’in yolculuğuyla ilgili bir fikir ciddi şekilde düşünülmeye başlandı. Tarihi yolculuğu için Glenn, 20 Şubat 1962’de Cape Canaveral’dan havalanacaktı. Uçuşta Amerikan erdemleri olan doğruluk, özgürlük ve demokrasi bayrağı da gezegenin yörüngesine taşınacaktı. Fakat Lemnitzer ve kuvvet komutanlarının başka bir düşüncesi vardı. Roketin havaya uçurulması ve Glenn’in ölmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Amaç (…) kabahatin Küba’daki komünistlere ve diğerlerine ait olduğuna dair kesin bir kanıt sağlamaktı. Bu, Kübalıların elektronik parazit yaydıklarını kanıtlayacak birtakım delillerin üretilmesiyle başarılacak diye devam ediyordu Lemnitzer. Böylece NASA uzaya ilk Amerikalıyı gönderme hazırlıkları yaparken, Genelkurmay da John Glenn’in olası ölümünü savaşı başlatacak bahane kullanmayı amaçlıyordu.’’ (Sırlar Evreni)

Bu bilgiler ışığında ilk Bond filmi Dr. No’nun, onaylanan ve tam yetki verilerek (eski Ford danışmanı, sonrasında Dünya Bankası Başkanı) Savunma Bakanı McNamara’ya gönderilen –nedense McNamara kendi kopyasını saklamış ancak başsavcıya veya Başkan’a gönderip göndermediği konusunda bir şey söylememiştir- planın perde arkasındaki güçlerinin Başkan Kennedy’e söyletilen ‘’Bond filmlerini seviyorum’’ sözleri başta olmak üzere gizli yönlendirmelerde bulunduğunu, uygulamaya geçilmesi halinde dünya kamuoyunu yatıştırmak ve kendi yalanlarına kendilerini inandırmak maksadıyla Amerikan Genelkurmayının insanlık düşmanı planına paravan olmak üzere çekildiğine inandığımı söylemeliyim.

Yalnızca tek bir filmde, o da, kanundışı işler yapan ama nedense kötü adam olarak sınıflandırılmayan Draco’nun kızıyla düzmece başlayan macerayı saymazsak Bond filmlerinde sevgiye, aşka ve çocuğa yer yoktur. Bond kızları, erkeklere ve evlilik kurumuna ilgi göstermediklerinden erkekler genellikle müzmin bekârlardan oluşmaktadır. Herkesin kalacak bir yeri olduğu ama yuvası olmadığı bu kasvetli ve yalnız çiftler dünyası anneliğin ve babalığın son izlerini de yok etmekte ve seyirci, cinselliğin öne çıkartıldığı tek gecelik ilişkilerin olağan kabul edildiği bir dünya yaratılmasının gerektiği yolundaki çelişkili yargıya zorlanmaktadır.

Kötü adamların sürekli olarak ve hiç bir sonuç almaksızın kur yaptığı, hediye yağmuruna tuttuğu ancak yalnızca cilveleşme içinde kaldığı kadınlar gerçek bir erkek bulamadıklarından lezbiyenliğe yönelmiş yahut cinsel soğukluğa yakalanmışlardır. Yıllardır süregelen tatminsizliklerini Bond ile giderdikten sonra ‘’bir daha yapalım James’’ sözünü slogan haline dönüştüren ve iyi ile kötü arasında seçim yapmaya zorlanan kadınlar nedense kendilerine daha kötü davranan Bond’u tercih ederler.

Yakın tarihli bir filmde uzay mekiği çalışmalarında rol alan bilim adamını arayan ve onun kadın olduğunu anlayınca şaşıran Bond için kadınlar yalnızca sevişilecek ve sonra bir köşeye atılacak, kendisine ateşelen silah namlularının önüne hedef yapılacak varlıklardır. Yatağa girdiği kadınlara ‘’Ne yaptıysam ülkem için yaptım, zevk aldığımı düşünmüyorsun değil mi’’ diyebilecek kadar kadına hiçbir değer vermeyen Bond İngiliz elçiliğindeki casus kızı tutuklatmak için polise haber verdikten sonra, az sonra tutuklanacağından habersiz kızla son bir kez sevişir ve ondan sonra hapse yollar.

Gerçek yaşamdaki çocuğuna ve evine bakan kadının mütevazı evcil zevklerinden ve annelikten bile yoksun bırakılan, bütünüyle yapayalnız, kapalı bir dünyada, hiç bir yarar sağlamaksızın etrafta dönüp duran, tek varolma nedeni, sonsuza dek tahrik eden bir cinsel varlık olmaya indirgenen kadının bu durumu, namusu dâhil sığınabileceği hiçbir yer bırakılmayacak şekilde özgürlük adı altında pazarlanır. Lenin ‘’kadınların serbest aşk isteği’’ ile neler anlaşılabileceğine ilişkin bir liste yapmış, aslında burjuva isteği olan son maddelerin ilk maddelerde sıralanan ve herkesin kabul edebileceği baskı unsurlarının ardına gizlenmeye çalışıldığını söylemiştir ki Bond filmleriyle yapılan da tam olarak budur.

1.    Aşk işlerinde maddi hesaplardan özgür olmak mı?

2.    Bu konuda neden özgür olmak, maddi endişelerden mi?

3.    Dinsel önyargılardan mı?

4.    Papa ve benzerlerinin yasaklamalarından mı?

5.    Toplumun önyargılarından mı?

6.    Bir imsenin çevresinin dar koşullarından mı?

7.    Yasaların, mahkemelerin, polisin bağlayıcı hükümlerinden mi?

8.    Aşkın içindeki ciddi unsurlardan mı?

9.    Çocuk doğurmaktan mı?

10.Zina özgürlüğü mü?

Kültürel havaya ayak uydurmayı çok iyi bilen ve doğal olanı yansıttığını iddia eden Bond’un kusursuzluğuna inanmaya zorlanan seyirciye tanınan seçenek kendisini Bond’a donüştürmesidir. Bu andan itibaren hayranlık duyduğu bu imgenin kendi imgesi olduğunu bilen ve onun düşündüğü gibi düşünen, onun masumiyetinin kendisinin masumiyeti ve onun mücadelesinin kendisinin mücadelesi olduğuna inanan seyircinin beklentisi Bond ile aynı hale gelir çünkü Bond da merdivenleri tırmanmaya en alt basamaktan başlamıştır. Peki, öyle midir?

İkinci Dünya Savaşı günlerinde Amerikalıların istihbarat ödeneği bulamadıkları yerlere zengin subayları gönderdikleri biliniyor. Bond’un bazı filmlerinde düşük bir maaş ve kraliçeden bir aferin uğruna çalıştığının dile getirilmesi İngilizlerin de aynı taktiği benimsemiş olduğu halde küçük burjuva desteğini yitirmemek içindir. Bond’un doğumundan itibaren para sıkıntısı olmamış, smokini üzerinde asla iğreti durmamıştır. Kraliyet donanması subayı olan Bond, Cambridge üniversitesinde ve İngiliz soylularının gittiği Eton okulunda okumuştur. Mavi kana mensup kraliyet donanmasında yarbay olan Bond’un, ailesinin kökenlerinin 1300’lü yıllara kadar gittiği bir filmde konu edilmiştir. Masonluğun İngiltere ve İskoçya’da ortaya çıkışı ile ailesinin kökenlerinin aynı yer ve aynı dönemde çakışmasına tesadüf diyemeyeceğimize göre Bond’un yarbay (commander) rütbesi Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti’nin 27. derecesindeki bir masonun kısaltılmış unvanı olan komandör rütbesini çağrıştırdığı için tercih edilmiş olabilir mi, bilemiyorum. Sıradan bir casusun ‘’İngiliz gücünün temsilcisi’’ olmakla takdim edilemeyeceği göz önüne alınırsa gelecek filmlerde Masonluk ile olan ilişkisi gündeme getirilecektir düşüncesindeyim. Bizim zenginden alıp fakire veren Sherwood ormanlarının serüvencisi Robin Hood bile Ridley Scott’un ellerinde Masonik bir karaktere bürünüverdi, belki de hep öyleydi…

Tüm cazibesinin altında bir kıskançlık, insafsızlık, zulüm, şiddet, şantaj, güçsüzün sömürülmesi yatan Bond daha ilk filmde işbirliği yaptığı yerli Quarrel’e ‘’ayakkabılarını’’ getirmesini emretmekten çekinmemiştir. Bu sahnenin ırkçı olmadığını iddia edeceklere soruyorum, acaba Quarrel’in böyle bir istekte bulunabileceğini düşünebilir misiniz? ‘’Evimde Filipinli bir hizmetçi var ancak Filipinli bir ailenin beyaz bir hizmetçisi olduğunu düşünemiyorum’’ sözlerinin de vurguladığı gibi her daim burjuva sınıfının temsilcisi olan ve gülen yüzünün ardındaki kapitalist ideolojinin kızgın çehresi ile kadife eldiveninin içindeki demir yumruğu ortaya çıkarmaktan asla çekinmeyen Bond’un dünyasında kimse bir başkasını sevmez, tek bir şefkat, bağlılık, merhamet ve adalet belirtisi bile görülmez. Adalet hakkında İlerleme İçin İttifak Koordinatörü Covey Olivier daha 1968’de açıkça şöyle söylemiştir. ‘’Bugün hakkaniyete uygun fiyatlardan söz etmek, bir ortaçağ kavramını canlandırmaya kalkışmak olur. Zira biz bugün ticaret özgürlüğü çağında yaşıyoruz…’’ (Latin Amerika’nın Kesik Damarları)

Ekonomik üretim araçlarını tek bir sınıfın denetlediği bir toplumda; o sınıf zihinsel üretim araçlarını, fikirleri, duyguları, sezgileri denetler. Dünyanın pek çok yerinde yenilgiye uğrayan çıkar şebekesini gizlemek için strateji değiştiren emperyalizmin, ideallerini ‘’Amerikan rüyasına’’ dönüştürmeyi başarması üzerine başta Hollywood olmak üzere televizyonlar, radyolar, dergiler, gazeteler ve kitaplardan günlük konuşmalara kadar her şey, her gün, her an ezilen ve sömürülen sınıfları birbirinden kopartarak uluslararası dayanışmasını zayıflatmaktadır. Burjuvazinin egemen ve ayrıcalıklı konumunu haklı çıkarmak için hükmedilenlerin dünyasını zararsız, doğal, saf, durağan köylü kesimi ile tehlikeli, şüpheci, kötü, hareketli kent kesimi olarak ikiye bölmekte hatta kendilerine dayatılan tüm değer yargıları ve ahlakın hükmedenlerden geldiğini anlamaması için işçi sınıfını da memur işçi, polis komiser, doktor hemşire, asker sivil, subay astsubay gibi sanal kavramlarla parçalamakta ve her birini öteki için tehdit unsuru olarak sunmaktadır.

Bir filmde kapısında uluslararası hayırseverler derneği tabelası bulunan bir yerde Spectre üst düzey yöneticilerinin toplantısı gösterilir. Bu sahne ile sosyal devlet politikaları eleştirilmekte komünistlerin eşitlik, hak, adalet görüntüsü altında kendi çıkarlarını düşünen bir avuç kötü olduğu izlenimi seyirciye verilmeye çalışılmaktadır. ‘’Her çağda egemen düşünceler egemen sınıfın düşünceleri olmuştur’’ diyen Marks, burjuvazinin, proletaryayı sömürmeye başladığı andan itibaren, sınıf mücadelesini iyi ve kötü arasındaki ahlaki savaşa indirgemeye çalıştığını söylemiştir. Ahlâkî etiket, çatışmanın ekonomik kökünü gizlemeyi ve sınıf düşmanının faaliyetini gizleyerek işçi sınıfının eksikliklerini onları zayıflatmak amacıyla, ahlaki kusura ve alay konusuna dönüştürür. Bond filmlerinde kötü adamların her türlü ahlaki zayıflıkları bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi kitabında şöyle demiştir ve haklı çıkmıştır. ‘’Bu yolla, dünyada, ruhu bozmayan fakat gevşeten ve hareket yaylarını sessizce çözen bir tür faziletli materyalizm kurulabilir.’’

Çarpma, çarpışma, düşme, havalanma, kaçma, kovalama, kavga, dövüş türünden hareketlilik yaşanır, gemiler, arabalar ve uçaklar parçalanıp silahlar ateşlenirken seyirci çöp bidonları, sıkışık yollar, tamiratlar, başıboş köpekler, insan yığınına dönmüş sokaklar, polisler, lağımlar ve gecekondular olmak üzere çağdaş kent yaşamının bütün sefaletine tanık olur. Kent, dışına kaçılması gereken, sonu gelmez faaliyetlerin sürüp gittiği, denetlenmesi olanaksız, varlığı anlamsız bir teknoloji faciası olarak gösterilirken, burjuva ideallerinin sürekliliği konusunda hiç bir itirazı olmayan köylü, halkın ürettiği her şeyin bekçisi olarak ilân edilerek popülerleştirilir.

Bond’un dünyasında üretim toplumsal değil doğaldır, tüm nesneler Q’nun ellerinde birden belirir ve bitmez tükenmez maceralarda armağan olarak sunulur, üretmek için kimsenin çalışması gerekmez. Emekçi ya da bir proletere rastlanmaz ve hiç bir şey sanayiin ürünü değildir. Q bölümünün birçok filmde deniz aşırı ülkelere taşınmış olması ve birçok ürünün üretim aşamasının değil de olmuş bitmiş son halinin gösterilmesi üretim süreçleriyle olan ilişkisinin kesilmesi gayretidir. Saat, araba, kalem, giyecek, altın gibi ismi ne olursa olsun bütün bu ürünlerin insangücü kökenli oluşları gizlenmiş, nesnenin kökeni ile onu üretim işlemine bağlayabilecek bağ ve toplumsal bellek kesilip atılmıştır. Doğrudan ekonomik üretimin yokluğunda işçinin teri, kanı ve emeğinden kopartılmak suretiyle özelliksiz, köksüz ve gelecek nesillere aktarılamayan birer meta haline dönüştürülen ürünler hiçbir filmde iki kez kullanılmazlar. İşçi sınıfı ve sınıfsal mücadele safdışı edilince çaba göstermeden servet edinmek meşru hale getirilmiş oluyor.

‘’İlk çakıl taşının insan eliyle işlenerek bıçak haline gelmesi için öylesine uzun bir zaman geçmişti ki, bizim tarih diye bildiğimiz zaman, bunun yanında önemsiz kalır. Ama zorunlu adım atılmış, insan eli özgürleşmiştir, bundan böyle de yeni hünerler kazanacak, bu yolla edinilen büyük el yatkınlığı insan soyundan soyuna geçecek, gittikçe artacaktır. Onun için, emeğin sadece bir organı değil ama aynı zamanda da bir ürünüdür el, Ancak emek yoluyla… insan eli mükemmellik derecesine ulaşabilmiştir’’ (Engels)

Bond maceralarında çalışanlar, kasiyerler, resepsiyon görevlileri, hostesler, satış elemanları ve garsonlar gibi hizmetlerini satan kimselerden ibarettir. Böylece hiç bir zaman üretilmeyen ancak her zaman satın alınan tüketim dünyasında satın alma işi sürekli yinelenmiş olur. Yeri gelmişken ülkemizde de her sokağa birer alışveriş merkezi açılmak suretiyle genç nüfusun güvenlik görevlisi ve kasiyere dönüştürülmesi yönündeki çabaların son hızla sürdürüldüğünü ve buraların kapanması halinde ellerinde nitelikli hiçbir mesleği bulunmayacak yüzbinlerce gencin varolduğunu görmenin acı verici olduğunu söylemeliyim.

Yazılı veya sözlü her kelimenin Batı ideolojisinin (bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerek. Burjuvazi yalnızca Batı toplumlarında var olan bir sınıf olup diğer toplumlarda bulunan benzer sınıflara –işbirlikçi- denilir. Batı burjuvazi demektir) propagandasını yaptığı günümüz dünyasında sürekli ve yoğun olarak baskıyla kuşatılmış kişi tek başına kurtuluş yolu bulamayacak kadar acizdir. Önceki yazılarımdan birinde sözünü ettiğim bir olayı kısaca hatırlatmak isterim. Ülkedeki komünist faaliyetleri araştırmak üzere kurulan Amerika’ya Karşı Çalışmalar Kurulları Meclisi (HUAC) üyelerini tedirgin eden 1944 yapımı Song of Russia isimli bir filmi araştırmak üzere bilirkişi olarak çağrılan Ayn Rand, ‘’insanları gülerken göstermenin’’ komünistlerin her zaman kullandıkları bir propaganda olduğundan hareketle, Rusları gülerken gösteren bu Amerikan filminde de Rus parmağı olduğunu iddia edebilmiştir. Geçtiğimiz günlerde karşılaştığım bir metnin yukarıdaki savı desteklediğini görmemin hiç şaşırtıcı gelmediğini söylemeliyim.

‘’Soğuk savaş yıllarında Moskova’ya yaptığım bir ziyareti anımsıyorum; beni en çok etkileyen şey şehrin renksizliği olmuştu. Gökyüzü griydi, evler griydi, arabalar griydi, caddede yanımdan geçen bütün insanların yüzü soluktu. Ama beni en çok hayrete düşüren hemen hemen hiç kimsenin gülmemesiydi. Yol boyunca defalarca hafifçe gülümseyerek selamladığım Moskovalıların hiçbirinden karşılık almadım. Başlarda bu durum eğlenceli geliyordu (o kadar tuhaftı ki, o yüzden) ama bir saat geçtikten sonra bu ortamın benim üzerimde yarattığı etkin farkına vardım. Ruh halim değişmişti. O neşeli halimden eser kalmamıştı. Yüzümdeki gülümseme gitmişti. Hüzünlü bir ruh haline kapılmıştım. Kendimi boz bulanık hissediyordum. Farkında olmadan fiziksel ve psikolojik açıdan çevremdeki insanları yansıtıyordum.’’ (Buy.ology-Martin Lindström)

Soğuk Savaş yıllarında dediğine göre en geç 1990 yılında gitmiş olacağını düşünürsek, bu sırada 20 yaşından küçük olan 1970 doğumlu yazarın saatlerce Moskova sokaklarında yalnız başına nasıl ve niçin gezmiş olabileceğini merak ediyorum. Moskova’nın yanı sıra Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, Ukrayna gibi pek çok ülkeye gitme fırsatım oldu. Çoğu duvarın yıkılmasından sonra gerçekleşen bu ziyaretlerimde halk pazarlarında ekmek arası rendelenmiş havuç satan satıcının önünde uzayan kuyruklar başta olmak üzere büyük bir sefalete ve acıya tanık olsam da, belki yazarın istediği anlamda kahkahalarla gülmeyen bu insanların yine de kendilerine gülümseyerek merhaba diyenlere somurtarak baktıklarını görmedim. Böyle yapanlar muhakkak vardır ancak oranı Fransa’dan veya Danimarka’dan daha fazla değildir. Örneğin Fransa’da Fransızca haricinde bir dili kullanıyorsanız değil size gülümsemeleri bakkaldan ekmek bile alamazsınız, yüzünüze bakmazlar. Yazarın böyle bir şeyi ‘’uydurmuş’’ olmasının tek izahı Burjuvazinin Rus halkını asık suratlı, nemrut ve gülmeyen bir millet gösterme çabasının günümüzde de sürdürülğünün en açık göstergesidir. Yazar tabii ki bunu emirle değil içinden öyle geldiği için, Sovyetleri kötülemenin ve aşağılamanın kendisine yeni fırsat kapıları açacağı bilinciyle gönüllü olarak yapmaktadır.

Burjuvazi eşittir Batı ne demektir, burjuvazi niçin Batı düşünce dünyası haricinde yetişmez, yetiştiğini düşünenlere niçin işbirlikçi denir Türk yazınının en büyük kalemlerinden Kemal Tahir bu konuda şöyle diyor. ‘’İçerde devlet desteğiyle yerli zengin yetiştirmeye sapıldı mı, bunun, bizim gibi memleketlerde, üst idareci kadrolara sıvaşmaması mümkün değildir. Üst idareci kadrolar, milli zenginlerle ortaklık da kursalar, rüşvet karşılığı aracılk da yapsalar, keselerine attıklarının her zaman on katını, çoğu zaman, hatta yüz katını, şuna buna sus payı verip çarçur ettirirler. Bu durum içerde ister istemez, bazı alanlarda zengin edeceklerinin işlerini kolaylaştırmak için tekeller kurmaya zorlar hükümetleri… Devlet işletmelerinin zararına katılmadan kaymağını alarak, fazladan pazarı tekel şartları içinde tutarak iş yapanlar, Batı anlamında kapitalist olamazlar. Bunlar ne kadar çok zenginleşirse, devleti o kadar çok didikler, temellerini o kadar çok oyar. Bunlar, içinde bulundukları şartlar dolayısıyla sınıf şuuruna varamadıkları için kendi devletlerini kurmaya yönelemezler. Tersine hiçbir sorumluluk yüklenmeden Batı anlamında sınıf karakteri olmayan enikonu SAHİPSİZ devleti kendi hesaplarına çalıştırıp soymayı çıkarlarına daha çok uygun bulurlar. Bu düzende, doğulu devlet, haklara karşı ödevini yerine getiremez olur. Halkın düşmanlığı, bir anlamda da umutsuzluğu arttıkça artar. Yüksek idarecilerle onların hırsızlık ortakları da bu umutsuz halklara gittikçe daha etkili kötü örnek olurlar. Bir yandan zenginlik düşmanlığı alıp yürürken öte yandan insanlar içinde debelendikleri kara yoksulluktan anca vurgunla, kanunsuz çarpmalarla, lotaryalar yoluyla kurtulacakları inancına varırlar. Böyle ortamlarda hırsızlık ayıp olmaktan çıkar. Toplumun en alt tabakalarında sürünenler bile hiç olmazsa çocuklarını okutup bu soygun çetesine katmayı biricik amaç edinirler. Böyle ortamlarda haklara doğruları anlatmak giderek imkânsızlaşır. En akıl almaz yalanlar, hayaller tabulaşarak enaçık gerçeklerin yerini tutar. Bu sebeple böyle ortamlarda siyasi partiler ister istemez birer yalan fabrikası haline gelir. Seçmen söylenene değil, bunlardan hangisinin iktidara yakın olduğuna, yakın olanlardan da hangisinin vurguna daha açık, daha yatkın olduğuna bakar. Böyle durumlarda, politikacıları hırsızlıkla suçlamak, onların seçim güçlerini azaltmaz, tersine artırır.’’ (Kurt Kanunu)

Bu toprakların en büyük yazarlarından Kemal Tahir’in dedikleri karşısında tüyleri ürpermeyenler için Amerikan saldırganlığı en fazla duyan Latin Amerika’dan bir yazarın dediklerine kulak verelim:

‘’Sosyal piramidin tepesinde yer alan altı milyon Latin Amerikalının toplam yıllık geliri piramidin dibinde yığılı duran yüz kırk milyon yoksul emekçinin yıllık gelir toplamına eşit. Günlük kazancı çeyrek dolardan ibaret olan tam altmış milyon köylü var bugün Latin Amerika’da; aynı Latin Amerika’da, İsviçre ve ABD’de açtırdıkları özel hesaplarda beş milyar doları biriktirmiş bekleyen felaket tüccarları da var ve bunlar, yeni üretim ve iş alanlarının açılıp geliştirilmesine ayrılabilecek olan bu muazzam servetleri, milyonlarca insanı hem aşağılayan, hem kışkırtan bir pervasızlık içinde lükse, tantanaya, gösterişe, hiçbir üreticiliği olmayan yatırımlara ayırıp heba etmekteler. Emperyalist iktidar merkezlerini sulayan yağmur, sistemin geniş kenar mahallelerini baskına uğratmaktadır. Buna paralel ve eşzamanlı olarak da, bizim içeride egemen ama dışarının egemenliği altındaki sınıflarımızın refahı, yük hayvanları gibi yaşamaya mahkum halk yığınlarımızın talihsizliğini…talihsizlikten de öte, felaketini oluşturmaktadır.’’ (Latin Amerikanın Kesik Damarları)

Arkadaşlarına değil görevine sadakat duyan Bond hiçbir zaman görevin başarılması veya önemsiz birinin hayatının kurtarılması gibi ahlaki bir ikilemle karşılaşmamış, bir kaçış yolu varsa her zaman ilk çıkan o olmuştur. Doğru yolu bularak iyilerin safına geçen Jaws’ın, kendisinin emrini yerine getirirken mutlak bir ölümle karşı karşıya kalacağını bilmesine karşın Bond bu duruma aldırış etmez ancak filmin sonunda Jaws’ın mucizevî bir şekilde kurtulduğu haberi gelir. Diğer Bond filmleriyle kıyaslandığında Jaws’ın kurtuluşunun aykırılık oluşturduğunu ve filme sonradan Bond’un bu umursamazlığının seyircide oluşturacağı –belki de oluşturduğu- tepkiyi azaltmak için eklenmiş olduğunu düşünüyorum.

Kira, elektrik faturası, yiyecek veya giyecek konusunda asla bir sorunla karşılaşmayan, görevde olsun olmasın en lüks otellerde konaklayan, en pahalı içkileri içen, en iyi arabalara binen ve sürekli son teknoloji ürünü cihazlar kullanan Bond sihirli bir bolluk içinde yaşar. Bu müsrif ve lüks toplumda geçim yolları konusunda büyük bir sıkıntı yaşanmadığından kötü adamlar servetin kökenini gizlemek için birer araç olarak kullanılırlar. Casino Royale filminde Bond’un kumarda kazandığı paranın, Afrika’da bir dilim ekmek ve bir bardak su bulamayan insanların parası olduğu görmezden gelinerek –çünkü paraları çalan Batı değil kendi yöneticileridir. Kötü adamdan çalmak ise onu cezalandırmaktır- Bond tarafından casinolarda harcanır. ‘’Para sayesinde ruhları cennete bile göndermek mümkündür’’ diyen Kolomb’un torunları tarafından dünyalarının tüm faziletlerini içerebildiği ve güzel olan her şeyi simgelediği para en büyük amaç ilan edilmiştir.

Bond’un temel karakteristiği yalnızlığıdır. Tek bir arkadaş, tek bir dost edinememiştir. Her faaliyeti kendi toplumsal sınıfının tarihsel yaşantısını üretir. Ritm hiç bozulmaz. Şekiller sürekli olarak yer değiştirir. Hikâye bitmez tükenmez bir şekilde tekrarlanır. Bond kendisine hareket sağlayan her şeyi kullanır, tank, jet uçağı, araba, tekne veya uzay roketi… Bu mekanik araçların kolayca ortaya çıkışları ve birden kayboluşları şaşırtıcıdır. Nesnelerin işlevleri değiştirilmeden yeni bir renge boyanmaları gibi, Bond da faaliyetlerinin doğası ve dürtüsü değiştirilmeksizin yüksek teknoloji ile yeniden donatılır.

Bilim oyuncak dolabından çekilip çıkarılır, bir süre oynandıktan sonra yerine konur. Aynı şekilde, Bond da günlük yaşamından çekip alınır ve kötü adamı yakalamak adına sağa sola koşturur, görevini yapar ve sonra bir sonraki maceraya kadar gündelik yaşamına döner. Başlangıç ve sonun hep aynı olduğu hatta maceranın kendisinin bile, aynı eski malzemenin abartılmış yinelenmesinden başka bir şey olmadığı filmlerde seyirci bir maceradan diğerine geçerken görevin bitirilmiş olması başka bir maceraya atlamak için kullanılan basamak olur.

Bugün yeni olan bir şey yarın eski sayılmaktadır. Bilimin ürünleri, Q’nun icatları ve piyasadaki en son fikirler anında tüketilecek nesnelerdir yoksa çabuk bozulabilir, modası geçebilir ve yerlerini başka şeyler alabilir. Bilim, bir tür hayret ve şaşkınlık yaratan teknolojik reklâm aracı haline getirilir. Hiç bir ilerleme yoktur yalnız o ana hizmet eden bu araçlar ulaşım veya biçimsel çeşitlemeler için kullanılır ve bir sonraki filmde çoktan unutulmuşlardır bile. Üretici güçler olmadığından sözde bilimi temsil eden ve sürekli alaya alınan zavallı Q’nun çalışmalarında bilimsel rasyonellik önem taşımaz.

Her bir filmdeki faaliyetler küçük ayrıntılar dâhil bir öncekiyle esasta aynıdır. Bond birbirinin taklidi olan maceralar içinde döner ancak bu dönüş bir gün bıkkınlık uyandıracağından seyirciyi perdeye çekebilmek için yeni malzemeler bulmak zorundadır. Bıkkınlık ve değişiklik korkusu, karakterlerin fiziki hareketlilikleriyle bastırılırken samimiyet, geleneksel karakterin kullanılmasıyla sağlanır. Maceranın çekiciliğine kapılan seyirci, yeni teknikler karşısında, karakterlerin kendi kendilerini tekrarlayıp durduklarını fark edemez. Son Bond filmi Skyfall’ın yönetmeni bu durumu şöyle izah ediyor:

“Her yeni Bond filminin öncekilerden daha büyük, daha iyi, çok daha fazla görülmeye değer, daha heyecanlı ve daha şaşırtıcı olması gerekmektedir. Yeni tehlikeli sahneler, orijinal hileler, seyirciyi eğlendirmek ve heyecanlandırmak için yeni yollar aramak; senaryo yazarları, yapım ekibi, sahne koordinatörü ve her yeni sahnenin maliyetiyle ilgilenenler ile aylarca süren tartışmalar ve toplantılar sonunda belirlenmektedir. Maliyetler büyük bir baş ağrısıdır ancak tüm Bond filmleri gişede başarı elde ederek büyük kar sağlamıştır. Bu açıdan akıllı davranmak ve para kazanmak için Bond filmlerine daha çok para yatırmak doğru bir ticari yaklaşım olacaktır.’’

Son Bond filminde sık sık sözü edilen gölgelerde savaşmak, komünist Rusya’nın bir taktiği olarak yansıtılırken İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı’nın, özellikle İngilizler ve Amerikalıların Napolyon’dan Hitler’e uzanan tarihsel süreçte Avrupa’yı tarihin derinliklerinde yokolmaktan kurtaran Rusya’yı derhal düşman ilan ederek artık savaşların gölgelerde yapılacağını söylemelerine hiç değinilmez. Gölgelerin karanlıkta değil aydınlıkta olduğu göz ardı edilir. Stratejik Servisler Ofisi’nin (OSS) şefi Orgeneral Wiliiam O.Donovan, Başkan Henry Truman’a ‘’Rusya Birleşik Devletler için henüz bilmediğimiz çok daha büyük bir tehdit oluşturacaktır’’ derken Hitler daha intihar etmemişti. Aynı sözler Churchill tarafından da dile getiriliyordu ancak Sovyetlerde böyle bir konuşmanın varlığına dair bir ipucu bulamıyoruz. Son Bond filminde artık gölgelerde savaşmak yok derken Rus tehdidinin tamamen bittiği ve artık yeni bir düşman ortaya çıktığını söylemektedir ki yeni düşmanın kim olduğu gelecek filmde belli olacaktır. Ancak filmin İstanbul’da geçiyor oluşu yeni düşmanın İslam olduğuna dair ipuçları veriyor mu, göreceğiz. Goldeneye filminin açılışında Berlin Duvarı’nın, Lenin’in heykellerinin, orak çekiç simgelerinin kısaca komünizmin yıkılışı gösterilerek Fukuyama’nın ilan ettiği ‘’tarihin sonu’’ tezine destek veriliyor. Tarih felsefesinin oluştururken ırkçı yaklaşımlarını gizlemeye gerek duymayan daha doğrusu bunun ırkçılık değil gerçekler olduğunu söyleyen Hegel Prusya devleti ile tarihin sonunu işaretlemişti, Amerikan ideolojik tetikçilerinden Fukuyama duvarın yıkılmasıyla tarihin sonucu ilan etti aynısı Roma için de söylenmişti ama tarih devam ediyor. Churchill, Lenin için ‘’Sovyetlerin başına gelebilecek en kötü şey Lenin’in doğması, daha da kötüsü ölmesi olmuştur’’ derken haklı mıdır? Marksist görüş tarihteki her şey olması gerektiği için olmuştur demesine karşın Stalin’in yerine Troçki’nin devam etse ve Lenin’in bir müddet daha yaşamış olsa ne olurdu diye düşünmeden edilmiyor…

Bir casus deşifre olmaktan, sınır dışı edilmekten daha da kötüsü yıllarca hapse düşmekten korktuğundan kimliğini asla söylemezken düşük profilli kalamayan Bond hemen her yerde casus değil de diplomatik bir temsilci gibi davranmaktan çekinmiyor. Sokak ortasında meraklı kalabalığın bakışları altında, sırf birkaç saat tutuklanmamak adına başka bir ülkede MI6 casusu olmanın dokunulmazlığı varmış gibi hem kendisinin hem de işbirliği yaptığı ajanın kimliğini açıklamaktan çekinmiyor. Başka bir filmde politik bir karaktere bürünerek Rambo’dan önce Afganistan’a gelerek Rusların esir tuttuğu bir Afgan liderini serbest bırakarak Amerika’dan önce harekete geçiyor. En komiği diyeceğim ama en arsızı demek daha doğru olacak, ilk yöntemi provoke etmek olan bir İngiliz casusu Ruslardan, Sovyet vatandaşı olmayan birine ilk kez verildiği öylenen Lenin Şeref Madalyası aldığının söylenmesi oluyor.

Bond nerdeyse hemen her filmde olayı kişiselleştirmemesi yönünde ikaz edilir, filmlerin en az yarısında yetkileri elinden alınır veya M’in direkt emirlerini uygulamaz. CIA’den arkadaşı Felix’in karısının öldürülmesi üzerine tamamen kendi başına harekete geçse de görevini emirler doğrultusunda tamamlar. Olayın tamamen kişiselleştiği filmde ise emirler doğrultusunda başlayan görev İngiliz hükümetinin inisiyatif alamaması sonucu müstakbel kayınpederi kötü adam Draco’nun adamlarının Bond’a yardım etmesiyle kötü adam altedilir ancak İngilizler bundan dolayı hiç utanç duygusu hissetmez ve itaatsizliğinden dolayı Bond hiçbir zaman cezalandırılmaz. Her şey düzmecedir ve aslolan İngilizlerin çıkarlarının korunmasıdır. Yoksa demokrasi havariliğine halel getirmeyecek şekilde inkâr edilebildiği ölçüde kimin kiminle işbirliği yaptığı önemli değildir.

Azılı düşman, kötülerin kötüsü, Bond’un karısının katili Blofeld’in ölümü intikam duygularını tatmin etmeyecek kadar sıradan ve kimsenin sorgulamadığı şekilde gerçekleşir. Bir patlama esnasında ölüp gider. Her zaman her olayı kişiselleştirmekle suçlanan Bond, karısını öldüren adamın ölümünü kişiselleştirmez. Bir görev daha başarılmış ve düşman, ölümüyle kahraman ilan edilemeyecek şekilde bertaraf edilmiştir.

Daha üçüncü filmde (Goldginfer) kötü adam bir 00 ajanını satın aldıklarını söylese de üzerine gidilmez ve özellikle soğuk savaşın son ermesinden sonraki filmlerde ajan ihanetleri doruk noktasına ulaşır. Bir filmde Avrupa’daki bütün 00 ajanlarının çağrıldığı bir sahnede dokuz ajan yan yana oturuken üç yöneticinin karşılarında oturduğu ve bir daire şeklini alark Arthur’un şövalyeleri veya İsa’nın havarilerini simgeleyebilecek kadar ileri gidebilen 00 ajanlarının sürekli ihanet etmeleri nasıl açıklanabilir. M’in kişisel korumalığını yapandan tutun da son filmin kurgusunun tamamen üzerine kurulduğu ajan ihaneti meselesi, anlaşılmayan ve üzerine gidilmeyen bir konudur. Gidildiği noktalarda da sebep sonuç ilişkisine değinilmeyerek sistemi kendi çıkarları için kullanan çürük elmalar olduğu belirtilerek cezaları verilmektedir.

İki kutuplu bir dünya düzeninde seyirci başka türlüsünü yemeyeceği için kötü adamın küresel bir yıkım getirmek adına New York veya Moskova’yı yok edebilecek planlar yaptığı vurgulanır. Dünyayı kurtaran Bond olsa da bu şehirlerin arasına Londra veya İngiltere sıkıştırılmaz ve seyirci Bond’un dünyayı kurtardığı zırvalıklarına tahammül etse de Amerikan altınlarını korumak için yanında CIA, FBI ajanları varken British İntellegnce adına Amerikan topraklarında operasyon yapsa da hiçbir zaman Londra’yı kurtaramamıştır.

Bond’un Amerikan topraklarında Kraliçe’nin İstihbarat Servisi adına operasyon yapması seyirciye ne kadar tuhaf geldiyse, aynı tuhaflığı hisseden ‘’birileri’’ tarafından belki ikaz edilen senaryo yazarları başka bir filmde hiçbir işe bulaşmaması yönünde defalarca ikaz edilen Bond’u ‘’gözlemci’’ olarak bir uyuşturucu baskınına dâhil ediyorlar. Ancak senaryo yazarlarının ve yapımcıların kulağının adamakıllı bükülmesi için yıllar geçmesi gerekiyor. Die Another Day ile İngilizlere ilk kez fırça çeken CIA senaryoya dâhil olduğu bundan sonraki hemen her filmde Bond’u tokatlamaya devam eder.

Yakın dönem filmlerinden birinde Bond CIA’deki arkadaşı Felix ile buluşur. Aralarında şiddetli tartışma yaşanır. 60’lı ve 70’li yıllarda Bond’a koşulsuz yardım eden Felix yoktur artık. Bond’un, kimse kokaine ve komünizme aldırış etmese Güney Amerika’nın hali ne olurdu, yıllardır bu ülkelerin altını oyuyorsunuz demesiyle Sabri Çağlayangil’in CIA yıllardır altımızı oymuş sözlerini hatırlamamak elde değil. Bond alaylı bir şekilde CIA’nın herkesle çalışmasına hayranım diye sözlerini bitirir. Evet, biz de hayranız.

Son söz olarak kısaca söylemek gerekirse Bond’un görevi Batı’nın denetiminden uzakta gelişen sanayinin engellenmesidir. Batı’dan bağımsız hareket etmenin kötü sayılmak için yeterli olduğu filmlerde ele geçirilen bütün ileri teknoloji ürünleri daha iyi bir amaç uğruna kullanılmak yerine derhal imha edilirler. Böylece dünyaya yeteri kadar gözdağı verilmiş olur, Yaparsanız yıkarız.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın diğer film eleştirileri için tıklayınız.

1 Film 3 Analiz: The Hurt Locker (2. Analiz – Hakan Bilge)

“Ölümcül Tuzak” ya da Hollywoodvari Tuzak

“Hollywood’un satamayacağı bir film yoktur.”

(Paul Rotha) *

Bu yazıda The Hurt Locker’dan (2008, Ölümcül Tuzak) hareketle Hollywood’un propaganda araçlarının satıraralarını okumaya çalışacağız.

The Hurt Locker’da yakın-plan’da (close-up) görünen bir Iraklı var mı? ‘Öteki’ olmadan, koşulsuz kabul edilen bir canlı organizma? Ama bu bile yeni bir düşünce sayılmaz. Klasik dönem Amerikan sinemasından propagandist iki örnek: Henry Hathaway’in The House on 92nd Street’inde (1945, 92. Caddedeki Ev) Amerikan ajanı Bill Dietrich (William Eythe) hayatını tehlikeye atarak Nazilere karşı mücadele eder. Kimlik değiştirir, Almanya’da eğitim görür, ajanlığın kitabını yazar. İkinci Savaş döneminden bir casusluk serüveni. Samuel Fuller’ın Pickup on South Street’inde (1953, Güney Caddesindeki Pikap) McCoy (Richard Widmark) ve Candy’i (Jean Peters) aynı ulvi menfaat biraraya getirir: Sovyet komünist tehlikesine karşı mücadele. Soğuk Savaş (Cold War) döneminden gizil bir propaganda filmi. Yakın dönemden iki örnek: Sinema araçlarını oyuncak gibi alıp kullanan muhafazakâr Steven Spielberg’in Saving Private Ryan’ında (1998, Er Ryan’ı Kurtarmak) ağır çekim’de (slow motion) kolunu bacağını yitiren Amerikan askeri; Munich’te (2005, Münih) yine “ağır çekim”de ölen İsrailliler filan. Amerikalı ön safta onuruyla ölmüştür hep; cow-boy’uyla, sheriff’iyle, silahşörüyle, ajanıyla, rozetlisi ve takım elbiselisiyle.

Sinemasal bir gezinti

Amerika Birleşik Devletleri için Vietnam kelimenin en basit anlamıyla bir çamurlu bataklıktı. Gerilla savaşı yürüten çekik gözlüler Amerikan ordusunu ciddi kayıplara uğratmıştı. Bununla birlikte Amerikan ordusu çoluk çocuk, genç yaşlı ayırt etmeden önüne ne gelir ve kim çıkarsa yüksek kalibre silahlarıyla, napalm’leriyle yerle bir ediyordu. Mezkûr savaş çılgınlığı, hastalıklı bünye, Stanley Kubrick’in Full Metal Jacket’ında (1987), Michael Cimino’nun The Deer Hunter’ında (1978, Avcı), Francis Ford Coppola’nın Apocalypse Now’ında (1979, Kıyamet), Oliver Stone’un Platoon’ında (1986, Müfreze); kent vebası anlamında da Martin Scorsese’nin Taxi Driver’ında (1976, Taksi Şoförü) işlenmişti. Şimdi Irak ve Ortadoğu söz konusu. Ama Vietnam Sendromu salt filmlerle değil, rock sound’larıyla, 68 hareketi ve çiçek çocuklarla, Jean Genet, Jean-Paul Sartre gibi düşünür ve yazarlar eliyle hemen her ortam ve ülkede defaatle protesto edilmiş ise de; şu haliyle Irak için aynısını söylemek çok zor. Vietnam’da olan-bitenin salt bir katliam, insan ırkına yöneltilmiş ve yeni silahların denendiği bir deney ortamı gözüyle bakabilen dünya halklarının; Irak veya Afganistan için aynı vizyonu koruduğu iddia edilebilir mi? Bunun yanıtını vermek kolay, evet; ama fazla uzağa gitmeye de gerek yok. Kathryn Bigelow’un The Hurt Locker’ı tastamam özetliyor meseleyi.

Sendrom sözcüğü katliam coğrafyası Vietnam cangılındaki Amerikan askeri için bizatihi biçilmiş kaftandı. The Hurt Locker’da cadde aralarında, çatılarda, tehlikeli ve meşum sokaklarda bomba arayan Özel Timler kafası tıraşlanıp Irak’a zorla götürüldükleri için mi önem arz ediyorlar? Her Iraklının, yoldan geçen bir çocuğun, sarıklı ve de şalvarlı ihtiyar amcanın, işportacı bir adamın ve dahi bilcümle Müslüman Arap’ın potansiyel suçlu, dahası hem suçlu hem güçlü olduğu bir uzamda sinemanın realitesinden bahsedilebilir mi? Ülkesine petrol için zorla girdiğiniz, bebelerini öldürdüğünüz, açlıktan ve de ilaçsızlıktan ölüme terk eylediğiniz bir coğrafyada hangi ulvi menfaatler adına terör estirip jandarmalık yapıyorsunuz? The Hurt Locker’ın bu bağlamda savaş karşıtı olduğu ya da savaşa objektif bir vizyonla yaklaştığı söylenebilir mi? Hadi canım, şaka mı yapıyorsunuz! The Hurt Locker, Strange Days’de (1995, Tuhaf Günler) Amerika’yı kutsayan, cinsiyet ayrımcısı bir yönetmenin filmidir. Artık yeni ideolojik bir özelliği daha var; Amerika’nın kıçını yalamak!

‘Öteki’ler

Amerika her daim ‘öteki’ yaratmayı becermiş bir süper-devlet. Naziler üzerine propaganda yapıtları çektiriyor, Japonlara atom bombası hediye ediyorsa da filmlerinde bu gerçeği sürekli bastırıyor, Sovyet komünistlerini tukaka ilan ediyor; Çinliyi, Kuzey Koreliyi, Afganlıyı, Vietnamlıyı, İranlıyı, Iraklıyı eziyor, yokediyor, dışlıyor, ötekileştiriyor. Amerika için düşman veya ‘öteki’ sürekli değişse de ortak amaç ve hedef baki kalıyor. Kim ya da ne olduğu önemli değil; ‘öteki’ni aynada görmektense aynayı yerle bir ediyor. Fiziksel sınırları olmayan, coğrafyasından binlerce kilometre uzaklıktaki ülkelere girip çıkıyor. Şu: Amerika düşmanı en çok ülkedir artık. ‘Öteki’ icat etmekte hep bir adım önde yürüyor. ‘Öteki’ni değiştirip biçimlendirirken Coca-Cola’sını ihraç ediyor. Fast Food’unu açıkgönüllülükle armağan ediyor. Filmlerini pazarlıyor. Özgürlükçülüğünü ilan ediyor. Bu bağlamda The Hurt Locker’da da James Cameron’ın Avatar’ında da (2009) yine düşman-ötekilerin karşımızda belirmesi tesadüf değil. Sinema ve dolayısıyla Hollywood Dream Factory halen ikili karşıtlığın çocuk bahçesi olarak dominant devingenliğini ortaya koyuyor. Avatar’daki büyük kurtarıcı mitosu The Hurt Locker’da yerini “ilahi adalet”in (Bush’un kulakları çınlasın!) tecellisi için sokakları ve dolayısıyla bu sokaklarda devinen Iraklıların korunması amacıyla hayatını tehlikeye atan Amerikan askeri tipolojisine bırakıyor. Aslında amaç özgürlüğü inşa etmek. İlahi adalet aşağı yukarı budur. Militer/totalitarist dayatma, iktidar aygıtı, yayılmacı (kolonyalizm) kan emicilik filan şöyle dursun; öldürmek kaçınılmaz olabilir. Eğer ilahi adaleti sağlamak istiyorsanız mutlaka önünüze çıkan böcekleri ezmek zorundasınız. “Bakın!” diyor The Hurt Locker; “Sizin için, adalet için, teröristlerin temizlenmesi için Amerikan askeri hayatı ile kumar oynuyor. Oysaki onun da bekleyen bir karısı, bir çocuğu var. Ailesinden kilometrelerce uzakta düşman avlıyor. Bakın, Amerikan askeri özgürlük için ölüyor!” Katil, terörist ve insan avcısı Iraklı öteki olduğuna göre Amerikan askeri de kahraman oluyor haliyle. “Düşman” var ise “kahraman” da olmalı. “Kötü” olduğuna göre mutlaka bir de “iyi” olmalı… “The Hurt Locker’da yakın-plan’da (close-up) görünen bir Iraklı var mı? “Öteki” olmadan, koşulsuz kabul edilen bir canlı organizma?” demiştik yukarıda. İşte bu noktaya geliyoruz. The Hurt Locker’da öykü boyunca hep Beyaz Adam var. Olan-biten Beyaz Adam’ın vizöründen kurgulanıyor. Beyaz Adam’ın dışında kalanlar anormal ve cehennemî boyutuyla Irak ve onun içinde devinen ‘öteki’dir.

Savaş çığırtkanlığı & insan trajedisi

Savaş çığırtkanlığı ideolojik temellidir, malum. The Hurt Locker nereye konumlanıyor peki? Kaotik uzamı görünüşü kurtarmak için her şeyden önce. Perdedeki Iraklıyı avlarken, yönetmen de ideolojik-kamerasıyla seyirciyi avlayabilmelidir! Öyleyse yöntem belli: Özdeşleşim politikası Beyaz Adam’ın yürüyüşü, konuşması, düşünüş tarzı, eylemselliği üzerine kurgulanmalı. Acı çeken Amerikalı askeri görmeli, hissetmeli seyirci. Kaderini paylaşabilmeli. Sonra Oscar’lar yağar başınızın üzerine; ödüllendirilirsiniz, Amerikan askerinin trajedisine odaklandığınız için. Ama Iraklının kaderi kimsenin umurunda değildir. Doğrusu savaş Irak’ta neden vardır, bu soruyu sormak kimselerin aklına bile gelmez. The Hurt Locker da bu çizgiyi takip eden bir propaganda filmidir. Siz basında ve elektronik medyada savaş karşıtı filan olduğunu okudunuz; evet, ama filmlerin paketlenip pazarlanabilmesi için bunlar ideolojik-ekonomik önkoşuldur. Dokümanter anlatım stiline yakın durduğu, tarafsız olmaya çalıştığı yazılıp çizildi. “Bağımsız” bir film olduğu belirtildi. Ve daha bir sürü şey. Ama The Hurt Locker’da Iraklı yoktur; Amerikan ideolojisinin görme biçimine göre kurgulanmış bir Öteki-Iraklı vardır. Dolayısıyla özdeşleşim politikaları da bu nedenle Beyaz Adam’ın vizörüne göre ayarlanmıştır.

The Hurt Locker’ı savaş karşıtı bir film olarak değerlendirebilmek mümkün mü? Bunu belgeselci biçemin doğrudan baz alınmasına dayalı olarak gözlemci anlatımına bağlamak da olanaksızdır. Gözlemci vizyon, savaşı salt bir olgu olarak deneyimlemekle eşanlamlı; fakat The Hurt Locker tarafsız değil, bilakis Beyaz Adam’ın gözünü ödünç aldığı için taraflıdır. Oysa savaşa sosyolojik bir olgu, psikolojik bir felaket, ekonomik bir yıkım olarak bakacaksanız, -tarafsız olmasanız da- (ki ezilenin ya da sömürülenin yanında saf tutmak kimi kez taraflı olmayı da beraberinde getirecektir doğal olarak) dürüst olmanız gerekir. Nereye baktığınızın önemi büyük; çünkü dürüstlük bunu gerektirir. The Hurt Locker nereye bakıyor? Hazır filmsel reçetesiyle doğrudan Amerikan askerinin gözlerinin içine bakıyor. Öte yandan, savaşın anlamsallığı/nedenselliği problematiği söz konusu. Amerika niçin orada? Niçin Özel Tim’ler etrafta dolaşıyor? Bombalar niçin patlıyor? İnsanlar hangi sebepten ölüyor? Emperyalizm nedir? Bu soruları yanıtlamadan veya görmezden gelerek savaşa salt bir olgu olarak bakamazsınız. The Hurt Locker -ki artık ona Amerikan ideasının microcosmos’u demekten başka bir çare yok- bütün bu soruları es geçtiği içindir ki savaş karşıtı bir film değildir. Aldığı Oscar’ları da sonuna dek hak etmektedir; çünkü perdede acı çeken, özgürlük için canlarını feda eden zavallı Amerikan askerleri salınmaktadır.

Sonuç

1) Hollywood’daki zenci açılımı şimdilerde kadın yönetmen açılımıyla devam edeceğe benziyor. Barack Obama’nın Başkan seçilmesi, sürekli zenci oyunculara verilen Oscar ödülleri epey şaşırtıyor! Ki düne kadar zenciler, halk otobüsleri ve tramvaylarda ayrı köşelerde oturmak zorundaydılar. Amerika gerçekten büyük gelişim içerisinde!

2) The Hurt Locker’ın Venedik Film Festival’inde de ödüller alması, hanidir Avrupa’nın belli başlı festivallerinin Hollywood değerleriyle uzlaşmaya başladığını gösteriyor. Sinemanın gelecekte alacağı şekil bağlamında hayati bir meseledir bu. Cannes Film Festivali’nde her yıl tamamen reklam amaçlı olarak kısır Amerikan filmlerinin yarışması ve ayrıca festivalin sürekli Amerikan filmleriyle açılış yapması kanıt olarak mimlenebilir. Bu bağlamda Berlinale’nin Venedik ve Cannes’a göre daha tutarlı bir yol izlediğini, politik tutumunu muhafaza ettiğini söyleyebiliriz.

3) Hiçbir sinemasal anlamı olmayan Oscar ödülleri de yanlış kalemlerde cisimleşip bilinçsiz bir silaha dönüşüyor ve doğrudan Amerikan ideolojisine hizmet ediyor. Asıl acı olan da bu!

* Sinemanın Öyküsü, Paul Rotha, İzdüşüm Yayıncılık, Çev. İbrahim Şener, 1. Basım, 2000

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

1 Film 3 Analiz: The Hurt Locker (1. Analiz – Salim Olcay)

10 Aralık 2012 Yazan:  
Kategori: Manşet, Sanat, Sinema, Yakın Dönem & Günümüz Sineması

Kathryn Bigelow ödül töreninde iki kez “Bu ödülü, Irak’ta çarpışan 150 bin çocuğumuza, Afganistan’da çarpışan 2500 çocuğumuza ve 4500 şehidimize adıyorum.” sözleriyle teşekkür konuşmasını tamamladı. Afganistan veya Irak’ta bulunan diğer askerler ve insanlara dair bir şey söylemeyen konuşmasının da film kadar militarizm ve şovenizm koktuğunu söylemem gerek.

Birkaç ay önce sıradan bir film izleyeceğimi beklerken başarılı bir kurgu ve özenli çekimleri görüp bazı aksayan yönlerini tespit etsem de iki kez izlenecek bir film olmadığı düşüncesinden hareketle üzerinde durmadım ancak ‘’en iyi film’’ ödülü alması üzerine bir şeyleri kaçırmış olabileceğim düşüncesiyle tekrar izlediysem de ilk andaki fikirlerimin değişmediğini hatta üzerinde durmaya gerek görmediğim militarizm güzellemesinin propaganda sınırlarını zorladığını, filmin etnik anlamda ırkçılığa vurgu yaptığını, Irak halkının dini ve kültürel yaşamını aşağılamaya çalıştığını düşünüyorum.

İlk anda bir bilgisayar oyununu andıran uzaktan kumandalı bir bomba imha robotunun kamera görüntüleriyle başlayan filmde, ezan sesinin duyulmasıyla tam teçhizatlı Amerikan askerinin belirmesi ve Bağdat yazısının ekranda görünmesi tüm dünyanın zihnine kazınacak şekilde eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Böylece bir taşla iki kuş vurulmaya çalışılarak hem Müslümanları ibadete çağıran ezan sesi Batı düşmanlığının simgesi haline getiriliyor hem de Batı dünyasının ‘’kazanımlarını’’ korumak için ezan sesinin duyulduğu her yerde Amerikan askerinin göreve hazır olduğu vurgulanmaya çalışılıyor.

‘’Bir çakmaktaşını işler veya ilkel bir iğneyle çalışırken, hayvan postlarını veya tahta parçalarını birbirine eklerken, bir olta iğnesi veya ok temreni hazırlarken, kilden bir heykelciği yoğururken, imgelem, gerçekliğin farklı düzeyleri arasında beklenmedik benzerlikler ortaya çıkarır. Aletler ve nesneler sayısız simgesellik yüklenir, çalışma dünyası anlam bakımından zengin, gizemli ve kutsal bir merkez haline gelir.’’ (M. Eliade – Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1)

Maddeyle kurulan yakınlık içinde yaratılan ve sürekli zenginleştirilen imgelem dünyasının yeniden kurgulandığını ve başarıyla yerine getirildiğini görüyoruz. Çünkü filmin bütününde bomba olan her sahnede ezan seslerini duyduğumuz gibi çoğu kez okunan ezan hem yanlıştır hem de usulüne uygun okunmamaktadır. Kasıtlı değilse bile iyi niyetli davranılmadığı çok açıktır. İslam coğrafyasının hiçbir yerinde filmde gösterildiği şekliyle bir ezan okunabileceğini düşünemiyorum. Ezan, bomba imha uzmanının maneviyatını güçlendirmek için olmayacağına göre seyircinin bilinçaltına bomba ve Kur’an’ın eşzamanlı olarak yerleştirilmeye çalışıldığı açıktır. Müslüman olmayan izleyici hayatının herhangi bir anında ezan sesi duyduğu an, aklına etrafında bomba olup olmadığı fikrinden ve korkusundan başka bir şey gelmeyecektir.

Askerlerin kendi aralarındaki ‘’bu güzel mahalleyi sevmedin mi’’ tarzı aşağılama, küçümseme ve nefret içeren konuşmalarının ve ilerleyen sahnelerde tipik ırkçılık cümlesi olan ‘’hepsi birbirine benziyor’’ sözünün bir siyahî askerin ağzından söyletilmesinin daha da manidar olduğunu düşünüyorum. ‘’Buradakilere unutamayacakları bir şey yaşatalım, bizim için yolun kenarına bir bomba bırakırlarsa kahrolası yollarını patlatacağımızı öğrenmelerini istiyorum’’ sözlerindeki alaycı ve küçümseyici konuşma, filme askerlerin gözünden bakan seyirciyi hiç de rahatsız etmez.

New York’un göbeğindeki bir bombaya müdahale eden uzman ile Irak’ın göbeğinde bir bombaya müdahale eden uzman arasında ne fark vardır? Irak’taki uzman, bomba ile uğraşırken aynı zamanda çevreden gelebilecek saldırılardan korkar. Oysa New York’ta dışarıdan saldırı gelmesi olasılığı zayıftır. Ancak bombaya müdahale etme anında, bir bomba imha uzmanının hisleri arasında –nerede olursa olsun- hiçbir fark olmadığı, bir meslek grubunun yaşadıklarını anlatma isteselerdi Irak’a gelmelerine gerek olmadığını, Irak’a geldiklerine göre anlatmak istediklerinin daha başka şeyler olduğu düşüncesindeyim. Zaten dikkat edilirse bomba imha uzmanı hiçbir sahnede dış tehdit unsurunu ciddi bir tehdit olarak hesaba katmıyor.

‘’Özgürlük-liberty’’ taburunun isminin ‘’zafer-victory’’ olarak değiştirilmesi ile bir paradigma değişimi mi anlatılmak istenmektedir, bunun kararını film hakkında güzellemede bulunanlara bırakıyorum. İlk sahnede ölen bomba imha uzmanının yerine Afganistan tecrübesi olan bir ‘’ranger’’ atanır. Yeni ekip bir ihbar üzerine olay yerine gitmeye çalışırken, yolu açmaya çalışan askerin insanlara bağırıp çağırması ve arabaların üzerine plastik su şişesi atması üzerine, aklıma bir Kuzey Afrika ülkesinde gördüklerim geldi. Bu ülkede üniforma taşıyan asker ve polisin vatandaşa sürekli bir üstünlüğünün olduğunu, resmi bir aracın hiç acelesi olmasa bile geçiş üstünlüğüne sahip olduğunu, trafikte seyreden diğer araçların nasıl büyük bir korkuyla sağa sola kaçıştıklarını anlatmaya kelimeler yetmez. Birbirleriyle çarpışan, yol kenarındaki çukurlara düşen, bariyerlere takılan ve çeşitli kazalara sebebiyet veren onca araç olmasına karşın bir tanesinin bile sesini çıkarabildiğini, hakkını arayabildiğini, itiraz edebildiğini, orada kaldığım müddetçe görmedim. En acısının kendi halkına yapılan böyle bir muamele olduğunu düşünüyorum. Yalnızca orada değil bütün Doğu kültüründe durum genel olarak aynıdır. Birey ‘’kutsal devlet’’ karşısında acizdir, korumasızdır, zavallıdır ve hakkı yoktur. Ezeli ve ebedi devletin bireye üstünlüğü ön kabulüyle kendi halkına insancıl davranmayan bir zihniyeti içselleştirmiş Doğu insanının, yabancı askerlerin kendilerine yaptıklarıyla kendi askerlerinin yaptıkları arasında ciddi bir ayrım yapmakta zorlandığını düşünüyorum. Filmde yapılanı ırkçılık olarak tanımladığım gibi kendi halkına kendi insanına daha da kötü davranan bu diktatörlüklere de hoşgörüyle bakmadığımı söylemeliyim.

İhbarın alındığı yere ulaşan adamımız, bombanın yanına robotu göndermek yerine kendisi gitmeye karar verir, elbisesini giyer ve yola koyulur. Birkaç adım attıktan sonra planlananın dışında bir sis kutusu atarak çevrenin görüşünü engellemek suretiyle ‘’dikkatleri dağıtır’’. Ancak ekibin iki elemanı ‘’panik olurlar’’ tabii onlarla birlikte seyirci de. Adamımız yürür, ekibin kalanları telsizden çağrı üstüne çağrı yaparlar, bağırırlar, çağırırlar, sürekli yer değiştirirler ama tek duyulan ses ilerlemeye devam eden adamımızın derin nefesleridir. Heyecan içinde neler olabileceğini anlamaya çalışırız. Derken duman biraz dağılır ve bir bakarız ki, adamımız az gitmiş, uz gitmiş bir arpa boyu yol gitmiştir. Kendisinden daha ileride mevzilenmiş bir kontrol noktasında duran askerler bizi şaşırtır. Bütün bu paniğe, koşuşturmaya, ortamı germeye bir anlam veremeyiz ve sormak isteriz. ‘’Ey kardeşim, 100 metre ötede durup bütün o yolu panik içinde ilerlemenin anlamı nedir? Eğer mesafe doğruysa kontrol noktasındaki o askerlerin orada ne işi var? Askerlerin durduğu yer doğruysa, siz niçin 100 metre geride durdunuz?’’ Sorular, sorular cevabını alamayacağımız sorular… Yönetmen ve ekibi bu kadar doğuya gelince masallardan fazla etkilenmişe benziyorlar.

Bütün bu kargaşa biraz azalmışken, birden ne idüğü belirsiz bir ‘’hacı’’ -tüm bu kargaşanın ortasında Iraklılara ‘’hacı’’ dendiğini öğreniyoruz- arabasıyla yola dalar. Bütün bir ülke halkını ‘’hacı’’ kelimesiyle damgalamak bile İslam’a ve Irak halkına bakışı gözler önüne sermeye yetiyor. Barikatları aşan Iraklı nedense bomba imha uzmanımızın önünde durur. Kahramanımız şimşek gibi silahına sarılır ve adama doğrultur. Eldeki tüm olanaklar kullanılarak olabilecek en çirkin ve pis bir şekilde gösterilen ‘’hacı’’, geri gitmeyince uzmanımız uyarı ateşi yapar, arabanın ön camını indir, o da fayda etmeyince namluyu hacının ‘’alnının çatısına’’ dayar. ‘’Şimdiye kadar isyancı değilse bile artık öyle sayılabileceğini’’ bile bile, ne yapmaya çalıştığından emin olamadığımız ve hareketlerinden ‘’geri zekâlı’’ olduğunu tahmin ettiğimiz Iraklı bir müddet daha bekledikten sonra geri çekilir ve askerler tarafından tutuklanır.

Amerikan askerleri bomba imha ekibinin müdahalesinden önce çevre güvenliğini sağlamaya çalıştığı her sahnede Iraklılar donuk bir ifadeyle bakmakta, kadın ve çocuklar sürekli kaçışmaktadır. Hijyen kurallarından bihaber olduğunu gördüğümüz bir kasap, canını kurtardıkları için teşekkür etmek yerine, dükkânını terk etmekten duyduğu memnuniyetsizliği asabi bir şekilde dile getirmektedir. Önüne bomba yüklü araç bırakılan BM binası tamamen boşaltılırken Iraklıların evlerinde kalmaları ilginç, öylece izliyorlar. Yüzlerinde hiçbir duygu, korku, heyecan, panik havası yok. İnsan duyguları olan bir varlıktır. Bu adamların bu denli duygusuz olmaları kendilerinde canlılık, irade ve enerji bulunmamaları yönetmenin gözünde ustaların elinde biçimlenecek cansız malzemeler, üstün ırkların harekete geçireceği hareketsiz kitleler olmalarından mı kaynaklanıyor acaba?

“Toynbee’ye göre daha çok Batı toplumlarına özgü bir önyargı olan ırkçılık, ırk duygusu 15. yüzyılın son çeyreğinden bu yana Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının, ırkların uygun olmayan koşullarda birbirleriyle ilişkiye geçmelerinin ürünüdür. Buradan açıkça Batı koloniciliğinin, Batı emperyalizminin bir türevi olduğu sonucu çıkarılabilir.” (Alaettin Şenel – Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

Ele geçirdikleri bombaları açık arazide imha ettikleri bir sırada, ilk patlamanın ardından uzmanımız eldivenlerini unuttuğu bahanesiyle, patlamayı durdurur ve arkadaşlarının şaşkın bakışları altında bombaların yanına doğru gider. Patlayıcıların arasında, canı pamuk ipliğine bağlı bir şekilde biraz dolaştıktan sonra eldivenlerini bulduğunu söylemesi filmin kalitesini iyice düşüren ve ‘’çılgınlığın’’ gösterilmeye çalışıldığı zayıf bir klişedir. Eldivenlerini nerede unuttuğunu nasıl biliyor veya ilk patlamada parçalanmadığından nasıl emin olabiliyor, anlamıyorum. Bir sürü patlamaya hazır bombanın arasında gitmek bile başlı başına dehşetengiz bir olay olmasına karşın yönetmenimiz seyirciler arasında ‘’mongollar’’ olabileceğinden hareketle, fünyeyi ekibin geride kalanlarının eline tutuşturarak gerilimi artırmayı amaçlıyor. Elridge denilen zavallı da ne yapacağını şaşırıyor.

Bomba imha ekibinde yer alan Elridge acemi bir er’dir ve ölüm korkusu yaşamaktadır. Birliğin doktoru olan Albay Cambridge’e gider. Doktor şöyle der: ‘’Bu senin hayatın için kötü bir zaman olmak zorunda değil. Savaşa gitmek, hayatında bir kere yaşayabileceğin bir tecrübe tadını çıkarabilirsin.’’ Savaş üzerine duyduğum en ‘’bilgece’’ sözler olduğunu itiraf etmem gerek.

Bomba imha timindekiler bu görev sonrası dönerlerken tuzağa düşerler. Düşmanla çatışmaya girmek hatta bir keskin nişancı tüfeğini kullanmak durumunda kalırlar. Adamlarımızın seçkin komanda olduğundan şüphemiz kalmaz. Ancak böyle seçkin bir komando ekibinin ilk ateş sesi duyulduğunda hedef gözetmeksizin, her yöne deli gibi ateş etmeleri hangi profesyonellikle açıklanabilir, bilemiyorum. Korkudan cephaneyi bitiren komandolarımızın sonraki maharetleri gösterdiği bu uzun sahnenin filme hangi anlamı kattığını anlamakta zorlanıyorum.

Karşıdaki adamları ‘’hakladıklarından’’ emin olamazlar ve saatlerce güneşin altında beklerler. Dudakları iyice kuruyan ve konsantrasyonları azalmaya yüz tutan adamlarımız Elridge’den meyve suyu isterler. Meyve suyunu alan uzman, pipetini geçirdikten sonra bir yudum bile almadan arkadaşına uzatır ve onun içmesini sağlar. Oysa Elridge siperde meyve suyunu tek başına ‘’götürmektedir.’’ Bu uzun sahne ile anlatılmak istenen yalnızca bu fedakârlık duygusunun anlatılmaya çalışılması ise, hiçbir şeyi anlamak ve kabullenmek istemiyorum. Bir yanda Afganistan’da bile görev yapan, 900’e yakın bomba imha etmiş, tecrübeli bir komando diğer yanda ise her an ölüm korkusu yaşayan, eve dönme hayalleri kuran acemi bir er. Bu iki kişiyi kıyaslamak ne kadar mantıklıysa anlatılmak istenen o kadar mantıklı olacaktır.

Yine de keçilerin arasında duran bir ‘’hacı’’yı fark eden ancak ‘’ateş edip edememe’’ inisiyatifini kendinde bulmaktan aciz olan Elridge ateş etmeye karar verdiği an 200 metre mesafeden adamı yere sermekte hiç zorlanmıyor. Nerdeyse yarım şarjör mermi boşaltmasına karşın herhangi bir keçiye mermi gelmemesi yönetmenin hayvan sevgisiyle açıklanabilir mi bilemiyorum ama bizler şaşkınlığımızı gizlemekte zorlanırız. Acemi er Elridge öyle bir ‘’Aslan Asker’’ kıvamına gelir ki, hiçbir akılcı düşüncenin açıklayabileceği bir şey değildir.

Film boyunca karşımızdakiler her yere bomba yerleştiren bir grup olarak betimleniyor. Sanki Joker Gotham City’i bırakarak Irak’a gelmiş. Hiçbirisinin vicdanı, dini, insanlığı, acıması hatta amacı yok, salt kötülük dolular. BM binasına, yollara, arabalara, küçücük bir çocuğun bedenine… Sebep-sonuç ilişkisi yok. Bu bombaları koyanlar kimler bilmiyoruz. Film en azından açıkça bunu söylemiyor ama kim olduğunu anlamak için müneccim olmaya da gerek yok, Joker yerleştirmiyorsa tabii. Bağdat’ta başka bir ülke askerlerinin ne işi var, onu da bilmiyoruz. Bildiğimiz kötü kalpli bombacılar ve iyi kalpli bomba imha ekipleri.

Filmin finaline doğru üzerine bomba bağlanmış bir Iraklı çıkagelir. İntihar bombacısıyken vazgeçmiştir ve yardım istemektedir. Adamlarımız hemen olay yerine gelirler. Iraklı doğru düzgün Kelime-i Şehadet bile getirememektedir. Bu sahne ile anlatılmak istenilen bombacıların aslında bombaları kendine ve kendi halkının geleceğine koyduklarıdır. Aslında siz bombaları kendinize yerleştiriyorsunuz, biz de etkisiz kılıyoruz ama gün gelir bizim de etkisiz kılamayacağımız bombalar olabilir ve havaya uçarsınız, denilmek isteniyor.

İntihar bombacısının nedamet getirmesinin kurtuluşa götüren bir yanı yoktur. Bomba etkisiz hale kılınsa bile –adamın vazgeçebileceği olasılığı da düşünülmüş ve sımsıkı kilitlenmiştir- adamı intihar bombacısı kılığına sokanların işin peşini bırakmayacağı ve adamın her iki durumda da ölümden kurtulamayacağı çok açıktır.

Sanki New York’ta ağaçta kalan bir kediyi kurtarma operasyonu esnasında güvenlik tedbiri almaya çalışan acemi bir görevli edasıyla çevredeki meraklı ‘’hacı’’ları uzaklaştırmaya çalışan, kibar ve naif Albay Cambridge’e ne demeli. ”Hacıyı” adam yerine koyarsan, ona selam verirsen, elini sıkarsan, centilmence davranırsan, insan muamelesi yaparsan olacağı budur işte. Patlatıverirler bombayı ayağının dibinde ve parçanı bile bulamazlar. Çünkü onlar insan değildir. Filmin hemen her karesinde donuk bir ifadeyle bakan, umarsız, amaçsız, içinde sevginin kırıntısı bulunmayan, din, aile, insanlık, eş, kadın, sevgili, kahramanlık gibi duyguların uzağından bile geçmeyen bombacılardır.

Ekip binanın içerisinde ilerlerken, altı yanan ve içinde su kaynayan bir kap dururken altı yanmayan bir tencereye dokunarak sıcak olup olmadığını anlamaya çalışmak için ranger değil tek kelimeyle ‘’moron’’ olmak gerekir. İnanmayan baksın… Bir çocuğun bedenine bomba gizlenmesi bir trajedidir, insanlık ayıbıdır. Askerler evi bastığı sırada evde hala yanan sigara bulunması, çocuğun bedeninin tuzak olarak kullanılmak üzere hazırlandığı anlamına gelmektedir. Böyle bir olay yaşanmış mıdır yoksa propaganda maksatlı mı yazılmıştır merak ediyorum.

Özgün senaryo denilen şey özünde tipik Rambo hikâyesidir. Rambo fiziksel şiddet görür, James ise psikolojik sıkıntılar yaşar. Nasıl Vietnam Rambo filmleriyle kazanıldıysa Irak savaşı da The Hurt Locker ile ve işi şansa bırakmayacak şekilde kazanılmaya başlanmıştır. Her ikisi de cephede adam yerine konulurken cephe gerisinde sıradan biri haline geliverir. Ve her ikisi de cepheye geri dönmekten başka çıkar yol bulamaz çünkü savaşmak için eğitilmişlerdir. Filmde unutulmaması gereken en önemli konu James’in eğitildiği gerçeğidir. Cepheye gidip de savaşmayı seven bir psikopat değil ‘’eğitim’’ almış bir komandodur ve bu senaryonun ödül alması nasıl bir saçmalıktır, anlam veremiyorum.

En iyi film ve senaryo ödüllerini alan bir filmde, askerlerin korsan DVD satan Iraklılara dokunmadığı hatta teşvik ettikleri görülüyor. Dünya üzerinde etkin bir korsanla mücadele yöntemi belirlense ilk önce Hollywood karşı çıkacaktır diye düşünüyorum. Yoksa sinemadan uzak birçok insan bu propagandaları nasıl izleyecek ki?

Birleşmiş Milletler binası önüne bomba yüklü bir araç bırakıldığı ihbarı üzerine adamlarımız olay yerine gelir. Uzmanımız araca yaklaşırken, arabaya doğru ateş edilir ve araba alev almasından üzerine benzin döküldüğünü anlarız. Akaryakıt ve türevi yangınların CO2 yangın tüpleriyle söndürülmesi -hele bir tüp ile- çok zordur. En iyi söndürücü köpüktür ama kahramanımız bir tüp CO2 ile yanan bir arabayı söndürme başarısını gösteriyor. Helal olsun… Elinden her iş gelen bir asker olduğundan hiç şüphemiz kalmıyor.

James’in eve döndükten sonra bir markette mısır gevreği seçme sahnesi etkileyici ancak nasıl yorumlanması gerektiği konusunda şüphelerim var. Bu kadar militarist bir filmde, bu sahnenin ‘’benden bu kadar’’ diyen askerleri cepheye çekme arzusu içinde çekildiğini düşünüyorum. Siz askersiniz, sizin için bombayla uğraşmak markette alışveriş yapmaktan daha kolaydır diye bir ‘’gaz verme’’ hareketi yok mu sizce?

 ‘’Daha fazla bomba teknisyenlerine ihtiyaçları var.’’ sözüyle Sam Amca’nın ‘’Seni İstiyorum’’dan daha etkili olunuyor. Çünkü çağrıyı yapan kendilerinden birisi olunca daha samimi bir hava oluşuyor. James kendi toplumunda yaşayamamaktadır. Mantar ayıklamak, havuç doğramak, çatı oluğuna düşen yaprakları temizlemek, alışveriş yapmak hatta sevgilisi ve çocuğuyla vakit geçirmek ona göre değildir. Bir de Irak’ta yaşadıklarını umursamayan bir kadının yanında durmaktansa yerinin cephe olduğunu düşünür çünkü cephe James’in alıştığı bir yer olmuştur. Rambo da komutanına aynı şekilde hayıflanıyordu: ‘’Ben orada milyonluk araç kullanıyordum, beni adam yerine koyuyorlardı. Oysa burada kimse yüzüme bakmıyor.’’ Cephede daha özgürdür, istediği gibi yüksek sesle müzik dinler, içki içer –ölen askerlerin bazıları Amerika’da içki bile satın alamayacak bir yaştaydılar- kimse kendisine karışmaz… Düzenli bir hayatı ve aile sorumluluğunu üzerinde taşımaktan aciz ve hayatın kuralları ile baş edemeyen adamımız cepheye geri dönmeyi ister.

Nasıl ki her şartta bomba koyan insanlar varsa ve bu insanların arkalarında neleri bıraktığı sorgulanmaksızın hemen her yere, her köşe başına bomba yerleştirmeyi bir alışkanlık, bir yaşam tarzı haline getirmişse, James de o bombaları imha etmek zorunda hissetmektedir. Neden, nasıl ve kim için yaptığı, amaç, bombanın patlaması hatta patlama esnasında meydana gelebilecek hasar da önemli değildir. Önemli olan bombayı etkisiz hale getirmek ve ‘’erkekliğini’’ ispatlamaktır. Her etkisiz kıldığı bombadan bir parçayı saklaması da bundandır. İlkel avcılar da düşmanın bir parçasını –diş, kulak, burun, kafatası– saklar ve erkekliklerini pekiştirirlerdi.

‘’Mezolitik çağda gerçekleştirilen ilerlemeler paleolitik halkların kültürel birliğine son verip, uygarlıkların başlıca ayırt edici özelliği haline gelecek çeşitlilik ve farklılıkları başlatır. Paleolitik avcı toplumların kalıntıları sınır bölgelerine veya zor erişilen yerlere kaymaya başlar; çöl, büyük ormanlar, dağlar. Ama paleolitik toplumların bu uzaklaşma ve yalıtılma süreci, avcıya özgü tavrın ve tinselliğin yok olması anlamına gelmez. Geçim kaynağı olarak av, tarımcı toplumlarda da sürer. Tarım ekonomisine etkin bir biçimde katılmayı reddeden belli sayıda avcı köyü savunma işinde kullanılmış olabilir; önce yerleşik insanları hırpalayan ve ekili tarlalara zarar veren yabani hayvanlara karşı sürdürülen bu savunma, daha sonraları ürünleri çalan çetelere yönelmiş olabilir. İlk askeri örgütlenmeler de köyleri koruyan bu avcı-muhafız gruplarından çıkmış olabilir. Savaşçılar, fatihler ve askeri aristokrasiler paradigmatik avcı simgeselliğini ve ideolojisini sürdürürler. Bir ya da iki milyon yıl boyunca insanın (en azından erkeğin) varoluş biçimiyle iç içe geçmiş bir tavır kolay kolay yok olmaz’’ (M. Eliade)

James Cameron’un eleştiriye açık pek çok yönü olsa da ezilen ve sömürülen halkların yanında yer almasına nispet yaparcasına bütün ödüllerin Avatar‘ı eze eze The Hurt Locker’a ve askerlere gittiği Oscar tarihinin en şovenist gecesi olduğu düşüncesindeyim. Böylece John Wayne Alamo (1960) ile reklamların bir filme Oscar ödülü getireceğini, Elia Kazan On the Waterfront (1954) ile arkadaşlarını satmanın bir filme birçok Oscar ödülü getireceğini, Kathryn Bigelow ise The Hurt Locker (2008) ile militarizm güzellemesi yapmanın Oscar ödülünün ta kendisi demek olduğunu gösterdi, diyebiliriz.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com

Yazarın öteki film eleştirileri için tıklayınız.

Avatar ya da Hollywoodvari Politik Manevralar

“Muhafazakârların doğa figürüne başvurmalarının nedeni doğanın asli bir varoluşu ve otoriteyi ima etmesidir. Doğa betilemeden önce var olandır, doğruluğu aşikâr olan, söylem ve müzakerenin her türlüsünün dışında ve öncesinde yer alandır.”

(Michael Ryan & Douglas Kellner, Politik Kamera) (1)

“Temsiller, iktidar kurumlarının fiili olarak elde bulundurulması kadar iktidarın parçasıdır. Özneyi idealize eden temsiller, toplumu bir arada tutmaya yarar; içselleştirilmeleri düşünce ve davranışı yönlendirir ve yerine başkalarının konmasını frenleyici bir rol oynar. Erkek iktidarını fetişleştiren ve erkek davranışına modellik edecek idealize edilmiş nesneler sunan eril kahramanlık temsilleri, politik, ekonomik ve aile içi alanda erkek tahakkümünü yeniden üretmenin klasik bir yolu olagelmiştir.”

(Ryan & Kellner, Politik Kamera) (2)

“Amerika’da bir filme ne kadar çok para yatırılmışsa, yapımcıların ve ayrıca halkın gözünde o film o denli büyüktür.”

(Paul Rotha) (3)

Texas çöl coğrafyasından Asya kara parçalarına yıldızlı çizmesiyle zıplayan Beyaz Adam’ın 21. yüzyıldaki tekno-serüveni postmodern kulvarda devam ediyor. Post-kolonyalist evre, Amerika Birleşik Devletleri özgürlük ütopyasının en ileri boyutu şimdilik ve Afganistan ve Irak da bu bağlamda ilahi adaletin tecelli ettiği iki ülke! (4) Bu, Avatar’ın (2009) merkez-noktası. Amerikan askeri Japonlardan birkaç nesli hasta ve sakat bırakırken, Vietnam’ın çekik gözlülerinin kellesini de aynı titizlikle uçurmuştu. Şimdi o askerler Afganistan’da, Irak’ta. Bu da The Hurt Locker’ın (2008, Ölümcül Tuzak) kalkış-noktası. Evet, 2009 boyunca ve Oscar seremonisi dolayımında da 2010’un başından beri tartışılan, tartışılmaya da devam eden iki film; biri James Cameron’ın 400 milyon dolara yakın bir bütçeyle çektiği belirtilen 2009 yapımı Avatar -ki şimdiye kadarki en pahalı film olma özelliğini taşıyor-muş; beriki Kathryn Bigelow’un En İyi Film ve En İyi Yönetmen Oscar’larını kazandığı filmi 2008 yapımı The Hurt Locker (Ölümcül Tuzak) -ki Avatar’a nazaran oldukça düşük bütçeli ve dokümanterin stil araçlarından besleniyor-muş. -mış’lı ve de -miş’li postmodern zamanlar…

Öncelikle şuradan başlayalım: Nedir bu Oscar ödülleri? Amerikan sinema sanayisini canlandırmak ve reklamize etme amaçlı, nâmı kanla ve zulümle, sömürü ve yayılmacılıkla (kolonyalizm) sabit Amerikan özgürlük ütopyası ve liberal değerleri ile kültürel-sosyolojik ortajen değerlerinin global köye şaşaalı kırmızı halılar, basın mensupları, süslü ve de püslü ve de mücevherler içindeki oyuncular eşliğinde arz edildiği bir zırvalık! Evet, baştan aşağı bir zırvalık! Peki, bizi neden ilgilendiriyor bu tören? Neden bütün kalemler her yıl Oscar hakkında yazı döşeniyor? Tahminler niçin yapılıyor? Neden çıkıp “Antalya’nın Oscar’ı Altın Portakal Ödülleri” yaftalaması yapılıyor? Neden bu filmlere 5 yıldız filan veriliyor? Basın sektörü bu seremoniyi niçin sabahlara kadar izliyor? ‘Delirdiniz mi siz?’ diye sorarlar adama.

Avatar’a Giriş

Metrekareye on beş cesedin düştüğü Terminator (1984, Yokedici), Terminator 2: Judgment Day (1991, Yokedici 2: Kıyamet Günü) ve bir geminin batmak bilmediği bir filmle, sözüm ona Titanic (1997) ile Hollywood tanrılarından ilan edilen James Cameron’ın Avatar’ı aşağı yukarı 10 yılda tasarladığı ve oluşturduğu söyleniyor. Büyük, büsbüyük, hakiki bir başarı!

10 yılın çabasıyla ortaya çıkan sonuç:

a) Milyon dolar bütçe

Görsel efekt çılgınlığı 3D vizyonla sinemanın sanal bahçesinde popcorn sinemasal ahlakı (mainstream/konvansiyonel sinema) için elzem birer görüntü yumağına dönüşüyor. Hollywood’da film çeken ilk yönetmen olan öncü maestro David Griffith, Intolerance: Love’s Struggle Throughout the Ages’ı (1916, Hoşgörüsüzlük) çektiğinde, sinemanın emeklediği bir dönemde sıfır kazanç sağladığı filmi için “Büyük filmler isteniyorsa bize büyük seyirci de gerekli.” demişti. Aradan yıllar geçti, sessiz dönemler kapandı; sinema konuşmaya başladı. Peki, konuştuğu ne sinemanın? Gücün/iktidarın merkez-noktası neresi ise oradan konuşuyor sinema. Beyaz Adam’ın sesiyle konuşuyor.

400 milyon dolar, ırkçı söyleminin üstünü kapatamıyor Avatar’ın. Naviler’in varlık ve aidiyetini tehlikeyi sokan Beyaz Adam’ın hayaleti, sanallığın karmaşık sürecinden geçerek, biçimlendirip sömürmek istediği ‘öteki’nin kimliğini ödünç alıyor. Naviler’in seçeneği ve kaderi belli: Ait oldukları coğrafyadan defolup gitmeliler; yoksa nihaî son çoktan belirlenmiştir: Ağır teknolojik silahların altında ezilip yokedilmek.

b) Özdeşleşim politikası

Beyaz Adam’ın gözü, alışkanlıkları, hareket ediş ve düşünüş tarzı üzerinden kurgulanan Hollywood yapım siyaseti, Avatar’da da kutsi Beyaz Adam’ı yegâne kurtarıcı olarak biçimlendiriyor. Sömüren de o, sömürüleni kurtaran da. Talan eden de o, talan edileni çekip çeviren de. İkinci ya da üçüncü bir fikre, ideolojiye, alternatif açılımlara, ulusa ya da kültüre ihtiyaç yok. Fakat referanslar var yalnız. Kültürel referanslar, dinsel-mitolojik-kültürel referanslar. Göndermeler, referanslar bile nihaî ereğin içinde kaybolup gidiyorlar.

Beyaz Adam’ın, kimliğini ödünç aldığı ‘öteki’ne dönüşebilmesi, Naviler’in gözünü, alışkanlık ve duyarlılığını kazanabilmesi için aracı-arzu nesnesi de tam olarak bir Navi kızıdır. Navi yöntem ve savaşçı gelenekleriyle eğitilen Beyaz Adam, ajanlık sınavını hakkıyla vererek Amerikan ordu ve istihbaratını bilgilendirip görevini de ifa etmiş olur. Ama Hollywood formülleri işlemeye başlar bundan sonra: Aracı-arzu nesnesi Navi, gönlünü çalmıştır Beyaz Adam’ın. Böylelikle özdeşleşim (identification) politikaları da kesinlik kazanmış, layıkıyla pratize edilmiş olur. Bu noktaya dek bütünüyle O’nun gözünden kurgulanan Avatar evreni, ikinci aşamasına tırmanmıştır. Bu ikinci aşama, zaten öykünün başından beri bir ucundan sorunlarına ve çaresizliklerine ortak edildiğimiz Naviler’in safına geçen Beyaz Adam’ın kurtarıcı yeteneklerini, yeni-savaşçı hedefini, ait olduğu yeni-kimliği kabullenerek onunla tamamen özdeşim kur(dur)mayı sağlamaktır. (5) Empatik süreç içerisindeki çatallı yol: ‘Öteki’nin esrarını çözmek için ‘öteki’ne dönüşen Beyaz Adam, eski-kimliğini dıştalayarak yeni-Navi kimliğini seçer. Ama önce ölmesi gerekecektir.

c) Kurtarıcı fikri

Sessiz çoğunluk İsa Mesih’leri, Mehdi’leri, Atatürk’ün hayaletini bekleyedursun; sinema büyük kurtarıcılarını çoktan yaratmıştır bile. Çocuklar için Spider Man’ler, ergenlik çağındaki sivilceli gençler için Batman’ler ve hepsini kucaklayan; zencisini, çekik gözlüsünü, makarnacısını safına çağıran Avatar’lar… (6) Kurtarıcı başka bedende cisimleşiyor; hem bak, sömürülenin safında nihaî savaşını veriyor O. Eğer bir ülkeyi, bir toplumu, klanı, kıtayı, uzayda bile olsa sömüren Amerikalıdır. Ama bir kurtarıcı gerekiyorsa şayet, o da safkan Amerikalı olmalıdır. Avatar’da durum budur zaten. Teknolojisini, helikopterlerini, uçaklarını yitirdiğinde bile bu kez maneviyatı ile, cesareti ile, yaratıcılığı ile geniş halk yığınlarına ilham verir Amerikalı. Halkları safına dizip nihaî amacına kestirmeden ulaşır O; büyük kurtarıcı.

‘Büyük kurtarıcı’, ‘öteki’nin kimliğini ödünç alarak nihayet karşıtına dönüşen Beyaz Adam’dır. Ama ait olduğu ve içinde biçimlendiği gerçek yaşamı bütünüyle ötelediği için görünüş-duyuş-düşünüş olarak mutlak bir Navi’ye dönüşmüştür. Artık sorun çözülmüştür yönetmen için. Enerjisi emilmek istenen doğa yaratığına kılavuz olacak kurtarıcı safkan bir Amerikalı değildir; bilakis bedeniyle, düşünüşüyle bir melez Navi’dir. Özünde emperyal evrenin sadık bekçisi idiyse de artık mutasyona uğramış, nihaî kimliğini edinmiştir. Öyleyse Navi halkının kurtuluş umutlarına ilham verebilir; dahası başat motive edici figür olarak kurtarıcı misyonunu yüklenebilir. Doğal olarak Naviler de O’na kulak verip peşinden yürüyecektir. (7)

d) İyiler & kötüler

Son kertede iyi de kötü de birdir; iyi de kötü de Amerikalı ise eğer. Sessiz dönemler bittiğinden beri esas sesini yitiren, konuştuğu halde konuşamayan, duyabilmeye hazırbulunuşlu heteronom ahlaklıların kulak kabarttığı iktidarın papağanı sinema; halen sağır olmayanlar için konuşuyor.

Ama bugün en iyisi sağır olmak gereklidir.

Ve bir başka sinemasal formül: iyi ve kötü çelişkisi/çatışması. Hollywood usulü film için iyi ve kötü mutlak surette birbirlerinden ayrılmış, kesin çizgilerle ayrışmışlardır. Bu temel gerçek. İkinci nokta ise, buna bağlı olarak; kanun ve düzen yanlısı bir polis (hey, Kirli Harry’ler orda mısınız?), işinin ehli liberal bir savcı, duygusal bir Amerikan Başkanı (Henry Fonda, merhaba!), iyi silah kullanan bir kasaba şerifi (muhafazakâr John Wayne tercih sebebidir), görev bilincinde bir baba (Amerikan idolü bir James Stewart; olmadı, bozulmamış figür Gary Cooper) ya da mutfakta iyi vakit geçiren bir anne klişesinden beslenmesi olağandır. Kötüye biçilen roller de bellidir ve kötünün kuşandığı roller bir yana, kötü çoklukla ‘öteki’dir. Sakız çiğneyip argo konuşan bir negro (‘zenci’ olarak okuyun), eril mekanizmayı sarsmak isteyen bir femme fatale (‘yersiz-yurtsuz, erkeğin saltanatını sallayan bir dişil tehdit’ diye okuyun), toprakları kızıl kana bulanan Gerenimo (‘John Wayne’in hakladığı bir Kızılderili’ olarak okuyun).

Avatar’da da ortajen şablon gereği iyiler ve de kötüler vardır. İyi, toprakları tehlike altındaki Navi ulusudur. Kötü, Amerikan ordusunu ve şirketlerini çekip çeviren Beyaz Adam’dır.

Sonuç

James Cameron’ın Avatar’ı için “sinemanın yeni ve son dönüm noktası”, “sinemanın geleceği”, “parlak bir görsel şölen” gibi tumturaklı birçok şey yazıldı, çizildi. Boş durmadılar, Star Wars (1977, Yıldız Savaşları, George Lucas), Matrix (1999, Wachowski Kardeşler) gibi filmlerle kıyasladılar. 5 üzerinden 5 yıldızları döşendiler. Peki, niçin?

Dünün Korelisi, Vietnamlısı; bugünün Afganlısı, Iraklısı, Libyalısı, Suriyelisi, İranlısı bu soruyu yanıtlayacaktır!…

Notlar

1) Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, Michael Ryan - Douglas Kellner, Çev. Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 1997, İst.

2) a.g.e.

3) Sinemanın Öyküsü, Paul Rotha, İzdüşüm Yayıncılık, Çev. İbrahim Şener, 1. Basım, 2000, İst. s. 97

4) Adaletin keskin kılıcı Libya’dan sonra hangi ülkeye darbe indirecek, bilinmez ama Suriye, Mısır ve İran gibi ülkeler yakın gelecekte Amerika’nın ilahî adaleti (‘Amerikan emperyalizmi’ diye okuyun) ile hesaplaşmak zorunda kalacaklar.

5) Benzer bir anlatı için bkz. The Emerald Forest (1985, Zümrüt Ormanı, John Boorman). Boorman’ın çıplak doğa ile kentsel barbarlığı (‘modernizm’ diye okuyun) çarpıştırdığı söz konusu anlatısında Beyaz Adam kimliğini devredip bir Amazon yerlisine dönüşür; fakat yerlilerin de yegâne kurtarıcısı rolünü üstlenir. Boorman kapitalizmin yayılmacı (kolonyalist) siyasetine mesafeli dursa da kimlik meselesi Beyaz Adam’ın lehine çözümlenir. Yerliler, kapitalizmin uzağında yaşayan medeniyet yoksunu barbarlar, orman insanları kurtarılmayı bekleyen figürler olarak sunulurlar. Mevcut ırkçı bakış açısı Hollywood westernlerinde de defaatle işlenegelmiştir. Avrupa uygarlıkları veya Amerika Birleşik Devtletleri, ‘öteki’nin tek ve asal kurtarıcısı, sözcüsü olagelmiştir. Sinema filmlerindeki ırkçı misyon liberal hükümetlerin ırkçı vizyonlarıyla örtüşmektedir. The Naked Jungle’da (1954, Vahşi Vadiler Kraliçesi, Byron Haskin) öncü Christopher Leiningen (Charlton Heston), yerlileri Marabuta saldırısına karşı korur ve insan soyunu kurtarır. Mevcut coğrafyanın asıl sahipleri yerliler olmasına rağmen herhangi bir üstünlükleri ve söz hakları yoktur. Kurtarılmayı beklemekten başka çare bulamazlar.

Michael Ryan ve Douglas Kellner, doğa-teknoloji-muhafazakârlık üçlüsü üzerine Politik Kamera adlı kitaplarında şöyle yazarlar:

“Muhafazakârlığın nihai ereği, gerçekte toplumsal olarak inşa edilmiş eşitsizliklerin doğal görünmesini sağlayacak bir otorite zemini tayin etmektir. Başka bir deyişle, bu tür yaratılmış eşitsizlikler doğanın birebir hakikatini oluşturur gibi görünmeli, eşyanın her zaman var olmuş, her zaman da var olacak olağan düzeni olarak kabul edilmelidir. Ontolojik çerçevelendirme stratejisinin muhafazakâr ideolojik çaba açısından vazgeçilmez oluşu bu yüzdendir; çünkü bu strateji, teknoloji ve teknolojik yapıntıların kendi içlerinde bağlam ve kullanımdan bağımsız bir varlık ya da öze sahipmiş gibi görünmesine olanak verir. Teknoloji asli olarak kötü olmalıdır, bunun gerek şartı ise, teknolojik toplumun doğal alternatifinin -aile ve özellikle bireyin- varoluş itibariyle iyi olduğu izlenimi vermesi, ontolojik olarak kendi varlığından destek alması, ikame ya da eşdeğer yerine geçebilecek kendisi dışındaki bir şeyle sembolik benzetim ya da bağlantılandırmalara kapalı olmasıdır. Bire bir olan şeyin, -metaforla yapıldığı gibi- kendi varoluşundan koparılarak başka bir şeyi temsil etmesi sağlanamaz. Bu yüzden teknoloji yalnızca muhafazakâr çerçevedeki bireysel özgürlük anlamında benlik mevcudiyetine değil, ontolojik zeminin kriteri olarak mevcudiyete, muhafazakâr toplumsal kurumların dayandırıldığı doğaya ve birebir anlama yönelik bir tehdit oluşturur.”

Bkz. Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, Michael Ryan - Douglas Kellner, Çev. Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 1997, İst.

6) Sinemadaki büyük kurtarıcılarla ilgili olarak bkz. Postmodern Kurtarıcılar, (Der.) Veysel Atayman, Donkişot Yayınları, 3. Basım, 2004, İst.

7) Dil-kültür ilişkisi, Batı’nın Doğu kültürlerini görme ve ‘öteki’ni okuma biçimleri, emperyalizm ve kolonyalizm meseleleriyle ilgili olarak bkz. Oryantalizm, Edward W. Said, Çev. Nezih Uzel, İrfan Yayıncılık, 4. Basım, 1998, İst.

Ayrıca bkz. Kültür ve Emperyalizm, Edward W. Said, Çev. Necmiye Alpay, Hil Yayınları, 3. Basım, 2010, Adıyaman

Hakan Bilge

hakanbilge@sanatlog.com

Yazarın diğer film eleştirileri için bakınız.

Train de vie (1998, Radu Mihaileanu)

Bu yazı Divxplanet sitesinde Criterion filmleri çevirilerinde emeği geçen bütün çevirmen arkadaşlara ithaf edilmiştir.

Radu Mihaileanu’nun ’98 yapımı Train de vie (Hayat Treni) filmi görünürde bir II. Dünya Savaşı filmi sunuyor gibi görünürken behemehâl diğer türlerinden ayrılır. Soykırım! Filmde bunun esamisi okunmaz iken hal bu gidişle film aynı zamanda kendi türünün ölümüyle sonuçlanan bir zafer niteliği taşımaktadır diyebiliriz. Savaş öncesinden başlamak üzere, savaş dönemi ve savaş sonrası yapılan soykırım filmleri ve belgeselleri artık insanın bilincini bulandıran bir imgeler bataklığı haline gelmiştir. 

 Space may be the final frontier,

But it’s made in a Hollywood basement

Uzay belki bir son sınır olabilir

Ama bu da bir Hollywood bodrumunda yapıldı. RHCP – Californication

Sinema her halükârda bu savaşı sürekli yeniden ve yeniden yaratmıştır ve her yaratım süreci dönemin koşullarını yaşayan insanlar için daha farklı bir acıya neden olmuştur. Ne kadar acı verici olsa da sinema bunu şarkıda da geçtiği gibi gerçeği yeniden simüle etmiş, bodrum katında yeniden üretmiştir. Bu savaştan alınmış her kare, her fotoğraf, her video yalnızca insanlık için acının, sefaletin ve savaşın yeniden üretilmesini sağlamaktan öteye gitmeyecektir. Lütfen bu sözlerim savaş-karşıtı ya da savaş aleyhtarı olduğum anlamına gelmesin, ne kadar protesto ederseniz edin, bu konuda ne kadar çaba sarf ederseniz sarf edin olacak olan şey yine savaş değil midir? Simgesel olarak bunun önüne geçen birkaç örnek gösterebilirsiniz belki ama bunun önüne geçmek ya da geçeceğini sanmak ahmaklıktan başka bir şey değildir. Bununla yüzleşemeyen her insan doğal olarak ahmakça bir çığırtkanlıktan başka bir şey yapmayacaktır. Zizek’in küresel ısınma ile ilgili verdiği örnek buna benzerdir. Ben bir şey yapmaz isem dünya yok olacak şeklindeki gibi bunu savaşın kapıda olduğu bir dönemde sosyal medyada hem savaş istenciyle yanıp tutuşan hem de savaş karşıtı yapılan magazinsel eylemlerle bunun önüne geçmek isteyen ya da bunu körüklediğini düşünen aptal ve sürü hayvanları gibi. Örneğin geçen gördüğüm bir karikatürde Türkiye-Suriye arasındaki ilişkilerin gerildiği ve her an savaş çıkabilirmiş gibi bir dönemde savaş çıkmasını isteyen ya da kendi ülkesine haksızlık yapıldığını düşünen birçok insanın ellerinde cep telefonlarıyla tweet mesajları attığı ya da sosyal medyada bunu istediklerine dair mesajların iletildiğini gördüm. Elbette bu düşüncesizce yapılmış bir eylem gibi görünür. Ancak bu karikatürü paylaşan savaş karşıtı insanların da aynı şekilde bu karikatürü paylaşmaları bir ironi değil midir? Şunu diyebilirsiniz. Ama onlar savaş olmasını isterken biz savaş olmamasını, insanların acı çekmemesini istiyoruz, çocukların ölmesini istemiyoruz. Peki, bunu nasıl yapıyorsunuz diye sorulduğunda? Elbette verilecek cevap basittir. Onlar gibi. Ya da ben bir şey yapmaz isem savaş çıkacak, çocuklar ölecek… Lütfen kendimizi kandırmayalım, yaptığımız şeylerin hepsi kendi vicdanımızı ve Sartre’ın değindiği gibi herkesin taraf olduğu bir olayda kendime yakın hissettiğim olan şeyi seçerim. Ve bir şeyi seçerken aslında yine kendimizi seçiyoruz doğal olarak. Bir tarafta kendini bilinçli sanan bir sürü hayvanı, diğer tarafta ise bilinçli olduğunu düşünen ya da bilinçli insanlar tarafından bilinçli olmamakla itham edilen bir sürü var.

Konumuzun biraz dışına çıktık ancak bu aynı zamanda filmimizle ilgili birçok detayı ortaya çıkarmak adına önemli bir örnekti. Artık savaş diye bir şey olmadığını, Körfez Savaşının hiç çıkmadığını Baudrillard’dan öğrendik. Gördüğümüz tek şey önümüzdeki ekranlarda karşılıklı yeşil ateşlerin yanıp sönmesi ve birkaç patlama, petrole bulanmış bir deniz ve acı çeken insanlardı. Tıpkı bir sinema filmi gibi. Eksik olan tek şey ellerimizde olmayan pop-cornlar, kuru yemişlerdi. Aslında o zaman dönmeye gerek yok, yukarıda verdiğim örnekler herkesin bilgisayar başından takip ederken masasının üstünden kola-çerezleri, meyveleri olabileceği.

Hayat Treni öncelikle bu konu hakkında yapılmış olan bütün filmleri kendi potasında eritir. Lakin böylesine bir filmin ortaya çıkmasını sağlayan şey de kendisinden önce yapılmış filmler ve belgesellerdir.

Hayat Treni filmine geldiğimizde ise Lanzmann’ın bu dâhiyane belgeselinin üzerine bir kat daha çıktığını görebiliriz. Çünkü imgeler, olaylar çiğ bir şekilde verilmek yerine tersine kurgulanmıştır. Hatta bunu sinemada kronolojik olarak şu şekilde sınıflandırmak mümkündür.

1- Kurgulanmış İmge

2- Katışıksız İmge

3- Tersine Çevrilmiş İmge

1.Kurgulanmış imge: II. Dünya savaşı ile ilgili Nazi filmleri, Nazi karşıtı filmleri, savaş öncesi ve savaş sonrası propaganda yapan dokümanterler, Savaşın etkilerinin olumsuz olarak topluma, bireye yansıdığı kahramanlık öyküleri ve sürekli kurgulanan benzer sahneler.

2.Katışıksız imge: Örneğin Lanzmann’ın Shoah (1985) belgeseli hiçbir belge, video, fotoğraf kaydı olmadan yalnızca o döneme şahit olmuş ve gerçekten o dönem toplama kamplarında olan insanlarla röportajlardan oluşmaktadır. Bunun yanında yine aynı şekilde dönemin toplama kamplarının olduğu yerler günümüz perspektifiyle kameraya alınmıştır. Artık doğa tüm gücüyle adeta bu utancın üzerini örtmeye çalışsa da, katılaşmış bir mumya olarak onu imgeleştirmektedir.  Lanzmann bu filmiyle diğer belgesellerden ayrılır çünkü hiçbir belgeye, hiçbir imgeye geçit vermez, deyim yerindeyse göstermeden her şeyi gösteren bir çabayla filmini düzenler ve ham bir şekilde önümüze koyar. Hayat Treni filmi ile tren yolculuğu sayesinde rahatlıkla paralel özellikler gösterdiğini görüyoruz.

3. Tersine çevrilmiş imge: Hayat Treni.

Yukarıdaki sınıflandırma pek sağlıklı bir sınıflandırma olmayabilir. Ancak kurgulanmış filmler ve belgeseller hakkında tonlarca film ve belgesel var iken, ikinci seçenekte tarafsız olan-elbette doğal olarak yönetmenin yalnızca Yahudilerle röportaj yapması taraflı ve tekil bir seçimdir. Ulus Baker’in bu konuyla olarak geniş çözümlemesi bulunmaktadır. İmgeleri yeniden ele aldığımızda Baudrillard’ın tasnifinin daha sağlıklı olduğunu görebiliriz;

-derin bir gerçekliğin yansıması olarak imge

-derin bir gerçekliği değiştiren ve gizleyen imge

-derin bir gerçekliğin yokluğunu gizleyen imge

-gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan, kendi kendinin saf simulakrı olan imge

Birinci durumda imge olumlu bir niteliğe sahiptir çünkü imge burada bir tür ayin görevi yapmaktadır. İkinci durumda imge olumsuz bir niteliğe sahiptir. Kötü büyü türünden bir şeydir. Üçüncü durumda imge bir görünümün yerini almaya yani bir büyüleme aracı olmaya çalışmaktadır. Dördüncü durumdaysa imge artık bir görüntü düzenine, simülasyon düzenine ait bir şeydir.

Simulakrlar ve Simulasyon - Baudrillard Jean - (Çev: Adanır O.), syf: 20, Doğubatı: İstanbul

Dördüncü durum Hayat Treni filmini formüle eden bir yapıya sahiptir. Çünkü film temel bağlamda her ne kadar savaş dönemini anlatan bir film olsa da, savaştan sonra yaratılan bir savaş filmidir. Baudrillard’ın Coppola’nın Apocalypse Now (Kıyamet, 1978) filmi için söylediklerini bu film için de yeniden ifade etmek mümkündür. Her haliyle film imgeleri yeniden yaratmıştır, film bir savaş filmidir, hatta savaşın simülasyonunu yaratarak film savaşa dönüşmüştür. Nasıl? Hayat Treni satirik bir okumaya münhasır yeniden çevrilmiş ancak bu sefer izleyicideki saf Alman-Yahudi imgelerini tersine çevirerek Yahudilerin Alman kılığına girerek imgenin son aşamasındaki halesini üzerine geçirmiştir.

Film henüz yeni başlamış Alman saldırılarını ve Yahudi köylerini yakıp köylerde yaşayan Yahudileri toplamasıyla başlar. Köyün delisi olarak bilinen Shlomo -anlatıcıdır aynı zamanda- koşarak ormanın içinden geçer ve köyüne ulaşarak Almanların faaliyetlerini anlatır. Köy halkının başında olan haham bir an için telaşlanır, ancak sonradan köylüler aralarında toplanarak bir plan yaparlar. Plan kısaca köy halkının ikiye ayrılmasıdır. Bir taraf trenlere bindirilen Yahudiler iken diğer taraf ise SS üniformaları giyenler olacak -tipik bir Das Experiment vakasına benziyor- SS üniformaları giyenler (Yahudi köylüleri) ile birlikte bütün hazırlıklar yapılır, tren, kondüktör vs. Kısaca izlediğiniz Yahudi soykırımını anlatan bütün imgeler yeniden tedarik edilir ve yolculuğa çıkılarak en nihayetinde Ruslar ile Almanların savaştığı sınıra gelinir. İçinde Nazilerin olduğunu sanan Fransızlar trene saldırmak için hazır beklerken, Alman üniforması içindeki Yahudilerin ibadet etmesi, domuz eti yememesi, Yahudi ayinlerini yapmasına şaşırırlar ve doğal olarak saldırıp saldırmama arasında tereddütte kalırlar.

Film neyi ifade eder? Neyi temsil eder? Ya da neyi üretir, diye sorduğumuzda karşımıza çıkan şey artık imgenin son evrimini geçirdiği ve son aşamaya geldiğini imlemektedir. Bu konuyla alakadar filmlerin son olarak evrildiği artık imgenin kurgu mu, belgesel mi sorusu rayından çıkar, tam anlamıyla son istasyon olarak evrimleşmiş kendini gizleyerek sahip olduğu gerçeğin taklidini yapmaya başlayan bir şeyle karşılaşırız. Artık ona saldırıp saldırmayacağımıza bile karar vermekte zorlanırız. Film izleyicideki bu algının tamamen farkında olarak onu bu ikilemde bırakır. Tıpkı Fransız askerleri gibi. Baudrillard’ın da belirttiği üzere bu imge aynı şekilde hiçbir zaman gerçeklikle alakası olmayan yalnızca kendisinin simulakrı haline geçmiştir. Film böylece bir tür savaş filmi olmaktan çıkarak bir savaş filmi simülasyonuna dönüşür. Dikkat etmekte fayda var, Kıyamet filmi tam tersine bir savaş simülasyonu iken bu film bir savaş filmi simülasyonudur. Coppola savaşı simüle etmiştir, yeniden yaratmıştır, ancak Hayat Treni filmi yönetmenin kurgusu olarak görünse de aynı zamanda Yahudilerin de kurguladıkları bir imgeye dönüşür. Böylece bizler de film içinde film, diğer bir deyişle savaş filmi simülasyonu izleriz. Burada simüle eden yönetmen değildir, Yahudilerdir. Yönetmen imgenin imgesini kurgulamıştır. Doğal olarak yukarıda değindiğim tersine çevrilmiş imge konusuna yeniden ricat ederiz.

Filmin diğer bir teması ise tarihte sürekli ezilmiş, topraklarından sürülmüş Yahudi milletinin/ırkının ezilen bir sınıf olmaktan çıkarak aynı zamanda ezen bir topluma dönüşmesidir. Ya da kendini öyle bir şeye dönüştürmesidir. İsrail devletinin yaptığı eylemleri düşünürsek filmde biraz da bunun öngörüsünü görürüz. Zizek, Matrix filmini anlatırken doğal olarak kaç yüzyıl sonraki harabe olmuş Chicago şehrini filmin gösterim tarihinden 2 yıl sonra gerçekleşen 11 Eylül saldırılarına benzeyen New York’a gönderme de yapmaktadır. Bu filmde aynı şekilde Alman Üniforması giyerek efendisini taklit eden bir Yahudi milletinin günümüzde Filistin’de yaptıklarını pekâlâ imlediğini göstermek yerinde olacaktır.

Filmde biri ezilen, diğeri dışlanan iki topluluk görürüz, birincisi Yahudilerdir, diğeri ise bir araya geldikleri ve karşılaştıkları çingenelerdir. Çingeneler de benzer bir yönteme başvurmuş, treni Alman subayı üniformalarıyla durdururlar. Çingene halkından birisi trendeki Yahudi arkadaşını tanır, böylece olay tatlıya bağlanarak akşam güzel bir şölen verilir. İki ezilmiş ve dışlanmış toplanır, şölen yaparlar. Peki, neyin şölenini?

‘’Az gelişmiş’’ olarak nitelendirilen toplumlar modernleşmenin misyonerleri açısından modernleşmeye zorlama konusunda en uygun alanlar olmakla kalmamış, üstüne üstlük sömürülmüş ve ezilmişler; başka bir deyişle gülünç hale getirilerek Beyazlara ait düzenin birer karikatürüne dönüştürülmüşlerdir. Tıpkı eskiden fuarlarda kendisine amiral kostümü giydirilerek gösterilen maymunlar gibi.’’

Karnaval ve Yamyam - Baudrillard Jean - (Çev: Adanır O.), Syf: 6, Boğaziçi: İstanbul

Baudrillard, yukarıdaki söylemi beyaz olmayan, sömürülmüş ve ezilmiş toplumlar için belirtir. Burada Yahudiler ve Çingeneler bir araya gelmiştir, onların bir araya gelmesini sağlayan şey Almanların yapmış oldukları soykırımdır. Şölen aynı zamanda gülünç düşürülmenin bir alegorisine dönüşmekte, Yahudiler ve Çingeneler efendileriyle adeta etraflarında yamyam dansı yapmak suretiyle ondan intikamlarını almaktadır. Baudrillard bunu beyaz, egemen, efendi konumundaki günümüz modern toplumuna ithaf etse de filmdeki bu durum Baudrillard’ın söylemeye çalıştığı şeyle oldukça uyumlu hale gelmektedir. Yahudiler ve Çingenelerin bu şekilde davranması onların da kendilerini gülünç duruma düşürmekten ibarettir. Ancak bunu efendilerinin zorbalığı altında değil, tam da efendilerine benzemeye çalıştıkları andan itibarendir. Doğal olarak film bir Yahudi sempatizanlığı yapmak yerine onları küçük düşüren bir araç haline gelir. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünmüyorum, şayet öyle olsaydı böyle bir filmin varlığı dahi mümkün olmazdı. Bu film bilinçsizce ya da bilinç dışı olarak okunması gereken bir yapıttır. Filmde böylece tam da Almanlarla dalga geçen, onların konumunu işgal ederek, kölenin efendinin yerine geçerek şarlatanlık yaptığı ve bunu ateş dansları yaparak, Bregoviç’in müzikleri eşliğinde yapar. Filmin merkezi aslında yapılan bu şölendir ve her şey bu şölen etrafında şekillenmektedir. Yamyamlar aynı şekilde beyaz adamı taklit ederek onun varlığını tanıtlayarak durumu kabul ederler. Bunu yaparken asla kendini acındırma ya da tarihin derinliklerinde olanı ifşa etme ile değil, tam da var olanın Baudrillard’ın deyişiyle tersine çevirme sayesinde bu arzusuna kavuşur.

“Ancak bu halklar kendilerine bir maymun gibi davranan Beyazları taklit etmeyi sürdürmektedir. Böyle davranarak kendilerini gülünç haline düşüren efendileri şu ya da bu şekilde çok daha gülünç bir hale düşürdükleri söylenebilir. Dışbükey bir aynada yansıyan deforme olmuş görüntü gibi bu halklar beyazlara özgü düzenin gülünç bir yansımasına benzeyerek onları tuzağa düşürmektedir.”

Karnaval ve Yamyam - Baudrillard Jean - (Çev: Adanır O.), Syf: 6, Boğaziçi: İstanbul

Filmin sonu ise bu açıdan okumaya daha müsait bir anlam taşır. Film savaş sınırında biter. Bir tarafta Almanlar, diğer tarafta ise Ruslar birbirlerine bombalar yağdırırken tren tam ortada en güvenli yerde durur. Peki ya bu sınırı geçerse? İsrail devleti zaten bugün bu sınırı çoktan geçmedi mi? İşte sınırdan sonrası yeniden başlayan ve bitmek bilmeyen sürekli olarak birbirini yiyerek efendinin yerine geçmeye çalışan toplumlar ve efendi olduktan sonra kendi kölelerini ezip onların da sonsuz bir döngü içerisinde bir diğerini yutmaya kalkışan eylemleri. Bir tarafta Ezilenlerin Pedagojisindeki ütopik bir ezilen kesimin varlığı, diğer taraftan Orwellvari bir 1984 distopyasına dönüşen artık kimin ne için savaştığının anlamı kalmamış, televizyonlardan öğrendiğimiz anlamı olmayan savaş tellalıkları. Buna hepimiz katılıyoruz, hepimiz iştirak etmekle kalmayıp bunu destekliyoruz. Bilinçli ya da bilinçsiz. Bunu içten içe arzuluyor, bu yamyamlığı arzuluyor, bir gün kendimizin de o ateşin etrafında yamyam dansı yapacağını düşlüyoruz. Çünkü biz insanız (ünlem işareti koymaya gerek yok).

Orhan Miçooğulları

kusagami@sanatlog.com

Yazarın diğer film eleştirileri için bakınız.

Sonraki Sayfa »