Anasayfa / Fotoğraf / İyi/Kötü ve Fotoğraf Üzerine Konuşma

İyi/Kötü ve Fotoğraf Üzerine Konuşma

Elinde silah tutan bir teröristin fotoğrafına bakıyorum; yeşil yelekli, asık suratlı, mağrur, sert bakışlı bir kadın. Elinde serbestçe tuttuğu gerilla silahıyla objektife bakıyor. İki ağacın arasında, dağlık bir bölge olduğu anlaşılan engebeli yapısıyla, bir ormanın içinde, duruyor. Kahverengi kayışlı saati, beline doladığı renkli kumaş parçası, rahat pantolonu ve tahmin edilemeyen yaşıyla bana bakıyor. Hayır, aslında bana değil, objektife bakıyor ama bunun dolaylı yoldan bana bakmak olduğunu biliyor. Ben de bildiğini biliyorum. O halde zamansal ve mekânsal mesafeye ve başkalığa karşı, yine de aramızda bir etkileşim var. Onun fotoğrafa bakarken düşündükleriyle benim ya da bir başkasının, fotoğrafa baktığımız anda düşündüklerimiz, paralelleşebildiği, benzeşebildiği, yakınlaşabildiği anda iletişim sağlanmış demektir. Anlam zinciri beklenmedik anlarda birleşebilir. Fotoğraf iki ayrı zaman ve mekânda, biri var-olmuş, biri var-olan, iki ayrı insanı özel bir iletişime sürükleyebilir. Fotoğrafın dünya tarihinde yarattığı devrimin temel ayaklarından biri de budur. Geçmişi gelecekteki belirsiz bir zamana taşıyabilir ve belirli bir fotoğrafa bakan her göz bu olguyu tekrar tekrar üretir. Bu anlamda sanat yapıtlarının üstlenmiş olduğu zaman makinesi özelliğini, fotoğraflar da üstlenir. Bir sanat yapıtı –nitelikli olsun ya da olmasın- size geçmişten seslenir ve sizinle geçip gitmiş bir andan iletişim kurar. 

Teröristin bakışlarındaki meydan okuyan, hiçe sayan, öfkeli ama umursamaz ifade de bunun kanıtı. Dünyadaki milyarlarca insanın asla yapamayacağı bir şeyi başararak, modern hayatın içindeki yaşantısını durdurmuş ve dağa çıkmış. Uzun uzun gözlerinin içine bakıyorum. Bir katilin gözlerine, bu kadar uzun süre boyunca hiç bakmamıştım. Sonra “bir katilin gözlerinin içine aslında ilk defa bakıyorum”, diye düşünüyorum. Ona bakan binlerce bakıştan sadece biriyim. Ama benim farkım onunla özel olarak ilgileniyor olmamdan geliyor. Davası umurumda bile değil. Haklı ya da haksız olma ihtimali yok. Davranışlarımızın sonuçlarının iyinin ve kötünün ötesinde olduğunu artık biliyoruz. İyilik-kötülük tartışmasının asla sonlanmayacağı düşüncesi bu bağlamda yanlışlanmalıdır. Sonuç olarak iyi ve kötü insanın yarattığı uzlaşımsal kavramlardır ve uzlaşımın dışında kalmak istediğini belirten hiçbir insana, kendi ahlak sisteminizi dayatamazsınız. Bu türden ahlak sistemlerinin kendi içinde tutarlı olabileceği, ama ancak kendi kapalılığında tutarlı olabileceği çok açıktır. Dışarıya açıldığınız, sistem ihracatı yapmak istediğiniz anda pazarsız kalma ihtimaliniz vardır ve bu konuda hiç kimseyi suçlayamazsınız. Çünkü bu türden yargıların hepsi, evrenin yakalanamayan gerçekliğinin karşısında etkisiz kalır. Kant istediği kadar evrensel bir ahlak yasası geliştirmeye çalışsın, daha başlarken bile avucunu yalaması gerektiğini biliyor olmalıydı. Gerçekliğin tümünü kavrayamadan ve bunun imkânsızlığıyla birlikte yapılmış tüm o düşünce atışlarının etkisiz olması, kendi bilgi formumuz içinde, en azından şimdilik, bir doğa yasasıdır. Bilim bize gerçeklikle ilgili yeni, daha önce bilmediğimiz bir şey söylemediği sürece, yalnızca “araştırmaya” devam edecektir. Gerçekliğimiz genişlemedikçe biz de onun içinde kendimizi ve kültürümüzü ve sanatımızı tekrar etmeye devam edeceğiz.

Bir devrim niteliği taşıyan sanatsal akımların hepsinin sanayi devrimi sonrasına yansıyor olması bir tesadüf değildir. Çünkü sanayi devrimi gerçekliğimizde yeni bir algılama biçimi yaratmıştır. Çok uzun sürmüş barbar ve yarı barbar çağlardan sonra insan makineleşmeye başladığı anda yeni bir çağa girmiştir. Kübizmdeki makine etkisi göz ardı edilemeyecek kadar belirgindir. Gerçeküstü sanatın gerçeklikle ilgili tıkandığımız noktada onu esnetmeye çalıştığı da bir göstergedir. Bütün bunlar, gündelik hayatımızla ilgili değişimlerin birer yansımasıdır. Zaman algımız bundan yüz yıl önceki zaman algımızdan farklıdır. Gecelerimiz, şehir aydınlatmalarıyla birlikte tamamıyla değişmiştir. Zifiri karanlık noktalar artık gözle görebileceğimiz ve oradaki küçük şeyleri bile algılayabileceğimiz kadar aydınlatılmıştır. Bu karanlığın gece dünyasından çekilmesi anlamına gelir ve bu da peri masallarına, hayaletlere olan inancımızı sarsar. Işık, olmayan dünyaları sonsuza kadar yok etmiştir. Karanlığın kışkırttığı korkutucu düşünceler artık son bulmuştur. Olağanüstü bir kez daha kaybedilmiştir. Birtakım düşünce adamları tarafından ki bir kısmı zırdelidir, tanrı bile öldürülmüştür.

Tanrının doğum anı nasıl ki insani bir basiret anına denk geliyorsa, tanrının ölüm anı da aynı insani basiret anına denk gelir. Bir kez, yüksek sesle “tanrı öldü” demeyi başarırsanız, tanrının en can alcı noktasında, tanrıyı gerçekten de yok edene kadar durmayacak bir yara açmış olursunuz. Bu yüzden tanrı gibi büyük düşünceler, idealler ve diğer her şey, kendi yok oluşuyla birlikte doğar.

İşte, en başa dönersek, bir gerilla, bir davaya en fazla ölüsünü koyabilir. O davanın içinde tüm benliğiyle, tüm varlığıyla var olması demek, tüm varlığını, davaya adaması demektir. Bu aslında diğerinden daha önce olan büyük ve simgesel ölümüdür. Dava uğruna öldüğünde, yalnızca mantıksal çember tutarlı bir şekilde kapanmış olacaktır. Ya da şöyle ifade edebiliriz. Terörist tetiği çektiği anda değil, bize bu şekilde bakmaya başladığı anda eylemini tamamlamış sayılır.

Anlayacağınız üzere, birtakım politik söylemler ve hak tartışmaları, yaşadığı coğrafyanın dünya ekonomisindeki yeri gibi konularla hiç ilgilenmiyorum. Odak noktam örgüt ya da propaganda eylemleri değil, kadının ta kendisi. Bir şeye, herhangi bir şeye inanıyor ve hepimizin yaptığı da yalnızca bu. Meşrulaştırma deneyleri bu yüzden daha başladığı anda saçmalaşıyor.

Bir seri katili düşünüyorum. Yüzlerce kişiye, dayanılamayacak kadar büyük acılar yaşatmış bir insanı yakaladığınızda, eğer ona bunun kötü bir davranış olduğunu anlatamayacaksanız, yani konuşmanızın sonunda yanlış yaptığını anlamayacaksa, vereceğiniz ceza ne işe yarar? Tek bir insanın öznel düşünce dünyasının biricikliği karşısında tüm savunmalarımız, tüm argümanlarımız un ufak olur ve toza dönüşür. Dahası, kendinize bile bunun mantıklı bir açıklamasını yapamazken, bunun başkasına ne yararı olur? Sonuç olarak, tarihimizin en başından, hatta mitolojimizin en başından bu yana ölüm var. Bizim hikâyemiz kovulmayla başlar ve cinayetle devam eder. Bunca yıllık düşünce tarihinde, kötüye ya da iyiye nesnel cevabı verememiş olmak bile, bize şimdiye kadar düşünmüş olduklarımızdan daha çok şey anlatıyor olmalı.

İnanç Avadit

[email protected]

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız. 

Hakkında Editör

Hakan Bilge - The Godfather Mitosu (Şule Yayınları, 2015) ve Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti (Doruk Yayınları, 2016) adlı sinema kitaplarının yazarıdır.

Bu yazıya da bakabilirsiniz.

Hakan Bilge’nin Yeni Kitabı “Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti” Raflardaki Yerini Aldı

“Aşktan da Üstün: Hitchcock Sinemasında Kişisel Bir Gezinti” adlı sinema kitabı Doruk Yayınları arasından çıktı. ...

3 Yorum

  1. İlginç ve güzel bir deneme yazmışsınız. Başka yazılarınızı da okumak isterim.

  2. Özür dilerim; resimden o kadar etkilendim ki yazıyı okuyamadım. Ya da okudum ama gözüm devamlı resme kaydığı için bir şey anlamadım okuduğumdan.
    Çok korkunç bir resim. Tüyler ürpertici… Eğer kılık kıyafeti ve elinde tuttuğu soğuk aleti görmeseydim onun bir militan olduğunu dahi anlamazdım. Kırda gezintiye çıkmış da bir arkadaşı fotoğrafını çekmiş gibi. Kollar iki yana bırakılmış, kalça arkaik pozda yana kıvrılmış, rutin bir poz işte. Tekinsiz tezatlıklar olduğu için korkunç… Tipik bir “erkekleştirilmiş” kadın durumu söz konusu. Herşeye rağmen özenle şekillendirilmiş kaşlar haykırıyor “ben kadınım” diye ama duyan yok. Gönüllü kurban… Davası malum… Ölüm dolu… Elindeki silah kendini korumak için değil. Haki rengi gözlerine yakıştığı için seçmemiş. Sanki hazır bir karakter varmış da onu giyinmiş gibi. Birşeyler ters. Keşke ağlasaydı, keşke suçlasaydı, keşke delice gülseydi…
    Peki bu gururu niye bu kadar severiz?

  3. mayıs sıkıntısı

    @wherearethevelvets oldum olası,erkeğe ve kadına farklı ahlaklar biçilmesinden rahatsız olmuşumdur,bir üstteki yorumunuza atfen söylüyorum,özenle şekillendirilmiş kaş sadece özenle şekillendirilmiş kaştır,yani ‘bu bir pipo değildir’,o kaşa bakıp kadın varoluşu haykırdığını kendi cinsiyetçi bakış açınızdan okuyan sizsiniz.fotoğraftaki kadın kendi ulus devletlerini kurmak için ya da özerklik için veya halkına bir statü kazandırabilmek için gözünü karartmış ve silahlanmış bir kadındır.yani ‘erkekleşmiş’ bir kadın değildir,çünkü fotoğraftan anlaşılabileceği gibi erkek değildir.’kadınlaşmış’,’erkekleşmiş’ ifadeleri cinsiyetçidir.sanki kadınlara has bir ahlak,bir karakter,verili bir kadın doğası varmış da… ondan sapılmış gibi bir izlenim yaratmışsınız.silah kullanmak sadece erkeklerin tekelinde bir eylem olmadığı gibi kaş aldırmak da kadın tekelinde değildir,kendi toplumsal cinsiyetimizi kendimizin tayin edebiliyor olması bizi ne kadınlaştırır ne erkekleştirir, aksine özgürleştirir.herkes toplumun kendine biçtiği kadın erkek rollerini benimseyerek yaşamak zorunda değildir.fotoğrafta halinden ve seçtiği yoldan gayet memnun olabilme ihtimali olan bir kadına acır gibi yazmışsınız,o yüzden rahatsız oldum bu bakıştan,belirtmek istedim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir