Mavi Yeşil: 79. Sayı

Mavi Yeşil dergisi on dördüncü yılına başlıyor. Elinize ulaşan 79. sayı, on üç yıllık aralıksız yayımın yeni bir yıla uzandığının açık göstergesidir. ve içerikli dergilerin, okur ilgisiyle yaşadığı, yaşaması gerektiği ilgililerinin apaçık gerçeğidir. Karadeniz kıyı şeridinin uç noktasındaki Mavi Yeşil dergisini on üç yıl boyunca aralıksız yayımda tutan ve yeni bir yıla taşıyan uzak yakın okurlarımıza teşekkür ederiz. Karadeniz Bölgesi, on üç yıldır düzenli yayımlanan bir sanat/edebiyat dergisiyle tanışma fırsatını yakaladıysa bunda okurlarımızın payı azımsanamaz elbette. Şehrinin ve ardından da bölgesinin sınırlarını aşarak Türkiye ölçeğinde okunma mutluluğunu yaşayan Mavi Yeşil dergisinin samimi okurlarının dışında kimi olabilirdi halinden anlayan… Çevremizdeki halkası giderek genişleyen dostlarla on dördüncü yılımıza başlıyoruz; ne mutlu.

Yeni yılımızın başında, 13 Ocak 1973’te ölen Sabahattin Eyuboğlu için ölümünün kırkıncı yılında küçük bir dosya hazırladık. Bu sayımızı, Hasan Öztürk’ün Divan edebiyatı tartışmaları ekseninde Sabahattin Eyuboğlu yazısıyla açıyoruz. İlker Aslan, Eyuboğlu’nun bir düşünce adamı olarak Cumhuriyet döneminde halktan yana duruşuna değiniyor. Mehmet Nur Karakeçi, Eyuboğlu’na penceresinden baktığı yazısıyla aramızda. , kadının toplumsal yaşamdaki yerini işleyen Beyza’nın Kadınları adlı filmi inceliyor. Aynı zamanda Türk sinemasının çıkmazlarına da değinen Bilge, sinemamızın özgün bir biçem yaratmada eksiklerini gözler önüne seriyor. Erol Uzun, son zamanlarda yayıncılık sektörünün yüzünü güldüren İslamî romanlar üzerine bir değerlendirmeyle aramızda. Nurkal Kumsuz, baskı sonucu vatanlarında ayrılan bilim, sanat ve edebiyat insanlarını bize tekrar hatırlatıyor. Elif Balcı Kaştaş, Nar Ağacı adlı romanın postmodern kurgusunu inceliyor. , ’un En Mavi Göz romanı üzerine yaptığı değerlendirmeyle aramızda. Bu sayıda Funda Özsoy Erdoğan ve Sevda öyküleriyle aramızda. Şiirleriyle Yiğit Tornacı, Filiz Beyaz, Serdar Çakıcıoğlu dergimize renk katıyor.

Yazınsal yazı her şeyden önce bir dil işidir. Wittgenstein, “dilimin sınırları dünyamın sınırları” diyor. Sevgili okuryazar yeni yıldan dileğimiz dil evrenimizle birlikte düşünce dünyamızın da genişlemesidir.

79. sayının içindekiler

Divan Şiiri Tartışmaları Arasında Bir Cumhuriyet Promethesi / Hasan Öztürk… 2

Bir Fikir Adamı Olarak Sabahattin Eyuboğlu / İlker Aslan… 8

Köy Enstitüleri Penceresinden Sabahattin Eyuboğlu / Mehmet Nur Karakeçi… 11

Yürüyen Adam / Yiğit Tornacı… 15

Kadın Erkeğin Düşüdür / Hakan Bilge… 16

İslami Romanlar Üzerine Bir Değerlendirme / Erol Uzun… 19

Mutsuzluk Diasporası / Nurkal Kumsuz… 22

’nun Nar Ağacı’nda Postmodern Kurgu / Elif Balcı Kaştaş… 24

Toni Morrison: En Mavi Göz / Ayşegül Özalp… 27

Kırık Pencere / Filiz Beyaz… 29

İskender / Serdar Çakıcıoğlu… 29

Babaannem / Funda Özsoy Erdoğan… 30

Günebakan / Sevda… 31

bilgi@maviyesildergisi.com

Sezgin TAŞ

Üçüncü Mevki’nin 5. ve Son Sayısı Çıktı!

2012’nin şubatında yayımlanan ilk sayısıyla beraber “Edebiyat da bizi birleştiremeyecekse yaşamayalım.” diyen Üçüncü Mevki öldü. Buyrun cenazemize. Edebiyat bizi birleştirebildi mi, bilmiyoruz. Biz elimizden geleni yaptığımıza inanıyoruz, herkese kapımız açıktı, özgür olmak, hissettirmek önemliydi.

Son sayımızın şairleri; Hayriye Ünal, Murat Üstübal, , Ayşegül Tözeren, Murat Çelik, , Bilâl Yavuz, , A.Çağrı Bayındırlı, Tevfik Hatipoğlu, İsmail Kemal Durhan, Özgür Ergün Bayram, Ayşegül Öztürk, , , Emre Gürkan Kanmaz, , ve .

Ertuğrul Rast’ın Hayriye Ünal ve Murat Üstübal’la şiir/poetika üzerine, Gökçe Özder’in Nihan Kaya ile öykü ve romancılık üzerine yaptıkları söyleşiler sayfalarımız arasında yerini alıyor. Klişe söyleşilerden bıkanlara nefes aldıracak söyleşiler oldu üçü de.

Son sayının öykücüleri; Emre Jr. Öztoprak, Murat Şahin, Hüner Aydın ve Özgür Puya. Bu sayının tek denemesi Mehmet Kahraman’dan, aramızdaki duvarlar önemli bir konu. Murat Üstübal Ece Ayhan şiirine yakın bir bakış attı. Hakan Bilge’nin “Full Metal Jacket” filmi hakkındaki, Gökçe Özder’in Abdullah Harmancı’nın son öykü kitabı “Seni Ne İhtiyarlattı?” hakkındaki ve Fadime Gençoğlu’nun ’ın “Yedinci Gün” romanı hakkındaki yazısı son sayımızın film ve kitap yazılarını oluşturuyor.

Bir şeyi kırk kere söylerseniz, o şey olur derler:  40X “Edebiyat da bizi birleştiremeyecekse yaşamayalım.”

Sağlıcakla kalın.

Üçüncü Mevki’ye ulaşabileceğiniz yerler:

İstanbul (Beyoğlu) - Mephisto

İstanbul (Kadıköy) - Mephisto

İstanbul (Fatih) - Ağaç Kitabevi

İstanbul (Cağaloğlu) - Ana Kitabevi

İstanbul (Beyoğlu) - Simurg Sahaf

İstanbul (Üsküdar) - İskele

Ankara (Kızılay) - İmge Kitabevi

Ankara (Kızılay) - Kurtuba Kitap Kafe

Ankara (Kızılay) - İhtiyar Kitap Kafe

Konya - Çizgi Kitabevi

Konya - Hüner Kitabevi (Rampalı Çarşı en alt kat)

Eskişehir - Adımlar Kitabevi

Bursa - Seriyye Kitabevi

Rize - Önce Kitap Kaf

Kaos GL: 128. Sayı

Aralık 27, 2012 by  
Filed under Dergi & Fanzin, Duyurular, Edebiyat, Sanat

Kaos GL #128
Ocak-Şubat, 2013

Şeyleşme vs.

10-16 Aralık tarihleri arasındaki Ayrımcılıklara Karşı Sempozyum’un telaşı geldi geçti; yerini mutluğa, sevince, huzura ve azıcık da yorgunluğa bıraktı. Kampüslerden salon etkinliklerine, yapılan etkinlikleri ağzına kadar dolduran ve bizlerle birlikte etkinliklerde emeği geçen herkese, Kaos GL olarak teşekkür ederek selamlıyoruz sizleri ve yeni sayımızı!

” dosya konulu dergimizin konukları , Göksun Yazıcı, , , , , , Ülker Sözen ve Anna Maria Sörberg… Anahtar kelimelerimiz olan queer, kapitalizm, kaçış çizgisi, özneleştirme, bedenler arası ve ötesi, kimlik ve şeyleşme ile dosyamızı ördük; örmeye devam edeceğiz başka başka dergilerde.  

Dosya dışı konuklarımızı anmaya LİSTAG ile başlayalım istiyoruz. “Canım Ailem” sayfasının bu sayıdan itibaren konuğu olacak olan LİSTAG, bizlerle birlikteliğini bir söyleşi ile taçlandırıyor. Cenk Erdem, bizlere aşk ve huzur dileyen İspanyol dansçı Aaron Vivancos ile müzik sayfamız için söyleşiyor. Umut Güner, yeni oyunu “Yırtık Bohça” ile Ayrımcılıklara Karşı Sempozyum’un açılışını yapan Esmeray ve trans bir öğretmen olarak yaşadığı sorun ve ihlalleri anlatan Sezen öğretmen ile yaptığı söyleşileri dergiye taşıyor.  

Dosya dışı konuklar arasında aynı zamanda Eda Nur Temiz, Emre Özcan ve Osman Bulugil yer alıyor. Eğitim sayfası, İlker Öztemir ve Zeynep Yakın’ın yazılarına evsahipliği yapıyor. Hayriye Kara, İranlı iki mülteci lezbiyen Rahaa ve Saghi’nin değerli hayat hikâyelerini dergiye taşıyor. Dergimize “Aktivist”, “Artist” ve “Anarşist” resim çalışmalarıyla hayat veren Cemal Akyüz’e Kaos GL derinden teşekkür ediyor.  

Dergimizin, bundan böyle düzenli konukları olacak… LİSTAG, “Canım Ailem” sayfasının; Zafer Kıraç içerden dışarıya hapishane alanında yaşananları bizimle paylaşmak için hapishane sayfamızın editörü olacak. Kaos GL’nin Mülteci Koordinatörü Hayriye Kara, mülteci sayfamızı, mültecilerin sorunlarını görünür kılmak için hazırlayacak. Gelecek sayımızdan itibaren aynı zamanda eşcinsel, biseksüel ve trans mülteciler için Farsça sayfalarımız olacak.  

Dergimizde iki duyuruyu da paylaşmak istiyoruz. 17-24 Ocak 2013 tarihleri arasında gerçekleşecek 2. Pembe Hayat KuirFest’in birbirinden güzel görünen filmlerinden bazılarını tanıtıyoruz. 8. Kadın Kadına Öykü Yarışması’nın bu yılki temasını açıklıyoruz: Yol. “Tarih uzun, heybetli ve kendinden çok emin bir “yol”. Tarihin “yol”u eril-egemen on bin yıldan fazladır. Sesimizi duydukları anda bizi tarihten siliyorlar. Saklanıyoruz yine. Ama var olduğumuzu gösteren şiirlerimiz var aralarda, bir kaç eski tabakta resimlerimiz, bir kaç gravürümüz. Yani biz de tarihin “yol”larında yürümüşüz. Şunun şurasında en çok bir iki yüzyıldır da daha çok yazıp çizebiliyoruz. Oyunlarda repliklerimiz, karelerinde ölümsüz görüntülerimiz ve tablolarda fırça darbelerimiz çok daha fazla artık. Varlığımızı biz kendimiz bile görebiliyoruz bir süredir.” diyerek, öykülerin son teslim tarihinin 1 Nisan 2013 olduğunu belirtiyoruz.  

129. sayımızın dosya konusu “Ötekiler/Madunlar/Dışarıda Bırakılanlar” ve İnsan Hakları. Bu dosya vesilesi ile, insan hakları alanındaki hiyerarşileri ters düz etmeye çalışacağız. Sorunları veya talepleri insan hakları içinde değerlendirilmeyenler, ana akım insan hakları söyleminin dışında kalanlar, kalmak zorunda bırakılanlar, kalmak isteyenlerle dolu yeni bir sayıyla karşınızda olacağız. Unutmayın, yazıların son gönderim tarihi 4 Şubat 2013! 

İçindekiler

Kaos GL’DEN
KUİR FESTİVAL
“Hepimize aşk ve huzur diliyorum!”
Sadece yaşamak istiyorum!
DEVAM ETMEMİ SAĞLAYAN ÖNÜMDEKİ UMUT DEĞİL, GERİDE BIRAKTIĞIM KORKUYDU.”
Öğrencisiyle, öğretmeniyle LGBT’ler…
8. Kadın Kadına Öykü Yarışması Çağrı Metni
Anti-Kapitalist Queer ve Queer Anti-Kapitalizm: Yeni Bir Dil?
İktidar ve Mücadele Eksenlerinde Bedeni ve Bedenler-Arasılığı Düşünmek
Tür Yasasının Yasadışılığı: Bir Türsüzlük Talebi Olarak Queer Siyaset
Queer ve LGBT Arasındaki Tek Fark Harf Farkı Değildir!
LGBT GÜNDEM
Homofobi ve Queer Korkusu
Saklambaç
Butler’da bir şeyleşme deneyimi olarak kimlik
KaosQ+; düşündükçe heyecanlanıyoruz!
KaosQueer+
QUEER MUAMMANIN İNŞASI
Biz Kimiz?
Lisede Cinsiyetçilik ve Homofobi
Azınlık, Devlet ve Halk
MODERNİTE SONRASI AŞKTA BİREYSELLİK VE AİDİYET
Orta Savunma, La Masia ve Topla Oynamak
Ayrımcılık Karşıtı Sempozyum Tamamlandı

2012 (2009, Roland Emmerich)

Felaket filmlerinin yönetmeni olarak tanınan ve ‘’para sıkıntısı’’ nedir bilmeyen ’in ‘’dünyanın sonunu’’ anlattığını iddia ettiği ve 2009 yılının büyük bir merakla beklenen filmi 2012 de sinemalarımızdan gelip geçiverdi. Konunun çekiciliği, yüksek bir bütçe, yönetmenin şöhreti, kitlelerin aksiyon ve felaket filmlerinden hoşlanması gibi etkenlerin üstüne bir de ‘’fragmanların’’ etkileyiciliği eklenince beklentilerin yüksek tutulmaması zaten olanaksızdı. Hangi konuda olursa olsun beklentilerin yüksek tutulmasının pek çok zaman hayal kırıklıklarını da beraberinde getirdiği bilinen bir gerçektir ancak her şeye rağmen filmin kendine özgü misyonunu yerine getirdiği ve hedef kitlesinin beklentilerini karşıladığı düşüncesinde olduğumu belirtmek isterim.

Sinema deyince, yedinci , beyazperde, Hollywood, Yeşilçam gibi kavramlar, sevdiğimiz filmler ve oyuncular aklımıza gelse de sinemanın pek çok tanımı vardır ve benim için ‘’insanın insanileşmesine’’ katkıda bulunduğu ölçüde değerlidir. ‘’İnsanın insanileşmesi’’ kavramı bu yazının sınırlarını hayli aşacağından kısaca ve en genel biçimde ‘’insana değgin, insanı konu edinen, insanın kendini ve dünyayı sorgulama ve dönüştürme’’ gayretidir, diyebilirim. Böyle olması 2012 gibi ucuz propaganda filmlerinin izlenmeyeceği veya onlardan zevk alınmayacağı anlamına gelmez, gelmemelidir de. Çünkü insan düşünceleriyle, acılarıyla, sevinçleriyle bir bütün oluşturmakta ancak çelişkileriyle var olmakta, türünün devamını böyle sağlamaktadır. İdeal olana ulaşmak için çalışmak başka, gerçeğin göz ardı edilmesi başka şeydir. Doğru olan seyirciyi 2012 filminden uzak tutmak değil izlemiş oldukları filmin ucuz yönlerinin kendilerine gösterilerek maruz kaldıkları saldırıdan kurtulabilmelerini sağlamaktır.

Zengin bir Rus’un özel şoförlüğünü yapan adamımız Jackson () yayımlanmış bir kitabı bulunmasına karşın başarısız bir yazar, iki çocuğu olmasına karşın başarısız bir baba ve karısının başka bir adamı tercih etmesinden dolayı başarısız bir koca olma ‘’başarısına’’ sahip tipik Amerikalıdır. Karısı (Amanda Peet) zengin bir koca bulmasına karşın eski kocasına ilgisini yitirmemiş, aşk için değil, çocuklarının ve kendisinin geleceğini garantiye alma düşüncesiyle mantık evliliği yapmış bir kadındır. Yeni koca ise hayatı para ile ölçen, zengin ve ukala bir adamdır. Küçük çocuğa pahalı bir cep telefonu almak, onun için, çocukta davranış bozukluğuna yol açabilecek bir hareket değil, çocuğun sevgisini kazanmak için atılmış bir adımdır. Ayrıca zengin kadınların ‘’göğüslerini ellemek’’ de para ile ölçülebilir bir harekettir, kadın sevgilisi olsa bile.

Filmin içerisine serpiştirilmiş olan ailemiz ‘’Amerikan Rüyası’’ndan nasibini almış, her Amerikalının kendinden bir şeyler bulacağı tipik orta sınıf bir ailedir. Filmin her anında ‘’bireysellik’’ perdesinin ardına saklanarak ‘’bencilliğe’’ ve ‘’amaca ulaşmak için her yol mubahtır’’ fikrine vurgu yapılır. Filmin kahramanı Jackson, çocuklarını hafta sonu tatiline götüreceği günün sabahında bile dağınık ve sefil evinde uyuyakalabilmekte ve arabası çalışmayınca da patronun arabasını ‘’ödünç’’ alabilmektedir. Veya milyarder Rus ‘’ayısı’’ son ana kadar yanında bulunan ‘’sevgilisini’’ kendisini aldattığını bildiğinden kurtulabileceği gemiye almaz. Felaketin gelişi insanlığa bildirilmez, bilgi –kimin, hangi ölçütlerle seçtiği belli olmayanların kurtuluşu adına- saklanır.

Hollywood, toplumu değil bireyi öne çıkaran Batı düşünce sistemine uygun davranırken bunu hastalıklı bir şekilde yerine getirmekte, birey fikrini zehirlemektedir. Seyirci, milyarlarca insan ölürken filmin hiçbir anında bu insanları düşünecek fırsat bulamaz ve geminin kapılarına hücum eden insanların birbirlerini ezmesi karşısında bile üzüntü duymaz. Hatta Doktor Adrian’ın ‘’kapıları açalım’’ teklifi, seyirci tarafından kızgınlıkla karşılanır. Mantıklı ve doğru olan kapıların ‘’asla’’ açılmamasıdır. Dahası Rus’un ölümüne üzülen seyirci var mıdır, bilemiyorum. Ancak filmin kahramanı Jackson, geminin hidrolik kapısının kapanması için çabalarken herkes endişe duyar ve ölmeyip de su üstüne çıkınca, milyarlarca insanın ölmesine karşın mutlu sona ulaşılmış olur.

‘’Kıyamet’’ teorisini ‘’keşfeden’’ kişinin Hintli olmasının anlamı nedir diye düşünürken şöyle bir makale okudum: ‘’Büyüyen ekonomisinin yanı sıra, tehlikeli bir bölgede istikrarlı ve laik bir demokrasi olarak artan gücüyle Hindistan’ın ABD’nin önemli bir müttefiki olması beklenebilir. (…) Zira Hindistan, ABD’nin dış siyasetinde başarı hanesinde yer alan az sayıdaki ülkeden biri.’’ (Selig S. Harrison-Kabil’den Keşmir’e) Yağmur altında su birikintisinde iki direkli oyuncak gemisi ile oynayan çocuğun üzerine doğru umursamazca arabasını süren ve çocuğu çamur içinde bırakan Hintli şoföre karşın ‘’dikkat et, dikkat et’’ uyarıları yapan Amerikalı profesörün varlığı seyirciyi etkiler. Bu sahne ile ilişkiler ne kadar gelişirse gelişsin Hindistan’ın insani ‘’gelişmemişlik’’ düzeyi vurgulanır ve hadleri bildirilir ki benzer sahnelerin geçtiğimiz yılın bombası‘’Slumdog Millionaire’’ filminde de bulunduğunu hatırlatmak isterim. 

Ne idüğü belirsiz Hintli bir profesör, yeraltında –eski bir maden - muazzam bir araştırma merkezi kurmuş. Finans kaynağı kimdir, nedir anlayamayız ancak kendi ülkesi veya başka bir ülke yetkililerine haber vermek yerine Amerikalı profesöre haber vermesinden bir şeyler çıkarabilir miyiz, bilemiyorum. Güneşteki patlamaları nasıl görebildiğini çok merak ettim. Büyük olasılıkla NASA’ya ait uyduları kullanmaktadır. Öyleyse uyduların asıl sahiplerinin göremediğini dışarıdan biri nasıl görür? Sisteme nasıl girebilir? Bir soğutma sistemi bile kuramayan ve serinlemek için ayaklarını buz dolu bir fıçıya sokan bu adamların güneşteki ‘’bilinen en büyük’’ patlamaları görebilmesi tarihin bir cilvesi değilse çok keskin bir ironi olmuştur. Hintli bilim adamının Amerikalı karşısındaki durumu içler acısıdır, nasıl hitap edeceğine bir türlü karar veremez, ismiyle seslenir, arkadaşım diye hitap eder hatta utanmadan ‘’sahip’’ bile der. Yönetmen, senarist ve yapımcıların ‘’üzerinde güneş batmayan emperyal ve kolonyal Anglosakson İmparatorluğu’nun o eski güzel’’ dönemlerine bir gönderme yapmak istediği çok belirgindir.

Müzelerden ‘’Mona Lisa’’ vb. sanat eserlerinin de koruma altına alınması yönetmenin sevdiği bir hareket çünkü The Day After Tomorrow filminde de kütüphaneye sığınan ve soğuktan donmak üzere olmalarına karşın İncil’i yakmaktan kaçınan görevliyi hatırlayalım. Filmdeki tek ‘’insancıl’’ nokta da zaten bu… Yine de, bu durumdan şüphelenen Fransız Ulusal Müzesi Direktörünün öldürülmesi ile 1997’de Prenses Diana’nın ölümü arasında bir tür paralellik kurulmaya çalışılması cahil zihinlere bir parça ‘’kemik’’ atmaktan başka bir şey değil.

‘’İnsanlık tarihindeki en büyük program’’ denilen uygulama Profesör Adrian’ın direktiflerine göre belirlenmiş ve o da sürekli fikir değiştiriyor ve bir süpermen olmadığını gösterebilmek için sürekli ‘’yanılmışım’’ diyebiliyor. Dünya üzerindeki canlı yaşam sona ermek üzereyken ne insancıl değil mi? Diyecek söz bulamıyorum.

Gemiye binmeyen Amerikan Başkanı için ‘’demek kaptan batan gemisini terk etmiyor’’ deniliyor. Sanki dünya kendisinin gemisiymiş gibi başkanın kalması propagandadan da ileri, bir ‘’utanmazlık’’ değil de nedir? Kadim imparatorlukların dünyanın ‘’kaptanı’’ oldukları yönünde bir söylemleri bile olmamışken bu denli kendinden geçmeyi nasıl açıklayabiliriz acaba? Ayrıca İtalyan Başbakanının da dua etmek için kalması şu sıralar hayli sıkıntıları olan ve itibara gereksinim duyan başbakanının filme ‘’maddi destek’’ sağlamış olması ya da müttefiklik adına bir selam verilmesi olarak açıklanabilir mi?

Yenilmiş, ezilmiş, yağmalanmış ve aşağılanmış koca bir kıtayı ‘’Tanrı adına vahşi yerlileri imana getirme’’ daha doğrusu Hıristiyanlaştırma adına hareket geçen misyoner rahiplerden Yucatan’ın ilk piskoposu Diego de Landa sık sık Maya uygarlığının cesaret, irade, yardımlaşma gibi Hıristiyan erdemlerine sahip olduğunu dile getirmiştir. De Landa insanların eskiyi unutmasını sağlamak, geçmişle ve atalarının dinleriyle tüm bağlarını koparmak için pek çok Maya geleneğini yok etmiş, kitaplarını yaktırmıştır. Daha sonra, bilinmeyen bir nedenle bu medeniyetin öğretilerine merak saran ve öğrenmek isteyen De Landa kitaplardan bir kaçını saklamış ve kısmen çözülebilmiş bir Maya alfabesi oluşturulmasını sağlamıştır. De Landa alfabesi 1952’de Maya şifresini ilk kez çözen Rus dilbilimci Yuri Knorosov’un çalışmalarının temelini oluşturmuştur.

İnternette kısa bir gezinti yapıldığı takdirde gerek Maya kehaneti gerekse Tufan ile ilgili olarak pek çok bilgi erişilebilir olduğundan bu konularda ayrıntıya girmeyi uygun bulmuyorum. Konuyu merak edenlerin Burak Eldem’in 2012: Marduk’la Randevu isimli muhteşem kitabını okumalarını tavsiye edebilirim.

‘’Onca gelişmiş cihaza rağmen Maya’lar bunu öngörmüş’’ sözü tipik Batı uygarlığı dayatmasından başka bir şey değildir. Cem Yılmaz’ın AROG’da taş devri insanlarına ‘’sizleri eciş bücüş çizerlerdi ama tanıyınca hepinizi sevdim’’ diyerek Batı tipi düşüncenin dayatılmasına haklı bir eleştiride bulunarak gönlümdeki yerini sağlamlaştırmıştır.

Başkanın kızı gemiye binenlerin nasıl seçildiğini sorduğunda, insan türünün devamını sağlayacak ‘’kusursuz genlere’’ sahip insanların seçildiğini öğrenir. Batının günümüzdeki vahşi gücünün meşruiyetini sağlamaktan başka bir işe yaramayan Darwin teorisinin ‘’doğal seçilim’’ ve ırkçılık sosuna bulanmış bu soru sorulduğu esnada ekrana bir Arap görüntüsü yansır. Başkanın kızı küçümseyerek ‘’bunlar da mı genleri için seçildi, bunlar daha çok iyi cüzdanları için seçilmişe benziyor’’ der. Bu sahne ve ‘’Bizim görevimiz türümüzün devamını sağlamak’’ sözleri düpedüz ırkçılık göstergesi değilse nedir? Buradan devam ediyorum.

1890’lı yıllarda ortaya çıkan Sosyal Darwincilere göre, gerekli üstünlüklere sahip ırk Anglosaksonlar ve onun Amerikan koludur. Darwin teorisine göre ‘’Türlerin ve ırkların evrimi, farklılaşması süreci ancak doğal ayıklanma ile gerçekleşebilirdi.’’ Yapıtının tam adı topluma bakışını ortaya koyar: The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle of Life (Doğal Ayıklanma Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Üstün Irkların Yaşam Savaşında Ayakta Kalışları)

‘’Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız; geri zekâlılar, sakatlar ve hastalar için bakımevleri kurarız; yoksulları koruma yasaları çıkarırız; tıp uzmanlarımız her hastayı yaşatmak için en son ana kadar bütün ustalıklarını gösterirler. Böylece uygarlaşmış toplumların zayıf bireyleri kendi soylarını sürdürmektedir. Evcil hayvan yetiştiriciliği yapmış hiç kimse, bunun insan ırkına büyük zararı dokunmak gerektiğinden şüphe etmez. Bakımsızlığın ya da yanlış bakımın, evcil bir ırkın yozlaşmasına pek çabuk yol açması şaşırtıcıdır; oysa insanın kendi durumu ayrı tutulursa, hiç kimse en kötü hayvanlarını damızlıkta kullanacak kadar bilgisiz değildir.(…) Bütün öbür olay dizileri ancak Anglosaksonların Batı’ya olan o büyük göç akını ile bağlantılı, daha doğrusu, onun yardımcısı olarak düşünülünce amaçlı ve önemli görünür. Uygarlığın ilerlemesi problemi çapraşık olsa bile, hiç değilse şunu anlayabiliyoruz. Uzun bir dönem boyunca, çok zeki, enerjik, yiğit, yurtsever ve iyiliksever insanları en çok sayıda yetiştiren bir ulus, bu bakımdan geri kalmış uluslara genellikle egemen olur’’ () 

‘’Başkanların çoğu iktidar koltuğuna adam akıllı oturdular mı Winston Churchill olma tutkusundan kendilerini alıkoyamazlar. Özgürlük ve zorbalık üzerine büyük laflar etmeye yönelir, özgür dünyanın liderleri rolüne sarılıp ahlaki oyunlara girişirler. Başkan şöyle diyor: ‘’Farklı kıtalarda pek çok ülkede Amerikan kanı döktük. Başkalarının harabeye dönen ülkelerini yeni baştan inşa edip ekonomilerini ayağa kaldırmalarına yardım etmek için paramızı harcadık.’’ Amerikan dış siyasetinin ana ilkesinin ‘’Barış ve istikrar gibi büyük hedeflere odaklanarak, ticaretin serbestçe yapıldığı özgür bir dünya vizyonunu muhafaza ederek dünyadaki kapsamlı, derin ve kalıcı olumlu eğilimlerin ayakta kalmasına yardımcı olmak’’ esası üzerine kurulduğu söylenir.’’ (Fareed Zakaria – İmparatorluk Sonrası) 

Senaryonun zayıf olduğu yönündeki eleştirilere bu paragrafın yeterli olacağını düşünüyorum. 2012 filminin senaryosu nerdeyse dışişleri veya savunma bakanlığı tarafından yazılmış kadar ayrıntılı ve profesyoneldir. 

’ı gerek ses tonu, gerek bakışlar ve gerekse oyunculuk olarak tahminlerimin ötesinde yetersiz ve zayıf gördüğümü ve uzun zamandır bu kadar kibirli, ukala, Batı tipi yaşam tarzını dayatan ve üstün ırk fikrini dile getiren bir film izlemediğimi söylemek durumundayım. Film çekmek ileri teknoloji ürünlerine ve paraya indirgendiğinde ortaya çıkan sonuç kibir ve başarısızlıktır. 2012 sinema tarihinin ırkçı filmlerinden biri olarak tarihe geçmiştir ve yıllar sonra asla hatırlanmayacaktır.

salimolcay@yahoo.com

Yazarın öteki için tıklayınız.

Evlat

Aralık 25, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat

Zincirlerini sürüye sürüye gidişinin üzerinden ne kadar geçti biliyor musun? Tamı tamına on beş ay. Nefreti silen benliğim zamanı silmeme en büyük engel. Her şeyi anlatmalıyım aslında sana. En başından, evden fenerin sarsak ışığına takılıp çıktığım geceden başlamalıyım. Hani toprak kokusunun yağmuru müjdelediği gece, kapına geldiğimde huzursuzluğunu iliklerimde hissetmiştim. Tiz çığlıklarını sevinç gösterisi olarak algılamamı isteyip özür dileyişin hala gözlerimin önünde… Dalgaların dövdüğü kum tepelerinde patlayan denizin hırçınlığına ’ın dumansı bakışları eklenince içim ürpermişti. Sen bunları hissetmedin, farkında bile değildin. Gecenin koyu karanlığında başındaki hasır şapkayla arka bahçeye geçtin. Kırılgan bir fanusun içinde yaşadığımızı duyumsadığım gerçeklikte, kumlaşan sözcüklerin anaforunda, bahçedeki rüzgârın ortasında bulduğumda seni gözaltların koyulaşmıştı. Ne kadar öyle durduk bilmiyorum. Cebimden bir avuç ay çekirdeğini ’a uzattığımda gülümsedin. Aramızdaki sessizliğe toprakta sürtünen zincirin sesi karıştı ve dalgın dalgın yüzüme baktın. Kum kavağı esintinin şiddetinden yapraklarını üzerimize bırakırken “İçeri girelim.” diye mırıldandın. Gökyüzünde çakan şimşeklerin bir benzeri de benim zihnimde çakıyordu. İnce, kaygan bir düşünce beni ele geçirmeye hazırlanırken ıssızlığını derin bir nefes gibi içime çektim. hızlı hızlı çekirdek çintiyordu. Nemli ve pis sandalyeye oturmamı işaret ettin. Sahibine itaat etme güdüsüyle emrini yerine getirdim.

“Karım geliyor.”dediğinde tuzla buz oldu bütün hayallerim. Sana sezdirmedim bunları. Billursu bir ses tonuyla “Sessizce hayatından çıkıp giderim.” deyişime karşılık usulca başını sallamıştın. Şu an bunları seninle paylaşmamın nedenini merak ettiğini biliyorum. Yanlış anlaşılmaya müsait bir konunun açılması seni rahatsız etti. Sana hiç zorluk çıkarttım mı? Ayrılırken veya daha sonrasında hiç sorun yaşamadık. Şimdi on beş ay sonra vicdan azabıyla karşındayım. Evlat’ın zincirini sürüye sürüye kaçtığı gece yaşananlardan sorumluyum. Bunu sana o gece söylemeliydim. Mangalı yakmak için üflediğimiz kömürün alacalı alevinde Evlat sağ omzumdan sarkmış meraklı meraklı bakıyordu. Sen her zamanki soğukluğunla yanımda dikiliyordun. Büzüştürdüğüm dudaklarımla ateşi körüklemeye çalışıyordum.

“Ayva tatlısının rengine döndü yanakların.” dedin.

“Kızardı, desene…”

“Şimdi gitsen iyi olur.”

Aniden kovmandaki huzursuzluğun içimde açtığı delikten habersiz kapıyı göstermiştin. Alevler yüzümüzde intikam alırmış gibi oynaşırken kinin çoğalan kösnül iştahını duyumsadığımı hala hatırlıyorum. İhanetin rengi üçümüzün yüzünde raks ederken alev parmaklarımı yalıyordu.

Mutluluğun mekânının neresi olduğunu işte o an sormuştum kendime. Sahi biz mutlu olmuş muyduk? Yeşil; mutluluğun rengiydi benim için, senin için budanacak ağaçların rengiydi. Asmaları yanlış budadığın için yaptığın kavgaların yaprak rengiydi. Maymun bile, ah affedersin. Aşağılamak için değildi. Evlat senin için çok değerliydi. Bilmez miyim? Evlat bile yeşil çuha örtünün altına saklanır da uyurdu. Çakaleriklerini toplarken çığlıkları çığlıklarıma karışırdı. Çığlıkları… O gece de çok çığlık attı. Saldırdı, o duvardan bu duvara atlayıp durdu. Hırçınlaştı. Bir hayvan duygularını ancak böyle etkileyici anlatabilirdi.

Ah! Merak ediyorsun değil mi? Sana kızgınlığımın cezasını ondan çıkarttım. Üflediğimiz kömür parçalarını… Kömür parçalarını zincirlediğim Evlat’ın ayaklarına bastırdım. Aklımı kaçırmadım. Sadece senden intikam almak için yaptım. Dur! Lütfen daha anlatacaklarım var. Sakinleşmelisin. Karının karşısına geçip yaşadıklarımızı anlatmamı istemezsin herhalde. Çok acı çektiğini biliyorum. Bunun için yapmıştım zaten. Ama Evlat’ın o gece kaçacağını yaptığım işkencenin sonuçlarını düşünememiştim.  Senin, polisleri ve komşuları işin içine katmanı beklemiyordum. İşler çığırından çıkmıştı. Bu nedenle anlatamadım. Özür dilerim. Ne yapıyorsun, nereyi arıyorsun? Dur! Aslında sana hiç anlatmamalıydım. Akıl hastası mı?  Hayır, beni başından atamazsın. Evlat evde mi? Bir şeyi yok mu? Ama o gece… Sadece hayal miydi? Hayır, ben ona işkence yaptım. Bendim o. Polis mi çağıracaksın? Tamam gidiyorum. Evet dinledim ve anladım seni. Bir daha görmeyeceksin beni. Sana da iyi günler.

Yeşil değil sevdiğim renk niye yeşil dedim ki inanmadın işte!

Semrin Şahin

semrince@gmail.com

Yazarın diğer öykülerini okumak için tıklayınız.

Sonraki Sayfa »