Toby Clark – Sanat ve Propaganda

Kasım 27, 2012 by  
Filed under İnceleme Kitapları, Kitabiyat, Sanat

Ayrıntı Yayınları tarafından sanat ve kuram dizisi içerisinde yayınlanan sanat ve propaganda ilişkisi üzerine gerçekleştirilmiş önemli bir yapıt “Sanat ve Propaganda”.

         Çevirmeni Esin Hoşsucu’nun nitelikli çevirisi ise yapıtın anlaşılır olmasını sağlayan en önemli etken olarak göze çarpıyor.

Toby Clark’ın Sanat ve Propaganda adlı eseri beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, Devrim Reform Hareketleri ve Modernite, İkinci bölüm Sanat, Propaganda ve Faşizm,  Üçüncü bölüm Komünist Devletlerde Propaganda, Dördüncü bölüm Savaşta Propaganda, Beşinci ve son bölüm ise Muhalif Sanat: Vietnam’dan Aids’e başlığını taşımaktadır.

         Giriş kısmında propagandanın etimolojik kökenlerine dair inceleme yapılarak propagandanın nasıl gerçekleştiği ve uygulandığına dair örnekler verilir. Daha sonra Sovyetler Birliği ve Nazi Almanya’sı gibi otoriter yönetimlerin etkili olduğu ülkelerde yapılan uygulamalardan ve savaşta gerçekleşen propagandaya dair detaylı bilgiler verilmiştir.

         Propagandanın tarihi insanlık tarihi kadar eski olduğu için uzun bir tarihsel süreçten sonra günümüzdeki anlam ve kullanımına kavuşmuştur.  “Propaganda” sözcüğü etkileme, sindirme ve yanıltma yöntemleri­ni içeren olumsuz bir izlenim yaratsa da sanat olarak bakıldığında bir çelişki yaratması söz konusu olabilir. Çünkü sanat iyiyi ve güzeli çağrıştırır. Yine de “propaganda” sözcüğünün olumsuz ve kişinin duygularına hitap eden çağrışımları oldukça ye­nidir: bunlar XX. yüzyılın ideolojik mücadeleleriyle yakından iliş­kilidir. 1.ve 2. Dünya Savaşları sırasında sansür ve yanlış bilgilendirme olarak algılanan propaganda daha sonra git gide artan oranda düşmanın maneviyatına yönelik psikolojik bir mücadele aracı olarak kullanılmıştır. Propagandada kullanılan modern tasarımların kışkırttığı tartış­maların ötesinde, sanatın politika için kullanılmasının uzun ve kök­lü bir geçmişi vardır. Tarihte şehir devletleri, krallıklar ve impara­torlukların hükümdarları sanatı anıtsal olarak iktidarlarının altını çizmek, zaferlerini yüceltmek ya da düşmanlarına gözdağı vermek, kara çalmak amacıyla kullanmıştır. Ortaçağ boyunca dini ve dünyevi güçler birbirinden ayrılmaz olduğundan sanat da politikaya sıkı sıkıya bağlı olmuştur. Görünüş­te Hıristiyanlığa ait temaları anlatan Ortaçağ sanat eserleri, genel­likle sanatçıları görevlendiren kilisenin veya laik güçlerin ideolojik çıkarlarını desteklemiştir. Sanat ve propaganda konusunu incelerken ortaya çıkan bir baş­ka sorun da tarihte Batı demokrasilerinin düşmanı olmuş yönetim­lere odaklanılması eğiliminin yarattığı risktir. Peki ya kapitalizmin propagandası? Birçok yazar imgeye boğulmuş kapitalist tüketimcilik ortamındaki egemen ideolojik davranışların yaygınlaştırılmasını Hollywood filmlerini, tv rehberlerini, reklamları ve kitle iletişim araçlarının diğer alanlarını analiz ederek ortaya çıkarmıştır.

         Hem Rusya’da hem de Nazi Almanyası’nda Hitler’in, sinemanın resimden çok daha güçlü bir etkileme aracı olduğunun farkına vardıklarını ve propaganda yöntemlerini özellikle bu araç üzerinden sürdürdükleri belirtilir.

         Kitabın giriş bölümünün sonunda bölümlerde ele alınacak konular hakkında şunlar söylenmektedir:

         Bu kitabın temel amacı, sanat ve kitle kültürü arasındaki bağlantıyı incelemektir. Birinci Bölüm, XX. yüzyıl başındaki radikal sanat akımlarına göz atmaktadır. Batı Avrupa”daki devrimci akım­lar içerisinde sanatın toplumsal değişimde nasıl bir rol oynaması gerektiği tartışmasının temelini özellikle Marksist düşünce oluştur­muştur. Marksizmin sınıf temelli teorileri kadar kadınların politik hak mücadelesi de radikal sorunların önemli bir kısmını oluştur­muştur. Batı Avrupa ve ABD’deki radikal ve refor­mist sanat yaklaşımlarını tartışmakta, feminist sanatın ilk örnekle­rini ve avangard hareketlerle bağlarını gözden geçirmektedir. İkin­ci Bölüm. III. Reich’ın sanat ve kültür politikalarına bakarak fa­şizm dönemindeki sanatı incelemektedir. Nazizm, uluslararası fa­şist tezahürlerden sadece biri olmasına rağmen kültürel tekdüzelik ile güzellik ve saflık konusundaki ırkçı teorilerini zorla gerçekleştirmek amacıyla akıl almaz bir şiddet uygulamıştır. Devlet komünizminin propagandasını işleyen Üçüncü Bölüm, Sovyetler Birliği ne odaklanmıştır. Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki diğer komünist devletler kendi ulusal komünist sanat örneklerini geliştirseler de bu örnekler genellikle Sovyet modeline dayanmaktadır. Üçüncü Bölüm, toplumsal hayatın tüm alanlarını yeniden inşa etmeyi amaçlayan Sovyet politikalarıyla sanatın bütünleşmesini in­celemektedir. Dördüncü Bölüm, yeni asker toplamak için kullanılan görsel tekniklere bakarak Batı demokrasilerinde savaş zamanı propagandalarını, düşmanın temsil edilişini ve yakın tarihli anıtlar­da, savaşı anma yollarını ele almıştır. Vietnam Savaşı’ndan itibaren protest sanatı ele alan Beşinci Bölüm, 1960′lardan günümüze değin muhalif sanatın işlediği ortak ve çelişik konuları incelemektedir.

         I. Bölümde, Devrim, Reform ve Modernite kavramlarının analizine gidilir. Kapitalist modernleşmenin sonunun devrim olduğu vurgulanır. Komünist manifesto ile ortaya konulan düşünce burjuva kapitalizminin çelişkileri ortaya çıkacağı ve işçi sınıfının yeni dönemin kurtarıcısı olacağı görüşüdür. Ancak ne Marks’ın ne de Engels’in sanatın bu süreçte oynayacağı rolü detaylı olarak açıklamamış olmalarına vurgu yapılır.

         Daha sonra gerçekçilik, toplumsal gerçekçilik gibi türlerin propaganda açısından işlevi örnekleri ile gösterilir. Fotoğraf ve resim alanlarından örnekler sunulur.

         Brecht ve eleştirel izleyici alt başlığında, öncelikle Brecht ile Lukacs arasındaki tartışma açımlanır. Marksist estetik üzerine gerçekleşen bu tartışmların temel noktası toplumsal sanatın işlevi üzerinedir. Lukacs’a göre, modernist denemecilikten kaçınılmalıdır. Özellikle dışavurumculuğu eleştirmiş olduğu söylenir. Sanattan beklediği, yaşamı olduğu gibi göstermek ve aynadaki yansıması gibi deforme etmeden sunmalıdır. Anlatım biçimi, tipik karakterlerin tipik durumlardaki etkileşimlerini göstererek toplumun yapısını ve toplumu oluşturan güçleri ortaya çıkarmanın bir aracıdır. Bu noktada Lukacs’ın görüşlerinin Brecht’in modernizm anlayışı ile çatıştığı vurgulanır. Brecht sanatın didaktik bir amacı varsa, bunun sadece bir düşünceyi edilgen bir izleyiciye iletmek olmamalı aksine sanat eseri izleyicinin de katıldığı ve eleştirel bir analiz yaptığı bir deneyim olmalıdır demektedir. Yabancılaştırma etmeni adını verdiği özel bir yöntem onun kuramının kavranılması açısından önem taşımaktadır.

         Brecht tiyatrosundaki didaktik yön, gerçek dünya ve mevcut toplumsal düzenin kaçınılmazlığı veya doğallığı yanılsamasına bir bakış açısı getirmiş, eleştirel ve alternatif olasılıklar getirmiştir.

         Nazi partisinin 1933 yılında iktidara gelmesiyle sol eğilimli tiyatro guruplarının yer altına çekilmiş oldukları söylenir. Yine de Brecht’in ve işçi tiyatrosu topluluklarının seyircinin katılımı konusunda görüşlerinin politik tiyatro üzerinde süregiden bir etkisi olduğu ifade edilir.

         Kadın Propagandaları ve Avangard alt başlığında ise, Avrupa ve ABD’deki politik mücadeleler içerisinde yürütülen kadın hakları kampanyaları hakkında bilgiler verilir.

         Kadınların oy kullanma hakkı için eylem yapan İngiliz Mary Richardson’un 1914 yılında, küçük bir balta ile Londra Ulusal Müzesi’ne girdiğinde gerçekleştirdiği eylemden söz edilir. Mary yakalanmadan önce elindeki balta ile Venüs tablosunun camını kırıp resim üzerinde yarıklar açmıştır. Bu eylem ile hapishanede açlık grevi yapan bir kadına yapılan kötü muameleye dikkat çekmek için yapılmıştır. Bu eylem kadının erkeğin bir cinsel nesnesi olarak görülmesine karşı yapılan bir başkaldırı hareketi olarak tarihte yerini almıştır. Sonrasında bir kitle hareketi olarak kadınların bu konuda İngiltere’de yürüyüşe geçmiş oldukları belirtilmektedir. Kadınlara oy hakkı atölyesi gibi sanatçı topluluklarının, hareketin estetik boyutunu geliştirmiş oldukları söylenir. Kadın sanatçılar topluca çalışarak çizim, işleme ve iğne işi yapma gibi becerilerini politik el ürünleri ortaya çıkarmakta kullanmıştır.

Almanya’da kadınların oy verme hakkını kazanması ile beraber 1919 yılında ilk politikacı kadınların meclise girmiş oldukları belirtilir.

         Dadacıların radikal sol eğilimler ile olan ilişkisi vurgulandıktan sonra, sanatın tamamıyla bir yenilgiye uğrayacağı düşüncesinde olmalarının nedensellikleri açımlanır. Dadacılar için, fotomantajın, estetik karşıtı propaganda imgeleri üretmenin bir yolu olarak özellikle önem taşıdığı söylenir.

         Dadacıların önemli sanatçısı Höch’ün çalışmalarında sınıf savaşı ve antifaşizm gibi sol kanada ait konularla açıkça uğraşmadığı ve bunun sonucunda daha az politik bir sanatçı olarak nitelendirildiği belirtilir. 1920’lerde kadının toplum içerisindeki farklılaşan rolüne paralel olarak medyadaki kadın imajı da değişmiştir. Alman basını, pantolon giyen, toplum içinde sigara içen, spor yapan bu kadın tipinden etkilenmiştir. Höch’ün 1920’lerde yaptığı fotomontajlarda kadın ve erkek fotoğraflarını bir araya getirmiştir.

         Bu konuda Fransa’da öne çıkan kadın sanatçı ise, Claude Cahun dur. 1932 yılında komünist sanatçı ve şairlerden oluşan Sürrealistlere katılmıştır. Breton önderliğinde bir araya gelen sürrealistlerin komünistler ile olan gerilimli ilişkisine ve topluluğun bilinçaltının önemi hakkındaki düşüncelerine yer verilir.

         Duvar resimleri ve ulusal tarih konusunda ise, ulusal kimliğin oluşumunda sanatın taşıdığı önem ve işlev üzerinde durulur.

         Geniş çaplı radikal sanat alt başlığında ise, öncelikle picasso’nun Guernica tablosunun modern politik resimde ulaşılan en üst nokta olduğu vurgulanır. Picasso’nun bu resmi hangi sosyolojik koşullar altında gerçekleştirmiş olduğuna ve resmin öyküsüne yer verilir. Resmi sol eğilimli veya anti modernist bakış açılarıyla eleştirenler, resmi çok belirsiz olarak tanımlamış, resmin anlamını ve politik konumunu daha anlaşılabilir şekilde iletebileceği doğrudan ve gerçek bir imgeyi tercih etmişlerdir.

         Propaganda imgeleri nadiren bağımsız iletişim kurmak için tasarlanmıştır. Bu sebeple Guernica’da basın fotoğrafları ve haber filmlerinde yaygın olarak yinelenen İspanya İç Savaşı görüntüleriyle birlikte algılanmak üzere düşünülmüştür. Guernica’nın diğer imgelerden farkı sadece birer reprodüksiyon olan görüntüler arasında orijinal ve tel oluşudur. Bu bir sanat eseri ile, bir grafik tasarım çalışması arasındaki farklardan biridir; bu durum aynı zamanda “gerçek sanat” ile “salt propaganda” arasındaki ayrımı da göstermektedir. Resmin bir çok ülkede hala özellikle fotoğrafları yoluyla hala faşizm ve savaş karşıtı direnişin sembolü olarak kullanılmakta olduğu söylenir.

         II. Bölümde Sanat Propaganda ve Faşizm konularına ayrıntılı bir bakış sunulur.

         Bu bölümde faşizmin propaganda açısından hani araçlarla ne gibi bir işlev yüklenerek kullanıldığı gösterilmektedir.

         “Faşizm” terimi değişmez bir öğretiler bütününü tanımlamaz. Fa­şist hareketlerin ortaya çıktığı ülkelerdeki yerel politik ve kültürel gelenekler tarafından şekillendirilmiştir; bu hareket İtalya, Alman­ya ve İspanya’da iktidara gelmiş, İngiltere, Fransa, Amerika, Ja­ponya ve Güney Amerika ülkelerinde de bir ideoloji olarak sürekli var olmuştur. İdeolojik olarak bu hareketlerin ortak noktası milliyetçilik ile sosyalizmi birleştirme iddiasıdır.  Sosyalizm anlayışının ifade ettiği kolektivist düşünce uygulama esnasında farklı sınıfların ortak bir milliyet ve ırk çıkarına bağlılık anlayışında birleştirilmesi şeklini almıştır. Bu toplumsal bağlılık militarizm ve faşizmin savaşa yönelik doğal eğilimi yoluyla güçlenmiştir.

         Faşistler, komünistlerin komünizm yorumlan ile kendi komü­nizm yorumlan arasındaki farklılığı vurgulamıştır. İki ideoloji ara­sındaki ana farklardan biri faşizmin açıkça itiraf ettiği anti-rasyonalizmidir. Lenin gibi komünist ideologlar komünizmin duygusal re­toriğine rağmen bilimsel nesnellikle temellendirildiğini ve sonuç itibariyle hedeflerinin mantığa dayandığını belirtmiştir. Buna karşı­lık, faşistler rasyonalizmi burjuva modemizminin kuru ve ruhsuz bakış açısı olarak reddetmiş ve kendi ideolojilerini öğretisel kurallardan bağımsız işleyen eylem ve tutku ilkelerine bağlılık olarak ta­nımlamışlardır. Faşist propagandacılar bu inanışı mitolojik bir şekilde ifade et mistir: Bu bir Weltanschauung’ veya halkın liderde cisimleşen ira­desiyle yaratılan ruhsal olarak bütünleşmiş ve ahlaken yenilenmiş bir toplumda herkesi kapsayan bakış açısıdır. Alman Nazizmi diğer faşist hareketlerden bu yeni toplumu saf ırktan oluşan bir organik topluluk veya Volksgemeinschaft olarak kurmayı amaçlayan aşırı ırkçı kuramını acımasızca vurgulamasıyla ayılmaktadır. Hitler in 1933 yılında iktidara gelmesiyle Alman toplumunda organik toplu­luk fikrinin cazipleşmesi: I. Dünya Savaşı yenilgisi, Weimar döne­mindeki politik çalkantıların yarattığı toplumsal parçalanma, şid­detli ekonomik çöküntü ve toplu işsizlik sebepleriyle oluşan kriz oluşmuştur.

         Bütün devlet propagandalarında olduğu gibi faşizm de dinleyi­ci kitlesine tek bir mesaj yöneltmemiştir. Propagandanın içeriği ve yöntemleri değişik toplumsal grupların çıkarlarına hitap edecek şe­kilde farklılaşmıştır. Böylece, orta sınıfa Bolşevizmi yok etme ro­lü verirken, işçi sınıfına seslenirken el emeğini yücelterek iş va­adinde bulunmuştur. Kadınların toplum içindeki rolüne -evlilik ve annelik alanlarıyla sınırlandırılmasına rağmen mistik bir saygınlık yüklemiştir. Okul çağındaki çocuklara sınıflarda ideoloji aşılanmış çocuklar boş zamanlarındaki etkinlikleriyle yönlendirilmiştir.

         Faşist propagandanın amacı hem ideolojik tutarlığı hem de milli birliği sağlamak, aynı zamanda farklı seçmen toplu­luklarının değerlerini de barındırmaktır. Nazi ya da Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) yüksek düzeyde işbirliği ve karmaşık bürokratik bir yapıyla oluşturulan propaganda örgüsü yoluy­la amacına ulaşmada diğer faşist rejimleri geride bırakmıştır. Bu programın sadece bir parçası olan sanat, yüksek kültürün konumu­nu meşrulaştırmış ve Nazilerin “kültürel misyonlarına çok sayıda sembol ve imge sağlamıştır.

         Faşizmin yürüyüş, geçit ve kitlesel mitingleri içeren halk gösterilerinin debdebeli ve törensel bir biçim aldığı sık­lıkla belirtilmiştir. Bu gösteriler, topluluğun duygusal olarak kolay­ca yönetilebilecekleri bir grup kimliği ve bir aidiyet duygusu kaza­nabilecekleri şekilde tasarlanmıştır. Bu olanakları artırmak için Al­manya’da yeni bir ulusal bayram takvimi oluşturulmuş ve neredey­se tüm milli günler ayrıntılı olarak düzenlenen sahne gösterilerine dönüştürülmüştür.

         Faşist teatrallik. Kitle iletişim araçları teknolojisiyle oluşturul­muştur. Almanya’da büyük mitingler ses düzeniyle gerçekleştiril­miş, radyolarda yayımlanmış ve sinemalarda gösterilmiştir. Tasa-fimları Hollywood’daki müzikal film setlerinin ve stadyum mima­risinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan heybetli mekânlar, belli amaçlara hizmet etmek üzere inşa edilmiştir. Mitinglerde. Weimar il Muininde özellikle tiyatro, koreografi, müzik ve mimarinin bir arada kullanıldığı bütünsel sanat eseri anlamına gelen Gesamt­kunstwerk düşüncesinden yararlanılmıştır.

         Triumph Des Willens - İradenin Zaferi] (Resim 26 ve 27) isimli filminde Leni Riefens­tahl, bu mitinglerin en ünlüsü olan 1934 Parti Kongresi’ni kaydet­miştir. Bu film, mitingin her aşamasının sembolik bir doku oluştu­racak bir biçimde nasıl düzenlendiğini gösterir. Film içerisinde in­sanların geometrik şekiller oluşturacak biçimde dizilmesi, dağınık inplulukların birleşik bir milli güce dönüşmesini sembolize etmek­ledir. Hitler’in insan dizilerinin arasındaki geniş koridorlardan iler­leyerek onlardan daha yüksek bir seviyeye yerleştirilmiş kürsüsüne ulaşması, onun “insanların arasından kutsal mesajını iletmek üzere yükselen” sıradan bir asker olduğu düşüncesini harekete geçirir. Kürsüye doğru ilerlerken yapılan karşılıklı tezahüratlar, Hitler’in halkın gözünde tanrısal bir imajı olduğunu göstermektedir. Hitler, km süsünden herkesi görmekte ve herkes tarafından görülmektedir.

         RiefenstahFın lofistike (ilminde büyük kitlelerden oluşan insan sıralarının, gama­lı haçların ve Hitler’in yüz ifadesinin peşi sıra kurgulanmasıyla gösterinin anahtar sloganı oluşturulmuştur: “Tek Ulus. Tek Lider. Tek Devlet.” Hitler’in miting konuşmalarında yer alan “Ben. Siz ve Biz” ifadesi benzer bir yapıyı vurgulamaktadır: “Ve artık biz (Parti yönetimi) olmadığımızda, sizin göreviniz bir zamanlar bizim derin İm hoşluktan çıkarttığımız bayrağımızı sağlam taşımak olacaktır. Ve biliyorum ki siz olsanız siz de farklı davranmazdınız ve davran-mayacaksınız; sizin canınız bizim canımız, sizin kanınız bizim ka-nımızdır ve bizim hizmetinde olduğumuz ruh sizin genç zihinleri­nizde ateşlenenle aynıdır.

         Filmde gösterildiği gibi miting birkaç gün sürmüştür. Çoğun­lukla genç erkeklerden oluşan katılımcılar ülkenin değişik bölgele­rinden gelmiştir (film, bu askerlerin, farklı bölgelerden yola çıka­rak bir araya gelişini anlatmaktadır): bu genç erkekler askeri kamp bölgelerinde birlikle yemek yiyip, birlikte yıkanıp, birlikte uyu­maktadır.

         Faşizm “ilerleme” fikrini reddetmiştir. Kökeni XVIII. yüzyıl Ay­dınlanma geleneğine dayanan ilerleme anlayışı, tarihin insan aklı­nın kendini geliştirmesiyle doğrusal bir çizgide geliştiği iddiasını içerir. Faşizm, bu geleneği (Avrupa kolonyalizminin “geri kalmış ülkelere batı medeniyetini” dayatma hakkına sahip olduğu görüşü­ne dayanarak) liberalizm ve Marksizm’le birleştirmiştir. Doğrusal tarih anlayışının yerine döngüsel bir yeniden doğuş veya canlanma tezini savunmuş ve kayıp bir altın çağa dönüş hayali yaratmıştır.

         Kayıp altın çağa dönüş hayali faşist sanal ve mimaride yaygın olarak kullanılan arkaik imge ve biçimlerin temelidir. Faşizm yeni bir sanat üslubu yaratmamıştır. Aslında hiçbir rejim tek bir sanatsal üslup kullanmamıştır. Faşizm varolan sanat biçimlerini yeni konu­lara uyarlamış veya politik görünmelerini sağlayacak bağlamlara yerleştirmiştir. Tasfiyeler ve denetimlerle düzenlenen devlet des­tekli sergilerde, halk kurullarında ve hükümetin yayınladığı sanat dergilerinde desteklenen resmi sanat kriterleri farklılık göstermiştir.

         Faşizmde bedenin yorumlanışı en üst aşamada bedenin devlet için bir model olduğu bir metaforla desteklenmiştir. Bedenin organları gibi devletin bölümleri de uyum içinde_fakat eşit olmayan bir şekilde çalışmalıdır. Başın kol ve bacaklar üzerinde egemen olması gibi hükümet de insanlar üzerinde egemendir. Yine de hükümet ile halk birine organik olarak bağlıdır ve devlet ulusla böyle kaynaşmaktadır.  Devletin varlığı iç hastalıklardan temizlenmiş ve bu hastalıklara karşı bağışıklık kazanmış olduğundan saftır. Organik bütünlük kavramı Batı siyasi düşüncesinde yüzyıllardır yer almasına rağmen faşizm için özel bir önem taşımıştır. Faşist sanatta, insan bedeninin her temsilinde amaç, bu metaforun önemini vurgulamak olmuştur. Beden gücü, dinçliği, saldırganlığı ve çevikliği Albert Janesch resimlerinde faşist devletin tasarlanmış özelliklerini yansıtacak şekilde kullanılmıştır.

         III. Bölümde ise Komünist Devletlerde Propaganda konusu ele alınır. Öncelikle Komünizmin, teorik olarak devrimi toplumsal gerçekliğin dönüşmesiyle bilincinde dönüştüğü sürekli bir oluşum olarak tanımlanmaktadır.

         Komünist yönetimlerin toplumsal değişimi bir sansür ve yanılsama perdesinin arkasından sunmuş ve günlük yaşam ile gerçekliğin resmi sunumu bazılarının hayali olarak tanımladığı bir durum yaratmışlardır. Devlet komünizminin sanattaki temel ifade biçiminin 1934 yılında Stalin tarafından Sovyetlerin resmi estetik anlayışı olarak tanımlanan ve daha sonra diğer sosyalist devletler tarafından dünyaya yayılan toplumcu gerçekçilik olduğu ifade edilmiştir.

         Stalin’in 1920’lerin sonundan itibaren başlayan parti yönetiminin özelliklerinden bir olan toplumcu gerçekçiliğin 1934 yılında sanatçılara zorla dayatılmasının Sovyet devletinin sanat üzerindeki etkisini arttırtan bir etken olduğu vurgulanır.

         Lenin’i gösteren birçok tablonun onu çalışıp yazarken göstermesinin nedeni olarak, onun Marksizmi yorumlayan bir ideolog olarak öne çıkarılması isteği öne çıkmaktadır. Ekim devrimi’nin üçüncü yıl dönümünde propaganda adına önemli bir olay gerçekleşir. Kızıl Ordu ve Kızıl tiyatro guruplarında yer alan binlerce kişinin Kış Sarayı’nı ele geçirişi canlandırılmıştır.

         Komünist devletler için vazgeçilmez olan politik lider anıtlarının amacının vatandaşlara tepeden bakan, devletin gücünün ve denetiminin her yerde olduğunu hatırlatan ürkütücü yapıtlar oldukları söylenmektedir.

         Komünist parti tarafından tanımlanmış sosyalizm anlayışına göre, toplumcu gerçekçilik kuramı, bu tarihsel ilerlemeyi tanımlama, yönünü tayin etme ve dolayısıyla gerçekliğin doğru aktarımını belirleme gücünün yalnızca komünist parti’ye ait olduğu konusunda ısrar etmiş olduğuna değinilir.

         Sovyet toplumunda sporun fonksiyonları Nazi Almanya’sındakilere bezer olduğu söylenerek, Nazilerde bedensel güzelliğin üstün ırkı ifade ettiği, Sovyetler de ise sporcunun bedensel mükemmelliği ve güzelliği üzerinde daha az durulmuş olduğu söylenmektedir.

         IV. Bölüm Savaş ve Propaganda başlığını taşımaktadır. Savaş süresince yapılan propagandanın halkın anormal savaş koşullarına uyum sağlaması ve etik ölçütleri ile önceliklerinin savaşın gerekliliklerine uyarlaması amacını taşıdığı söylenir. Bu yüzden askere toplama afişleri sıklıkla reklamlara veya film afişlerine benzer şekilde tasarlanmış ve propaganda filmlerinde western ve suç filmlerinin formülleri kullanılmıştır. Sinema oyucuları, şarkıcılar, sporcu kişilikler ve çizgi film kahramanları sayesinde savaş girişiminin resmi mesajlarının yayılmasını sağlamaya çalışmışlardır.

         Bu süreçte, resim, heykel ve tiyatro gibi geleneksel sanat türlerinin rollerinin de genellikle marjinal olduğu belirtilmiştir.

         Savaşa katılan ulusalar, dünya sorunlarını özellikle kendi yurtsever bakış açılarıyla anlattıkları haber filmlerinin üretimini hızla arttırmıştır. Sosyal mühendislik projelerinin günlük yaşamın bir parçası haline geldiği, Nazi Almanyası, Faşist İtalya ve Sovyetler Birliği’ndeki tek parti yönetimlerinin geliştirdiği tekniklerin demokratik ülkelerdeki propagandacılar tarafından hemen kullanılmaya başlanmış olduğu söylenir.

         Özellikle askere çağırma afişleri çok önemli ve dikkat çekici bir şekilde kurgulanmışlardır. Bu bağlamda “Ülkenin sana ihtiyacı var” sloganı halkın çoğu için çarpıcı ve alışılmadık bir düşünce sergilemiştir. Lord Kitvhener’in görünmeyen bir yüze doğrudan seslenmesi, kaçılması mümkün olmayan gözleri ve izleyiciye yönelen işaret parmağı birey ve devlet arasında birdenbire güçlenen bağa işaret etmektedir.

         Asker toplama amacı taşıyan imgelerin çoğunda ulusun korunması ile ailenin korunması düşünceleri birleştirilmiştir. Bu bütünleştirme yoluyla ulusal ve kişisel bağlılıklardaki herhangi bir çatışma hem ulus hem de aileye yönelik sorumlulukları reddetmek olarak görülmüştür.

         Düşman nüfuslar da propaganda izleyicileri olarak hedef alınmıştır. Bu amaçla radyo yayınları yanıltıcı ve zayıflatıcı bilgilerin savunma hatlarını ve ulusal sınırları geçmesinin bir aracı olarak kullanılmıştır.

         Sinemadan sonra en etkin kullanılmaya başlayan araç ise televizyon olmuştur. Televizyon ve savaşın ilk tehlikeli birlikteliği Amerikan izleyicisine ilk olarak 1960’ların sonlarında Vietnam savaşı’yla nakledilmiş olduğu belirtilir. Haber kameralarına savaş alanlarında, ülke içinde ise, savaşın neden olduğu önemli sosyal krizlerin kanıtları olan gösteri ve ayaklanma meydanlarına rahatça girme izni verilmiştir.

         Körfez savaşı’nda karşılıklı ateş 1996 yılında aniden başladığında Başkan George Bush savaşı 160 milyon Amerikalı ile birlikte televizyondan canlı izlemiştir.  Bu görüntülerin Amerikan televizyon tarihindeki en yüksek izlenme oranına sahip olduğu söylenmektedir. Haftalar boyunca gece gündüz süren bombalamalarda atılan patlayıcıların esas miktarı ile hedefler üzerindeki etkileri açıklanmaz ve tasavvur edilmezken, dikkatle seçilerek kurgulanmış kan içermeyen görüntüler televizyon izleyicilerinin hayal gücünü hızla ele geçirmiş olduğu vurgulanır.

         Savaş anıtlarıın ayrıca propaganda ve alternatif tepkisellikler adına kullanılabildikleri belirtilir. Vietnam Gazileri Anıtı ulusal kimliğin sembolü olarak inşa edilen geleneksel anıtların açıkça ifade ettiği didaktik monoloğa muhalif bir alternatiftir. Siyasi kamusal anıt geleneğindeki azalma “kamu” ve “halk” kavramlarının tek bir kategori olarak düşünülmesinin sona ermesinden kaynaklanmaktadır.

         Son bölüm olan V. Bölüm Muhalif Sanat: Vietnam’dan AIDS’e başlığını taşımaktadır.

         Sanatçı Latham’ın 1967 Mayısında Clement Greenberg’in makalelerinin toplandığı, Art and Culture adlı kitabının okul kütüphanesinde bulunan kopyasına zarar verdiği için Londra’daki okulundaki görevinden çıkartıldığı belirtilir. O sıralarda Amerika’daki en önemli modernist eleştirmen olduğuna vurgu yapılır.

         Biçimcilik 1960’lar boyunca büyük modernist müzelerde ve sanat piyasasında egemen olmuştur. Biçimcilik karşıtları, modern müze ve galerilerdeki “beyaz kutu” denilen alanlarda örneklenen soğuk kuru pürist soyutlamalara benzetmiştir. Soyut sanat değerlerini küçümseyen Latham’ın saf olma ve olmama durumunun özelliklerini keşfetmek için Grenberg’in kitabını sözde bilimsel, ayrıntılı bir deney yaparak parçalamış olduğuna değinilir.

         Latham’ın eyleminin açık bir politik mesaj içermemesine rağmen, ABD’nin Vietnam’a müdahalesi sırasında radikalleşen sanatçıların uyguladığı yeni yöntemlerin bir örneğidir. Kavramsal sanat ve performans sanatına dayanan bu yeni yöntemler sanatın politik mücadele karşısında tarafsız kalma düşüncesini reddetmiş, sanat ve politikanın bildik söylemlerinden kaçınan eylemler yaratmıştır. Örneğin, 1970 yılında Terry Fox Berkeley Üniversitesi Sanat Müzesi önündeki büyük bir çiçek tarhını Vietnam’da kullanılan alev makinelerine benzer bir aletle yakmıştır.

         “Savaşı Yurda Getirmek” Uzakdoğu’daki militarist emperyalizmi kendi ülkelerinde ırkçılık, cinsiyetçilik ve ekonomik sömürgeciliğin genişlemesi olarak gören politikacıların yaygın sloganı olarak kabul edilmiştir. 1960’lar her türlü kuramsal bilginin sorgulandığı bir dönemdir. Bu dönemde alternatif sanat çalışmaları ile postmodernist bir anlayış çerçevesinde ürünler ortaya konmuştur.

         Modern sanat müzesine yönelik eleştiri bombardımanı sanatçı Eva Cockcroft’un Art Forum’da yayımladığı, müzenin üst düzey yöneticileriyle CIA arasındaki bağlantıları ortaya çıkaran “soyut sanat, soğuk savaşın silahı” adlı makalesiyle başlamış olduğu söylenir.

         1970 yılında, “siyah sanatın özgürleşmesi için toplanan kadın sanatçılar ve öğrenciler” topluluğu kurulmuştur. 1963 ve 1967 yılları arasında bir dizi resimde Vatandaşlık Hakları hareketi ve Siyah Güç’ün yükselişi ile birlikte militan ayrılıkçıların kanuni bütünleşme amacıyla gerçekleştirdikleri mücadelenin yarattığı değişimin çatışmalarını ve ateşkeslerini resmetmiştir.

         Bayrak Kanıyor adlı çalışmasının Ringgold’un basit bir imgeyi rahatsız edici bir belirsizlik içerisinde sunabilme başarısını gösterdiği ifade edilmektedir. Düz ve sade renklerin kullanıldığı yüzey, bayrağın ardında kol kola girerek beceriksizce poz veren beyaz bir çift ile siyah bir adamın yüzlerindeki anlamsız ve boş ifadeleri ile uyuşmaktadır.

         Paris 68 alt başlığı içerisinde ise, öğrenci hareketleri ile gelişen siyasal ve toplumsal olayların sanat ve propaganda açısından hangi aşamalarda gösterildiği belirtilir.

         1968 Mayıs olaylarının Avrupa’nın diğer önemli şehirlere sıçramış olmasının nedenlerine değinilmiştir. Protestocuların nedenleri birbirinden tamamen farklı yerel, ulusal ve uluslararası sorunlardır. Harekete katılan öğrenciler aşırı kalabalık, bütçesi yetersiz, etrafı çitlerle çevrilmiş okulların eğitim sistemlerinin değişmesini talep etmişlerdir. Eylemlerini Küba’da Guevera, Vietnam’da Ho Şi Minh ve Çin’de Mao gibi birbirinden farklı ideolojik konumları olan devrimci kahramanların devrimleriyle birleştirmişlerdir.

         Daha sonra estetik anlamada Tiyatro da Brecht ve sinema da Godard’ın ortaya koyduğu sanatsal arayışlar örneklendirilir. Devamında sinemanın politik bir araç olarak değerlendirildiği Latin Amerika sinemalarından örnekler sunulur.

         1960’larda bir patlama olarak gerçekleşen Feminizm akımının sanat alanına özellikle politik bir imge olarak nasıl yansıdığı ele alınır.

         Son olarak 1990’lar ile beraber değişen sosyo-kültürel yapı ve bunun sanatsal ürünlere olan yansımaları ve sert politik meselelerden çok sivil sorunların daha kapsayıcı olduğu konuların ele alınışı incelenir.

         Sanat ve Propaganda adlı yapıt, sanat ve politika arasında oluşan yakınlaşma noktalarının tarihsel sürecini vermenin yanında sanat-propaganda ilişkisini sorgulayarak politik imgeleri inceleme altına alır.

Toby Clark, Sanat ve Propaganda, çev: Esin Hoşsucu, Ayrıntı Yayınları, 2011, 224 sayfa

Serkan Fırtına

serkanfirtita35@gmail.com

Yazarın diğer yazıları için bakınız.

Yazar, Anne ve Anarşist Feminist: Ursula K. Le Guin

“ÜTOPYALAR İMKÂNSIZDIR AMA YAZABİLİRİZ”

18. ve 19. yüzyıllarda politika, edebiyat, felsefe gibi alanlarda etkinlik gösteren kadınların kaleme aldığı ütopik, yarı sanrısal, fantastik kurmacalarla ilk tohumları atılan feminist ütopya yazını, özellikle 1970’lerden sonra zenginleşmeye, çeşitlenmeye başladı. Bilim kurgu, fantezi, ütopya ve distopya türünde eserler veren kadın yazarların kimi liberal, kimi radikal, kimi anarko feminizm içinden çıktı. Farklı feminizmleri savunan Charlotte Perkins Gilman, Karen Blixen, Rita Mae Brown, Margaret Atwood, Emma Tennant, Willa Cather,  Zoe Fairbairns, Rokeya Sakhawat Hossain, Doris Lessing, Marge Piercy, Fay Weldon, Christa Wolf ve Ursula K. Le Guin gibi pek çok yazarın ortak noktası, dildeki eril egemenliği sorgulayarak kimi sözcükleri kaldırıp yeni kavramları karşılayacak yeni sözcükler, imgeler, zamirler, metaforlar kullanmalarıdır. Kadın ütopyaları, kadını bağımlı hale getiren en önemli ideolojik araçlardan birinin dil olduğu görüşünden yola çıkarak, erkek egemen sembolik düzenden kurtulmanın yolunu, dil dışı alana çıkmak ya da dil kalıplarını kırmakta bulur. Bu nedenle, Batılı, beyaz, eril ütopyaların ötesinde bir düşünce sistemi, dünya görüşü ve dil yaratmaya çalışır.

Tümüyle kadınlardan oluşan bir yurdu tasavvur eden anaerkil ütopyalar, toplumsal cinsiyet kavramını altüst ederek cinsellik algısına yeni perspektifler getiren romanlar, kızkardeşlik ve lezbiyenlik temaları, ana tanrıça miti, ucubeleşen kadın, makineleşen beden, ekolojik yıkım, teknolojik ve nükleer tehlikeler, yeni bir evren tahayyülüne dair bilimkurgusal alternatifler, 18. yüzyıldan günümüze feminist yazarların ürettikleri eserlerin temel görünümleri, meseleleridir. Cinsellik, çiftcinsiyet ve toplumsal cinsiyetin yargılanması, kadın ütopyalarında yer tutan başat kavramlardır. Cinsellik, ütopyalarda, toplumsal baskıyı ve ortasınıf ahlâkını eleştirmek için kullanılır; distopyalarda ise ya devlet ya toplum tarafından tamamen denetlenir ya da serbest bırakılır. Kadın ütopyaları cinslerarası eşitliğe önem vermeleri, heteroseksüel dayatmaya ve cinsiyet faşizmine karşı duruşlarıyla erkekler tarafından yazılmış ütopyalardan ayrılır. Bu ütopyaların en belirgin teması, androjenidir. Kadın ve erkeğin tek bedende birleşmesi, akıl ve maddenin, kültür ve doğanın birleşmesi anlamına da gelir. İkiliği reddeden bir sentez, bir tümlenme arzusudur bu.

Kadınların ütopyalarında iktidara, mülkiyete, kurumsallaşmaya yer yoktur. Totalitarizmin, kolonyalizmin, militarizmin, maşizmin, olmadığı bir “yer” tasavvuru; Deleuze ve Guattari’nin belirttiği gibi, hem bir dostlar ülkesi, hem de bir direniş oluşumudur.

“Ütopyalar imkânsızdır ama yazabiliriz” diyen fantastik edebiyat ve bilimkurgu ustası

Ursula K. Le Guin, kapitalist bir toplumda, yazan, doğuran, anne olan, kendini anarşist feminist olarak tanımlayan bir kadın. Adaletsizlik ve eşitsizliğe öfkeli, ayrımlara, ikiliklere karşı hiç durmadan yazıyor, mücadele ediyor. Savaş, emperyalizm, hegemonya, felaketler, cinsellik, toplumsal cinsiyet, kadın düşmanlığı üzerine düşüncelerini bir araya getirecek yeni sözcükler, dizgeler arayan Le Guin, her anarşist feminist gibi ortak bir konular kümesiyle ilgili: Kişinin kendi bedeni üzerindeki egemenliği, çekirdek aileye ve heteroseksüelliğe alternatifler, ebeveynleri ve çocukları özgürleştirecek yeni yöntemler, ekolojik mücadele, ekonomik özgür irade, mülkiyet, bağımsızlık…

Le Guin’in yetmişlerin ortalarına kadar bilimkurgu ve fantastik türde yazdığı romanlar, kahramanca serüvenler, yüksek teknolojili gelecekler, iktidar dehlizlerindeki erkekler hakkındadır… Erkekler başkahramandır, kadınlar ise ikincil rollerde. Annesinin kadınları neden yazmadığı sorusu üzerine, metinlerinin merkezindeki eril hâkimiyeti görerek ihtiyacının, feminist edebiyat kuramı, eleştirisi ve pratiğinin ona verecekleri olduğunu fark eder; bir kadın olarak dilini, erkeklerin oluşturduğu güce yönelik, güç ile ilgili sözcüklerle kuramayacaktır:

“Kadınlar, kadın olarak kaldıkları sürece, erkek egemen düşüncesiyle oluşturulmuş bir toplumda, insanın insanoğlu diye adlandırdığı, tanrının erkeklerin diliyle konuştuğu, tek gidilebilecek yönün ileri, daima ileri olduğu toplumdan, zaten büyük ölçüde dışlanmış durumdalar. Bu onların ülkesi, biz kendimizinkine bakalım.”

En Uzak Sahil ile Tehanu arasında geçen on yedi sene içinde feminizmi ve feminist eleştiriyi yeniden keşfeden Le Guin’in Yerdeniz Üçlemesi‘nin son kitabı En Uzak Sahil’i yazarken öğrendiği şeylerden en önemlisi, “fahri ya da sahte bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmak” olur. Bir kadının bakış açısından Yerdeniz, bir erkeğin bakış açısından göründüğünden çok farklı görünmektedir çünkü. Kendi mükemmel toplumunu yaratarak onu dışarıdakilerden korumaya çalışan geleneksel ütopyaya karşı yazılan Mülksüzler’de anarşist bir toplumla ataerkil bir toplum arasındaki fark ile ötekileştirme söylemini açığa çıkarır. Herhangi bir denetime, evlilik gibi kurumsal bir zorunluluğa maruz kalmadan, kendi cinsleriyle ya da karşıt cinsle ilişki kurabilmektedir Anarresliler. Ancak eşcinsel bir ilişki değildir bu; cinsiyet rollerine yeni bir perspektiften bakmaz. Mülksüzler’in feminizm ve toplumsal cinsiyet açısından bir başka handikapı da, kadınların anne olma arzusu ve bu yolla bebekleri üzerinde mülkiyet kurma istençleridir.  Halkı, dönemsel olarak erkek ya da dişi özellikler gösteren androjenlerden oluşan bir gezegeni anlattığı Karanlığın Sol Eli ise cinsiyetin ortadan kaldırıldığı bir ütopyadır.

Ataerkil toplumun sunduğu dilden kendini kurtararak, dilin öznesi olma imkânını arayan Le Guin, kadınlar için son derece çetrefil hale getirilen bu süreçte bir kadının her şeye rağmen “ben” diyebileceğini gösterir. Vergilius’un Aeneas Destanı’nda tümüyle erkek gözünden ve suskun imgesiyle anılan Latium kralının kızı Lavinia’ya hak ettiği sesi Lavinia adlı romanında geri verir. Savaşın doğasını ve erkek-egemen toplumu sorgulayan, insanı insan, toplumu toplum yapan değerleri irdeleyen, kurguyla gerçeklik arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran bu büyülü romanda, büyük bir destanda küçücük rolü olan güçlü bir kadının gerçek hikâyesi, hayalleri, arzuları anlatılır:

“Varlığım yüzyıllar boyu sürecekse eğer, en azından bir kerecik ortaya çıkıp konuşmam gerekir. Şairim bana hiç söz hakkı tanımadı. Sözü ondan almak zorunda kaldım. Bana uzun ama küçük bir hayat verdi. Yere ihtiyacım var, havaya ihtiyacım var.”

İsimlendirmeyi büyü, kelimeleri kudret olarak gören Le Guin, kadınlara edebiyat üzerindeki maço-bürokrat denetimden kaçmak için kasıtlı olarak canlı sese, uçucu, yıkıcı gösteriye yüzlerini dönmelerini önerir. Eril şiirin nihai olarak kadınların yokluğuna, kadın ve doğanın nesneleştirilmesine dayandığını düşünen yazarın, tarih boyunca doğaya ve kadına uygulanan tahakküm ve hâkimiyet biçimleri arasında paralellikler olduğunu gösteren romanlarında, kadının vahşi doğayla birlikteliği ön plandadır hep:

“Bir kadın olarak yaşadığım yer kimi erkeklere göre vahşi doğa. Oysa orası benim evim.”

Le Guin’in vurguladığı gibi, vahşi doğa, bizim koşullarımızda değil, kendi koşulları çerçevesinde ziyaret edilmesi gereken bir yerdir; orada ziyaretçi dönüştüren değil, dönüşendir.

Hande Öğüt

handeogut@gmail.com

Yazarımızın öteki incelemeleri için tıklayınız.

Oğuz Atay - Demiryolu Hikâyecileri

Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yan yana üç kulübemiz vardı. Ben, genç Yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve sucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk. Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru. Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak, kapamak… Bütün işler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık bedava hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu zaman, kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün de hikaye yazdığımız düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı ortadaydı. Evet, öğleden sonraları uyuyorduk; ama genellikle akşamüzeri ilham geliyordu ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu ‘yakamızı bırakmıyordu’ sözüyle alay ediyordu istasyonun şefi; biz de böyle anlarda, onun tek başına çalıştığını, her işe tek başına yetişemeyeceğini unutarak şiddetle eleştiriyorduk onu: İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar zahmet edemez miydi ekspresin geldiği sıralar? Aynı işyerinde çalışan memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek daktiloda temize çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için daktilo yazarken ilk sırayı bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat ben sıramı genellikle genç Yahudi’ye veriyordum. Bu zayıf ve hastalıklı genç Yahudi’yi çok seviyordum.

Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık: kulübelerimiz de istasyon binası için ayrılan alana kurulmuştu, üstelik hepsi bir örnekti ve istasyon binası ile aynı mimari özellikleri taşıyordu. İstasyon şefi gülerek, “memur hikayeciler” diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez tartışma başlıyordu: Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu istasyon şefi bize. Aslında ben memur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalıklı bir durumda olmalıydık. Ne var ki ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken ‘ayrıcalıklı bir durumda’ olduğumuz söylenemezdi. Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malımızı satmak için. Tabii genç Yahudi’nin pek sesi çıkmıyordu; genç kadın da yiyecek satıcılarıyla perona inen yolcular arasında sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak çok malımız da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek alıcı bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mı eskiyor, onlara müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikayeler yazıyorduk ve bir iki günlük modası geçmiş hikayeleri uzattığımız zaman yolcular yüzlerini buruşturarak, ”Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?” diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı.

Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin önünde durmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını yaklaştırıyordu istasyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta üçüncü perona (bunlara ”peron” denirse) yanaşmak zorunda kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden öğrendikleri için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikada uyandığımız için, uyku sersemi çoğu kere önce yük vagonlarına çarpıyorduk telaşla. Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından gece karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer de iyi aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi: Küçük hasır sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satılmıyordu. Her yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak) açıyor, hiç olmazsa sayfalara bir göz atıyordu. Karanlık işimizi zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleri için baştan savma bir göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardı.

Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı. Ayrıca, sık sık karartma yapılıyor, istasyonun ölgün ışıkları eserlerimizi büsbütün aydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak da anlamsızlaşıyordu. Kara perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara sardığımız lambaların donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa hikayelerimizi yazmaya çalışıyorduk. Allahtan, aldıkları malı doğru dürüst incelemeden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon yolcuları vardı. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için bizim pis ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle onlara) aldırmazlardı. Ülkede taze olarak hikaye satılan tek istasyon olduğu için bizim ünümüzü de duymuşlardı. Onlara her zaman ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne var ki onların da rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir kolayını bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına birkaç kuruş vererek yolcuları bizim istasyonda uyandırmalarını sağlıyorduk.  (Ayrıca her gelişlerinde bedava birer hikaye alıyorlardı bizden. Okuduklarını pek sanmıyorum. Herhalde elden düşme satıyorlardı). Yataklı vagon yolcuları da olmasa halimiz haraptı. Bunlardan bazılarıyla ilişkiler de kurmuştuk. Acıklı durumumuzu bildikleri için, onları geçirmeğe gelen dostlarının getirdikleri pasta, kurabiye gibi yiyecekleri bize de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri çalıştığımız için çok acıkıyorduk. Hikayeleri geceleri yazıyor, geceleri temize çekiyor, geceleri satmaya çalışıyorduk. Ekspres uzaklaştıktan sonra yorgun argın istasyon binasına döner; bekleme odasında, yataklı vagon yolcularının verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen öteki satıcılar da gelirdi bizimle birlikte. Ayrancı, satamadığı ayranından ikram ederdi bize; nasıl olsa ertesi sabaha kadar ekşiyecekti ayranı. Bize biraz acıyorlardı galiba. Elmacı da -her zaman değil- bir elma soyardı bizim için. Biz onlara satamadığımız hikayelerimizi veremezdik: Hiçbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece sucuk-ekmekçi bazen hikayelerimizden –hangimizinki olursa olsun- isterdi, son kopyalardan olmak şartıyla: İnce kağıttan olduğu için sigara sarıyordu hikayelerimize.

Bazen, neşeli olduğum zamanlar, yani satışlar iyi gitmişse, yiyecek satıcılarına hikayelerimi okurdum. (Genç kadın buna karşıydı). Sucuk-ekmekçiyle elmacı daha ilk satırlarda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna kadar kalırlardı bekleme odasında. (Hikayenin sonuna doğru da uyanırlardı.) Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hoşuma giderdi. Elimden geldiği kadar hikaye kahramanlarının konuşmalarını canlandırmaya çalışırdım okurken. Sonunda sucuk-ekmekçi başını sallar, kötü günler yaşıyoruz diyerek içini çekerdi. Olur böyle şeyler derdi elmacı da: İnsan neler görüyor yaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikayeler de yazmıştım. Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.

İstasyon şefinin de yazdıklarımıza aldırdığı yoktu: fakat nedense, her hikayemizden muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir dolapta saklardı: Yönetmelikler böyle gerekiyormuş. Demiryolları idaresinin toprakları içinde yazıldıkları için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim durumumuz. Kanun maddelerinden söz edilince ben elimde olmayarak kızardım.

Bizim durumumuzu düzeltecek, bize de istasyon toprakları içinde şerefli bir yer verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalarıyla bir tutan anlayışa her zaman karşıydım. Gene uzun bir tartışma başlardı: İstasyon şefi dolaplardan kara kaplı kitaplar indirir, yiyecek satıcıları hakkında Sağlığı Koruma Yasalarının uygulandığını ileri sürerdi.

Bence durum gittikçe kötüleşiyordu. Genç Yahudi gittikçe zayıflıyordu.

Bence gizli bir hastalığı vardı. Onu tedavi ettirecek paramız yoktu. Demiryolları hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kızıyordum istasyon şefine: Bizi 248. maddenin kapsamına sokarak elimizden hikayeleri neredeyse zorla almasını biliyordu. Daha kestirme bir ulaşımı sağlamak için bizim istasyona uğramayan bir demiryolu yapılacağı söylentileri de dolaşıyordu. Artık sadece posta trenleri uğrayacaktı buraya.

Üzüntüler içindeydim, üstelik âşık olmuştum. Elbette, üçüncü kulübede oturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan bir yataklı vagon memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı. Seyyar satıcıların yataklı vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri ortalığa saçılmıştı. Onu teselli ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim. Peronda ikimizden başka kimse yoktu. Öteki satıcılar çabuk satmışlardı mallarını, hemen ayrılmışlardı istasyondan; son zamanlarda onlarla aramız iyi değildi: Yataklı vagonlara kapalı şişelerde, Sağlığı Koruma Yasalarına uygun olarak hazırlanmış gazoz, saydam kâğıtlara sarılmış sucuk-ekmek filan satmak istiyorlardı. Yataklı vagon memurunu da ayarlamışlardı. Yarabbi, her gün neden yeni sıkıntılar çıkıyordu? Bu doymak bilmeyen yataklı vagon yolcuları da, yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardı-gece yarısından sonra gene acıkıyorlardı. Allahtan geçici bir tüzük maddesi bulmuştuk ve henüz yataklı vagona yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı bu yüzden. Bu münasebetsiz yasa da bir ay sonra yürürlükten kalkıyordu. İkimiz -genç kadınla ben- gece soğuğunda titreyerek birbirimize sarılmıştık. Bizi bu kasabaya hangi rüzgâr atmıştı? Ne kötü şartlar altında çalışıyorduk. Yiyecek satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan sanatımızı doğru dürüst yapamıyorduk. Her şeyden önce doğru dürüst kitabımız bile yoktu. Kitap almak için büyük şehre gidecek tren paramız bile yoktu. Bu şartlar altında bizden ne beklenebilirdi? Düşündükçe durumumuzun ümitsizliğini ve garipliğini daha iyi anlıyordum: Aslında istasyon binasının yanında bize kutu gibi odalar vermekle demiryolları idaresi hiç de bizim yararımıza çalışmamıştı. Gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden sürekli uyuyamıyorduk. Yazdıklarımızın da değeri bilinmiyordu. Geçen gecelerden birinde genç ve düzgün yüzlü bir yataklı vagon yolcusu, kendisine daha önce sattığımız hikayelerin bir kısmını tanınmış bir eleştirmene gösterdiğini ve bu ünlü yazarın da hikayeleri çok basmakalıp ve modası geçmiş bulduğunu söylemişti. Yağmur çiseliyordu, sepetteki hikayelerin dış sayfaları ıslanıyordu. Sonbahardı. İnce ve her tarafı sökülmüş kazağımın içinde titriyordum. Bu şartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genç yataklı vagon yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri, paranızı da alın demiştim. Aslında yalan söylüyordum: Cebimde meteliğim yoktu.

Bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Çevremin farkında değildim. Tren uzaklaşmıştı. Birden kollarımın arasında genç kadını gördüm. Bana sokulmuş, başını göğsüme dayamıştı. Onu öptüm. Hikaye sepetlerimizi koluma taktım, uzaktan ışıkları görünen istasyonumuza doğru yürüdüm. O gece genç kadınla ümitsizliğin ve yalnızlığın verdiği karışık duygular içinde konuştuk. Şimdi bu satırları yazarken, öteki satıcıların, asık suratlı istasyon şefinin ve rayların arasında sıkışıp kalmış kulübemde yazmış olduğum bir günlük hikayelerimin ucuz duyarlılığına kapılmış olmaktan korkuyorum. Evet genç kadını seviyordum, sık sık onun kulübesine giderken Yahudi’nin evinin önünden geçmek zorunda kalıyordum ve bu durumdan sıkılıyordum. Genç Yahudi’nin de hastalığı ilerlemişti. Artık her gece, eskisi gibi hikaye satmaya çıkamıyordu; hikayelerinin sayısı da gittikçe azalıyordu. Son günlerde onun hikayelerini de ben yazmaya başlamıştım. O kadar halsizdi ki bu yardıma bile itiraz edemiyordu. Kendini iyi hissettiği zamanlar masanın başına geçiyor çok kısa hikayeler yazıyordu. İstasyon şefi bunları az buluyor ve şimdi hatırlayamadığım bir yönetmelik maddesine göre, kulübelerimizin kirasını çıkarmamız için daha çok yazmamız gerektiğini ileri sürüyordu. Yazdığımız konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu.

Ben o sıralarda aşk hikayeleri yazmaya başlamıştım. İstasyon şefi, dedikodulara yol açacağını ileri sürerek bunlara da engel olmak istedi. Onun bütün hareketlerine boyun eğiyorduk. Buradan atılırsak, böyle içinde yazma kulübeleri olan başka bir tren istasyonu nereden bulacaktık? Sevgilim, istasyon şefinin yemeklerini pişirip söküklerini dikiyordu, mesele çıkmasın diye. İstasyon şefi bizi küçümsüyordu, yanılmıyorsam aslında her zaman küçümsemişti. Şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri sürerek sadece bu konuda hikaye yazmamızı istiyordu. Kendisini örnek veriyordu: Hiç istasyon şefi demiryollarının dışında iş yapıyor muydu? Ona boş yere her gün demiryolları ile ilgili konular bulmanın zorluğunu anlatmaya çalıştım. Aslında bizim bu işe yanaşmayacağımızı biliyordu. Güç şartlar altında sürdürmeye çalıştığımız yaşayışımızda yeni bir endişe kaynağı yaratmak için üst makamlara aleyhimizde raporlar yazacağını söyleyerek bizi tehdit ediyordu. Öteki satıcılarla da bozuşmuştuk. Ülkenin bu ıssız köşesinde birkaç kişiden ibaret küçük topluluğumuzda huzur içinde yaşamayı beceremiyorduk.

İçimin yorulduğunu hissediyordum. Her gece yarısı yarım kalan uykular, tren düdükleri, anlayışsız ve cahil ya da rahat ve kendini beğenmiş bir müşteri kalabalığına yeni hikayeler bulma zorunluluğu, hastalığı gittikçe ağırlaşan genç Yahudi ve gittikçe huysuzlaşan istasyon şefimiz. Hangi tarafa yetişeceğimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da hikayelerine yardım etmek zorundaydım.

Düşüncemin bulandığını seziyordum. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerim gittikçe zayıflıyordu. Günlerin nasıl geçtiğini izleyemiyordum artık. Hikayelerim için güncel olaylar bulmakta, insanları ve maceraları birbirine bağlamakta eski becerim kalmamıştı. Önemli olayları bile öğrenemiyordum çoğu zaman. Evet bazı olayları biliyordum. Savaş bitmişti. Cephelerden akın akın dönen askerler geçiyordu trenler dolusu. Onlardan kırık dökük bilgiler toplayarak savaş hikayeleri yazdım bir süre. Bu arada bir çok şeyi hatırlayamıyordum. Savaş bizim ülkemizde mi geçmişti? Yoksa uzak çöllerde mi savaşılmıştı? Topraklarımız genişlemiş miydi, daralmış mıydı? Genç Yahudi bitkin gülümsemesiyle karşılık veriyordu bana: Bizim istasyon hep aynı yerde kaldığına göre, bunların önemi var mıydı? Top sesleri duymadığımıza göre, savaş hiçbir zaman bizim istasyona yaklaşmamıştı.

Sonra, hikayelerime asık suratla göz gezdiren yataklı vagon yolcularının yüzlerinden savaş biteli çok olduğunu anladım. Bir yolcu da şehir isimlerinde önemli yanlışlıklar yapmaya başladığımı söyledi bir gün. Yöneticilerimizin adlarını da birbirine karıştırıyor ya da unutuyordum. Öyle ya yıllardır insan adlarını hiç yüksek sesle söylememiştim. İstasyon topluluğumuzda yıllardır birbirimize seslenmiyorduk. Böyle bir gereği hiç duymamıştık. İstasyonun adı bile, sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı için silinip gitmişti, unutulmuştu. Gereğinde kelimeleri aramak için bir sözlüğümüz bile yoktu. Her gün yazmak zorunda olduğum hikayelerin dışında kalan kelimeleri hatırladığımdan da kuşkuluydum. Yiyecek satıcılarıyla konuşmuyorduk. İstasyon şefi de aksiliğini artık yalnızca hareketleriyle ifade eder olmuştu. Genç Yahudi artık konuşamayacak kadar hastaydı. İstediklerini başıyla işaret ederek belirtiyordu. Genç kadınla sessizce konuşuyorduk. Bu duruma kısa sürede alıştım.

Aslında geçen sürelerin kısalığı hakkında kesin bir yargıya varamıyordum. Alışmaktan başka çarem yoktu bu duruma. Artık çok genç değildim. Hikaye yazmaktan başka bir iş de bilmiyordum. Artık büyük şehre gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdım. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerimiz de gittikçe kendiliğinden azalıyordu. Gazetelerin pahalanması ve artık trenden başka araçlarla taşınması yüzünden önce güncel olaylarla ilişiğimizi kestik. Sonra yeni demiryolu hattı açıldı ve ekspres haftada bir gün uğramaya başladı. Bu benim de işime geliyordu. Artık bir çırpıda biten ve beni telaşla peşinden koşturan kısa hikayeler yazmak istemiyordum.

Bütün gün odamdan çıkmadan yazıyordum. Yalnız bitişikteki kunduracının gürültüsü aklımı karıştırıyordu. Çünkü artık genç Yahudi yoktu; bir süre önce ölmüştü. Aslında ben yanıma genç kadının taşınmasını istiyordum. Ne var ki istasyon şefi, ben daha bu isteğimi belirtmeye fırsat bile bulamadan bir gün -bir süre önce- kunduracıyla göründü. Adam da hemen yerleşti. Bu dağ başında onun da işi bizimkinden iyi sayılmazdı. Kunduracıya genç kadının kulübesine geçmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Bu düşüncem de sanırım çok uzun sürmüştü. Çünkü bir gün onun kulübesine gittiğim zaman, yani ona bu teklifimi bildirmek için… Neyse biraz aklım karıştı. Fakat şöyle olmuştu: Yani genç kadın bir süre önce gitmişti. Evet, kulübesi boştu. Benim uzun hikayelerimden birini yeni bitirdiğim ve uyuyakaldığım bir gece, trene binip gitmişti. O günlerde kafam daha da karışıktı. Bu uzun hikayelerim nedense hiç satmıyordu. Ben de haftada bir satış yaptığım için galiba biraz fazla istiyordum. Hikayelerin de açık ve seçik olduğu söylenemezdi. Günlerimi yarı aç yarı tok geçiriyordum. Bir gün -yani bir süre sonra- bir yolcu daha önce -bir süre önce- kendisine satmış olduğum hikaye hakkında ağır eleştirilerde bulundu. Sayfa numaraları da karışıktı. Ben de ona bir haftadır aç olduğumu söyledim. Hayır söylemedim. Bunu başka bir yolcuya –bir süre sonra- söyledim. Bir süre önceki yolcuya her şeyi bilerek yaptığımı anlatmaya çalıştım. Birçok şeyi unutuyordum. Fakat eleştiriler konusunda hassastım. Böyle zamanlarda, bir de çok endişelendiğim zamanlarda eski canlılığımı buluyordum. Sonra kaybediyordum -bir süre sonra. İstasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı söylediği zamanlar endişeleniyordum mesela. Oysa, pek alıcı bulamamakla birlikte, daha iyi hikayeler yazdığımı sanıyordum. Kundura tamircisi de dünyada olup bitenler hakkında bir şeyler anlatıyordu. Bunların neler olduğunu şimdi tam olarak hatırladığımı sanmıyorum. Fakat karışık ve akıl erdiremediğim bir dünyayı anlatıyordu tamirci. Ona okumaya çalıştığım hikayelerimi de dinlemiyordu. Oysa ben onların gittikçe ifade edilmesi güç bir açıdan gittikçe daha büyük değer taşıdığını seziyordum. Bunu tamirciye anlatamıyordum. Çünkü gitmişti, beni yalnız bırakmıştı. Son konuşmamızdan sonra -bir süre sonra tabii- istasyondan ayrılmıştı.

Bu, son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti. Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hepsini yazmış olmayabilirim. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, gece yarısı uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genç kadının sepetine, ya da şimdi ölmüş bulunan genç Yahudi’nin sepetine- özenle yerleştiriyorum, demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şefini nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum –çünkü yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar.

Korkuyorum, çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre daha bile süremez. Bakkaldan utandığım için soramadım, bir zamanlar -bir süre önce- aynı çekingenlik yüzünden kundura tamircisine de soramamıştım: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de sadece belirli bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak okuyucularıma -artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerede olduğumu bildirmek istiyorum.

Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?

Bu öykü, Oğuz Atay’ın İletişim Yayınları tarafından yayımlanan “Korkuyu Beklerken” adlı öykü kitabından alıntılanmıştır. 

Marvin Harris - Ana İnek

Temmuz 27, 2012 by  
Filed under İnceleme Kitapları, Deneme, Edebiyat, Kitabiyat, Sanat

          Ben her ne zaman yaşam biçimleriyle ilgili kılgısal ve dünyasal faktörlerin etkisine ilişkin tartışmalara girsem, birisi mutlaka diyecektir ki, ‘’Peki ama Hindistan’da aç köylülerin yemeyi reddettikleri o ineklere ne demeli?’’ Büyük besili bir ineğin yanıbaşında yırtık pırtık giysileri içinde açlıkla boğuşan bir çiftçi tablosu Batılı gözlemcilere güven yenileyen bir gizem duygusu verir. Bu durum bilgince söylenmiş ve herkesçe benimsenen sayısız anıştırmalara, o Doğuya özgü sırrına erilmez düşünce yapısı olan insanların nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin en köklü inancımızı doğrulamış olur. Bir ölçüde ‘’her zaman bir İngiltere olacaktır’’ sözü gibi –Hindistan’da tinsel değerlerin yaşamın kendisinden daha üstün olduğunu bilmek avutucu olmaktadır. Aynı zamana da bu bizde üzüntü yaratıyor. Bizlerden böylesine farklı insanları bir gün anlayacağımızı acaba umut edebilir miyiz? İnek hakkındaki Hindu sevgisi için işe yarar bir açıklama bulunabileceği düşüncesi Batılıları Hinduların kendisinden daha çok rahatsız ediyor. Kutsal inek –onu başkaca nasıl anabilirim?- bizim çok sevilen kutsal ineklerimizden biridir.

 

         Hindular ineklere büyük saygı duyarlar çünkü inekler canlı olan her şeyin simgesidirler. Hıristiyanlar için Tanrı’nın anası Meryem ne demekse Hindular için yaşamın anası olan inek de aynı şeydir. Bu nedenle bir Hindu için bir ineği öldürmekten daha büyük bir dinsel saygısızlık yoktur. Hatta insan yaşamının yok edilmesi, ineği öldürmenin çağrıştırdığı simgesel anlamı, o korkunç kirletme anlamını içermez.

 

         Birçok uzmana göre, ineğe tapınma Hindistan’ın açlık ve yoksulluğunun bir numaralı nedenidir. Batı eğitimi görmüş kimi tarım uzmanları, ineğin öldürülmesine karşı çıkan tabunun yüz milyon ‘’yararsız’’ hayvanı yaşamda tuttuğunu söylerler. Onların savına göre ineğe tapılması tarımın verimini azaltır çünkü o yararsız hayvanlar ne süt ne de et vermedikleri gibi bir de ürün veren topraklar ve eldeki besinler için yararlı hayvanlara ve açlık çeken insanlara rakip olurlar. Ford Foundation tarafından desteklenen 1959 tarihli bir araştırmada Hindistan’ın sığırlarının olasılıkla yarısı kadarına besin sağlama açısından yararsız gözüyle bakılabileceği sonucuna varılmıştır. Ve Pennsylvania Üniversitesi’nden bir iktisatçı 1971’de Hindistan’da otuz milyon verimsiz inek bulunduğunu bildirmiştir.

 

         Açıkça görünen şudur ki gereksinim fazlası, yararsız ve ekonomiye yük olan hayvanların sayısı çok büyüktür ve bu durum usdışı Hindu öğretilerinin doğrudan bir sonucudur. Delhi, Kalküta, Madras, Bombay ve öteki Hindistan kentlerine yolları düşen turistler ortalıkta başıboş dolaşan sığırların serbestliği karşısında şaşkına dönmüşlerdir. Hayvanlar caddeler boyunca gelişigüzel dolaşırlar, Pazar yerindeki ahırların dışında otlaklar, özel bahçelere girerler, dışkılarını hep kaldırımlar üzerine boşaltırlar ve kalabalık kavşakların orta yerinde geviş getirmek için durarak trafiği altüst ederler. Kırsal kesimde anayolların banketlerinde toplanırlar ve zamanlarının çoğunu demiryolları güzergâhı boyunca rastgele dolaşarak harcarlar.

 

         İnek sevgisi yaşamı birçok yönden etkiler. Devlet daireleri yaşlanmış inekler için bakımevleri açarlar ve buralarda hayvan sahipleri artık süt vermeyen ve gücü tükenmiş hayvanlarını ücretsiz olarak barındırırlar. Madras’ta polisler, başıboş gezen sığırlardan hastalanmış olanları toplar ve onları karakol yakınındaki küçük otlaklarda sağlıklarına kavuşuncaya kadar otlatıp gözetir. Çiftçiler ineklere ailelerinin üyeleri gözüyle bakarlar, onları yapraktan çelenkler ve püsküllerle süslerler, hastalandıklarında onlar için dua ederler ve yeni bir buzağının doğumunu kutlamak için komşularını ve rahibi çağırırlar. Hindistan’ın her yanında, Hindular duvarlarına büyük, besili, beyaz inek vücutlu, mücevherler içindeki genç güzel kadınların resimlerinden oluşan takvimler asarlar. Bu yarı kadın –yarı zebu (hörgüçlü Hint öküzü)- tanrıçaların her birinin meme başlarından süt fışkırdığını görülür.

 

         Güzel insan yüzü dışında, bu resimlerdeki inekler gerçek yaşamda görülen tipik ineğe pek az benzerler. Yılın büyük bölümünde o ineklerin kemikleri en göze çarpan özellikleridir. Her bir meme başından süt fışkırması şöyle dursun, o sıska yaratıklar tek bir buzağıyı olgunluk çağına yetiştirmeyi güçlükle başarırlar. Zebu ineğinin tipik hörgüçlü türünün verdiği bütün sütün yıllık ortalaması 250 kilonun altındadır. Sıradan Amerikan mandırasında sığırların süt verimi 2500 kilonun üzerindedir, oysa şampiyon sütçüler için verimin 10.000 kilo olması seyrek değildir. Ama bu karşılaştırma öykünün tümünü anlatmıyor. Hindistan’da zebu ineklerinin yaklaşık yarısı hiç süt vermezler –bir tek damla bile.

 

         İşin daha da kötüsü, inek sevgisi insan sevgisini özendirmez. Müslümanlar domuz etini reddettiklerini ama sığır etini yedikleri için, çok sayıda Hindu onların inek katilleri olduklarını düşünürler. Hindistan alt kıtasının Hindistan ve Pakistan olarak bölünmesinden önce, Müslümanların inekleri öldürmelerini engellemeyi amaçlayan kanlı toplu ayaklanmalar her yıl baş gösteren olaylar haline geldi. Eski inek ayaklanmalarının anıları –örneğin Bihar’da 1917’de içinde otuz kişinin öldüğü ve 170 Müslüman köyünün son çivisine varıncaya dek yağmalandığı ayaklanma- Hindistan ile Pakistan arasındaki ilişkileri bozmayı sürdürmektedir.

 

         Tarım ve hayvan yetiştirmeye ilişkin çağcıl sanayi tekniklerini iyi bilen Batılı gözlemcilere göre, inek sevgisi anlamsızdır, hatta bir intihar niteliğindedir. Verimlilik uzmanı bu yararsız hayvanların hepsini ele geçirip onları hak ettikleri bir yazgıya doğru sürmek özlemi içindedir. Ne var ki inek sevgisinin suçlanmasında birtakım tutarsızlıklar vardır. Ben kutsal inek için acaba işe yarar bir açıklama bulunabilir mi diye düşünmeye başladığımda ilginç bir hükümet raporuyla karşılaştım. Rapora göre Hindistan’da pek çok inek bulunduğu halde pek az sayıda öküz vardı. Ortalıkta bu denli çok sayıda inek bulunmasına karşın, bir öküz kıtlığı nasıl olabilirdi? Öküzler ve erkek su sığırları Hindistan’ın tarlalarını sürmekte kullanılan çekim hayvanlarının başlıca kaynağıdır. Bir parça aritmetik bilgisi şunu gösterir ki, toprağın sürülmesi ele alındığında, gerçekte hayvanların fazlalığı değil kıtlığı söz konusudur. Hindistan’da 60 milyon çiftlik ama yalnızca 80 milyon çekim hayvanı bulunur. Eğer her bir çiftliğe düşen kota iki öküz ya da iki su sığırı ise, çiftliklerde 120 milyon çekim hayvanı bulunması gerekir- yani, gerçekte var olandan 40 milyon fazlası.

 

         Yük hayvanlarının kıtlığı Hindistan’ın köylü ailelerinin büyük çoğunluğunun üzerinde etkisini sürdüren korkunç bir tehdittir. Bir öküz hastalandığında, yoksul çiftçi, çiftliğini yitirme tehlikesi içindedir. Eğer yedek öküzü yoksa tefeci faiziyle borçlanmak zorunda kalacaktır. Gerçek halde milyonlarca köylü ailesi mal varlıklarının ya tümünü ya da bir bölümünü yitirmişler ve bu tür borçların bir sonucu olarak ya ortakçı ya da gündelikçi olmuşlardır. Her yıl yoksul çiftçilerin yüz binlercesi, sonunda, işsiz ve evsiz barksız insanlarla zaten dolup taşan kentlere göç etmektedirler.

 

         Hasta ya da ölmüş öküzünün yerine yenisini koyamayan Hindistan çiftçisi, bozulmuş traktörünü ne yenileyebilen ne de onarabilen bir Amerikan çiftçisiyle aynı durumdadır. Ama şu önemli ayrım vardır: Traktörler fabrikalarda yapılırlar ama öküzleri yapanlar ineklerdir. Bir ineğe sahip olan çiftçi öküzleri yapan bir fabrikaya sahiptir. İnek sevgisi ister olsun ister olmasın, bu durum onun ineğini mezbahaya satmakta pek hevesli olmaması için geçerli bir nedendir. Hindistan çiftçilerinin yılda yalnızca 250 kilo süt veren ineklere katlanmaya neden istekli olabileceklerini insan böylece anlamaya başlıyor. Eğer zebu ineğinin temel işlevi erkek çekim hayvanları doğurmak ise, temel işlevi süt üretmek olan özel Amerikan mandıra hayvanlarıyla onu karşılaştırmanın hiçbir anlamı yoktur. Hepsinden önemlisi, zebu türü hayvanlar olağanüstü güçlüdürler ve Hindistan’ın çeşitli bölgelerini zaman zaman büyük sıkıntıya sokan uzun süreli kuraklıklara dayanabilirler.

 

         Tarım insan ve doğa ilişkileriyle ilgili uçsuz bucaksız bir sistemin bir parçasıdır. Bu ‘’ekosistem’’in birbirinden ayrı parçaları hakkında Amerikan tarım işletmesinin yönetimine ilişkin deyimlerle yargıya varmak çok acayip izlenimlere yol açar. Hindistan’ın ekosisteminde sığırlar, sanayileşmiş, yüksek enerji toplumlarından gözlemcilerin kolaylıkla gözden kaçırdıkları ya da küçümsedikleri durumlarda önemli yer tutarlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde, kimyasal maddeler tarım gübresinin temel kaynağı olarak nerdeyse tümüyle hayvan gübresinin yerini almış bulunmaktadır. Amerikalı çiftçiler toprağı katırlar ya da atlarla değil de traktörler sürmeye başlayınca doğal gübre kullanmaya son verdiler. Traktörler gübreden çok zehir yaydıkları için, geniş çapta makineli tarıma bağlanılması, hemen hemen zorunlu olarak kimyasal gübrelere bağlanma anlamına gelir. Ve dünyanın her yanında bugün gerçekten uçsuz bucaksız bir entegre petrokimya-traktör-kamyon sanayi kompleksi gelişmiştir; orada tarım makineleri, motorlu araçlar, petrol ürünleri ve benzin, kimyasal maddeler ve böcek ilaçları üretilir ve bunlar yüksek verimli üretim tekniklerine destek olur.

 

         Sonucu iyi ya da kötü, Hindistan çiftçilerinin büyük çoğunluğu böyle bir komplekse katılamazlar, bunun nedeni onların ineklerine tapınmaları değil, traktör satın alama gücünden yoksun olmalarıdır. Öteki azgelişmiş ülkeler gibi, Hindistan da ne sanayileşmiş ulusların tesisleriyle yarışabilen fabrikalar kurabilir ne de büyük miktarlardaki sanayi ürünleri dışalımının bedelini ödeyebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yaklaşık yüz yıl önce ailelerin yüzde 60’ının çiftliklerde yaşamasına karşılık, halen bu oran yüzde 5’in altındadır. Eğer tarım işletmeleri Hindistan’da da benzer doğrultuda gelişecek olsaydı, yerinden yurdundan edilmiş ikiyüzelli milyon köylü iş ve konut sağlamak gerekirdi.

 

         Hindistan’ın kentlerindeki işsizlik ve konutsuzluktan kaynaklanan acılar zaten dayanılmaz boyutlarda olduğu için, kentsel nüfusa eklenen her kitlesel artış ancak benzeri görülmemiş karışıklık ve yıkımlara yol açabilir.

 

         Bu seçeneği göz önünde tutunca, düşük enerjili, küçük ölçekli, hayvana dayalı dizgeleri anlamak kolaylaşıyor. Daha önce gösterdiğim gibi, inekler ve öküzler, traktörlerin ve traktör fabrikalarının yerini tutan düşük enerjili araçlardır. Onların bir petrokimya sanayinin işlevlerini yerine getirmekte oldukları da ciddiye alınmalıdır. Hindistan’ın sığırları her yıl yaklaşık 700 milyon ton miktarında kullanılabilir gübre bırakırlar. Bu toplamın aşağı yukarı yarısı tarımda gübre olarak kullanılır, geri kalanın büyük çoğunluğu ise yemek pişirmek için gerekli ısıyı sağlamak üzere yakılır. Hintli ev kadınının yemek pişirmekte kullandığı başlıca yakıt olan bu gübreden elde edilen yıllık ısı miktarı, 27 milyon ton gazyağının, 68 milyon ton kömürün verdiği ısıya eşdeğerdir. Hindistan’ın ancak küçük miktarlarda petrol ve kömür rezervlerine sahip olması ve eskiden beri geniş çaplı ormansızlaşmanın kurbanı olması nedeniyle, anılan yakıtların hiçbirinin gerçekte inek dışkısının yerini alabileceği düşünülemez. Mutfakta dışkı gübre kullanılması düşüncesi sıradan Amerikalıya çekici gelmeyebilir ama Hintli kadınlar ona üstün bir mutfak yakıtı gözüyle bakarlar çünkü o günlük ev işlerine çok iyi uyarlanır. Hint yemeklerinin büyük çoğunluğu ghee olarak bilinen arıtılmış tereyağı ile hazırlanır ve bu iş için ısı kaynağı olarak inek dışkısı yeğlenir çünkü yemeği kavurmayan temiz, yavaş ısıtan, uzun süren bir alevle yanar. Bu durum Hintli ev kadınının yemeklerini pişirmeye başlayınca saatler boyu yemeklerin başında beklemeyip çocuklarıyla ilgilenmesine, tarla işlerinde yardımcı olmasına ya da ufak tefek ev işlerini yürütmesine olanak sağlar. Amerikalı ev kadınları benzer bir sonucu son model fırınların pahalı becerileriyle elektronik kontrolleri kapsayan karmaşık bir düzenekle elde ederler.

 

         İnek dışkısının en azından önemli bir işlevi daha vardır. Su ile karıştırılıp hamur haline getirilince evde döşeme malzemesi olarak kullanılır. Bir toprak taban üzerine sürülüp düz bir düzey halinde sertleşmeye bırakıldığında tozlanmayı önler ve süpürgeyle çok iyi temizlenir.

 

         Tarım işletmesi açısından bakınca, süt vermeyen ve kısır olan bir inek ekonomik bir beladır. Ama köylü açısından bakıca, süt vermeyen ve kısır olan o aynı inek tefecilere karşı elde kalan son umutsuz savunma aracıdır. Elverişli muson yağmurunun en bitkin hayvanı bile eski gücüne kavuşturabilme ve ineğin semirmesi, yavrulama ve süt vermeye yeniden başlama şansı daima vardır. Çiftçinin duaları bunun içindir; bazen de duaları kabul edilir. Bu arada hayvanın dışkılaması sürüp gider. İşte böylece insan sıska yaşlı çirkin bir ineğin kendi sahibinin gözüne hala neden güzel göründüğünü yavaş yavaş anlamaya başlar.

 

         Zebu sığırlarının vücutları küçüktür, sırtlarında enerji depolayan hörgüçleri vardır ve hastalanınca kendilerini toparlama güçleri büyüktür.

 

         Bu nitelikler Hindistan’ın özel koşullarına uygun düşmektedir. Bu yerli hayvan türleri çok az besin ya da suyla uzun süre yaşayabilme gücündedirler ve tropikal iklimlerdeki öbür hayvan türlerine musallat olan hastalıklara karşı yüksek bir direnç gösterirler. Zebu öküzleri nefes alıp vermeye devam ettikleri sürece işte kullanılırlar. Vaktiyle Johns Hopkins Üniversitesi’nde çalışmış bir veteriner olan Stuart Odend’hal, ölümlerinden birkaç saat öncesine değin normal olarak çalışan ama yaşamsal organları ağır biçimde hasara uğramış bulunan Hint sığırları üzerinde alan otopsileri yapmıştır. Kendilerini onarma güçlerinin muazzam olması nedeniyle, bu hayvanlar canlı oldukları sürece artık hiç ‘’işe yaramaz’’ diye asla öyle kolayca gözden çıkarılmazlar.

 

         Ama er geç, bir hayvanın hastalıktan iyileşme umutlarının hepten yok olduğu ve hatta dışkı çıkarmasının son bulduğu bir gün mutlaka gelir. Ve Hindu çiftçi besin için onu kesmeyi ya da mezbahaya satmayı hala reddeder. Bu durum inek kesimi ve sığır eti tüketimi üzerindeki dinsel tabuların dışında bir açıklaması bulunmayan zararlı bir ekonomik uygulamanın yadsınamaz bir kanıtı değil midir?

 

         İnek sevgisinin inek kesimine ve sığır eti yenmesine karşı direnmeleri için insanları seferber ettiğini kimse yadsıyamaz. Ama ben inek kesimi ve sığır eti yenmesine ilişkin tabuların zorunlu olarak insanın yaşamını sürdürmesi ve gönenci üzerinde olumsuz bir etki yapacağı görüşüne katılmıyorum. Bir çiftçi yaşlı ya da işi bitmiş hayvanlarını keserek ya da satarak belki fazladan birkaç rupi daha kazanabilir ya da ailesinin beslenmesini sınırlı bir süre için iyileştirebilir. Ama onun hayvanını mezbahaya satmayı ya da kendi sofrası için kesmeyi reddetmesi uzun vadede yararlı sonuçlar doğurabilir. Çevrebilimsel çözümlemenin yerleşmiş bir ilkesine göre canlı varlıklardan oluşan topluluklar ortalama koşullara değil uç koşullara uyarlanırlar. Hindistan’da bunu örnekleyen durum muson yağmurlarının sık görülen aksamasıdır. İnek kesimine ve sığır eti yenmesini yasaklayan tabuların ekonomik anlamını değerlendirmek için, dönemsel kuraklıklar ve kıtlık bağlamında bu tabuların ne anlama geldiğini irdelememiz gerekir.

 

         İnek kesimi ve sığır eti yenmesi üzerindeki tabu, doğal seçilmenin bir sonucu olduğu kadar, zebu türü hayvanların vücutlarının küçük ve kendilerini onarma güçlerinin çok büyük olmasının sonucudur. Kuraklıklar ve kıtlıklar sırasında, çiftçilerin hayvanlarını kesme ya da satma eğilimleri yeğin olur. Bu eğilime boyun eğenler, kuraklık dönemini ölmeden aşsalar bile, aslında kesinlikle ölümlerini hazırlarlar çünkü yağmurlar başladığında tarlalarını sürme gücünden yoksun kalırlar. Kıtlığın baskısı altında sığırların kitlesel boyutta yok edilmesinin toplumun gönenci için oluşturacağı tehlike, çiftçi bireylerin normal durumlarda kendi hayvanlarının yararlılığı konusunda yapacakları her türlü olası hesap yanlışının yaratacağı tehlikeden çok daha büyüktür. İnek kesimiyle ortaya çıkan o korkunç saygısızlığa uğramışlık duygusunun köklerinin yaşamı sürdürmenin günlük gereksinimiyle uzun vadeli koşulları arasındaki o dayanılmaz çelişkiyle beslenmesi olası görünüyor. Dinsel simgeleri ve kutsal öğretileriyle inek sevgisi çiftçiyi yalnızca kısa vadede ‘’ussal’’ hesaplara karşı korumaktadır. Batılı uzmanlara göre ‘’Hintli çiftçi ineğini yemektense açlıktan ölmeyi yeğler.’’ Aynı tür uzmanlar ‘’anlaşılmaz Doğu aklı’’ hakkında konuşmayı severler ve şöyle düşünürler : ‘’Asyalı kitlelere göre yaşam pek o kadar değerli değildir.’’ Bilmezler ki çiftçi açlıktan ölmektense ineğini yemeği yeğleyecektir ama eğer ineğini yerse açlıktan ölecektir.

 

         Kutsal yasaların ve inek sevgisinin desteğine karşın, kıtlığın baskısı altında sığır eti yeme isteği bazen dayanılmaz hale gelir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Bengal’de kuraklıklardan ve Japonların Burma’yı işgal etmelerinden kaynaklanan büyük bir kıtlık yaşandı. İneklerin ve çekim hayvanlarının yok edilmesi 1944 yazında öyle tehlikeli boyutlara vardı ki İngilizler inek koruma yasalarını zorla uygulamak üzere askeri brilikler kullanmak zorunda kaldılar.

 

         İyi zamanlarda kesinlikle yararsız olan bir takım hayvanların yaşlılık çağına değin yaşamayı sürdürmesi, kötü zamanlarda yararlı hayvanların kıyıma uğramalarına karşı korunmaları için ödenmesi gereken fiyatın bir parçasıdır. Batılı tarım işletmeciliği görüşü açısından, Hindistan’ın bir et paketleme endüstrisine sahip olmaması usdışı görünen bir durumdur. Ama Hindistan gibi bir ülkede böyle bir sanayi için var olan gerçek potansiyel çok sınırlıdır. Sığır eti üretimindeki büyük bir artış, inek sevgisinden dolayı değil ama termodinamik yasaları nedeniyle bütün ekosistemi zorlayacaktır. Herhangi bir besin zincirinde, araya yeni hayvan halkalarının girmesi, besin üretiminin verimliliğinde büyük bir düşüşe yol açar. Bir hayvanın yediklerinin kalori değeri onun vücudunun kalorisel değerinden daima çok daha fazladır. Bunun anlamı şudur: Bitkisel besin bir insan topluluğu tarafından doğrudan doğruya tüketildiğinde kişi başına düşen kalori miktarı o besin evcilleştirilmiş hayvanların beslenmesinde kullanıldığı zamankinden daha büyüktür.

 

         Amerika Birleşik Devletleri’nde sığır eti tüketiminin yüksek düzeyde olması nedeniyle, ekim alanlarının dörtte üçü insanları değil de hayvanları beslemek için kullanılır. Hindistan’da kişi başına alınan kalorinin günlük gereksinimin en alt düzeyinin zaten altında olması nedeniyle ekim alanlarını et üretimine özgülemek ancak besin fiyatlarının daha da yükselmesine ve yoksul ailelerin yaşam standartlarının daha da bozulmasına yol açar.

 

         Pazar yerlerinde, çimenler üzerinde, karayolları ve demiryolları çevresinde ve tepelerin çorak yamaçları üzerinde bu hayvanlar ne yaparlar? Onlar insanlarca doğrudan tüketilemeyen çayır otlarının, anızların ve süprüntülerin her bir parçasını yiyerek bunları süte ve öteki yararlı ürünlere dönüştürmenin dışında ne yaparlar? Dr. Odend’hal Batı Bengal’deki sığırlar konusunda yaptığı araştırmasında ortaya koymuştur ki insansal besin ürünlerinin yenmeye elverişsiz artıkları, özellikle pirinç sapları, buğday kepeği ve pirinç kabukları, sığırların diyetindeki temel öğeyi oluştururlar.

 

İnek sevgisinin varsıl ve yoksul için değişik anlamlar taşıdığını hiç kimse Gandhi’den daha iyi anlamış değildir. Ona göre inek Hindistan’ı içtenlikle ulus olmaya doğru devinime geçiren savaşın en önemli odak noktasıydı. Küçük ölçekli tarım işletmesi, elle çalıştırılan bir çıkrıkta pamuk ipliği yapımı, yere bağdaş kurup oturma, bir peştamal kuşanılması, etyemezlik, yaşama saygı ve şiddete hiç başvurmama hep inek sevgisiyle birlikte düşünülür. Köylü kitleleri, kent yoksulları ve paryalar arasında bulduğu o sevgi dolu çok geniş desteği Gandhi sözü geçen temalara borçludur. Onun kendi halkını sanayileşmenin yıkımlarına karşı koruma yolu buydu.

 

         ‘’Gereksinim fazlası’’ hayvanları yok ederek Hindistan’ın tarımını daha verimli kılmak isteyen ekonomistler varsıl ve yoksullar için ahimsa (her türlü şiddet uygulamasını reddeden dinsel ilke)’nın içerdiği oransız etkileri bilmiyorlar. Örneğin Profesör Alan Heston sığırların yerine başkaları kolayca konulamayan yaşamsal işler yaptıklarını kabul eder. Ama onun yaptığı öneriye göre eğer inek sayısında 30 milyon kadar bir azalma olursa aynı işlevler daha verimli olarak yürütülebilecektir. Bu rakamın dayandığı varsayıma göre gerekli özen gösterildiğinde halen var olan öküz sayısının yerine yenilerini koymak için 100 erkek hayvan başına yalnızca 40 inek yeterli olacaktır. Bu formüle göre, yetişkin erkek sığır sayısı 72 milyon olunca gereken doğurgan inek sayısı 24 milyon olmalıdır. Gerçek halde 54 milyon inek vardır. Heston bu 54 milyondan 24 milyonu çıkarınca yok edilecek 30 milyon ‘’yararsız’’ hayvan sayısına ulaşıyor. Böylece bu ‘’yararsız’’ hayvanların tüketmekte oldukları kuru ot, saman ve besin ürünleri geriye kalan hayvanlar arasında paylaşılacak ve bu hayvanlar daha sağlıklı hale gelerek ürettikleri süt ve gübre miktarını eski düzeyde tutmayı ya da önceki düzeylerin üzerine çıkarmayı başarabileceklerdir. Ama kimlerin inekleri feda edilecektir? Toplam sığırların yaklaşık yüzde 43’ü çiftliklerin en yoksul olan yüzde 62’sinde bulunmaktadır. İki buçuk ya da daha az dönümlük topraktan oluşan bu çiftlikler otlak ya da çayırlık alanların ancak yüzde 5’ine sahiptirler. Başka deyişle süt vermez, kısır ve güçsüz halleri geçici olan hayvanların büyük çoğunluğuna sahip bulunan insanlar en küçük ve en yoksul çiftliklerde yaşamaktadırlar. Öyle ki, ekonomistler 30 milyon inekten kurtulmaktan söz ederlerken, aslında onlar zengin ailelere değil, yoksul ailelere ait olan 30 milyon inekten kurtulmaktan söz ederler. Ama yoksul ailelerin büyük çoğunluğunun yalnızca bir ineği vardır, o halde bu tasarrufun özet olarak anlamı pek öyle 30 milyon inekten kurtulmak değil de 150 milyon insandan –onları topraklarından koparıp kentlere doğru göçe zorlayarak- kurtulmaktır.

 

Ben şunu söylemek istiyorum: İnek sevgisi karmaşık, güzelce eklemlenmiş özdeksel ve kültürel bir düzen içinde yer alan etkin bir öğedir. İnek sevgisi, israfa ya da tembelliğe hemen hiç yer vermeyen düşük enerjili bir ekosistemde yaşamı dirençle sürdürmek için insanların gizli yeteneğini seferber eder. İnek sevgisi, süt vermezliği ya da kısırlığı geçici ama gene de yararlı hayvanları koruyarak; pahalı enerjiye dayalı sığır eti endüstrisinin gelişimini önleyerek; kamu topraklarında ya da emlak sahibinin zararına semiren sığırları koruyarak; kuraklık ve kıtlıklar sırasında sığırların kendilerini toparlama gizilgücünü sürdürerek, insanların duruma uyarlanma esnekliğine katkıda bulunur. Herhangi bir doğal ya da yapay bir dizgede olduğu gibi burada da, anılan karmaşık etkileşimlerle ilgili bazı kaymalar, sürtüşmeler ya da israflar olur. Yarım milyar insan, hayvan, arazi, işgücü, siyasal ekonomi, toprak ve iklim, hepsi sürecin içinde yer alır.

 

         Bütün insan eylemlerinin etkili biçimde seferber edilmesi psikolojik yönden insanı zorlayan inanç ve öğretilere dayandığı için, bir ekonomik sistemlerin daima optimum verimlilik noktalarının altına ve üstünde dalgalanmasını beklemek zorundayız. Ama bütün sistemin bilincini kötüleyerek daha iyi çalıştırılabileceği varsayımı bönlüktür ve tehlikelidir. Eğer siz bir yüksek enerjili endüstriyel ve tarımsal işletme kompleksinin şimdi var olan sistemden daha ‘’rasyonel’’ ve daha ‘’verimli’’ olacağını sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

 

Savurganlık geleneksel köylü ekonomilerinden çok modern tarım işletmelerinin özelliğidir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde otomatik hale getirilmiş yeni toplu sığır eti üretimi sisteminde, sığırların gübresi kullanılmadığı gibi ayrıca bu gübrelerin hem geniş araziler üzerindeki suları kirletmelerine hem de yakınlardaki göl ve akarsuları pisletmelerine izin verilir.

 

         Sanayileşmiş ulusların yararlandığı yaşam standardının daha üstün olması üretim verimliliğinin daha büyük olmasının bir sonucu değil ama kişi başına düşen enerji miktarındaki yaygın artışın muazzam olmasının bir sonucudur. 1970’de Amerika Birleşik Devletleri insan başına on iki ton kömüre eşdeğer enerji tüketmiştir oysa Hindistan için bu rakam insan başına bir tonun beşte biridir. Enerjinin harcanma biçiminin Amerika Birleşik Devletleri’nde kişi başına yol açtığı enerji savurganlığı Hindistan’dakinden çok daha fazladır. Otomobiller ve uçaklar öküz arabalarından daha hızlıdırlar ama enerjiyi daha verimli kullanmazlar. Gerçekte, Amerika Birleşik Devletleri’nde tek bir günde trafik sıkışıklığı sırasında yararsız ısı ve duman halinde yok olup giden kalori miktarı Hindistan’ın bütün ineklerinin bütün bir yıl boyunca israf ettikleri kaloriden daha fazladır. Duran arabaların yeryüzünün milyonlarca yılda biriktirdiği o yeri doldurulamaz petrol rezervlerini yakıp yok ettiğini düşündüğümüzde karşılaştırma sonucunun daha da olumsuz olduğu görülür.

         Eğer siz gerçekten kutsal bir inek görmek istiyorsanız, dışarı çıkıp kendi arabanıza bakın.

Bu metin, Marvin Harris’in İmge Yayınları tarafından 1995′te yayımlanan ancak şu an piyasada bulunmayan ”İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar” isimli kitabının ”Ana İnek” isimli bölümünden kısaltılarak yayımlanmıştır.

John Berger - Boğaz’da

 

On gün boyunca, İstanbul’daki ilk izlenimlerimi daha sonra toplayabilmek umuduyla not tuttum (on gün sonra, insan hiçbir şey fark etmeyen bir müdavime dönüşüyor).

Her şeyi yeniden toparlamak sanıldığı kadar kolay olmadı. Siyasal şiddet olayları, bu arada Maraş’ta bir katliam, Başbakan Bülent Ecevit’i on üç ilde sıkıyönetim ilan etmeye götürmüştü.

Yeni sıkıyönetim ilan edilmiş bir şehirde –koyu kırmızıları ve koyu yeşilleri, daha da koyu bir mavi içinde kaybolan- Rüstem Paşa Camii çinilerini anlatmanın ne anlamı var?

Türkiye’de Boğaz yutak geçidi, insanı boğarak öldürürken basılacak yer anlamına geliyor. Dünya stratejisini ilgilendiren her durumda, binlerce yıldır söz konusu olmuş burası. 1947’de Truman, Türkiye’de temel bir stratejik çıkar edinmek istemiş; tıpkın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’yle Fransa’nın yaptıkları gibi. Ne var ki Türkler Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki talebe karşı savaşıp bağımsızlıklarını kazanmışlar (1918-23) ama sonrakine yenik düşmüşler.

 

         O günden beri de Amerika’nın, Türkiye’nin siyasetine karışması kesintisiz sürmüş. Sağın istikrarı bozan programlarının ardında CIA’nın bulunduğundan kimsenin kuşkusu yok. Birleşik Amerika belki de iki şeyden korkuyor: İran’da Şah’ın düşmesinin, Ankara’da ‘’güçlü’’ bir hükümet olmadıkça Türkiye’de yaratacağı sarsıntılardan; sonra Ecevit’in, ılımlı olsa da Batı’nın çıkarlarıyla çakışmayan ve Atatürk’ün bağımsızlık hareketinin bazı vaatlerini canlandıran reform programından. Başka pek çok sonucunun yanı sıra, Ecevit’in dışlanması, Amerika’da eğitilen işkencecilerin hapishanelerdeki yerlerine geri dönmeleri demek olacak.

 

Vapur, Boğaz’ın Asya yakasındaki Kadıköy’den ayrıldıktan sonra, sağınızda dört kulesi her bir köşesinde bir nöbetçi gibi duran Selimiye kışlasının kocaman kütlesini görüyorsunuz. 1971’de –İstanbul’da sıkıyönetimin bundan önceki ilanında- siyasal mahkûmların çoğu (neredeyse solun hepsi) burada sorguya çekildi. Öbür tarafa bakarsanız, Haydarpaşa tren istasyonunu ve denizden birkaç metre ötede Bağdat, Kalküta ve Goa’dan gelen tren hatlarını kesen makasları görüyorsunuz. Türkiye’deki hapishanelerde on üç yıl yatan Nazım Hikmet bu tren istasyonuyla ilgili pek çok dize yazmış:

 

Denizde balık kokusuyla

Döşemelerde tahtakurularıyla gelir

Haydarpaşa garında bahar.

Sepetler ve heybeler

Merdivenlerden inip

Merdivenlerden çıkıp

Merdivenlerde duruyorlar.

Polisin yanında bir çocuk

-tahminen beş yaşında-

İniyor merdivenleri.

Nüfusta kaydı yok

Fakat ismi Kemal.

Merdivenleri bir heybe çıkıyordu

Bir halı-heybe.

 

Merdivenlerden inen Kemal

Yapayalnızdı

-kundurasız ve gömleksiz-

Ortasında kâinatın.

Açlığından başka bir şey hatırlamıyor

Bir de hayal meyal

Karanlık bir yerde bir kadın.

 

         Denizin öte yakasında, sabahın erken ışıkları altında camiler olgun kavun rengine bürünmüş. Altı sivri minaresiyle Sultanahmet Camii. Üstüne oturtulduğu tepeyle daha da yüksek görünen Ayasofya; çok büyük, minarelerine yukarıdan bakıyor; öyle ki minareler bir memeyi bekleyen nöbetçilere dönüşüyor. 1660’ta bitirilmiş, sözde Yeni Cami. Bulutlu günlerde, boğazın karşı yakasındaki binalar, pişmiş sazan balığının derisi gibi, donuk ve boz renkli görünüyor. Dönüp Selimiye kışlasının kasvetli kulelerine bakıyorum.

 

         Tencere kadar büyük, yumurta kabuğu kadar küçük, her boydan binlerce su medüzü akıntının içinde açılıp kapanıp duruyor. Süt rengi, yarı saydam şeyler. Buradaki kirlenme, su medüzlerini yiyen uskumruları öldürüp yok etmiş. Yüzbinlercesinin ortalığı doldurması bu yüzden. Halk arasında bunlara denizanası deniyor.

 

         Vapura yüzlerce insan doluşuyor. Bunları çoğu bu yolu her gün gidip geliyor. Giysileriyle ve yüzlerinden okunan hayret ifadesiyle öbürlerinden ayrılan birkaç kişiyse, Avrupa yakasına ilk kez geçiyor; Anadolu’nun uzak yerlerinden gelmişler. Otuz beş yaşlarında bir kadın, saçlarını örten başörtüsü ve basma şalvarıyla, suyu aynaya dönüştüren gün ışığında, en üst güvertede oturuyor.

 

         Dağlarla çevrilmiş, kışın yoğun karlar, yazın ufalanmış kayaların tozları altında kalan Anadolu Ovası, cilalı taş devrindeki ilk tarım alanlarından biriydi; buradaki topluluklar, barışsever, anaerkil topluluklardı. Toprak aşınmasına uğrayan bu ova, bugün çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Köyler, aynı zamanda toprak sahibi de olan soyguncu efendilerin, ağalar’ın egemenliği altında. Etkin bir toprak reformu olmamış; 1977’de ortalama yıllık gelir 10-20 sterlinmiş.

 

         Kadın, tedbirler kocasının elini tutuyor. Aşina olanlardan geriye bir tek o var. Birlikte denizin ötesinde, kentin soluk kesen, pırıl pırıl, kokulu yarı-gerçekliğini oluşturan ünlü siluetine bakıyorlar. Kadının tuttuğu el, güvertede, kucaklara konmuş duran pek çok hareketsiz el gibi. Çok rastlanan Türk erkeği elinin aynı: geniş ayalı, kalın (beden, kansız cansız olduğu zaman bile) tahmin edeceğinizden daha etli, nasırlı, güçlü. Topraktan asma fidanının çıkması gibi gelişmiş eller- örneğin İspanyol köylüsünün elleri- değil bunlar; tersine, yeryüzünü katetmiş göçebe elleri.

 

         Anlatı şiirlerinden söz ederken Nazım Hikmet bir keresinde, çok ince, yarı ipek, yarı pamuklu gömlek kumaşı dokur gibi şiir yazmak istediğini söylemiş: teri emdikleri için demokratikleşmiş ipekli kumaşlar.

 

         Alt güvertedeki salona açılan kapının yanında bir dilenci kadın duruyor. Erkek ellerinin kocaman olmasının tersine, kadının elleri küçük. Anadolu’da yakacak olarak kullanılan kuru hayvan dışkısından tezek yapan, kızının saçlarını ince ince belikler halinde ören eller. Dilenci kadın, kolunda bir sepet dolusu hasta kedi taşıyor: merhamet simgesi olarak; bunlardan sağlıyor yaşamını. Önünden geçenlerin çoğu, uzanmış eline para koyuyor.

 

         Bazen, ilk izlenimler yüzyılların birikimini şöyle bir toparlayıverir. Göçebe eli, salt bir imge değildir; bir tarihtir. Bu arada, işkenceciler birkaç gün içinde sinir sistemini iflas ettirebilirler. Siyasetin cehennemi –siyaset işte bu yüzden hiç durmadan ütopyalar peşinde koşar bazen- her iki zamanı birden idare etmeye kalkmasından doğar: binlerce yılı ve birkaç günü. Belki gene tutuklanacak bir dostumun karısıyla çocuklarının yüzleri geliyor gözümün önüne. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri, iç karışıklıklarla başa çıkmak amacıyla dokuzuncu kez sıkıyönetim ilan ediliyor. Dostumun elbise dolabında, hala düzgün bir biçimde asılı duran elbiselerini görüyorum.

        

         Vapur burnu dönünce, on bir minare çıkıveriyor karşınıza ve Padişah sarayının deveye benzer mutfak bacalarını açık seçik görebiliyorsunuz. Bu Topkapı sarayında öylesine ölçüsüz bir zevk ü safa hayatı sürülüyordu ki sonunda Batılıların rüyalarına girmeye başladı bu hayat; ama aslında, bugün de görebileceğimiz gibi, hanedanlık paronayasına dikilmiş, dehlizlerle dolu bir anıttan başka bir şey değil bu saray.

 

         Şimdi akıntıya karşı döndüğünden, vapurun uzun bacası, kapkara dizel dumanları kusmaya başladı; Topkapı görünmez oldu. İstanbul nüfusunun yüzde kırkı, kentin merkezinden görülemeyen gecekondularda yaşıyor. Bu gecekondu mahalleleri –her birinde en az 25 000 kişi barınıyor- sağlık koşullarından yoksun, insanların üst üste yaşadığı, umutsuzluğun kol gezdiği yerler. Üstelik aşırı sömürülmeye açık kesimler (bir tek gecekondunun fiyatı 5 000 sterline kadar çıkabiliyor).

 

         Gene de kente göç etmek hiç de aptalca bir karar değil. Gecekondularda oturan erkeklerin dörtte bir kadarı işsiz. Geriye kalan dörtte üçü boş çıkabilecek ama köyde hayal bile edilemeyecek bir gelecek için çalışıyorlar. Kentte ortalama ücret haftada 20 ila 30 sterlin.

 

         Maraş katliamı, CIA’nın desteğindeki faşistler tarafından planlanmıştı. Ama bunu bilmek fazla bir şey bilmek anlamına gelmiyor. Eric Hobsbawm, geçenlerde, sol kanat aydınlarının terörizmi suçlamakta çok geç kaldıklarını yazıyordu. Bugün, Türkiye’de sol terör –ağalar’ın ekmeğine yağ sürerek- 1950 ile 1960 arasındaki sağ kanat polis devletini yeniden kurmak isteyenlerine işine yarıyor.

 

         Ama terörü ne denli kınarsanız kınayın, şunu gözden kaçırmamanız gerekir ki terörün (azınlık için) yaygın çekiciliği, ister istemez kendisini böylesi taktik ya da etik endişelerden bütünüyle masun kılacak bir deney olmasından geliyor. Yaygın terör de ancak emek pazarı kadar rastgeledir, daha fazla değil. Sağdan gelsin, soldan gelsin terörün patlaması, daha önce yapılmayan sayısız girişimin bastırılmış şiddetiyle beslenir. Bu tür patlamalar, verilip de tutulmayan sözlerle ucu ucuna bir dengede tutulan eylemsizliğin için için mayalanması sonucunda ortaya çıkar. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin, padişahlığın yerini almasından bu yana geçen elli yılı aşkın bir süredir, bağımsızlıkları için savaşmış olan Orta Anadolu köylülerine, sözde toprak ve bu toprağı işleyecek olanaklar verilecek. Ama yapılan değişikliklerin hepsi daha çok acıya yol açmaktan başka bir işe yaramamış.

 

         Alt salonda, memurlara rüşvet vererek vapura girebilen bir satıcı herkesin görebilmesi için bir paket dikiş iğnesini havaya kaldırıyor. Rahat ve yumuşak bir sesle konuşuyor. Çevresinde oturanların, ayakta duranların çoğu erkek. İçinde değişik boylarda 15 dikiş iğnesi olan paketin üstünde Happy Home Neddle Book yazıyor; bu başlığın altında da şapkalı, saçları kurdeleli üç beyaz kadın resmi var. Hem iğneler hem de paket Japonya’da yapılmış.

 

         Satıcı 20 pens istiyor. Adamlar yavaş yavaş, birbiri ardından, iğne satın almaya başlıyorlar. Bir kelepir, bir armağan, bir buyruk. Paketi, özenle, ince ceketlerinin ceplerinden birine yerleştiriyorlar. Bu gece, sanki bahçeye ekilecek tohumlarmış gibi teslim edecekler iğneleri karılarına.

 

         İstanbul’da, gecekondularda olsun, başka yerde olsun evlerin içleri, kapının dışındaki dünyanın tam tersine bir huzur yeri. Üst üste, çatıları bozuk, çarpık ama özenle korunan bu iç mekânlar, dualara benzeyen uzamlar oluşturuyorlar; hem olduğu haliyle dünyanın kargaşasına karşı çıktıkları için, hem de bir Cennet Bahçesi ya da Cennet eğretilemesi oluşturdukları için.

 

         İç mekânlar simgesel olarak, Cennet’le aynı şeyleri sunar: huzur, çiçekler, meyvalar, dinginlik, yumuşak malzemeler, şekerlemeler, temizlik, dişilik. Bu sunuş haremde Padişah’ın odalarından biri kadar zorlayıcı (ve adi) de olabilir; gecekonduda yere konmuş bir minderin üstüne asılan, ucuz basma parçasına basılmış desen kadar alçakgönüllü de.

 

         Ecevit’in bugün her bir ili yönetmekle sorumlu generallerin inisiyatifi üzerinde denetimini sürdürmeye çalışacağı açık. Siyasi-askeri tutuklama, suikast düzenleme ve asma geleneği Türkiye’de hala çok güçlü. Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü ve yıkılmasını düşünürken Batı, kapitalizmin, Batı sömürgeciliğinin ilk saldırılarından ve paranın bütün öbür güçlere ağır basmasından Türkiye’yi bu imparatorluğun korumuş olduğunu görmezden geliyor. Kapital, kendi içinde acımasızlığın önceki tüm biçimlerini taşıyor, o eski biçimleri geçersiz kılıyor. Bu geçersiz kılma durumu Batı’ya, dünya çapında yürüttüğü ikiyüzlülükler için bir dayanak oluşturuyor; bu ikiyüzlülüklerin en sonuncusu da ‘’insan hakları’’ konusu.

 

         Bir adam, vapurun parmaklıklarına yaslanmış, köpüren sulara ve hayaletimsi denizanalarına bakıyor. On yedi yıllık vapur, Fairfield Gemicilik ve Mühendislik Şirketi tarafından Glasgow’da Gavon’da yapılmış. Beş yıl öncesine kadar bu adam Bolu’ya pek de uzak olmayan bir köyde ayakkabıcılık yapıyordu. Bir çift ayakkabıyı iki günde bitiriyordu. Sonra köye fabrikada yapılan ayakkabılar gelmeye ve onun yaptıklarından daha ucuza satılmaya başladı. Fabrikada yapılmış daha ucuz ayakkabıların köylere gelmesi demek, bazı köylerdeki çocukların çıplak ayakla dolaşmaktan kurtulması demekti. Artık yaptığı ayakkabıları satamaz duruma gelen adam devlet fabrikasına gidip iş istedi. Kendisine, deri parçalarını kesmekte kullanılabilecek bir kalıp makinesi kiralayabileceği söylendi.

 

         Bir çift ayakkabı yirmi sekiz parçadan oluşur. O makineyi kiralamak istiyorsa adamın yılda 50 000 çifte yetecek parçayı kesmesi gerekiyordu. Makine adamın dükkânına teslim edildi. Her gün on iki saat çalışarak, günlük kontenjanını tamamlıyordu adam. Her haftanın sonunda, köpek dilleri gibi sarkarak üst üste yığılmış deri parçaları dükkânın her yanını doldurdu. Adama yalnızca makinenin önündeki taburede oturacak kadar yer kalıyordu.

 

         Ertesi yıl adama, makineyi elinde tutmak istiyorsa 100 000 çift ayakkabıya yetecek kadar parça kesmesi gerektiği söylendi. Adam bunun mümkün olamayacağını söyledi. Ama sonra baktı ki mümkün. Gündüzleri on iki saat kendisi çalışıyordu, geceleri de on iki saat kayınbiraderi. Yukarıda, bir Cennet eğretilemesi oluşturan odada kalıp makinesinin sesi gece gündüz demeden sürüyordu. Bir yıl içinde iki adam üç milyona yakın parça kestiler.

 

         Bir akşam adam sol elini makineye kaptırdı ve makinenin sesi kesildi. Yukarıdaki odada, yer halısının altı dinginliğe kavuştu. Makine bir kamyona yüklendi, fabrikaya geri götürüldü. Adam, işte bundan sonra İstanbul’a iş aramaya geldi. Öyküsünü anlatırken gözlerindeki ifade bana çok aşina geldi. İstanbul’da sayısız erkeğin gözlerinde görüyorsunuz bu ifadeyi. Bu adamlar artık genç değil ama gözlerindeki bakış bir teslimiyeti ifade etmiyor; teslimiyet olmayacak kadar yoğun bir ifade bu. Her biri kendi yaşamına, oğluna bakarkenki görmüş geçirmişlik, koruyuculuk ve hoşgörüyle bakıyorlar. Sakin, İslami bir ironi.

 

         İstanbul’un öznel karşıtlıkları ne akılla akılsızlık, ne erdemle günah, ne müminle zındık, ne de zenginle yoksulluk –nesnel karşıtlıklar dev boyutlu olsa bile. İstanbul’un öznel karşıtlıkları saflıkla kötülük, ya da bana öyle geldi.

 

         Bu kutuplaşma, iç/dış kutuplaşmasını da kapsıyor ama yalnız onunla sınırlı kalmıyor. Örneğin, halıyı topraktan ayırmasının yanı sıra, sütü inekten, güzel kokuyu pis kokudan, zevki de acıdan ayırıyor. Tutulan lüks maddeleri –tadınca bal gibi tatlı, bakınca pırıl pırıl, dokununca ipek gibi, koklayınca ferahlatıcı- lüks maddeleri dünyanın doğal kötülüğüne karşı devalar sunan şeyler. Türkiye’deki yaygın deyişlerin ve küfürlerin çoğu da bu kutuplaşma üzerine kurulmuş. Kibirli birisi için, ‘’Her bir boka maydanoz olur sanıyor’’ diyorlar.

 

         Sınıfsal ayrıma uygulandığında aynı saflık/kötülük kutuplaşması, kötücül bir şey olup çıkıyor. İstanbul’daki tembellikten hastalanmış, şekerlemelerden şişmanlamış, zengin burjuva kadınların yüzleri, hayatımda gördüğüm en acımasız yüzler arasında.

 

         Dostlarım Selimiye kışlasında tutukluyken, karıları onlara gül suyu ve limon kolonyası götürüyorlardı.

 

         Vapurda kamyonlar da var. Konya’dan gelen bir kamyonun arkasında şunlar yazılı: ‘’Kazandığım parayı bileğimin gücüyle kazanıyorum, Allah’a emanet.’’ Kır saçlı şoför kamyonun önüne yaslanarak, kenarları yaldızlı bir bardaktan çay içiyor. Her güvertede, pırıl pırıl tepsiler içinde buna benzer bardaklar ve şekerliklerle çaycılar dolaşıyor. İnsanlar çay yudumlayarak dinleniyor, Boğaz’ın pırıl pırıl sularını seyrediyorlar. Her gün binlerce yolcu taşımalarına karşın araba vapurları neredeyse iç mekânlar kadar temiz. Bu güvertelerle boy ölçüşebilecek temizlikte sokak yok.

 

         Konya’dan gelen kamyonun her iki yanına şoförü, küçük birer manzara resmi yaptırmış. Her ikisinde de dağlarla çevrelenmiş bir göl var. Üstünde her şeyi gören, uzun kirpikli, çekik göz duruyor; bir güveyin gözü gibi. Göllerin resmedilmiş suları huzur ve dinginlik anıştırıyor. Çayını yudumlarken şoför, gözlerinden tutku okunan ufak tefek, esmer üç adamla konuşuyor. Kişisel de olabilir ama bu, dünyanın dört bir yanındaki gururlu ve ezilmiş azınlıklarda görebileceğimiz türden bir tutku. Bu üç adam, Kürt.

 

         İstanbul’un hem ana caddelerinde, hem de tavukların, koyunların bulunduğu arka sokaklarında, sırtlarında kumaş balyaları, metal tabakaları, halılar, makine parçaları, hububat çuvalları, mobilyalar, sandıklar taşıyan hamallar görüyorsunuz. Bu hamalların çoğu Doğu Anadolu’dan, Irak, İran sınırından gelen Kürtler. Kamyonların giremediği yerlere her şeyi onlar taşıyor. Kentin sanayi kesimi, kamyonların giremeyeceği kadar dar sokaklara yerleşmiş küçük atölyelerle dolu olduğundan bir iş yerinden öbürüne taşınacak çok şey var.

 

         Sırtlarına eğere benzer bir şey bağlanmış; yük bunun üstüne yığılıyor ve iplerle bağlanarak başlarının üstünden aşıyor. Taşımanın türü ve yükün ağırlığı, onları iki büklüm olmaya zorluyor. Sırtlarında yük olduğu zaman yarı açılmış sustalı çakı gibi yürüyorlar. Şimdi kamyon şoförünü dinlemekte olan üç hamal kendi eğerlerinin üstüne oturmuşlar, çaylarını yudumlayarak suyu ve yaklaşmakta olan Haliç’i seyrediyorlar. Yüklerini bağlamakta kullandıkları halatlar, güvertede, ayaklarının arasında dağınık duruyor.

 

         Toplam olarak karşı tarafa geçiş yirmi dakika (bu yazıyı okumak için gereken zaman kadar) sürüyor. İskelenin yanında, kürekli sandallar, çalkantılı suyun üzerinde sallanıyor. Bazılarında ateş yakılmış; alevler, sandalları döven dalgaların ritmiyle bir yükselip bir alçalıyor. Bu ateşlerin üstünde, işe gidenlere satılmak için balık kızartılıyor.

 

         Balık kızartılan –neredeyse teknenin kendisi kadar geniş- tavaların üstünde tüm canlılığı ve cansızlığıysa kent uzanıyor; atölyeler, pazarlar, mafya, üstünden geçen kalabalığın her zaman yirmili saflar oluşturduğu Galata Köprüsü (bir yüzer köprü bu ve hiç durmadan, belli belirsiz, bir atın sırtının seyirmesi gibi titreyip duruyor), okullar, gazete büroları, gecekondular, mezbaha, siyasal partilerin merkezleri, silah yapımcıları, tüccarlar, askerler, dilenciler.

 

         Kamyon şoförünün, motorunu çalıştırmadan önceki son huzur anları bunlar; hamallar karaya herkesten önce atlayabilmek için vapurun ön tarafına koşuyorlar. Çaycılar, boş bardakları topluyor. Sanki karşı yakaya yapılan bu yolculuk boyunca Boğaz da, resmedilmiş göllerin yarattığı ruh halini yaratıyor: 1961’de Glasgow’da yapılan araba vapuru, zamanın içinde, parıldayan suların üstünde, evle iş arasına, çabayla çaba arasına ve iki kıta arasına asılmış kocaman bir halı gibi. Çok açık seçik hatırladığım bu asılmışlık duygusu, şimdi, ülkenin alınyazısına denk düşüyor.

John Berger (1979)

John Berger’in bu yazısı Metis tarafından yayımlanan “O Ana Adanmış” isimli kitabında yer alıyor.

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »