Nikos Kazancakis – Zorba

Mayıs 28, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Romanlar, Sanat

Kitap yazarı yıllar önce tanışmış olduğu ve hayatı boyunca asla unutamayacağı Aleksi Zorba ile olan anılarını anlatırken, hayatın çarpıklıklarını, tek düze şehir bayağılıklarını ve insanın kendisine nasıl yabancılaştığını da Zorba sayesinde tasvir ediyor. Fakat tüm bunları yaparken içinde belirli bir acıma oluşuyor; çapraşık metafizik düşüncelerin sonucuna benzer, soğuk bir acıma… İşte tam da burada yazar kendisini tanımlamamız konusunda bir fikir veriyor. Kant’ın “bilmeye cesaret et“ sözünden yola çıkarak; yazarın birçok konuda bilgi sahibi olurken bunları pratiğe dökmeye cesaretinin olmadığını ve Goethe’nin Faust’u ile Kazancakis’in içine düştükleri derin bunalımın sebeplerinin ne kadar benzeşen bir yapıda olduğunu da anlıyoruz. Faust ve Kazancakis dünyaya ve yaşama dair alabildiğine somut çözümlemeler yapmalarına rağmen, dünyanın ve yaşamın içinde soyut ve kimseye değmeyen birer söz gibi durmaktadırlar. Bu da onları,  kendileriyle yüzleştikleri anda kendilerine karşı yönelttikleri suçlamalarla yüz yüze bırakmaktadır. Hayatın bir öznesi olamamak, hayatın edilgen bir nesnesi olmak bu iki kitap kahramanının ortak özelliğini oluşturmaktadır.  Faust ve Kazancakis’te bilmeye cesaret edip de, bildiklerinin altında ezilenlerde var olan ruhsal çöküntünün izlerini görmekteyiz. İnsanlar, yaşam, ölüm,  dünya ve hatta din üzerine yaptıkları somut eleştirilerin oklarını kendilerine yönelttikleri zamanlarda bu çöküntülü ruh hali, yalnızca bildikleriyle toplumu dönüştürebilmek için pratiğe dökebilenlerin kaldırabileceği tarzdaki sorumlulukları üstlerine alamamaları sebebiyle en ağır haliyle kahramanlarımızı etkilemektedir.

Kitabın asıl kahramanı Zorba, yazara sorduğu sorularla sürekli iğnelemelerde bulunmakta ve farkında olmadan yazarı bir nevi iç muhasebeye, ruh ile bedenin, mantık ile duyguların muhasebesine itmektedir. Zorba’nın hayattan bizzat yaşayarak öğrendiklerini kitaplardan öğrenmiş olmak yazarı dünyaya yabancılaştırmıştır. Zorba’nın hikâyelerini dinledikten sonraki iç hesaplaşmaları giderek onu, asıl kişiliğini bulmaya, kâğıtlardan kopmaya, dünyaya kâğıtlardan bakmaması gerektiğine inandırmaya, kısacası “gerçeği yaşamaya” cesaretlendiriyor. Burada karşımıza Marx’ın Feuerbach üzerine yazdığı 11. Tezdeki ‘gerçeklik ve yaşam’ olgusu çıkıyor; “filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.” Bu tez aynı zamanda Marx’ın teoriyle pratiğin içsel ve zorunlu bir ilişki içerisinde olduğuna dair önermesini de sunduğu tezdir. Felsefe, dünyayı anlamaktır ancak anlamak yetmez; eyleme de geçmek gerekir, felsefi anlamalarımızın toplumlarda değişmeye yol açması gerekir. Kazancakis dünyayı eleştirip yorumlamaktan geri kalmıyor ancak hayatı yaşamıyor ve bu durum Zorba’yı daha çok tanıdıkça yazarın, yapılması gerekenin Zorba’nın yaptığı gibi ‘hayatı yaşamak ve dünyayı değiştirmek’ olduğunun farkına varmasını sağlıyor. Gabriel Marcel’in de dediği gibi, “tiyatroda değilsin, yani seyretmekle kalmamalısın”.

Zorba’nın Kazancakis’e yönelttiği bazı sorular;

Ne zamana kadar kâğıt yiyip mürekkep yalayacaksın?

Nedir o okuduğun külüstür kâğıtlar? Neden okuyorsun? Sana sorduğum soruların cevaplarını söylemiyorlarsa neyi söylüyorlar?

Ben senin nereden gelip nereye gittiğimizi söylemeni istiyorum yani yaşamayı ve ölmeyi. Bunca yıldır büyücülük kitapları üzerinde eriyip gittin; iki üç bin okka kâğıdı sıkmışsındır. Nasıl bir su çıkardın acaba?

Zorba gerçekçi tavırlarla, doğruyu, açık seçik, bir çekince duymadan Kazancakis’in önüne sermektedir. Kazancakis’i kırmak pahasına da olsa, onu gördüğü rüyadan uyandırmak istercesine yazarı düşünmeye, sorgulamaya itmekte, gerçekleri görmesini sağlamaya çalışmaktadır. Kaybetmeyi göze alarak, doğruyu söylemekle, başımıza geleceklere rağmen doğruyu söylemekten caymamakla birlikte geçiyor ‘parrhesia’. Doğruyu söyleyen kişi ezber bozan kişidir; hayatımızda doğruları söyleyenler oldukça ezber bozulacaktır. Tıpkı kral çıplak hikâyesinde kralın çıplak olduğunu söyleyebilen tek bir çocuğun olması gibi… Kralın çıplak olduğunu herkes görmektedir ancak marifet, kralın çıplak olduğu doğrusunu söyleyebilmeyi her şeye rağmen göze almaktır.  Doğruyu söylemek, ezberi bildirmek değildir. Doğru; ancak başkasının suyunda, huyunda yüzerken doğrulur. Doğruları onun yüzü suyu hürmetine söylemeliyiz, ondan yüz çevirerek değil. Romanda Kazancakis’in hayatındaki ezberi bozan kişi ise Zorba’dır. Zorba da söylediği tüm doğruları yazarın iyiliği için söylüyor, hayatın kitaplardan öğrenilemeyeceğini bildiriyor. Nitekim yazar da sorulan soruları hep yanıtsız bırakmaktadır. Nereden gelip nereye gittiğimiz sorusu karşılığında bir cevap bekleyen Zorba’ya yazar, ‘ancak ölüme üzülenlerin duygularını tarif edebiliyorum’  şeklinde cevap verebilmiş Zorba’nın bilmek istediğini bilmediğini söylemiştir. Ölüm yönünde bir varlık oluşumuz, varlığımızın geçici niteliğini açığa vurur. Her an ölüm ile yüz yüze gelmek, her anın değerini ifade eder: Her an değerlidir. Yaşamının her anını “dolu” geçiren Zorba, varlığının bilincinde, ölüme yakın bir insan konumuna gelmiştir. Romanda her gün gençleştiğini ifade eden Zorba, ölüme doğru giden bir ara zamanda varolur ve ölüme doğru giden zamanda varlığının farkına varır, ölümle de yok olur. Bu tüm insanlık için geçerlidir çünkü ölüme en yakın olduğumuz an, varlığımızın da en bilincinde olduğumuz andır.

Yazar, bu gerçekçi sorular ve acımasızca söylenen doğrular üzerine kendisine ve okurlara itiraflarda bulunuyor. Zorba’nın sözleri ta belkemiğinden, içinden geliyordu, üzerlerinde hâlâ insan sıcaklığını taşıyorlardı. Kendi sözleri ise kâğıttandı, yalnız bir damlacık kana bulanmış halde, kafadan geliyorlardı, eğer herhangi bir değerleri varsa bile bu değeri o bir damla kana borçluydular, yani insan olmaya…

İrem Aydın

irem-aydin@hotmail.com

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız.

Osman Akyol - Sorumlu Müdür

Mayıs 19, 2012 by  
Filed under Öykü Kitapları, Kitabiyat, Sanat

Osman Akyol’un beklenmeyen öykü kitabı “Sorumlu Müdür” Ekin Sanat Yayınları’ndan çıktı…

Osman Akyol öyküleri mizahın tüm ironik yönlerinden faydalanırken, bir taraftan da Tüm Anadolu’yu kapsayan insan örgülü betimlemeleriyle de dikkat çekiyor. Kimi zaman 1980 öncesinin kaotik ortamından faydalanarak o dönemin liderlerini öyküsünün içine bir Yeşilçam yönetmeni edasında alıp okuyana bıyık altından gülme keyfi veriyor; Kimi zamanda günümüz dizilerinin suya sabuna dokunmayan ortamından keyifli bir okuma çıkartabiliyor.

Okuduğunuz tüm öykülerinde egemen devlet zihniyetini dozunda eleştiri oklarıyla vururken, Hansala gibi arkasını dönmeden direkt hedefine yöneliyor. Tüm darbeleri, cuntaları sorgularken uzaktaki umudu saklı gösterip haklı mücadeleler tarihini gözler önüne serebiliyor.12 Eylül Faşist cunta lideri Kenan Evren de bu eleştiriden nasibini alırken; masum yüzü ve tüm gençliğiyle Erdal Eren’i hatırlamamıza neden oluyor. Örneğin:”Başını öne eğenlerin içinde 17 Yaşında masum yüzlü bir genç vardı. Evren Paşa yanına gidip adını sordu.’Erdal Eren’ yanıtını alınca emrindeki askerlere:’Bunları beslemeyin; Bir kaçını Taksim Meydanı’nda sallandırın” iğrenç tiradını gözümüzün içine sokarken, askeri vesayeti bir kez daha lânetlememizi sağlıyor.

Kürt Açılımı denen aslında hiçbir şeyin açılmadığı durumunu bir okul gezisinde zamane asi Kürt genci edasında ufak tefek dokundurmalarla anlatıyor. Tüm bunları anlatırken bize bilgi dağarcığının ne denli dolu olduğunu da gösteriyor.

Çocuk hakları, kadın hakları, insanlık suçları, gibi kavramları yine mizahî bir dille ezberimize sokuyor.

 

Belki öğretmenliğinin ve okul hayatının ona getirdiği zengin yaşanmışlıklarla öğretmenlerin, öğrencilerin sorunları bizim yaşadıklarımızı anımsamamıza yol açıyor. Örneğin “hiperaktivite “ denen dikkat eksikliğini, manik depresyonları anlatırken yine bir eğitimci olarak çevremizde ne çok muzdarip aile ve çocuk olduğunu gözlemlerini katarak yine alaycı bir tarzla anlatıyor.

Bir an kendinizi Yeşilçam’ın vurdulu kırdılı Tarkan, Kara Murat tarzı filmlerin repliğini tekrar anımsarken buluyorsunuz. Savaşların nasıl sudan sebeplerle üstelik masumane bir şekilde belleklerimize sokulduğunu, Irak’ın bombalanmasının film gibi izletilmesi halkların birbirine nasıl ötekileştirildiğini fark ederek okuyabiliyorsunuz.

Günümüzdeki Akp hükümetinin halka rağmen yaptığı icraatlar, dini dogmalar, cemaatler bize mizahî bir öyküyle tekrar tekrar gösteriliyor. Örneğin:”Tamam lan gidin edebinizle sevişin, üçüz yapmadan da gelmeyin” cümlesi size de tanıdık gelmiyor mu? Ya da Turan Dursun’un anlatıldığı öyküde nasıl katledildiği, şeytan öykülemesiyle anlatılırken hüzne boğulmanız an meselesidir. Özgürlüğün nasıl zor kazanılan bir kavram olduğu, iktidarın insanı nasıl canavarlaştırdığı “eşek adasında düzen”de ne güzel anlatılmış.

Ailelerin, baba ve annelerin, gençlerin sorunları anlatılırken bazen gülmeniz gereken yerlerde gözlerinizin sulanmasına engel olamadığınızda, belki kendi sorunlarınızın sarmalında bocaladığınız usunuza gelecektir.

Hubble, Cern, Challenger, sinema bile mizahtan kurtulamazken siz tüm öyküleri bitirdiğinizde, arkanıza yaslanmak yerine, bir kez daha okuyarak gençliğinize dönmek isteyeceksinizdir.

Kısacası tüm öyküler hayli zıpır gençliğin özellikle kullandığı kelimelerle bezenip, eskilere bir selâm çakarak kurulurken; “Kalburüstü kelâmlar” öyküleriyle Osman Akyol bence hem bilgisi, hem mizahıyla en yüksek düzeyine ulaşırken,”Bir günün bakiyesi”nde dürüst bir aile babasının nasıl olabileceği ne güzel anlatmış.

Velhâsıl “Sorumlu Müdür” iyi bir öykü kitabı olmuş.

Bedros Dağlıyan

Şair

ekin sanat yayınları
merkez büro: 0 312 419 60 53
istanbul bürosu: 0 216 337 82 10

kitabın dağıtımı yapılan kitabevleri:
imge kitabevi (konur sokak, kızılay-ankara)
turhan kitabevi (yüksel caddesi, kızılay-ankara)
kadıköy mephisto kitabevi (muvakkithane caddesi, kadıköy-istanbul)
çapa kitabevi (millet caddesi, fatih-istanbul)
ağaç kitabevi (fevzipaşa caddesi, fatih-istanbul) 

George R. R. Martin - Taht Oyunları / Buz ve Ateşin Şarkısı I

Nisan 23, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Kitabiyat, Roman, Romanlar, Sanat

Yazarın 1996 yılında yazmaya başladığı, Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi’nin ilk kitabı olan Taht Oyunları’nda Ortaçağ ve Antik Çağ havasının başarılı bir şekilde serpiştirildiği, geniş coğrafyada, Dar Deniz’in özgür şehirler ve Moğol-Kızılderili karışımı diyebileceğimiz Dothraki Kabilesi ile, uzun mücadeleler sonucu tek bir krala bağlanmış, yedi büyük hanedanlığın oluşturduğu birleşik krallık coğrafyasından, sınırların en kuzeyinde Çin Seddi’ne benzeyen devasa bir buzdan surla nesiller boyu arkasından gelecek tehditlere karşı koruma sağlayan tarihteki Hospitalier’ler veya Töton Şövalyeleri gibi özel bir yeminle birbirlerine bağlanarak hayatlarını Sur’a adayan Gece Bekçilerine uzanan bir macerayı gözlemliyoruz.

Ardından büyük Sur’un fazla uzağında olmayan ve yedi hanedanlıktan biri olan Stark Hanedanlığı’nın merkezi olan ve lordu Eddard Stark’ın, geniş ailesi, ona bağlı feodal sistemle birbirine bağlanan bölgede yer alan Kışyarı (Winterfell)  gibi mekânların detaylı bir şekilde kullanılmasıyla ünlü yazar George R. R. Martin’in kurgusu bu müthiş paralel evren zemininde ağır ve emin adımlarla titizlikle oluşturulmuş birbirlerinden oldukça farklı ve gerçekçi karakterlerle gelen sağlam hikâyesiyle ilerliyor.

Fantastik Edebiyat üzerinde açtığı yeni sayfadaki kelimelere tutunacak olursak, artık klasikleşmiş iyi ve kötü arasında süregelen mücadelenin ardından gerçekleşen “iyiler her zaman kazanır” mitinin arkasına saklanmayan, karakterler arasında belirgin iyi ve kötü ayrımının belirsizliğini koruduğu, günümüzün modern dünyasına oldukça benzeyen karışık ve politikleşmiş bir evrende geçen hikâye okuyucularını bekliyor.

 

George R. R. Martin - Taht Oyunları / Buz ve Ateşin Şarkısı I

Epsilon Yayınevi      

Çeviren: Sibel Alaş

Editör: Yasin Özdemir

Fiyatı: 29.00 TL

Mehmet Onur Kocabıyık

m.onurkocabiyik@hotmail.com

Ulysses ve James Joyce

Nisan 8, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Eleştiri, Kitabiyat, Kitaplar, Romanlar, Sanat

Bazı yapıtlar vardır edebiyat âleminde, hak ettiğince yer işgal eden. Onları tek bir türe hapsedebilme cesaretini kendimizde bulamayız. Niteliksiz Adam bir roman mıdır, yoksa bir deneme mi? Ulysses, Yüzyıllık Yalnızlık ne ola ki; hangi edebi kapsama girmeli dersiniz? Bir İrlandalı, James Augustine Aloysius Joyce, bu satırlarda modern yazının 20. yüzyıldaki büyük temsilcilerinden James Joyce’un Ulysses adlı eseri üzerinden keşmekeş zengini bir labirenti keşfe çıkacağız.

Öncelikle şunu söylemeliyiz; Niteliksiz Adam, Yüzyıllık Yalnızlık ve Ulysses –ve hatta Marcel Proust’un 7 ciltlik devasa Yitirilmiş Zamanın Ardında’sı- edebi anlamda modern epik örneği sayılabilecek yapıtlardır. Epik diyebilmemizde temel kıstas, uzak bir geçmişle kurulan yapısal benzerlikler ve eş duyumlardır. Bir üst tür olarak incelediğimizde, estetik alanın ötesinde bir algı yaratmalı, çokseslilik, bilinç akışı, karmaşıklık, kolaj, ihtiraslar ve yaratıcılık da yapacağımız tanımı genişletmeli. Peki, niçin modern olduklarının cevabına gelince, bir çarpıcı ince ayrım aklımızda yer etmeli. Bu eserlerde –ve özellikle Ulysses’de- okura tuhaf gelebilecek zamansal bir hengâme söz konusu, bir süreksizlik var ki bu tüm şüpheleri ortadan kaldırıyor.

Eserin müellifinden bir parça bahsetmek gerekirse, James Joyce(1882–1940) gençlik çağından itibaren Katolikliğe ve İrlanda’ya soğuk ve ilgisizdir, kendisini yaşadığı zamandan ve diyardan mütemadiyen memnuniyetsizlik içinde görmektedir. 1914 senesinde yarı otobiyografik bir çalışma olarak görülebilecek ilk romanı, A Portrait of the Artisty as a Young Man’i(ilk defa Murat Belge’nin nitelikli çevirisiyle yerli okurla tanışan Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi adlı roman) yayımlandı. Joyce’un bu yarı otobiyografik ilk romanında başkahramanımız, sanatçı Stephen Dedalus’tur.

Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi, sanatçı Stephen Dedalus’un iç yaşamına, kederlerine, ihtiraslarına ve ruhsal çalkantılarına dair bir romandır, genç ve yeni bir yazar olan Joyce için, hiç de fena olmayan bir ilk dönem ürünüdür. Bu eser içerdiği mitolojik ve destansı göndermelerle de epey ilgi çekici olup Ulysses’e giriş niteliğindedir. Stephen Dedalus ile tekrar karşılaşacağımızı söyleyelim, Ulysses’de.

James Joyce Ulysses’i yaratırken yapıtını bir başka büyük yapıtın omurgaları üzerinden, kendine has bir üslupla tasarladı/inşa etti: Odysseia. Joyce, İzmirli Homeros’un meşhur destanı Odysseia’yı bir çerçeve, bir plan olarak düşün dünyasına aldı ve orada kendi kaosunu, dehşetini, tepkisini bina etti. Mitolojik paralellikler ve yaşam-zaman sürekliliğiyle Ulysses adeta Odysseia’nın modern biçimi ve parodisi gibidir. Odysseia’da konu neydi, Homeros neyin çabasındaydı? Odysseia’da başkahraman Odysseus, İthake şehrinin kralıdır. Truva kuşatması için şehrini terk eder ve kuşatmaya katılır. Odysseus 10 sene sonra kralı olduğu İthake’ye geri döner. Odysseia 3 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde kral Odysseus’un oğlu Telemakhos’un yolculuğu anlatılmaktadır. Telemakhos, Truva kuşatmasına katılan ve geri dönmeyen babasını aramak üzere yollara düşer ve çeşitli olaylar başından geçer, fakat babasını bulamaz. İkinci bölümde, Odysseus’un İthake’ye dönüş macerası anlatılmaktadır. Truva kuşatmasından sonra başka şehirlerde yaşayan ve 10 yıl sonra İthake’ye dönen Odysseus, bu 10 yılda çeşitli şehirlerde bulunur, birçok kadınla gönül ilişkisi yaşar, onca serüven tadar ve artık eve, İthake’ye dönüş vaktinin geldiğine karar kılar. Üçüncü bölümde Odysseus’un intikamı ele alınmıştır. Odysseus Truva kuşatmasına gittikten sonra karısı Penelope’ye birçok erkek talip olmuştur. İthake’ye dönen fakat kendini dilenci kılığına girerek gizleyen Odysseus, oğlu Telemakhos ile gizlice buluşur ve eşi Penelope’ye talip olan hainlerden intikam almaya, onları cezalandırmaya karar verir. Penelope taliplerinin baskılarına dayanamaz ve Odysseus’un yayını gerebilen erkekle evleneceğini söyler. Taliplerinin hiçbiri yayı geremez yalnızca dilencinin biri yayı gerer ki dilenci, Odysseus’un ta kendisidir. Karısına kavuşan, hainleri cezalandıran ve şehri İtake’ye yeniden kral olan Odysseus şanını asırlarca devam ettirir.

Odysseia versus Ulysses.. Hepsi iyi güzel de, James Joyce yazdığı modern Odysseia’ya niye Ulysses adını verdi?  Odysseia’nın kahramanı Odysseus malumunuz, Grek uygarlığının bir unsuru ve ismi de Grekçe(eski yunanca) bir kelimeden geliyor. Yine malumunuz Avrupalı aydının Latinceye sadakati aşikârdır. Bunlar dayanamayıp İncil’i de Grekçe orijinalinden Latinceye çevirip öyle okumadılar mı? Efendim, Odysseus’un Latincedeki karşılığıdır Ulysses.

Joyce’un Ulysses’inin Homeros’un Odysseia’sı ile ilişkisine tekrar dönmeye ve şu önemli noktayı vurgulamaya ihtiyaç var. Joyce’un yapıtının Odysseia ile olan paralelliği sadece mekaniktir ve eserin edebi kıymeti bakımından bir yüksek anlam arz etmez. Odysseia, Joyce’un kendi kaosunu üzerine kurabileceği bir iskelet sistem mahiyetindedir. Ulysses’i bir benzetim çalışması olarak görmek iyi niyetli olmayacaktır.

Ulysses

Olay(bu eserde anlatılanlara olay demek de tuhaf bir şey doğrusu!) Dublin’de 16 Haziran 1904 geçmektedir. Evet, 16 Haziran sabahı erken saatlerde başlayıp gece 02.30’larda son bulan 17 saat kadar süren bir zaman diliminde yaşananlar..

Kahramanlarımız: Yahudi tüccar Leopold Bloom(Ulysses simgesel kişiliği, farz et ki Odysseia’daki Odysseus), genç adam Stephen Dedalus(hani Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ndeki sanatçı, yani bir anlamda bir parça James Joyce’un kendi kişiliği, Odysseia’daki Odysseus’un oğlu Telemakhos simgesel kişiliği), Leopold Bloom’un karısı Penelope, Molly Bloom.

Stephen Dedalus’un annesi çok hastadır ve ölüm döşeğindedir. Dedaluslar aslen Dublinlidir. Fakat Stephen Paris’tedir, orda çalışmaktadır, işlerini yürüttüğü Paris’ten Dublin’e dönmek zorunda kalır çünkü annesinin durumu hiç de iyi değildir. Bu arada, Stephen Dedalus Katolikliğe isyanlı bir genç, din adı altında yaşanan yaşatılan zulme tahammülü kalmamıştır. Bu sebeple annesinin yanına Dublin’e geldiğinde onun başucunda diz çöküp iyileşmesi için dua etmeyi kendine yedirememiş, annesinin bu son arzusunu yerine getirememiştir. Tabii bunun getirdiği büyük de bir suçluluk duygusu var ve bunun acısını Stephen Dedalus enikonu yaşamaktadır. Dublin’de, Stephen Dedalus Leopold Bloom ile karşılaşır ve geceyi de Leopold Bloom’un evinde, İthake(Ithaca)’de geçirir. Yapıtta temel çatı Leopold Bloom ve O’nun hayat rutinleri, ilginçlikleri, imgelemleri, arzuları üzerine kuruludur. En önemlisi, tüm materyal, James Joyce’un kendine has üslubuna içerlediği bilinç akışı tekniğiyle derinden derine işlenmiş, pek çok yerde ihtişamlı çokseslilik okura yaşamın/insanlığın yüceliğini anımsatmıştır.

Bilinç akışı, bir anlamda düşünce-imge kasırgası; yazınsal olarak ihtimalin ideolojisidir. Her şey söz-bahis-olgu konusu olabilir. Modern çağda, kentsoylu bireyin antropolojik analizi ne de vahim tespitlere gebe, değil mi ey okur? Bloom’a bakınca ne görüyorsunuz? Gözlenebilen (fenomenolojik) tepkiden uzak, her şeyi düşünce dünyasında yaşayan ve çoğunlukla zihniyle tepki veren insan türü.. Kenarda, köşede, kapalı yerde kalmayı yeğler bu insanlar(bkz. Dedalus-Bloom). Athusser gibi aydınların ifadesiyle üretmeyen, pasif, tüketen, doğadan ırak insanlar.. Leopold Bloom, algıları çok gelişmiş insanı temsil eder. Aslında her şeyi ama her şeyi fark eder, duyumsar. Ama hiçbir şeye yoğunlaşmaz. Sokakta dalgın dalgın yürüyen, aynı anda her şeyi gören ve hiçbir şeyi görmeyen kişidir Bay Leopold Bloom. Şöyle bir bakıyor gibi yapar, hadi sizi mi kıralım bakıyor diyelim, akabinde yola devam eder. Dalgındır. Bu artar ve artar. Etkin bir dalgınlık, aslında her şeyi algılıyor Bloom. Okuduğunuz her cümle gelişime-devama açıktır. Hani bir şey olacak burada diyorsun, ama nerde, Bloom gerçekliğe tepkidir. Sürekli ve sürekli, ihtimallerdir söz konusu olan. Tabii bu da bilinç akışının gereğidir ey okur. Bu yöntemde algılanan her şeyi kendi içine alırsın. Bahsedilmeyen bir şey varsa endişelenme, o zaten ‘yok’ demektir bilinç akışında.

Leopold Bloom Beyefendi, mutlu, meraklı ve esnek düşünceli bir güzel ticaret insanıdır, kapitalist zamanlarda. Her şeyin mümkün olduğuna amentülüdür, demek ki hala bazı şeylere iman beslemektedir. Ama işte ne yaparsın, medeniyetten müphem zamanın insanları sarmış 16 Haziran 1904 günü Dublin’i. Leopold Bloom metropoldeki daha fazla zekâ ve daha fazla ahmaklığın sembolüdür. Müzmin salağa yatan insan mı, kronik mental retarde burjuva sendromu mu, belki. Bay Bloom’un yaşamındaki yegâne anlam, anlam yokluğunun anlamıdır. Ulysses’de her şey bize tanıdıktır. Sürekli onları biliriz, görürüz, oradadırlar. Bay Bloom öyle yoğun anlamsızlık ve sebepsizlik duygularının içindedir ki, asla bir şeyi iredeleyip üzerine gitmeye ihtiyaç duymaz. Kalabalıklar içinde, pasif olarak birbirinden korkan, uzak duran insanlar, görüngünün adı bile yok, maskeleri ise şeffaflık ve tarafsızlık. Erving Goffman’ın sivil dikkatsizlik diye bir kavram ortaya attığını duymuştum, eğer bu bir teoriyse Leopold Bloom’dan daha güzel pratiğe dökeni görülmedi.

Bay Bloom sabah uyanır, peki ne yapar, ne eder? Hiçbir şey.. Yürür, etrafına bakar, falanca alakasız şey hatırına gelir, hayaller kurar, bin bir hinlik düşünür. Bir çeşit güzel eylemsizlik; sadece kendi algı ve duyum aygıtlarını gözlemler, hayal gücü sık kullandığından gelişir de gelişir. Ama çok da başarılıdır topluma karışmakta Leopold Bloom; kendi içinde ve dışında sosyal uyumu pekiyi sağlar. Bay Bloom Dublin sokaklarında yürür. Fakat evde midir sokakta mıdır; anlamak zahmet işi, içerisi ile dışarısı arasındaki sınırlar belirsizdir.

Leopold Bloom’un bilinci her şeyi kaydediyor olmalı. Bunca şeyi tekil bir zihin düşünemez. Sanki biri kademeli olarak her şeyi hızlıca düşünüyor, tek ağız da devamlı bunları bakla misali çıkarıyor. Bir sürü şey anlatır ama nerde birazcık güdülenme, hareketi ara ki bulasın, ameli hak getire.

Ulysses’de anlatım açısından öznenin geri planda olması dikkat çekicidir. Bolca basit-parçalı cümleler, fazla cümleler, uyarıcı sıralı paragraflar, süreksiz-parçalı bir zihin alemi, düşlemsel akışlar, dalgalanmalar, birbirinden bağımsız-ayrı dünya cümleler, sonsuz melodi, pek çok tema, çift anlamlılıklar, kelime oyunları, talih ve olasılık ifadeli yan cümlecikler, anlamsız mimikler, geçici tutumlar, kelime fazlalığı, tek yönlü gizemsiz bir dil, ev-şehir gürültüleri, basmakalıp laflar, sayısız anılar, ses taklitleri, hazmedilmemiş çok sesli bir dil.. Joyce isteseydi, Ulysses’i çok daha uzun yazabilirdi, bu O’nun elinde idi.

Ulysses’in ilk kısımlarında bilinç akışı resmin merkezini işgal eder. Metropol üslubunun da etkisiyle olacak her halde; sadece Dedalus ve Bloom’un sesini hissediyoruz satırlarda. Bilinç akışının yapıttaki ayrımlarına baktığımızda, 3 şekilde ayrım söz konusu, Stephen’in mantığı-Bloom’un fantezileri-Molly’nin monologu. Üslupçu çoğulculuk eserin odak noktasındadır ve tüm esere aksetmiştir.

Kitabı bölümlere ayırmak gerekirse, Ulysses, kısa sayılabilecek bir giriş+12 bölüm+Molly Bloom’un uzun iç monologundan oluşmaktadır. Kitabın başlangıcı bilinç akışıdır. İlerleme ile birlikte Stephen Dedalus ve Leopold Bloom karakter boyutu ve derinliği açısından zenginleşmekte, büyümektedir. Bu şekilde bilinç akışı 6. bölüm, hatta 11. bölüme kadar baskındır. Ancak, 7. bölümden itibaren salt başına bilinç akışı değil, artarak gelen pek çok sesli araç devreye girmiştir. Kısa giriş bölümü(bilinç akışı barizdir) dışında konuşmak gerekirse 12 bölüm ve Molly Bloom’un uzun iç monologu(Molly hazretlerinin uykusu kaçar. Çeşitli devirler-halklar-toplumlar-medeniyetler ile ilgili bin çeşit rüya-düş-hatıra-saplantı-imaj ile okurun kafayı bir temiz ütüler. Kutsal kitap-talmud-kabala-güneş efsaneleri ile ilgili bir koca bülten sembolü benzetmelerinde sayıklar), 13 bölüm diyelim buna. İlk 6 bölümde bilinç akışı ve sonraki 7 bölümde çokseslilik baskın üslup olarak görülecektir. Yalnız böyle dedik diye şu da unutulmamalı ey sevgili okur, çoksesliliğin kökeninde de bilinç akışı vardır. Okuyucuya anlayabileceğinden daha fazla anlaşılır materyal sunarsan zenginliğin ıstırabı olarak da görebilirsin meseleyi.

Dünyada şu ana kadar hakkında en çok eleştiri ve deneme yazısı kaleme alınan, en çok incelenen romanların başında Ulysses gelir, ey bu kitap çok sıkıcı, tercümesi de hiç anlaşılmıyor diyen bedbaht okur! Bil ki, eserde kaçırmaman gereken esas nokta mekânla ilişkiler, önemli olan o sihirli Dublin sende ne uyandırıyor. Bay Joyce da yazarken buna dikkat etmiş, Proust gibi titiz bir anlatımla her şeyi ballandırarak anlatıyor. Şunu bil ki, eğer mekânda düşündüğün bir şeyin bahsi geçmiyorsa, o şey mekânda yoktur, bu edebiyatın raconunda bu var. Mekândaki her şey anlatılır. Leopold Bloom’u her şeyiyle yaşamak senin elinde. Ama dikkatli olmazsan duraklama ve geri dönüşlerde Leopold Bloom’un izini kaybedebilirsin, gerçi O seni tekrar bulacaktır. Bay Bloom utanıp burun kıvırdığın şeylere daha cesur bakmana yardım ediyor ve gözlemi kişisel alana indiriyor, tüm bunların kıymetini bilesin ey bilinçli okur!

Joyce hünerli kalemiyle Odysseia’daki Akdeniz-Ege serüvenini güncelleştiriyor ve Dublin’e ruhsal bir yolculuk yaptırırcasına bunu uyarlıyor. Hatta öyle ki, başkahraman Dublin’dir, sokaklarıdır. Ulysses pek çok ideoloji içeriyor, güçlü-başat bir ideoloji ise yok. Ulysses’in dünyası, genellemeler ve bütünlükler sağlayacak bir ‘mit’ten ya da kanundan mahrumdur. Odysseia’daki o sihirli antik havadan yararlanıp orijinalliğe ulaşmıştır James Joyce ve yeni bir roman tekniğine öncü isim olmuştur.

Evet, Ulysses 16 Haziran 1904’te geçiyor. 1904, James Joyce’un eşi Nora ile tanıştığı ve 1912’deki kısa bir ziyaret dışında bir daha ayak basmadığı İrlanda’yı terk ettiği yıl. Muhakkak, eseri yazdığı süreç manasında bunun bir anlamı olmalı. Söylemeden geçmeyelim, tek bir günü anlatan ve edebiyat alanında devrim yaratan bu eser, Ulysses 7 yılda yazıldı(1914–1921). Yapıt ilk kez 1922 senesinde Paris’teki Shakespeare and Company yayınevi tarafından tam metin olarak yayınlandı.

1918 senesinde, Ulysses’in ilk bölümleri Amerika’da The Little Review adlı bir edebiyat dergisinde tefrika edildi. Leopold Bloom’un havai fişek gösterisi izleyen genç bir kadının eteğinin altına bakıp mastürbasyon yaptığını anlatan kısımları nedeniyle New York’taki bazı sivil toplum kuruluşlarınca dava açıldı. Devamında; filanca muzır neşriyat kurulu da mevzuya intikal etti(Hani şu bizdekinden, sahi, Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu’na ne oldu?). Sebep; müstehcen/muzır/pornografik yayın.. Mahkeme, sivil toplum ve ileri demokrasiden yana karar verdi ve 1920’de Ulysses’in yayını Amerika’da yasaklandı. Random Hause’ın yıllarca süren adli mücadelesinden sonra mahkeme yasağı kaldırdı ve 1934’te Amerika’da ilk defa Ulysses tam metin halinde neşredildi.

İngiltere’de ise, 1919’da, The Egoist dergisi kitaptan bölümler yayımlandı. Müstehcen/muzır/pornografik yayın olduğu gerekçesiyle o sene aldığı yayın yasağı 1936’ya değin sürdü. 1936’da ilk defa, tam metin Ulysses Birleşik Krallıkta neşredildi.

İrlanda’da Ulysses hiç yasaklanmadı. Joyce severler 16 Haziranı “Bloom Günü” olarak anarlar ve özellikle Dublin’de birçok etkinlik gerçekleştirirler.

Ulysses, post modernist edebiyat kuramcıların en çok sahip çıktığı metinlerden biridir. Nihayetinde, biçim ve içerik olarak farklı bir çalışma olduğu açıktır. T. S. Eliot, Ulysses’i kargaşaya davet, sapık ve yanlı duyguların ifadesi ve gerçekliğin çarpıtılmış şekli olarak tanımlar ve yerden yere vurur. T. S. Eliot, Ulysses için “bir roman değil” der. Ama aynı zamanda çağdaş romana etkisinin büyük olacağını ve öncü post modernist bir yapıt olduğunu belirterek över, bir yerde James Joyce’a hakkını teslim eder.

Ulysses geleneksel romanın biçim estetiğini, üslubunu ve içeriğini kökten değiştirmiştir. Joyce kendi yaratıcılığını ve dehasını Homeros’un Odysseia’sı ile harmanlamıştır. Mitler ve antik unsurlar kullanarak güncel ve geçmiş deneyimleri okura gösterip fark ve benzerlikleri ele alır bu dev yapıt. Her bireyin kendine anlam çıkarabileceği, hayata beklenti ve ümit ile bakabileceği bir yaşamı gösterir okuruna Joyce.

James Joyce’un etkisiyle sonraki pek çok romancı “hikâye etme” yerine “mit kullanma” yoluna gitmiştir(Umberto Eco, G. G. Marquez…). Mit kullanma antik uygarlıklar, rüya yorumları, efsaneler, dinler, arketipler-kolektif bilinçaltı materyalleri(bkz. C. G. Jung) gibi malzemelerden oluşabilmektedir. Böylece, yeni ve köklü bir edebi üslup oluşturma yolunda, hem sıradan malzemeler hem de bilinçaltı-tinsel malzemeler tüm zenginliğiyle yazınsal kullanıma sunulmuştur.

Şahin Aybay

Çukurova Üniversitesi

Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı 4. Sınıf Öğrencisi

saybay19072@hotmail.com - Mart, 2012

Postmodernist Kültür Üzerine Bir İnceleme

Steven Connor, “Postmodernist Kültür - Çağdaş Olanın Kuramlarına Bir Giriş” adlı çalışmasının giriş bölümünde, Post sözcüğünün kavramsal kullanımına değinir. Kitabı yazmasının nedenini, postmodernizm biçimlerini ortaya çıkarıp betimleyerek, bu alandaki kafa karışıklığınının giderilmesine yardımcı olmayı hedeflediğini söyleyerek açıklar. “Kesim I Bağlam” başlığı altında öncelikle Postmodernizm ve Akademi arasındaki ilişkiyi açımlamaya koyulur. Postmodernizm 1950 ve 60 larda kullanılmasına rağmen, felsefe, mimari, sinema ve edebiyat alanlarında, akademik disiplin içersinde 1970 lerde kullanılmaya başlandığını açıklar. Ve Lyotard’ın “Postmodern Durum” yapıtı ile kavramın disiplinlerarası bir onay bulduğunu belirtir.  Bu bölümde, postmodernizm tartışmalarının farklı alanlar arasında uygulanabilirliğinin sorunları ve sonuçları ortaya serilir. Bu incelemelerin girişinde Connor, Stanley Fish’in “Postmodernizm ne anlama geliyor?” sorusuna karşı “Postmodernizm ne yapıyor?” diye sormamız gerektiğini söyler.

            Akademinin modernizmin özümlenmesindeki rolüne değinerek, Terry Eagleton’ın, eleştirinin doruğu, eleştiri etkinliğini bir konuşma biçimi olarak görmenin mümkün olduğu, uzlaşmazlıkların hala bir konsensüs ve özgür iletişim zemininde yer aldığı onsekizinci yüzyılın burjuva kamusal alanı olduğunu belirtmesi düşüncesini örnekler. Said ise, yirminci yüzyıl tarihini, sorunlardan gittikçe uzaklaşmanın ve bu tarz bir araştırmanın önünü baştan tıkamak için, bilgiyi özel uzmanlık alanlarına bölen bir sistemle giderek daha fazla uzlaşmanın tarihi olarak görür. Eagleton, akademik çalışmaları gerçek konulardan uzaklaşmasını ve profesyonelleşmesini bilinç olarak sürdürdüğünü açıklar. Akademik yaklaşımlara örnek olarak, Shakespeare üzerine yazılan makalelerin gereksiz fenomenlerden ibaret olduğu ortaya konur. Connor’a göre, ABD’ de insan bilimleri ile beraber gelişeni bankacılık, sanayi gibi ayrıcalıklı mesleklerin sonucu olarak, bunların doğrudan politik etkinlik gösterememeleri üniversite yapısına da etki eder.

            Eleştiri, Manet’nin fırça darbelerinin kendinden geçmiş bir tavırla yakından incelemesinden uzaklaşmasının sonucu olarak, pornografi ve helanın göstergebiliminden söz etmenin önünün açıldığını belirtir.

            Connor, 1960’lar ile beraber, Marksist ve Yeni Sol kuramın canlanmasının yanında, yapısalcılığın, Rus biçimciliğinin ve Amerikan Yeni Eleştirisinin ortaya çıktığını ve bunların kendi aralarında farklarının öne çıktığını söyler.

            Yazar, “Kesim II Ardıllar başlığı altında ilk olarak, Postmoderniteler: Postmodern Toplum ve Hukuk Teorisi üzerine incelemelerde bulunur.

            Bu incelemenin alanını kapsayan ve yapıtları toplumsal ekonomik ve politik postmodernite tartışmalarını doğuran “Lyotard, Jameson, Baudrillard”ın düşünce sistemlerine giriş yapar.

            Lyotard’ın postmodernite irdelemesi “Postmodern Durum” adlı yapıtında ortaya konur. Connor’a göre, bu yapıtın özelliği, anlatının bilimsel söylem ve bilgi içindeki işlevi çerçevesinde döner. Lyotard, modern bilimin en başta, anlatıya dayanan meşruluk biçimlerini reddetmesiyle nitelendiğini söyler. Connor, bilimin temel anlatıları olan politik ve felsefi anlatıların kullanımını Lyotard’ın Fransız Devrimi ve Hegel üzerine yaptığı incelemeler ile örnekler. Ve Lyotard’ın üst anlatıların çöküşü üzerine ortaya attığı birçok düşüncenin sonucu olarak, kapitalist serbest girişim ruhunun önemi üzerine durur. Connor aydınlanma tartışması üzerinden,  Habermas’ın yaptığı Yeni Muhafazakârlık eleştirisini tartışmaya açar.

            Postmodern Durum adlı çalışmasından sonra Lyotard, The Differend (Ayrılık) adlı yapıtında bu sefer söylem çözümlemesine yönelir. Önceki çalışmasında sil oyunlarının çokluğu ve ölçekdeşsizliği konusundaki iddialarını derinleştirir. The Inhuman (İnsanlık Dışı) kitabında ise, insan doğasını ve çağdaş yaşam ve düşüncede onu aşan şeyi tanımlamaya çalışır.

            Connor, daha sonra, Postmodernitenin toplumsal ve ekonomik koşullarının açıklaması olma yolunda Marksist bir eleştiri incelemesi ortaya koyan Fredric Jameson’ı ele alır. Connor, Jemeson’ın postmodernizm üzerine yayınladığı “Postmodernizm ve Tüketim Toplumu” sonraki geliştirilmiş hali olan “Postmodernizm: ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı” adlı makaleleri üzerinden incelemesini açımlama yoluna gider.  Jameson’ın sistematiği Marksist eleştiri üzerinde olumsuz etkileri olan, sanayi sonrası toplumun dünyanın sınıf çatışmalarını bitirdiği tezini ele alması üzerine oluşur. Ve yaşanılan dönemi “Postmodern çokuluslu kapitalizm” olarak adlandırır.

            Jameson’a göre, Postmodernitenin doğasını ve yönelişini belirlemek çok zordur. Bi yandan her şeyi ile ortaya çıkma özelliği gösterse de diğer yanıyla haritalara yakalanmaya karşı sonuna kadar direnir.

            Connor son olarak Jameson’ın yapıtları üzerine, “postmodernist kültür ile sosyo-ekonomik postmodernite arasındaki eşitsiz ve güçlüklerle dolu ilişki konusunda en anlamlı açıklamayı ortaya koyar” saptamasında bulunur.

            Hemen arkasından Baudrillard’ı inceleme altına alan Connor, yazarın Markiszmin eleştrisine dayanan “Üretmin Aynası” yapıtına değinir. Baudrilard ın bu çalışmasında, geleneksel Marksizmin her şeyi üretim kavramına dayandırarak, kültür ve anlamlandırma işlemlerini ekonomik etkinliğe bağımlı kıldığını söyler. Ve bunun eleştirisine yönelir. “Gösterge Ekonomi Politiğinin Eleştirisine Katkı”, “Simgesel Mübadele ve Ölüm” ilk dönem yapıtları olarak öne çıkar. Bu eserlerinde Baudrillard, baskıcı kodların istilasına karşı direnebilecek tel şeyin ölüm olduğunu söyler. Ve Göstergelerin egemenliğine direnme olanağına güvenini yitirir. Diğer yapıtlarında Connor’un dikkat çektiği özellik, kapitalist sistemin arzu kavramı ile zihinleri işgal etmeye başlamasıdır. Baudrillard, toplum bilimlerini eleştirisinde gittikçe ironik bir eleştiri tarzı ortaya koymaya başlar.

            Connor ele aldığı üç düşünürün, postmodernite tanımını, toplumsal ile kültürelin birbirinden ayırt edilemez hale geldiği çoğul koşullar olarak yorumlar.

            Connor daha sonra, Postmodern durumların ve postmodernist eleştirinin hukuk ve hukuk teorisinde güçlü bir konum elde etmesini sağlayan şeyin, modern anlamdaki toplumların biçimlenişi ile hukuk kurumunun Batı’da aldığı biçim arasındaki yakın ilişkide ortaya çıktığını söyler.

            Hukuksal postmodernizm alanında, eleştirel hukuk araştırmalarında, Stlanley Fish’in pragmatik yaklaşımını, Costas Douzinas, Peter Goodrich ve Ronnie Warrington’un düşüncelerini açımlar.

            Bu bölümün sonunda Connor, postmodern bir hukuk etiğinin Aristoteles’in Platon’a karşı önermesine uygun olarak, aynı zamanda bir postmodern hukuk estetiği olması gerektiğini söyler.

            Mimaride ve Görsel Sanatlarda Postmodernizm başlığı altında, Connor, Charles Newman’ın postmodernizmi alayca bir üslüpla nitelemesini örnekleyerek konuya giriş yapar. Howe’ın postmodernizmi sinirlerin bir iflası olarak görmesine değinir. Ve “Post” önekinin, Toynbee’ den itibaren oluşan kullanımı örnekler. Bu ekin iki tür çağrışım alanın kesişmesi olduğunu söyler. Ve modernizm ile postmodernizmin arasındaki ilişkiyi incelemeye başlamak için en uygun olan alanın mimari olduğunu düşünür. Kökenlerini, Bauhaus okulunun yapıtlarında ortaya çıkmasını gösterir ve daha sonra Amerikalı mimar Lloyd Wright’ın modern yapının tarifi saptamasına değinir. Yeni mimarinin uluslararası stile karşı postmodernist bir tepki olduğunu söyler. Postmodernist mimari başka biçimlerin kendi arasına girmesine izin vererek, modernist mimarinin geometrik tek değerliliğinden uzaklaşmaya başlar. Bu konuda, Robert Venturi ve Charles Jencks’ın düşüncelerine atıflarda bulunur. Ve bu mimarinin modernizmden ayrılan en önemli yanı çoğulculuğun yanında geçmişe açık olduğunun saptamasını yapar.

            Connor, mimaride olduğu gibi daha sonra “sanat” başlığı altında postmodernizmi inceler. Sanattaki postmodernizm teorilerinin, iki ana dalını açımlar, Charles Jenckes gibi “muhafazakâr çoğulcu” denilen çizgi ve Crimp, Owens ve October dergisinin başka yazarlarının temsil ettiği “eleştirel çoğulcu” denilen ikinci çizgiyi ele alır. Bu ikinci yaklaşımda bulunanları modernizmin ötesine geçmeye çalışanlar olarak nitelendirir.

            Sanat alanında fotoğraf, resmin bütünlüğünü tehdit eden bir unsur olarak öne çıkar. Bu dönemin fotoğraf sanatçılarının en önemli çelişkisi, fotoğraf makinelerine sahip olanların sayısının her geçen gün çoğalması ve buna karşın kendi pratiklerini nasıl konumlandıracakları sorusu olduğu öne çıkmıştır. Connor, fotoğrafın önemini, kısıtlı modernist alan ile toplumsal bir pratik olarak beliren postmodernist genişlemiş olan arasındaki mücadeleyi açıklamak açısından önemli bir örnek olarak anlatır.

            Postmodernizm ve edebiyat arasındaki ilişkide Connor, öncelikle Akademi dünyasının konuya yakaşımını irdeler. Postmodern fikrinin edebiyat araştırmalarında çok sağlam kökleri olduğunu ifade eder. Modernist sanat ve mimari hakkındaki teorilerin edebiyata aktarımını deşifre etmeye koyulur. Fütüristlerden başlayarak, Rus biçimcilerinin anlayışlarını irdeler. Biçimciler yapıtın maddi doğasından çok biçimine yani üslup konusuna vurgu yaparlar. Connor, 1960 ve 70’lerde ortaya çıkan Fransız post-yapısalcılığının modernizmin biçimselci açıklamasının bir onaylanması işlevini gördüğünü ve Joyce gibi önde gelen modernistlerin yapıtlarını incelediklerini söyler.

            Postmodern edebiyat incelemelerinin en etkili savunucusu olarak İhab Hassan’ı da ele alır. Hassan, modernist edebiyatın karmaşık bir sessizliği yasa haline getirdiğini ve buna bağlı sessizliğin, tarihten, toplumdan, uzlaşım ve sanatsal biçimden bir yabancılaşma haline geldiğini söyler. Hassan’a göre, postmodernist edebiyat çağını başlatan Beckett’in kahramanca saçmalığı kutlanır. Bu özellik destanları bozma ile açıklanır.

            Hassan estetik alanı diğer alanlardan ayırmaya çalışmıştır. Sade, üzerine yorumlamalarında bu bakış açısı ortaya çıkar. Connor, Sade’ın batı düşüncesi içerisindeki rolünü tam olarak kavramaksızın ve dili kendi kendisinin karşısına çıkaran ilk kişi olarak tanımlar.

            Hassan’dan sonra, edebiyatta modernizmden postmodernizme geçişin bir başka yorumu olarak, Alan Wilde öne çıkar. Biri modernizme özgü olan ayırıcı, diğeri postmodernizme ait olan erteleyici ironi biçimi adı altında sınıflandırmalar yapar. Wilde Hassan’ın irdelemesine egemen olan aşkın edebiyat anlayışı fikri ile mücadeleye girişir. Connor ikisi arasında şu yorumda bulunur. “Hassan edebiyatı çatışmalardan korumaya çalışırken ve onu estetik olarak dünyadan uzaklaştırmaya çalışırken, Wilde’ın postmodernizmi, ebedi olanı basitçe dünyanın estetik olmayan ötekisi içine gömerek, çatışmayı göz ardı etmektedir.”

            Connor edebiyat mekân ilişkisi bağlamında, Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”, Eliot’ın “Çorak Ülkesi”, Joyce’un “Ulysses gibi modernizmin bütününde zamanla ilgili bir takıntı olduğunu vurgular. Yine, ontoloji ve üst-kurgu bağlamında ise, Ulysses’deki iç monolog teknikleri ve Robbe-Grillet’nin Yeni Roman’ının yapıları incelenir. Örneğin, Linda Hutcheon, postmodernist edebiyatın en karakteristik biçimin “tarihyazımsal üst kurgu” olduğunu söyler.

            Connor, 1980’ler ile beraber bilimkurgu ve siberpunk diye bilinen tür gittikçe öne çıkmaya başladığını söyler. Postmodern medya, enformasyon ve biyo-mühendislik teknolojisiyle ilgilenen yazarların yapıtlarına eğilir. Bu tarz kurgulamaların, bir anlamda, karmaşıklaşan bir duyular dünyasında, git gide daha dolaysız hale gelen duygu uyarımlarını ve benzetilerin dünyasında, sözcüğün nihai çöküşünü işaret ettikleri belirtir. Jameson’da siberpunk kurgunun, postmodernizmin değilse geç kapitalizmin kendisinin en üst ebedi ifadesi olarak görür.

            Connor, dramayı melez bir biçim olarak tanımlar. Teatrellik koşulunu postmodernizm tartışmasına girenlerin kafasını en meşgul en konulardan biri olduğunu söyler. Teatrellik, kendi dışında ya da kendisi olmayan koşullara bağımlı olan sanat ürünündeki kirlenmenin adıdır. Bu incelemesinde, Patris Pavis, Antonin Artaud gibi düşünürlerin fikirleri üzerinden tanımlamalara girişir. Artaud, tiyatronun metnin egemenliğinden sıyrılıp, asıl teatral olan ışığın, hareketin ve jestin öne çıkması gerektiğini savunur. Artaud’un gerek kuramsal gerekse uygulama alanındaki düşüncelerine karşı Brecht epik diyalektik tiyatro anlayışını ortaya koyar ve aslında modernist anlatı geleneğini devam ettirir. Robert W. Corrigan, postmodernist tiyatroyu, her türlü geleneksel dramatik tutarlılığı, coşku ile ortadan kaldırması ile açıklar. Derrida ise, Artaud ile başlayan teatral yönelişin ve vahşet tiyatrosunun gerçekte olanaksız olduğunu düşünür. Artaud üzerine Lyotard, onun kullandığı tiyatro etmenleri ile yapılacak olan bir sahnelemeyi savunur. Philip Auslander ise, geleneksel tiyatronun dil ve deneyimiyle basitçe ilişkisini kesen radikal bir tiyatroyu savunur.

            Bu bölümde diğer alanlarda yapılan postmedernist eleştiri yöntemlerinin tiyatroya uygulanabilirliği tartışılır.

            Daha sonra Dans konusunda Sally Banes’in dansın evrimini modernist ve postmodernist çözümleme paradigmaları ele alınır. 1960’larda New York’ta oluşan Avangard etkinleri örneklenir. Childs’in yer aldığı Judson Dans Tiyatrosu, modernist dans geleneklerinin dışına çıkarak, dansı farklı tarzlara doğru ele almaları anlatılır.

            Connor, postmodernist dansın genel olarak postmodernizmle çağdaş bir şekilde ortaya çıkan, Sally Banes’in “Lastik Ayakkabılı Dans Perisi” adlı çalışmalarını postmodern dans olarak tanımlamaya çalışır.

            Connor, sonraki başlık altında mim sanatını ele alır. Mim sanatının da postmodernist toplanmanın izlediği bir ritme katıldığını söyler. Sessiz mim gösterisinin tiyatro ile olan ilişkilerini analiz eder. Thomas Leabhart, postmodern mimin, bedeni dönüştürdüğünü ve söylememeyi tercih ettiği bir takım sözcüklerin imi ya da simgesi olarak söylemeyi tercih ettiğini söyler.

            Müzik alanında Connor, öncelikle modernizmin başlangıçlarının, Wagner, Bruckner ve Mahler olduğunu belirtir.

            Adorno müzik alanında yaptığı değerlendirmeler ile bu alanın diğer disiplinlerle olan ilişkisine yönelir. Adorno’ya göre, düzenlenmiş halde bulunan miziksel ses, çağdaş kültürün bütünü ile özümseyemeyeceği bir “gürültü” ya da “fazlalıktır. Connor daha sonra müzik alanında öne çıkan bir isim olan, John Cage’in çalışmalarını ele alır. 1960’lı yılların sosyo politik koşulları ile ortaya çıkan, Beatles, Pink Floyd, Dire Strais gibi gurupların Avangard bir yapıda oluşan postmodernist çözümlenmesine girişilir. Bu bölümde genel olarak Müzik alanın geniş ve yaygın etkisinden dolayı postmodernist değerlendirmeler konusunda önemli olduğu ortaya çıkar.

            Connor, Postmodern Tv, Video ve Film, alanında ortaya çıkan değerlendirmeleri, Televizyonun yükselen bir etki oranına ulaşması ve bu televizyon eğlencelerinde gerçeğin parçalanarak çok çeşitli göstergelerle sunulmasının üzerinde durulması ile başlar. Daha sonra MTV gibi popüler müzik kanallarının müzik türleri üzerine nasıl bir bakış açısı olduğunu irdeler. Postmodern video üzerine Jameson’ bu tür araçların radikal özellikler taşımakla dilin egemenliğine meydan okuduklarını düşünür. Ona göre Video, geç kapitalizmin bir ürünüdür. Baudrillard televizyon ve kültür ilişkisi üzerine yorumlarda bulunur. Bu ilişkinin sanal bir değer yarattığını düşünür.

            TV üstüne yayınladıkları çalışmalarında, Kanadalı sosyologlar, Kroker ve Cook, televizyonun popüler kültürün çürümüş merkezi oluğunu düşünürler. Çalışmalarında Baudrillard’ın etkileri görülmüştür.

            Connor, modern elektronik medyanın etkileri üzerine en önemli kaynak yapıt olarak, Benjamin’in “Mekanik Prodüksiyon Çağında Sanat Yapıtı” adlı çalışmasını önerir. Daha sonra postmodern sinema anlamında çeşitli örneklendirmeleri sunar. Jameson bu tarz filmlere karakterini veren, farklı biçimlerde pastiş ya da tarz çokluğudur. Yıldız Savaşları, Potemkin Zırhlısı ve Örümcek Kadının Öpücü adlı filmleri örnekler.

            Postmodernist sinema denildiğinde akla gelen en önemli isimlerinden biri yönetmen David Linch dir. Onun, Bulue Velvet filminin parçalı yapısı hakkında üzerine postmodernist eleştiriler yapılmıştır.

            Postmodernizm ve Popüler Kültür bölümünde, Connor, ilk olarak, Rock müzik ve popüler kültür ilşkisini ele alır. Jameson, Beatles ve Rolling Stones gibi rock guruplarını “yüksek modernist uğrağının” örnekleri olarak görür. Genel olarak söylenenler, rock müziğin, postmodern kültür biçimlerinin en iyi temsilcisi olduklarıdır.

            Connor, daha sonra moda konusunu ele alır. Modanın bir dil olarak işleyişini anlamak için, Roland Barthes’ın çalışmalarını başlangıç noktası olarak örnekler. Sonra Baudrillard’ın, “The Ecstays of Communication” adlı çalışmasında önerdiği terimlerle, modanın, sanatın ve edebiyatın görünmezliğe mahkum edilmeye karşı marjinal direnmesi durumuna değinir.

            Kesim III Sonuçlar başlığı altında yer alan son bölümde, Postmodernizm ve kültür politikaları konusunda öne çıkan değerlendirmelerde bulunur. İlk olarak dikkatleri, Ludwig Wittgenstein ve Mikhail Bakhtin’in yapıtlarına çeker. Dil ve söylem teorilerini özetler. Sonra, “Postmodern dönüş” fikrinin en tutarlı savunucusu olan Ihab Hassan’ın “Orfeus’un Parçalanışı” adlı yapıtını örnekler. Connor bu çalışmayı, otoriter bir akademik bir çalışma olarak niteler. Hassan eleştiriyi yeniden kültürün bir ana akımı haline getirmeye çabaladığı görülmüştür. Hassan, dilde, zihinde ve her yerde, düşüncenin kimliğini bulduğu evrensellik modelleri hayal etmektedir.

            Hebdige, popüler kültür, sokak kültürü ve altkültürler biçiminde ele aldığı konuları ele alarak toplumsak teori ve nesnesi arasındaki ilişkiyi kapatmaya çalışmıştır. Greg Ulmer’de “Postmodernizmin Nesnesi” adlı çalışması ile modern sanatın yıkıcı unsurlarını kullanarak bir eleştiriye yönelmiştir. Connor, Aavangard pratik eleştirisinin en çarpıcı örenği olarak, Derrida’nın “Glas” adlı çalışmasını görür.

            Connor, Baudrillard değerlendirmesinde, onun çalışmalarını yanlış okumalar yaparak değerlendirenleri, onun neyle uğraştığını anlayamadıklarını söyler.

            Jameson, postmodernist kültür politikalarının ele aldığı konu ve kavramların, sol bir kültür politikası için fırsat oluşturduğunu söyler. Foucault ve Pecheux gibi başka söylem kuramcılarıda, kültür politikası alanında değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Baudrillard, kültür ve iktidar ilişkisi konusunda, devletlerin kendi karşıtlarını yok ederek sarmal bir yapı ortaya çıktığını vurgular.

            David Harvey’de “Postmodernliğin durumu” adlı çalışmasında, postmodernitenin politik-ekonomik yapısını ele alır. Harvey, postmoderniteyi sermayenin aşılması olarak değil yoğunlaşması olarak görme konusunda Jameson ile aynı fikirdedir.

            Connor, enformasyon çağı olarak nitelenen bu yüzyılın kodlamalarına değinir. (Bilgisayar, yazılımlar, video, programlar) çeşitli göstergeler olarak ortaya çıkar.

            Connor, Posmodern Culture gibi dergilerin ortaya çıkmasıyla birlikte, siber-uzay ve sağladığı olanakların, postmodern kültür teorisi için kendini dayatan cazip bir konu haline geldiğini söyler.

            Feminizm ve Postmodernizm arasında oluşan ilişki konusunda Conner, kadını, bedenin zihin, doğanın kültür, gecenin gündüz, deliğin akıl karşısında oluşan ataerkilliğinin ötekisi olarak ele alır. Jardine ve Kristeva feminist eleştirinin marjinalliğini savunurlar.

            Daha sonra Connor, potmodernizmin evrensel anlatının egemenliğine son vermesine değinerek, Said’ın, batı imgeleminde doğunun tasvirine yer verir. Said’e göre Doğu, Avrupa’nın muhatabı değil, onun sessiz ötekisidir. Oryantalizm adlı çalışmasında esas olarak Batı’nın egemen bilgi biçimlerinin iç çelişkilerini vurgular. Gayatri Spivak’da benzer şekilde, tarih dışı farklılık kültürünün yeni bir sömürgecilik biçimi olabileceğine vurgu yapar.

            Connor, son olarak, postmodernist sanat ve onunla birlikte postmodernist teorinin, modernizmin enerjilerinin kuramsallaştırılışına bir tepki olarak ortaya çıktığını söyler. Ve çalışmasını, kültür sonrası postmodern ekolojinin açımlamasını yaparak bitirir. Bu çalışma, Postmodernizmin kültürel alanda oluşan tartışmalarını çeşitli görüşlerle destekleyerek ortaya koyması bakımından öğrenciler ve bu alana yeni adım atmaya başlayan araştırmacılar için önemli bir kaynak olarak değerlendirilmelidir.

Steven Connor, Postmodernist Kültür, Çağdaş Olanın Kuramlarına Bir Giriş, Çev: Doğan Şahiner, Yapı Kredi Yayınları / Cogito Dizisi / 2001/ 420 sayfa.

Serkan Fırtına

 serkanfirtina35@gmail.com

SDÜ, Güzel Sanatlar Enstitüsü Sahne Sanatları Ana Sanat Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi

/p

« Önceki Sayfa — Sonraki Sayfa »