Luis Buñuel İçin Neler Dediler?

Ocak 15, 2012 by  
Filed under Logos, Sanat, Sinema

Emir Kusturica: “En büyük entelektüel ’dir. Çok müthiş filmleri var.”

Henry Miller: “Bunuel’e söylemediklerini bırakmadılar; -hain, anarşist, sapık, kirletici, put kırıcı. Ama çılgın demeye dilleri varmadı. Gerçi filmlerinde betimlediği çılgınlık; ama bu çılgınlık onun eseri değil, on bin yıllık uygarlığın sonunda insanlığın vardığı nokta.”

Carlos Saura: “Luis Bunuel’in filmleri bana her zaman bir şeyler verdi. Bir yönüyle beni rahatsız ettiler, diğer yönleriyle derinden etkilediler. Kısacası Bunuel beni zenginleştiren bir insandır. Filmlerinin benim üstümde olağanüstü bir etkisi var.”

Jean Vigo: “Birkaç gün için Paris’teyim. Sizi görmek isterdim. Geçtiğimiz Çarşamba günü Altın Çağ’ın (L’age d’or) gösterisinde bulundum. BRAVO! Filminiz, şaşırtıcı yeteneğinizi doğruluyor.” (Jean Vigo’nun 25 Ekim 1930’da Luis Bunuel’e yazdığı mektuptan…)

Ado Kyrou: “Tüm tarihinde, Luis Bunuel’in eserinden daha özgür, daha kişisel bir yaratış yoktur. Kalıplara onunki denli uymayan, sinemasal geleneklere onunki denli karşı çıkmış, her türden tabuya onunki denli egemen olan bir da yoktur. Alışılmamışta, akıldışında, önceden bilinemezde son derece rahat olan, gülmecenin çeşitli alanlarıyla da içli dışlı olan Bunuel’in sinemasında, gerçeküstücü devrim, bir emrivakidir, sanatının ayrılmaz bir olgusudur.”

Alfred Hitchcock: “Luis Bunuel dünyanın en iyi yönetmenidir.”

Salvador Dali: “Bir Endülüs Köpeği’nden (1929, Un Chien Andalou) sonra yaptıklarına bakınca yeteneğin kimde olduğu ortaya çıktı.”

Tony Richardson: “Sinemanın peygamberlerinin sayısı az ve enderdir. Bunların içinde Luis Bunuel’den daha güçlüsü yoktur.”

Sergei Parajanov: “Her yapı, her eser, ait olduğu dönemin, dinin ve kültürün simgesi gibi. İyi bir film de böyle olmalı, bir kültürü simgelemeli. Yoksa her ülkenin kendine ait kültürü ortadan kalkarak burjuvazinin ortak kültürüne dönüşür. Ingmar Bergman ve Luis Bunuel gibi çok önemsenen yönetmenleri de bu yüzden sevmiyorum. Çünkü yaptıkları, bütün ülkelere özgü tipik burjuva kültürü ürünleri. Ülkelerinin, halklarının gerçek kültürleriyle bir ilişkisi yok.

Glauber Rocha: “Kendine özgü bir dili olan; ortasınıf ahlakı, ruhbilimsel çatışmalar ve insanların akli bozulmaları hakkında derin bir eleştirel görüş sahibi bir sinemacı.”

Kaynaklar:

Buñuel Sinemasının O Gizemli Çekiciliği, Özgür Kurtuluş

Göstermenin Sorumluluğu, Artun Yeres

Sinema Merkez

Elsa Morante – Burjuva Ailesi

Ocak 15, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

“Ben burjuva bir ailede doğdum. Babam mühendisti, bir inşaat şirketinde çalışırdı. Maaş yüksek. Normal zamanlarda oturduğumuz evden başka bir de sayfiyede köşkümüz vardı, kendi malımız, çiftliği bir yarıcı işletirdi -kirada birkaç dairemiz vardı, iyi gelir getiriyordu- tabii otomobil -bir Lancia- ayrıca da bankada kim bilir ne hisse senetleri vardı.”

Böylece mali dökümünü yaptıktan sonra, çok yorulmuş gibi durdu. Sonra yeniden sözü sürdürerek, işte orada, aile yuvasında, ta küçüklüğünden beri, kentsoylu hastalığının belirtilerini teşhise başladığını söyledi. Bunlar onu giderek daha sarsıyor, isyan ettiriyordu, o derece ki zaman zaman, çocukken, ana babasını görmeye bile dayanamaz, tiksinti nöbetlerine kapılırdı, gene dişlerini gıcırdatarak ekledi: “Haksız da değildim.”

Sonra öne doğru iki büklüm olunca, sesi bir mırıltı kadar hafifledi, masanın tahtasına önemsiz ve saçma sapan bir şeyler fısıldıyormuş gibi alçak sesle ailesini anlatmaya koyuldu. Sözgelimi babasının bir sürü, çeşit çeşit saplantısı varmış; hatta çeşit çeşit sesleri varmış, patronlarla konuşurken başka, meslektaşlarla konuşurken başka, işçilerle konuşurken daha başka. Babasıyla anası, hiçbir kötü niyetleri olmaksızın hizmetlerinde çalışan kişilere aşağı tabaka derlermiş; onlara karşı alışılmış nazik davranışlarında bile hep bir tür yukarıdan bakma varmış. Esasında hep aşağılayıcı olan ve seyrek işledikleri hayırlara, verdikleri sadakalara iyilikseverlik derlermiş. Her tür sosyete sahteciliğini de görev diye adlandırırlarmış: Yemek çağrılarına karşılık vermek, can sıkıcı bir ziyaret yapmak, şu münasebetle şu ceketi giymek, belirli bir sergide görünmek veya tatsız bir törene katılmak gibi. Konuşmalarının ve tartışmalarının konuları aşağı yukarı hep aynıymış. Şehir veya aile dedikoduları, oğulların ileride varacakları mesleki başarıları konusunda beslenen umutlar, vazgeçilmez veya fırsat sayılacak satın almalar, mal edinmeler, harcamalar, yükselişler, düşüşler, vazgeçmeler.. Ama tesadüfen Beethoven’ın 9. Senfonisi veya Tristan ve Isolde ya da Sistine Kilisesi gibi yüksek konulara değinecek olsalar hemen özel bir yücelmişlik pozu takınırlarmış; sanki böyle yüksek şeyler bile sınıf ayrıcalıklarıymış gibi. Otomobilmiş, giysilermiş, ev eşyasıymış, onlara günlük kullanma eşyası değil de bir tür toplumsal düzenin göstergeleri gözüyle bakarlarmış.

Ailesinin yaşantısında yapmacık ve kokuşmuş olmayan hiçbir şey yokmuş, hiç: Ne davranışları ne sözcükleri ne düşünceleri. Gündelik seçimlerinin tümü de en önemsizine varıncaya dek, üstün bir ahlakın kurallarıymışçasına, harfi harfine uyguladıkları, birtakım dar kafalı inançları temel alıyormuş: Filanca davet edilmeliymiş; çünkü kontmuş; falanca kahveye girilmezmiş; çünkü aşağı sınıftanmış. Ama ahlakın gerçek yasaları karşısındaki şaşkınlıkları, onları alay konusu edebilirmiş. Babasına göre, şantiyede çalışanlardan biri, bir kangal bakır tele el koyacak olsa, hırsız demekti; ama biri çıkıp da babasına, o ünlü hisse senetlerinin, işçilerin ücretlerinden çalınmış olduğunu söylese herhalde güler geçer, inanmazdı. Silahlı bir soyguncu, zorla evlerine girip zarar verse, adam öldürse, anasıyla babası pek yerinde olarak onu ipe çekilmeye layık aşağılık bir cani olarak göreceklerdi; gel gör ki faşist saldırganlar Etiyopya topraklarında bu biçimde davrandıkları zaman, onlara yardıma kalkışılmıştı. Kendilerinin rahat yaşadığı bir sistem, onları hiç kuşkulandırmıyordu. Tembellikten, politikaya yanaşmıyorlardı; nasıl olsa hükümet, onları her tür sorumluluktan kurtarıyor değil miydi? Kördüler, körlerce yargılanan ve başka körlerce güdülen körler; ama farkında değillerdi. Kendilerini haklı sayıyorlardı, buna tam bir inançları vardı, bu inancı da kimse kalkıp yalanlamıyordu. Babası herkes tarafından pek kibar bir kişi sayılırdı, anası lekesiz bir hanımefendi, kız kardeşi ise iyi yetişmiş bir kızdı. Öyleydi de gerçekten, ana babanın yasasına uygun olarak yetiştirilmişti ve onları öylesine doğal biçimde taklit ediyordu ki, zaman olur, kalıtım genlerinin aktardığı ana babanın tıpatıp bir örneği gibi görünürdü gözüne. Onların hak bilirlik inançları, kızda da -embriyon halinde bile olsa- yerleşmekteydi. Sözgelimi, küçük bir çocuk olduğu halde, yarım yüzyıldır evde çalışan ve yaşı bakımından ninesinin anası olabilecek bir kadına hizmet ettirmek -hatta ayakkabılarını bağlatmak- ona pek olağan görünüyordu. Vitrinde gördüğü kareli bir paltoyu aldırmak için -dolapta en azından iki yeni paltosu vardı- ana babasına diretmek ve neden olarak da karelinin moda olduğunu, bütün arkadaşlarının aldığını göstermek, ona hiç de mantıkdışı gelmiyordu. Ama bu arkadaşlar arasında, paltosu bile olmayanlar; hatta kışın ayağına giyecek ayakkabısı bile bulunmayanlar varmış, burası önemli değildi: Sanki onlar başka bir gezegenin insanlarıydı.

İlk çatışmalarından birini hiçbir zaman unutamamıştı. “10 yaşlarındaydım ya da on bir. Babam beni otomobille okula götürürken, yolda, ansızın fren yapmak zorunda kalıyor, birisi kesmiş yolumuzu, meydan okur gibi değil; hatta özür dilercesine. Anlaşılan, bir gün önce bir şantiyeden yol verilmiş bir işçiymiş, doğrudan doğruya babamın yüzünden -öyle anlaşılıyor-. Nedenini hiç öğrenemedim. Henüz yaşlı sayılmaz -40 yaşlarında- ama kaşlarında kırlar var; orta boylu, şişman değil; ama güçlü, öyle ki, daha uzun boylu duruyor. Geniş bir yüzü var, sağlam yüz çizgileri, gene de bizim oralılar gibi, çocuksu kalmış. Muşamba bir ceket ve bir bere giymiş, kireç lekeleri var, besbelli duvarcı. Ağzından her sözüyle birlikte duman çıkıyor -demek ki bu olay kışın geçmiş-. Orada öyle durmuş, elini kolunu sallayarak derdini anlatmaya uğraşıyor; hatta babamı yumuşatmak için gülümsemeye bile çabalıyor. Ama babam onu konuşturmuyor bile, öfkeden kabarmış, haykırıyor: ‘Nasıl cüret edersin! Tek kelime istemem! Bas git işine! Hadi! Defol!’ O anda adamın yüzünden bir titreme geçtiğini görür gibi oldum. Bir yandan da içimden kanım küt küt atıyor, önüne geçemediğim şiddetli bir istek duyuyorum: Şu adam babama yumruklarıyla, hatta bıçakla saldırsın. Ama ne gezer, beriki yolun kıyısına çekiliyor; hatta elini beresine götürüp selam bile veriyor. Bu arada babam ise, öfkeyle, onu ezmek pahasına gaza basmış. Hala söyleniyor, ‘Gizlenecek delik aramalıydı! Aşağılık herifler! Serseri!’ diyor. Dikkat ediyorum, öfkesinden, çenesiyle yakası arasında kalan eti, kırmızımtırak, adi kıvrımlar yapıyor. Oysa sokakta kalakalmış o adamda hiçbir adilik belirtisi görmemiştim. O zaman içime öylesine bir sıkıntı bastı ki Lancia’da babamın yanında olmaktansa, darağacına giden idam hükümlüsünün arabasında olmaya razıydım. Anladım ki, gerçekte biz, tüm bizim gibi burjuvalar dünyanın aşağılıklarıydık ve yolda kalakalan o adamla benzerleri de soyluları. Gerçekte bu adamın yaşında olup kendi yaşıtına boyun eğerek emeğini bir şey karşılığında sunabilen bir kişi ancak soylu bir yaratık, krallara layık onur sahibi biri, her türlü alçaklıktan ve adilikten uzak biri olabilirdi; bunu anladım. Hiç unutmam, yolun ondan sonraki bölümünde, şu Tanrısal duvarcının öcünü babamdan almak için ağır sıklet halter şampiyonu olmaya karar vermiştim. Gün boyu ne babamla ne annemle ne kardeşimle tek kelime konuşmadım, onlardan öylesine nefret ediyordum. Öyle sanıyorum ki, oradan başladı işte. Artık onları aynı gözle görmüyordum: Hep bir mercekle bakıyor gibiydim onlara.. sabit.. şaşmaz..”

Serdar Şencan Resim Sergisi

Ocak 15, 2012 by  
Filed under Duyurular, Resim, Sanat, Sergiler

Düş Yolcusu Durağı, Serdar Şencan Sergisi

20 Ocak 2012 - 2 Şubat 2012
Kokteyl 20 Ocak 2012 Cuma, Saat 17:00 - 21:00 arası

Bağdat Cad. Plaj Yolu. Haldun Taner Sok. No:16/B Caddebostan 0216 386 99 03

Kara mizahı resimle bu kadar iyi buluşturan olmazdı herhalde. Kendi çocuklarının kanlarıyla, canlarıyla beslenen, kendi yaşama kültürünü bir şişe ‘cola’ya değiştiriveren bir toplumun çocuğu olmak zor olsa gerek. Görüp de görmemezlikten geldiğimiz, duyup da duymamazlıktan geldiğimiz büyün olayları kara mizahla önümüze koyuyor Serdar Şencan.

 

Düş Yolcusu Sanat Durağında sergiye çıkan resimleri 20 Ocak- 2 Şubat 2012 tarihleri arasında izleyebilirsiniz.

Yayıncılar Birliği’nden Tutuklu Gazeteciler İçin Çağrı

Ocak 15, 2012 by  
Filed under Duyurular, Sanat

Türkiye Yayıncılar Birliği, 100’e yakın gazetecinin cezaevine girmesine neden olan Terörle Mücadele Yasası’nın bir an önce değiştirilmesi için Meclis’te grubu bulunan partilere açık çağrı yaptı.

Kurumdan yapılan yazılı açıklamada “Yasanın 6 ve 7. maddeleri nedeniyle 100’e yakın gazeteci cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü olarak bulunmakta. Bu durum basın özgürlüğü açısından Türkiye’nin son sıralarda yer alması gibi demokrasi açısından hak etmediğimiz bir sonucu doğurmakta. 6 ve 7’nci maddelerin geniş kapsamı ve içerdikleri belirsiz ifadeler, gazetecilik ve yayıncılık faaliyetlerini suç sayan yorumlara kapı açmakta. Bu maddelerden en büyük zararı da basın çalışanları görmekte” ifadelerine yer verilerek CHP Milletvekili Oktay Ekşi’nin TBMM’ye sunduğu yasa değişikliği teklifinin hızla yaşalaşması gerektiği vurgulandı.

Mulholland Drive (2001, David Lynch)

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; mutsuz her ailenin mutsuzluğuysa kendine hastır.” (Lev Tolstoy, Anna Karenina)

Kendisinin her geçen gün kocaman bir çöplüğe dönüştüğü yetmezmiş gibi elindeki tüm gücünü, yönlendirebileceği ve manipüle edebileceği tek tip bir anlayışının yerleşmesi için seferber etmekten geri durmayan Hollywood’un, ‘’kendi filmini’’ yapabilen ender yönetmenlerinden olan David Lynch’in başyapıtlarından (2001, Mulholland Çıkmazı) hakkında bir yazıya nereden başlanır, nasıl devam edilir, ne zaman sonlandırılır ve kişiyi bu yazıyı yazmaya iten dürtü nedir hatta bu yazıyı kim okur, kısaca ben bu işe nasıl bulaştım, bilemiyorum. Tabii bütün bu soruların tek bir yanıtı olmadığı gibi tek bir öyküyü çok katmanlı bir olay örgüsü kullanarak anlatmaya çalışan filmini de tek bir yazıyla anlamak olası gözükmeyeceğinden okurun yazı bitince ‘’her şeyi’’ anlayabileceği yönünde bir beklentiye girmemesini söylemek isterim.

Sokrates’in fiziksel açıdan eski Yunanlıların Silenos yüzlü dedikleri cinsten, çirkin bir adam olduğu, Silenos yüzlü demekle de yassı burunlu, kalın dudaklı, sürekli sarhoş olduğu için eşeğinden ikide bir düşen çok çirkin ancak son derece akıllı ve bilge bir kişinin kastedildiği söylenir. Platon’un Şölen isimli eserinde Alkibiades, Sokrates’i, çirkinliği ve bilgeliği dolayısıyla Silenos’a benzetir ve şöyle der;

“Ben Sokrates’i övmek için, dostlarım, bazı benzetmelere başvuracağım. Şaka ettiğimi sanacak Sokrates. Ama bu benzetmeleri şaka için değil, doğruyu göstermek için kullanacağım. (…) Onu dinlemeye başlayınca sözleri ilkin abuk sabuk gelir insana. Kelimeleriyle, cümleleri dışardan alaycı bir Satyr postuna bürünür; semerli eşeklerden, kazancılardan, çarıkçılardan, dericilerden bahseder, hep aynı kelimelerle aynı şeyleri söyler gibi gelir. Cahili, budalası onun sözlerini alaya almaya kalkarlar ama bu sözleri bir de açıp içlerine bakarsanız, ne manalı, ne dolu sözler olduklarını ve hepsinin içleri en yüce erdemlerle dolu tanrı sözlerine benzediklerini görürsünüz.’’

François Rabelais, Gargantua isimli eserinin giriş bölümünde bu durumu kendi yaratıcı ifadeleriyle şöyle anlatmaktadır. ‘’Alkibiades, Platon’un hocası Sokrates’i -ki filozofların şahı olduğu su götürmez, başka sözler arasında Silen’lere benzetir. Eskiden Silen’ler küçük kutulardı, bugün ilâç satan dükkânlarda gördüklerimiz gibi, üstlerinde gülünç, saçma sapan yaratık resimleri vardı: Harpya’lar, satyr’ler, yularlı kazlar, boynuzlu tavşanlar, eğerli ördekler, uçan tekeler, koşumlu geyikler ve insanları güldürmeye yarayan daha birçok uydurmalar. Ama bu kutuların içinde nadide ilâçlar saklanırdı: Balsam, akamber, kakule, misk, zebbat, mücevherler ve daha başka değerli şeyler. Sokrates’i de onlara benzetiyordu Alkibiades çünkü ona dışardan bakıldığı, dış görünüşüne göre değerlendirildiği zaman bir soğan kabuğu kadar para etmezdi. Öylesine çirkindi bedeniyle, gülünç halleriyle, sivri burnu, boğa bakışı, deli suratıyla, kaba davranışları, köylü kılığıyla, züğürtlüğü, kadından yana bahtsızlığı, devlet işlerine elverişsizliği, durmadan sırıtması, her önüne gelenle içki içmesi, boyuna maskaralık etmesiyle o tanrısal bilgisini her zaman gizleyerek. Ama kutuyu açtınız mı, içinde göklerden inme, paha biçilmez bir ilâç bulurdunuz: İnsanüstü bir anlayış, görülmedik erdemler, yenilmez yiğitlik, eşsiz bir kanaatkârlık, kesin bir yetinirlik, kendine şaşmazca güvenirlik ve insanların, uğrunda sabahladıkları, koşuştukları, çabaladıkları, denizlere açıldıkları, savaştıkları her şeye karşı inanılmaz bir küçümseme.’’

Rabelais, Gargantua’nın giriş bölümünde şöyle devam eder: ‘’(…) ilikli bir kemik bulan köpek ne hayranlıkla bakar ona, ne özlemle koklar onu, ne coşkunlukla yakalar, nasıl bir dikkatle dişler, ne sevgiyle kırar, ne helecanla yalarsa onu, okur da aynı coşkuyla özlü iliği aramalıdır (…)’’ Doğasında ‘’filozofça bir yan’’ bulunan köpeğin amacı kemiğin içinde bulunan küçücük iliğe ulaşmaktır. Bu yazıda oyuncuların yüzlerindeki maskeyi söküp atmak değil, maskenin anlamı üzerine açıklama getirmek ve seyircinin kemiğin içinde saklı ‘’iliği’’ bulabilmesine yardımcı olmak için filmimize birkaç ısırık atmayı ve üzerinde bir iki çatlak oluşturmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Filmin bir silenos olarak kabul edilmesi durumunda eleştirmen filmin içerisine gizlenmiş hazineye ulaşmaya çalışacaktır ama silenos olarak tanımlanmaya daha uygun görünen yaşamsal öneme sahip ‘’mavi kutu’’ nedir? Mavi kutunun silenos olması durumunda içindeki ‘’gizem’’ ne olabilir, bunun üzerinde durmaya çalışacağım. Mavi kutunun gizemini çözdüğümüzde filmin içinde gizlenmiş olan hazineye de ulaşmış olabileceğiz, düşüncesindeyim.

Çocuğun yetişkinliğe geçişi ‘’günümüz’’ toplumlarında yıllar süren eğitimle gerçekleşirken, ‘’geçmişte’’ toplumların dinsel takviminin en önemli törenlerinden olan erginlik ritleriyle birdenbire kısa sürede tamamlanırdı. Kadın bir çocuğun geçici gövdesini, erkekler ise ruhsal yönünü doğururlardı. Nevrotiğin sorunu yetişkinliğe geçişin tamamlanması yerine yetiştin olarak yeniden doğmak üzere bebekken ölmektir, kişisel yapısının belirgin bir bölümü başarısızlık konumunda takılı kalmıştır. Geleneksel geçiş ayinlerinin amacı benlik duygusunun olabildiği kadar bastırılması, insanın bireysel yaşamını bütünle uyum içine sokmak için gösterilen katılım duygusunun geliştirilmesi olup kısaca bireye ölmeyi ve gelecekte yeniden doğmayı öğretmektir diyebiliriz.

 ‘’Gerçek benlik kavramı, bütün insanların sahip olduğu ancak her bireyde kendine özgü bir biçimde bulunan, insanın gelişiminin kaynağındaki iç güç olarak tanımlanabilir. Benliğin idealize edilmesi dış dünyadan belirli bazı davranışların beklenmesine yol açmaktadır. Bu talepler karşılanmadığında ise öfke, haklılık duygusu, kendi kendine acıma, haset, yoksunluk, bedenselleştirme gibi belirtiler ortaya çıkar. Kendi benliğini idealize eden kişinin, ayrıca kendisinden de beklediği önemli şeyler vardır ki, bu suretle, kendini idealize ettiği benliğinin kalıplarına sokması mümkün olabilecektir. Bu imge bir gurur duygusuyla dolu olduğu için çok önemlidir. Öte yandan, sözü edilen gurur kolayca yaralanabilme özelliği taşır ve kişi her ne zaman gerçek, mükemmel olmayan bedenini görse, yoğun bir utanma duygusu yaşar. Eğer başka kişiler tarafından gururu kırılırsa, aşağılanma duygusu yaşaması sözkonusudur. Bu iki güçlü duyguya bağlı olarak endişe, depresyon, öfke, psikoz ve psikomatik tepkilerin ortaya çıkması mümkündür. Söz konusu duyuları yatıştıracak alkol ve uyuşturucu kullanımı, aşırı derecede yaşanan cinsellik gibi olguların gururun kırıldığı durumlarda daha çok devreye girmesi sözkonusudur.’’ (Karen Horney)

Diane’in () ruhsal gelişimini tamamlayamadığı ve nevrotik bir yapıya sahip olduğunu ise, alabilmek uğruna Hollywood’a geldiği rolünü olağanüstü bir şekilde oynadığı bölümden çıkartabiliyoruz. Burada babasının en yakın arkadaşı tarafından istismar edilen bir kadını canlandıran Diane’in aslında kendisini oynadığı açıktır. Bu ‘’babanın yakın arkadaşı’’ aslında babanın kendisi olabilir. İstismarı bir oyun olarak yaşamış veya oyuncu kişiliğinin sonucu istismar edilmiş ve dolayısıyla da her oyuncunun mutlaka sıra dışı cinsel yaşamı olabileceği düşüncesine kapılmış olabilir. Böylece oyunculuk hayalleri ve cinsellik birbirine girmiştir. 12–13 yaşından itibaren yıllarca babası ile ilişkiye girdiğini itiraf eden Rita Haytworth’un durumunu yönetmenin bilmemesi olanaksız olduğuna göre, filmde Rita Haytworth imgesinin yoğun kullanımı da ilişkiyi yani babayı işaret etmektedir düşüncesindeyim. Hatta bu bağlamda lezbiyen ilişkisini de çocukluğunda zorlandığı ilişkinin ve nevrotik eğilimlerinin bir sonucu ‘’çocuk doğurmaktan’’ kaçınma anlamında bir sapma olarak yorumlayabiliriz. Ayrıca mavi kutunun halının üzerine düşmesiyle birlikte Ruth Teyze’nin ortaya çıkarak yere bakması ancak mavi kutuyu yani gerçeği ‘’görememesi’’, babasının istismarına uğrayan Diane’in durumunun aile tarafından bilindiği ancak ‘’sır’’ olarak saklandığının göstergesidir. ‘’Mavi kutu’’ bu ensesti ve Diane’in birgün bu yıkımdan kurtulabilme umudunu simgelemektedir.

Ensest ilişkiler her zaman bir kapalı kutu olarak ve bir tabu olarak kalmaktadır. Duruma tanık olan en yakın kişiler bile yaşanan durumun acımasızlığı karşısında çaresiz kalmakta, en iyi yolun susmak olduğuna inanmaktadırlar. Silencio isimli klüpte her iki kadın başlarına gelenlere, çocuklukta yaşadıklarına ağlarlar. Her şeyi bilmelerine rağmen sessiz kalırlar çünkü konu konuşulacak gibi değildir ve kutuda kalmalıdır. Diane’in kimselere anlatamadığı şeyleri Rita Haytworth posteri üzerinden kendisine itiraf etmesi kutunun açılmasıdır.

Nevrotik süreç kişiyi ikili bir kimlik sahibi olmaya zorlar. Bu kimliğin bir tarafı idealize benlik, diğer tarafı ise aşağılanan benliktir. Bunun sonucu, kişinin benlik değerlendirmelerinde birbirinin yerini alan zıt kavrayışlar, hatalı davranış ve ruh durumundaki çalkantılar ortaya çıkar. Karen Horney nevrotik eğilimleri, insanlara yönelmek, insanlara karşı çıkmak ve insanlardan kaçmak olarak üç grupta toplamaktadır. Bu eğilimlerin birbirleriyle çatışmaya girmesi halinde kişi kendine ilişkin idealize edilmiş bir imge geliştirerek içsel çatışmanın çeşitli unsurlarını dışlaştırmaya çalışır. İnsanın bilinçdışında taşıdığı ‘’idealize benlik’’ imgesinin geliştirilmesi gerçek bir güven ve gurur duygusunun yerini tutmaya yarar; endişe içindeki kişiye diğer kişilerden daha iyi durumda olduğu, varlığının bir anlam taşıdığı duygusunu verir. İdelize benlik kavramının tam aksi yönünde ise kişinin kendine ilişkin ‘’aşağılanan’’ bir imge geliştirmesi bulunur.

Diane’in ideal benliği seyirciye her zaman bakımlı ve olanca güzelliğiyle görünürken aşağıladığı benliği çirkin ve kusurlu görünür. Diane oluşturduğu ‘’ideal benliğini’’ özendiği ‘’gerçek’’ Rita Haytworth ile birlikte olması gerektiği düşüncesinden hareketle kendi yetenekleriyle elde edemediği hayranlık verici Hollywood yıldızlığı statüsü ile her türlü cinsel özgürlük ve toplumsal iktidarı kazandığını hayal eder. Ancak ‘’aşağıladığı benliğinin’’ yeniden su yüzüne çıkmasıyla iki dünya arasında sıkışınca ölmek ister.

Aldatılan, sünepe ve beceriksiz bir yönetmen, işleri eline yüzüne bulaştıran kiralık katil gibi Diane’in hayalindeki herkesi kusurlu görmesi, kendisini de kusurlu gördüğünden, diğerlerini de kabullenmeyi kolay hale getirmektedir. Ancak mafyanın adamlarının yönetmenin aldatan karısını ve aşığını dövmeleri, Diane’in aldatılmayı ve aldatmayı onaylamadığını gösterir ki, hayalindeki Rita’nın kendisini ‘’çocuk doğurabileceği’’ bir başkasıyla ‘’aldatıyor’’ olmasına dayanamaz. Yalnızca doğum ölümü yenebilirdi ancak lezbiyen ilişkisi Diane’e ölümü yenecek bir doğum veremeyecekti. Böylece birden ortaya çıkıp korkunç canavarı öldürecek, büyülü parlak kılıcı gösterecek, bekleyen kısmeti ve hazineleri haber verecek, en öldürücü yaralara iyileştirici merhemini sürecek ve büyük maceranın ardından ‘’başarmış’’ kişiyi normal yaşama döndürecek bir ‘’akıl hocası’’ kalmamış olan Diane macera çağrısına yanıt vermiş olsa da boşlukta kalmış, yaşama olan inancını yitirmiş ve kendini öldürmüştür.

‘’Bilinçdışı -bir düş sırasında, güpegündüz ya da delilik esnasında- akla her türlü sisi, acayip yaratığı, korkuyu ve ürkütücü imgeyi gönderir çünkü krallığı, bilinç dediğimiz şu görece düzenli küçük barınağın zemini altında, akla hayale gelmeyen Alaaddin mağaralarına iner. Orada yalnız mücevherler değil, tehlikeli cinler, yaşamlarımıza katmayı düşünmediğimiz ya da buna cesaret etmediğimiz uygunsuz ya da karşı koyulan psikolojik güçler de vardır. Ve bunlar orada akla hayale hiç gelmeden de kalabilir fakat öte yandan rasgele bir sözcük, bir manzaranın kokusu, bir bardak çayın tadı ya da bir bakış sihirli bir kaynağa dokunuverir ve beyinde birdenbire tehlikeli haberciler belirir. Bunlar tehlikelidir çünkü kendimizin ve ailemizin çevresine ördüğümüz güvenlik ağını tehdit ederler. Fakat bir yandan da, şeytani derecede büyüleyicidirler çünkü hem arzulanan hem de korkulan benliğin keşfi macerasının tüm dünyasını göz önüne serecek anahtarlar taşırlar. ‘’ (Joseph Campbell)

Korkunç ‘’kişi’’ duvarın arkasında ve düşlere yer olmadığının sanıldığı gündüz vaktinde ve korkutucu olmaması gereken bir ortamda belirir ancak asıl tekinsiz olan da bu sıradan ve dingin görünümlerin ardındaki karanlık dünyadır. Nasıl yazdığı sorusuna “Bazen yürürken, bazen otururken ama genellikle kafelerde… Bu güvenli yerlerde kendimi mekândan soyutlayarak her yönde düşünülebilir ve eğer durum kötüye giderse tekrar kafe ortamına geri dönebilirim. Tıpkı sinemada olduğu gibi… Orada en korkunç şeyleri izleyebilirsiniz, ama aynı zamanda sinemanın emniyetli ortamındasınızdır.’’ diye yanıt veren yönetmen, seyirciyi bilinçdışının sınırlarına götürmekte, kendisini tanıması için ruhsal bir yolculuk yapması gerektiğini göstermekte ancak korkanlar ve macera çağrısını yanıtlamak istemeyenler için de korkacak bir yer olmayan sinema salonunda olduklarını hatırlatmaktadır.

“Tek düşündüğünüz şey, günahlarınız olduğu zaman, bir günahkâr olursunuz.” (Ramakrişna)

İncil geleneğindeki Cennetten kovulma fikri doğanın yozlaşmış olduğu, cinselliğin yozlaşmış olduğu ve cinselliğin simgesi olarak kadının yozlaşmış olduğudur. Başka mitolojilerde eşine rastlanmayan kadın düşmanı bu görüşe en yakın hikâye Pandora’nın Kutusu ve Pandora’dır. Cennet’te işlenen günahın, insanı şeytana uyduğu ve Tanrı’nın insanı Şeytan’dan fidye ile kurtarmak zorunda kaldığı şeklindedir. Bu yüzden kefaret olarak kendi oğlunu yani İsa’yı öne sürmüştür. İsa’nın şeytanın oltaya takılmasını sağlayan bir yem olarak yorumlanması Papa Gregory’e aittir. Kefaret fikri budur. Bir başka anlatımda ise Tanrı Cennet’teki saygısız eylemden o kadar incinmiştir ki gazaba gelmiş ve insanı kendi rahmet diyarından atmıştır. Tanrı’nın gönlünü alabilecek tek şey, önemi günahın önemi kadar büyük olan bir kurban olmuştur ancak hiçbir insan böyle büyük bir kurban veremeyeceğinden, Tanrı’nın oğlu bu borcu ödemek için insana dönüşmüştür. Filmin hiçbir noktasında doğrudan dinsel tema kullanmayan yönetmen kefaret için kadını kurban ederek ilk günah gibi bir kavramla bütün suçu bütünüyle kadının üzerine atan yerleşik görüşlere savaş açmış olabilir mi?

Filmin başlangıcında ve uçak yolculuğu sırasında yanında görülen yaşlı çift ise, kendisini en güvende hissetmesi gerekirken en acımasız günlerini geçirdiği ve kaçmak istediği ailesi, belki babası ve Ruth teyzedir. Sırlarını açık etmemesi ‘’şartıyla’’ Diane’e yakınlık göstererek yıldızlık yolunda şans dilerler. Ayrıldıktan sonra bir taksinin içinde birbirlerine tuhaf, hastalıklı bir gülüşle bakmaları da bu yöndeki yorumları doğrulamaktadır. Günahkâr ailenin hastalıklı gülüşleri Diane’in yanılsamaya dayalı dünyasını simgeler. Filmin sonunda kutudan çıkıp ona saldırmaları ise ‘’sırrın’’ ortaya dökülmesinden dolayı intikam alma çabasıdır düşüncesindeyim.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bir lisede yapılan ankette (ki bizim ülkemizde yapılsa benzer sonuçların çıkacağı düşüncesindeyim) ‘’ne olmak isterdiniz’’ sorusuna öğrencilerin üçte ikisi ‘’bir ünlü’’ yanıtını vermiştir. Bir şey başarmak için fedakârlık yapma diye bir kavramları olmayan yalnızca tanınmak, meşhur olmak, şan ve şöhret istiyen bir neslin yetiştiği çok açık… Yönetmenin mafya tarafından baskı altına alınıyormuş olarak gösterilmesi aslında önüne gelen hiçbir şeyi beğenmeyen, yapılan işlere ve emeğe saygı duymayan tatminsiz toplumun acımasız baskısı olarak nitelendirilebilir mi?

Ölümün bilincinde yaşamak Doğu ile Batı düşünce dünyaları arasındaki belirleyici çizgidir. Kadim Doğu düşüncesi ve dinleri, insanı düşmüş ve bu dünyayı içine düşülen lanetli bir yer olarak görmemekle birlikte ‘’geçici’’ olarak tanımlıyordu. İnsanın, bir sınav yeri olmaktan başka bir değeri bulunmayan geçici dünyaya bağlanması yerine içinde devamlı bulunacağı öteki dünya için çalışması gerektiği vurgulanıyordu.  Kadim Doğu geleneğinin son dini olan İslam, Peygamberinin ağzından ‘’Kıyamet kopuyor olsa bile elinde bir hurma fidanı varsa onu dik.’’ diyerek iki dünya arasındaki dengeye ilişkin son sözü söylemiştir. Doğu düşüncesi yaşamını sürdürürken ölümün unutulmaması gerektiğini söylerken, modern Batı dünyası ise tüketim çılgınlığını körükleyerek ve bencilliği bireysellik kılıfıyla pazarlayarak ölümü unutturmaya çalışıyor.

Bir bitkinin dalını keserseniz yerine yenisi çıkar. Bu yüzden Doğu düşüncesinde ölüm, ölüm değil yeni bir yaşamın başlangıcı olarak algılanır. Birey de birey sayılmaz, toplumun bir parçası, bitkinin bir dalıdır. Kahraman kendi hayatını gerçeğe feda etmiş kişidir. İnsanın komşusunu sevmesi kavramı da kişiyi bu gerçekle uyumlu hale getirmek içindir. Modern Batı düşüncesi değil açlığını, bir komşusunun olup olmadığını bile bilmemektedir. Filmdeki komşuluk ilişkilerinin durumunu bu bilgiler ışığında yeniden gözden geçirdiğimizde daha anlaşılır hale gelmektedir. Bir Doğu dini olan Hıristiyanlık da, “Ben bir asma ağacıyım, siz de yapraklarımsınız.” (Hz. İsa) düşünceleriyle yayılmışken Batı’ya doğru gittikçe özünden uzaklaşmıştır.

İnsanın hiç hastalanmayacak, hiç ölmeyecek ve başına hiçbir kötü olay gelmeyecek gibi yaşamasını isteyen modern Batı dünyasında aile ilişkileri zayıflamış, hasta, aile, akraba, arkadaş ziyaretleri unutulmuştur. Hocaların hocası kabul edilen, yaşayan en önemli toplum bilimcilerden Fransız Alain Touraine geçtiğimiz günlerde ‘’Batı’da toplumun öldüğünü, değer yargılarının yıkıldığını, uğruna yaşanacak inançların kalmadığını, evli çiftlerin ekmek alır gibi porno film aldığını ve evde de genellikle bu filmleri çocuklarla birlikte izlediğini’’ söylüyordu. Pek çok hali vakti yerinde Batılı insanın ‘’sahip oldukları toplumsal statüye dönmeyecek’’ şekilde hastalanmaları veya işten çıkartılmalarının ardından üzerinde durdukları sanal ortamın yıkılmasıyla, doğrudan ‘’evsizler’’ arasına düşmesinin başka bir açıklaması zaten yoktur. Kredilerini ödemek için para bulabileceği kimsesi yoktur çünkü kendisi kimselere borç vermemiştir, yanlarına gidebileceği kimseleri yoktur çünkü her şey yolundayken kimselere kapısını açmamıştır, çocukları dâhil kimseler ziyaretine gelmez, sigortası varsa hastane odasında, yoksa sokakta tek başına ölür çünkü kendisi de kimseleri ziyaret etmemiştir. Konular daha çok uzatılabilirse de anlatmak istediğimin anlaşılabildiğini düşündüğümden kısa kesiyorum.

‘’İnsanın ruhuna, onu geri çekmeye çabalayan belirli insani fantezilerin tersine, onu ileri götüren simgeleri temin etmek mitoloji ve ayinin hep başlıca işlevi olmuştur. Doğrusu, aramızdaki yüksek oranı, böylesine etkili bir ruhsal yardımcının çöküşünden kaynaklanıyor olabilir. Çocukluğumuzun arındırılmamış imgelerine takıntılıyız ve bu yüzden de yetişkinliğimizin zorunlu geçişlerine karşı ilgisiz kalıyoruz. Birleşik Devletler’de üstelik bir de tersyüz edilmiş vurgu pathos’u vardır; amaç yaşlanmak değil, genç kalmaktır. Anneden uzaklaşıp büyümek değil, ona yapışmaktır. Ve böylece, kocalar avukat, tüccar ya da ailelerinin istediği işin ustası olup kendi çocukluk tapınaklarında tapınıyorlar. Karılarıysa ondört yıllık evlilik ve doğurulup büyütülmüş iki çocuktan sonra bile, ya düşlerdeki gibi ya da ekrandaki en son ünlülerin makyajını yapıp vanilyaya bulanmış şehvet tanrıçası tapınaklarında olduğu gibi onlara sadece tekboynuzlardan, sirenlerden, satirlerden ve Pan benzeri, uyuyan kadınlarla sevişen kösnül demonlardan gelebilecek olan bir aşk beklentisi içinde…’’ (Joseph Campbell)

‘’Bütün açıklamalar nedenseldir. Açıklanması gereken bir olguyu açıklamak buna neden olan daha önceki açıklayıcı bir olgudan söz etmek demektir.’’ (Jon Elster)

Mulholland Drive, evet bir başyapıttır ve modern Batı’nın dünyaya dayattığı hastalıklı kapitalist düşüncenin girdabında sıkışıp kalan insanların çıkmazlarının anlatıldığı bir peri masalı tragedyasıdır.

Salim Olcay

salimolcay@yahoo.com