Anasayfa / Sinema / Magazin & Popüler Kültür / Avatar ya da Hollywoodvari Politik Manevralar

Avatar ya da Hollywoodvari Politik Manevralar

“Muhafazakârların doğa figürüne başvurmalarının nedeni doğanın asli bir varoluşu ve otoriteyi ima etmesidir. Doğa betilemeden önce var olandır, doğruluğu aşikâr olan, söylem ve müzakerenin her türlüsünün dışında ve öncesinde yer alandır.”

(Michael Ryan & Douglas Kellner, Politik Kamera) (1)

“Temsiller, iktidar kurumlarının fiili olarak elde bulundurulması kadar iktidarın parçasıdır. Özneyi idealize eden temsiller, toplumu bir arada tutmaya yarar; içselleştirilmeleri düşünce ve davranışı yönlendirir ve yerine başkalarının konmasını frenleyici bir rol oynar. Erkek iktidarını fetişleştiren ve erkek davranışına modellik edecek idealize edilmiş nesneler sunan eril kahramanlık temsilleri, politik, ekonomik ve aile içi alanda erkek tahakkümünü yeniden üretmenin klasik bir yolu olagelmiştir.”

(Ryan & Kellner, Politik Kamera) (2)

“Amerika’da bir filme ne kadar çok para yatırılmışsa, yapımcıların ve ayrıca halkın gözünde o film o denli büyüktür.”

(Paul Rotha) (3)

Texas çöl coğrafyasından Asya kara parçalarına yıldızlı çizmesiyle zıplayan Beyaz Adam’ın 21. yüzyıldaki tekno-serüveni postmodern kulvarda devam ediyor. Post-kolonyalist evre, Amerika Birleşik Devletleri özgürlük ütopyasının en ileri boyutu şimdilik ve Afganistan ve Irak da bu bağlamda ilahi adaletin tecelli ettiği iki ülke! (4) Bu, Avatar’ın (2009) merkez-noktası. Amerikan askeri Japonlardan birkaç nesli hasta ve sakat bırakırken, Vietnam’ın çekik gözlülerinin kellesini de aynı titizlikle uçurmuştu. Şimdi o askerler Afganistan’da, Irak’ta. Bu da The Hurt Locker’ın (2008, Ölümcül Tuzak) kalkış-noktası. Evet, 2009 boyunca ve Oscar seremonisi dolayımında da 2010’un başından beri tartışılan, tartışılmaya da devam eden iki film; biri James Cameron’ın 400 milyon dolara yakın bir bütçeyle çektiği belirtilen 2009 yapımı Avatar -ki şimdiye kadarki en pahalı film olma özelliğini taşıyor-muş; beriki Kathryn Bigelow’un En İyi Film ve En İyi Yönetmen Oscar’larını kazandığı filmi 2008 yapımı The Hurt Locker (Ölümcül Tuzak) -ki Avatar’a nazaran oldukça düşük bütçeli ve dokümanterin stil araçlarından besleniyor-muş. -mış’lı ve de -miş’li postmodern zamanlar…

Öncelikle şuradan başlayalım: Nedir bu Oscar ödülleri? Amerikan sinema sanayisini canlandırmak ve reklamize etme amaçlı, nâmı kanla ve zulümle, sömürü ve yayılmacılıkla (kolonyalizm) sabit Amerikan özgürlük ütopyası ve liberal değerleri ile kültürel-sosyolojik ortajen değerlerinin global köye şaşaalı kırmızı halılar, basın mensupları, süslü ve de püslü ve de mücevherler içindeki oyuncular eşliğinde arz edildiği bir zırvalık! Evet, baştan aşağı bir zırvalık! Peki, bizi neden ilgilendiriyor bu tören? Neden bütün kalemler her yıl Oscar hakkında yazı döşeniyor? Tahminler niçin yapılıyor? Neden çıkıp “Antalya’nın Oscar’ı Altın Portakal Ödülleri” yaftalaması yapılıyor? Neden bu filmlere 5 yıldız filan veriliyor? Basın sektörü bu seremoniyi niçin sabahlara kadar izliyor? ‘Delirdiniz mi siz?’ diye sorarlar adama.

Avatar’a Giriş

Metrekareye on beş cesedin düştüğü Terminator (1984, Yokedici), Terminator 2: Judgment Day (1991, Yokedici 2: Kıyamet Günü) ve bir geminin batmak bilmediği bir filmle, sözüm ona Titanic (1997) ile Hollywood tanrılarından ilan edilen James Cameron’ın Avatar’ı aşağı yukarı 10 yılda tasarladığı ve oluşturduğu söyleniyor. Büyük, büsbüyük, hakiki bir başarı!

10 yılın çabasıyla ortaya çıkan sonuç:

a) Milyon dolar bütçe

Görsel efekt çılgınlığı 3D vizyonla sinemanın sanal bahçesinde popcorn sinemasal ahlakı (mainstream/konvansiyonel sinema) için elzem birer görüntü yumağına dönüşüyor. Hollywood’da film çeken ilk yönetmen olan öncü maestro David Griffith, Intolerance: Love’s Struggle Throughout the Ages’ı (1916, Hoşgörüsüzlük) çektiğinde, sinemanın emeklediği bir dönemde sıfır kazanç sağladığı filmi için “Büyük filmler isteniyorsa bize büyük seyirci de gerekli.” demişti. Aradan yıllar geçti, sessiz dönemler kapandı; sinema konuşmaya başladı. Peki, konuştuğu ne sinemanın? Gücün/iktidarın merkez-noktası neresi ise oradan konuşuyor sinema. Beyaz Adam’ın sesiyle konuşuyor.

400 milyon dolar, ırkçı söyleminin üstünü kapatamıyor Avatar’ın. Naviler’in varlık ve aidiyetini tehlikeyi sokan Beyaz Adam’ın hayaleti, sanallığın karmaşık sürecinden geçerek, biçimlendirip sömürmek istediği ‘öteki’nin kimliğini ödünç alıyor. Naviler’in seçeneği ve kaderi belli: Ait oldukları coğrafyadan defolup gitmeliler; yoksa nihaî son çoktan belirlenmiştir: Ağır teknolojik silahların altında ezilip yokedilmek.

b) Özdeşleşim politikası

Beyaz Adam’ın gözü, alışkanlıkları, hareket ediş ve düşünüş tarzı üzerinden kurgulanan Hollywood yapım siyaseti, Avatar’da da kutsi Beyaz Adam’ı yegâne kurtarıcı olarak biçimlendiriyor. Sömüren de o, sömürüleni kurtaran da. Talan eden de o, talan edileni çekip çeviren de. İkinci ya da üçüncü bir fikre, ideolojiye, alternatif açılımlara, ulusa ya da kültüre ihtiyaç yok. Fakat referanslar var yalnız. Kültürel referanslar, dinsel-mitolojik-kültürel referanslar. Göndermeler, referanslar bile nihaî ereğin içinde kaybolup gidiyorlar.

Beyaz Adam’ın, kimliğini ödünç aldığı ‘öteki’ne dönüşebilmesi, Naviler’in gözünü, alışkanlık ve duyarlılığını kazanabilmesi için aracı-arzu nesnesi de tam olarak bir Navi kızıdır. Navi yöntem ve savaşçı gelenekleriyle eğitilen Beyaz Adam, ajanlık sınavını hakkıyla vererek Amerikan ordu ve istihbaratını bilgilendirip görevini de ifa etmiş olur. Ama Hollywood formülleri işlemeye başlar bundan sonra: Aracı-arzu nesnesi Navi, gönlünü çalmıştır Beyaz Adam’ın. Böylelikle özdeşleşim (identification) politikaları da kesinlik kazanmış, layıkıyla pratize edilmiş olur. Bu noktaya dek bütünüyle O’nun gözünden kurgulanan Avatar evreni, ikinci aşamasına tırmanmıştır. Bu ikinci aşama, zaten öykünün başından beri bir ucundan sorunlarına ve çaresizliklerine ortak edildiğimiz Naviler’in safına geçen Beyaz Adam’ın kurtarıcı yeteneklerini, yeni-savaşçı hedefini, ait olduğu yeni-kimliği kabullenerek onunla tamamen özdeşim kur(dur)mayı sağlamaktır. (5) Empatik süreç içerisindeki çatallı yol: ‘Öteki’nin esrarını çözmek için ‘öteki’ne dönüşen Beyaz Adam, eski-kimliğini dıştalayarak yeni-Navi kimliğini seçer. Ama önce ölmesi gerekecektir.

c) Kurtarıcı fikri

Sessiz çoğunluk İsa Mesih’leri, Mehdi’leri, Atatürk’ün hayaletini bekleyedursun; sinema büyük kurtarıcılarını çoktan yaratmıştır bile. Çocuklar için Spider Man’ler, ergenlik çağındaki sivilceli gençler için Batman’ler ve hepsini kucaklayan; zencisini, çekik gözlüsünü, makarnacısını safına çağıran Avatar’lar… (6) Kurtarıcı başka bedende cisimleşiyor; hem bak, sömürülenin safında nihaî savaşını veriyor O. Eğer bir ülkeyi, bir toplumu, klanı, kıtayı, uzayda bile olsa sömüren Amerikalıdır. Ama bir kurtarıcı gerekiyorsa şayet, o da safkan Amerikalı olmalıdır. Avatar’da durum budur zaten. Teknolojisini, helikopterlerini, uçaklarını yitirdiğinde bile bu kez maneviyatı ile, cesareti ile, yaratıcılığı ile geniş halk yığınlarına ilham verir Amerikalı. Halkları safına dizip nihaî amacına kestirmeden ulaşır O; büyük kurtarıcı.

‘Büyük kurtarıcı’, ‘öteki’nin kimliğini ödünç alarak nihayet karşıtına dönüşen Beyaz Adam’dır. Ama ait olduğu ve içinde biçimlendiği gerçek yaşamı bütünüyle ötelediği için görünüş-duyuş-düşünüş olarak mutlak bir Navi’ye dönüşmüştür. Artık sorun çözülmüştür yönetmen için. Enerjisi emilmek istenen doğa yaratığına kılavuz olacak kurtarıcı safkan bir Amerikalı değildir; bilakis bedeniyle, düşünüşüyle bir melez Navi’dir. Özünde emperyal evrenin sadık bekçisi idiyse de artık mutasyona uğramış, nihaî kimliğini edinmiştir. Öyleyse Navi halkının kurtuluş umutlarına ilham verebilir; dahası başat motive edici figür olarak kurtarıcı misyonunu yüklenebilir. Doğal olarak Naviler de O’na kulak verip peşinden yürüyecektir. (7)

d) İyiler & kötüler

Son kertede iyi de kötü de birdir; iyi de kötü de Amerikalı ise eğer. Sessiz dönemler bittiğinden beri esas sesini yitiren, konuştuğu halde konuşamayan, duyabilmeye hazırbulunuşlu heteronom ahlaklıların kulak kabarttığı iktidarın papağanı sinema; halen sağır olmayanlar için konuşuyor.

Ama bugün en iyisi sağır olmak gereklidir.

Ve bir başka sinemasal formül: iyi ve kötü çelişkisi/çatışması. Hollywood usulü film için iyi ve kötü mutlak surette birbirlerinden ayrılmış, kesin çizgilerle ayrışmışlardır. Bu temel gerçek. İkinci nokta ise, buna bağlı olarak; kanun ve düzen yanlısı bir polis (hey, Kirli Harry’ler orda mısınız?), işinin ehli liberal bir savcı, duygusal bir Amerikan Başkanı (Henry Fonda, merhaba!), iyi silah kullanan bir kasaba şerifi (muhafazakâr John Wayne tercih sebebidir), görev bilincinde bir baba (Amerikan idolü bir James Stewart; olmadı, bozulmamış figür Gary Cooper) ya da mutfakta iyi vakit geçiren bir anne klişesinden beslenmesi olağandır. Kötüye biçilen roller de bellidir ve kötünün kuşandığı roller bir yana, kötü çoklukla ‘öteki’dir. Sakız çiğneyip argo konuşan bir negro (‘zenci’ olarak okuyun), eril mekanizmayı sarsmak isteyen bir femme fatale (‘yersiz-yurtsuz, erkeğin saltanatını sallayan bir dişil tehdit’ diye okuyun), toprakları kızıl kana bulanan Gerenimo (‘John Wayne’in hakladığı bir Kızılderili’ olarak okuyun).

Avatar’da da ortajen şablon gereği iyiler ve de kötüler vardır. İyi, toprakları tehlike altındaki Navi ulusudur. Kötü, Amerikan ordusunu ve şirketlerini çekip çeviren Beyaz Adam’dır.

Sonuç

James Cameron’ın Avatar’ı için “sinemanın yeni ve son dönüm noktası”, “sinemanın geleceği”, “parlak bir görsel şölen” gibi tumturaklı birçok şey yazıldı, çizildi. Boş durmadılar, Star Wars (1977, Yıldız Savaşları, George Lucas), Matrix (1999, Wachowski Kardeşler) gibi filmlerle kıyasladılar. 5 üzerinden 5 yıldızları döşendiler. Peki, niçin?

Dünün Korelisi, Vietnamlısı; bugünün Afganlısı, Iraklısı, Libyalısı, Suriyelisi, İranlısı bu soruyu yanıtlayacaktır!…

Notlar

1) Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, Michael Ryan – Douglas Kellner, Çev. Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 1997, İst.

2) a.g.e.

3) Sinemanın Öyküsü, Paul Rotha, İzdüşüm Yayıncılık, Çev. İbrahim Şener, 1. Basım, 2000, İst. s. 97

4) Adaletin keskin kılıcı Libya’dan sonra hangi ülkeye darbe indirecek, bilinmez ama Suriye, Mısır ve İran gibi ülkeler yakın gelecekte Amerika’nın ilahî adaleti (‘Amerikan emperyalizmi’ diye okuyun) ile hesaplaşmak zorunda kalacaklar.

5) Benzer bir anlatı için bkz. The Emerald Forest (1985, Zümrüt Ormanı, John Boorman). Boorman’ın çıplak doğa ile kentsel barbarlığı (‘modernizm’ diye okuyun) çarpıştırdığı söz konusu anlatısında Beyaz Adam kimliğini devredip bir Amazon yerlisine dönüşür; fakat yerlilerin de yegâne kurtarıcısı rolünü üstlenir. Boorman kapitalizmin yayılmacı (kolonyalist) siyasetine mesafeli dursa da kimlik meselesi Beyaz Adam’ın lehine çözümlenir. Yerliler, kapitalizmin uzağında yaşayan medeniyet yoksunu barbarlar, orman insanları kurtarılmayı bekleyen figürler olarak sunulurlar. Mevcut ırkçı bakış açısı Hollywood westernlerinde de defaatle işlenegelmiştir. Avrupa uygarlıkları veya Amerika Birleşik Devtletleri, ‘öteki’nin tek ve asal kurtarıcısı, sözcüsü olagelmiştir. Sinema filmlerindeki ırkçı misyon liberal hükümetlerin ırkçı vizyonlarıyla örtüşmektedir. The Naked Jungle’da (1954, Vahşi Vadiler Kraliçesi, Byron Haskin) öncü Christopher Leiningen (Charlton Heston), yerlileri Marabuta saldırısına karşı korur ve insan soyunu kurtarır. Mevcut coğrafyanın asıl sahipleri yerliler olmasına rağmen herhangi bir üstünlükleri ve söz hakları yoktur. Kurtarılmayı beklemekten başka çare bulamazlar.

Michael Ryan ve Douglas Kellner, doğa-teknoloji-muhafazakârlık üçlüsü üzerine Politik Kamera adlı kitaplarında şöyle yazarlar:

“Muhafazakârlığın nihai ereği, gerçekte toplumsal olarak inşa edilmiş eşitsizliklerin doğal görünmesini sağlayacak bir otorite zemini tayin etmektir. Başka bir deyişle, bu tür yaratılmış eşitsizlikler doğanın birebir hakikatini oluşturur gibi görünmeli, eşyanın her zaman var olmuş, her zaman da var olacak olağan düzeni olarak kabul edilmelidir. Ontolojik çerçevelendirme stratejisinin muhafazakâr ideolojik çaba açısından vazgeçilmez oluşu bu yüzdendir; çünkü bu strateji, teknoloji ve teknolojik yapıntıların kendi içlerinde bağlam ve kullanımdan bağımsız bir varlık ya da öze sahipmiş gibi görünmesine olanak verir. Teknoloji asli olarak kötü olmalıdır, bunun gerek şartı ise, teknolojik toplumun doğal alternatifinin -aile ve özellikle bireyin- varoluş itibariyle iyi olduğu izlenimi vermesi, ontolojik olarak kendi varlığından destek alması, ikame ya da eşdeğer yerine geçebilecek kendisi dışındaki bir şeyle sembolik benzetim ya da bağlantılandırmalara kapalı olmasıdır. Bire bir olan şeyin, -metaforla yapıldığı gibi- kendi varoluşundan koparılarak başka bir şeyi temsil etmesi sağlanamaz. Bu yüzden teknoloji yalnızca muhafazakâr çerçevedeki bireysel özgürlük anlamında benlik mevcudiyetine değil, ontolojik zeminin kriteri olarak mevcudiyete, muhafazakâr toplumsal kurumların dayandırıldığı doğaya ve birebir anlama yönelik bir tehdit oluşturur.”

Bkz. Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, Michael Ryan – Douglas Kellner, Çev. Elif Özsayar, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 1997, İst.

6) Sinemadaki büyük kurtarıcılarla ilgili olarak bkz. Postmodern Kurtarıcılar, (Der.) Veysel Atayman, Donkişot Yayınları, 3. Basım, 2004, İst.

7) Dil-kültür ilişkisi, Batı’nın Doğu kültürlerini görme ve ‘öteki’ni okuma biçimleri, emperyalizm ve kolonyalizm meseleleriyle ilgili olarak bkz. Oryantalizm, Edward W. Said, Çev. Nezih Uzel, İrfan Yayıncılık, 4. Basım, 1998, İst.

Ayrıca bkz. Kültür ve Emperyalizm, Edward W. Said, Çev. Necmiye Alpay, Hil Yayınları, 3. Basım, 2010, Adıyaman

Hakan Bilge

[email protected]

Yazarın diğer film eleştirileri için bakınız.

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Dressed to Kill (1980, Brian De Palma)

Alfred Hitchcock’un ve filmlerinin Hollywood’u hatta dünya sinemasını nasıl etkilediği malum. O etkilenmeden en çok ...

7 Yorum

  1. Süslenip püslenerek dünyaya pazarlanan Amerika işte. Yerseniz… Eline sağlık Hakan.

  2. kathyrn ile cinsel ilişkileri evlilikleri iyi gitseydi, bütün bunlar başımıza gelmeyecekti. halbuki kathyrn hanımefendi bir zahmet edip kocasıyla fantezilerini gerçekleştirebilseydi bu türden fantezi filmlerini izlemeyecektik. ne oldu sonunda sevgili kathyrn erkekleşti, james abimiz de kadınlaştı, duygusallaştı. biri titanic çeker, diğeri hurt locker çeker. hangisi kadın, hangisi erkek artık anlayamıyorum. kathyrn’in son filmi zero dark thirty de geliyor. eleştirmenlerin notları 95’lerde geziyor. dedim ben acilen sevişmesi gerekiyor kadının. biri ona kadın olduğunu ve gidip romantik komedi filmleri çekmesi gerektiğini söylemeli.

  3. Ben buna katılmıyorum Kusagami. Konunun erkeklikle, kadınlıkla ya da bunları yatakta performansa nasıl geçirdikleriyle ilgisi yok. İşin içine para girince ahlak ve vicdan sandığa kapatılıyor. Yoksa bir kadın yönetmenin erkek gibi (artık ne demekse o) film çekmesinin bence bir sakıncası yok. Ki kadın böyle filmler de çekmiyordu. Janr değiştiren garip bir yönetmendi. Aynı Riddley Scott gibi o da bozuldu bu yolda.

    Satılmış yönetmenlere satılmış eleştirmenler. Körler sağırlar meselesi…

  4. yorumumu fazla ciddiye almışsın üstad 🙂 dediklerinde sonuna kadar haklısın. benimkisi yalnızca basit bir espri diyelim 🙂

  5. zero dark thirty, daha önce espri konusu yapmıştım izlemeden önce. şimdi izleyerek kesinlikle esprinin gerçekleştiğini görüyorum. film tam anlamıyla kadının erkekleşmesi ya da dişil yönün yozlaşarak eril bir enerji haline gelmesinde yatıyor. zırvalık mı? e haliyle söylemeye gerek yok.

  6. Dostum o filmi hâlâ izlemedim ama büyük ihtimalle öyledir. Aslında geçmişe bakınca yeni olan bir şey yok. Örneğin Point Break bütünüyle kaslı erkeklerin sahneyi doldurduğu tipik bir popüler anlatı. Hızla unutulacak popüler filmler çektiği için çok önemsediğim söylenemez.

  7. aslında biraz zaman ayırıp iyi bir eleştiri noktası geliştirilebilir. ancak daha önce gerek Salim hocamın gerekse senin yazılarında bu konuda karşıt görüşler belirtilmiş zaten yeterince. ama yine de düşmanı iyi tanımak gerekir. aslında bu türden yönetmenleri yapısal olarak incelemek gerekiyor. nasıl değiştikleri, neden değiştikleri ya da önceki filmlerinde bu türden yozlaşmış iktidar atıklarını yeniden aramak gerekir dediğin gibi 😉

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
çankaya escort
escort izmir