Franz Kafka – Yasa Önünde

Ocak 6, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

Yasanın önünde bir kapı bekçisi durur. Taşralı bir adam, bu bekçiye gelir ve ondan kendisini içeri bırakmasını rica eder. Ancak bekçi, onun yasanın içine girmesine şimdi izin veremeyeceğini söyler. Adam düşünür ve daha sonra girip giremeyeceğini sorar. “Olabilir” der bekçi, “ama şimdi giremezsin.”

Yasaya açılan kapı her zamanki gibi açık durduğundan ve bekçi yana çekildiğinden, adam kapıdan içerisini görebilmek için eğilir. Kapı bekçisi bunu fark edince güler ve şöyle der: “Sana bu kadar çekici geliyorsa eğer, yasağıma karşın içeri girmeyi dene. Ancak şunu bil ki, ben çok güçlüyüm. Ve ben sadece en alt derecedeki kapı bekçisiyim. Oysa içerde, salonları bekleyen kapı bekçilerinin her biri ötekinden daha güçlüdür. Üçüncü bekçinin görünüşüne ben bile dayanamam.”

Taşradan gelen adam böyle güçlüklerle karşılaşmayı beklememiştir, herkese ve her zaman açık olmalıdır diye düşünmektedir; ancak uzun ve sivri burnuyla, ince kıllı, uzun ve siyah Tatar sakalıyla, kürk paltolu bekçiye daha bir dikkatli bakınca, içeri girme iznini alana kadar beklemeye karar verir. Bekçi ona bir tabure verip kapının yan tarafına oturtur. Adam orada günlerce ve yıllarca oturur. İçeri girmek için pek çok girişimde bulunur ve ricalarıyla bekçiyi yorar. Bekçi onu sık sık küçük sorgulamalardan geçirir, ona vatanına ve daha bir sürü şeye ilişkin sorular sorar; ancak bunlar, efendilerin sordukları türden ilgisiz sorulardır ve sonunda adama hep kendisini daha içeri bırakamayacağını söyler. Yolculuğu için iyi hazırlanıp yanına epey bir şeyler almış olan adam, bekçiyi rüşvet yoluyla elde edebilmek için değerine bakmadan her şeyini kullanır. Adam gerçi hepsini alır; ancak alırken de şöyle der: “Bunu sadece bir fırsat kaçırdığına inanmayasın diye alıyorum.”

 

Yıllar boyunca adam, gözlerini bekçiden neredeyse hiç ayırmaz. Bu arada öteki kapı bekçilerini unutur ve bu ilk bekçi, ona yasaya girmesinin tek engeli gibi gözükür. Bu talihsiz rastlantıya lanet eder, ilk yıllarda bunu yüksek sesle dile getirir, yaşlandığında ise sadece kendi kendine homurdanmaya başlar. Bir çocuk gibi olur ve yıllar boyunca bekçiyi incelerken onun kürkünün yakasındaki pireleri de gördüğünden, pirelerden de ona yardımcı olmalarını ve bekçinin fikrini değiştirmelerini rica eder. Sonunda gözleri zayıflar ve gerçekte çevresinin mi karardığını, yoksa gözlerinin mi kendisini aldattığını bilemez olur. Ama karanlıkta yasanın kapısından dışarıya gölgelenmesi olanaksız bir biçimde vuran parıltıyı çok iyi seçer.

Artık yaşamının da sonuna gelmiştir. Ölmeden önce bütün o zaman boyunca edinmiş olduğu deneyimler kafasının içinde, o güne kadar kapı bekçisine henüz hiç yöneltmediği bir soruda birleşir. Katılaşmış olan bedenini doğrultamadığından, eliyle bekçiyi yanına çağırır. Bekçi ona doğru iyice eğilmek zorundadır; çünkü bedenlerinin orantıları adamın aleyhine olmak üzere çok değişmiştir. “Hâlâ neyi bilmek istiyorsun?” diye sorar bekçi. “Bir türlü doymak bilmiyorsun.” Adam: “Herkes yasaya göre ölüyor” der, “ama nasıl oldu da, bunca yıl boyunca benden başka kimse giriş izni istemedi?” Kapı bekçisi, adamın sonunun geldiğini anlar ve tükenmek üzere olan işitme duyusuna kendini duyurabilmek için bağırır: “Burada başka kimse giriş izni alamazdı; çünkü bu kapı yalnızca senin için öngörülmüştü. Şimdi o kapıyı kapatmaya gidiyorum.”

Hans Christian Andersen – Kibritçi Kız

Ocak 6, 2012 by  
Filed under Edebiyat, Oykü, Sanat, Ustalara Saygı

Korkunç bir soğuk vardı; kar yağıyordu; koyu bir karanlık çökmeye başlamıştı. Yılın son akşamı, yani yılbaşı akşamıydı. Bu soğuk ve karanlıkta başı açık, ayakları çıplak, yoksul bir kızcağız sokakta ağır ağır yürüyordu. Gerçi evinden çıktığında ayağında terlikleri vardı ama, ne yararı olmuştu ki! Daha önce annesinin kullandığı kocaman terliklerdi onlar. Küçük kız sokakta aceleyle giderken, ürkütücü bir hızla geçen iki araba yüzünden yitirmişti o terlikleri. Bir tekini aradıysa da bulamamış; öbürünü ise bir oğlan kapıp kaçmıştı. Üstelik, “Çocuğum olunca bunu beşik diye kullanırım!” diyerek bir güzel de alay etmişti.

Kızcağız şimdi soğuktan morarmış, küçük, çıplak ayaklarıyla ağır ağır yürüyordu. İçinde bir sürü kibrit bulunan eski bir önlüğü taşıyor, elinde de bir deste kibrit tutuyordu. Gün boyunca kibrit satın alan olmamıştı; beş kuruş bile geçmemişti eline. Şimdi de karnı aç, soğuktan donmuş bir durumda sokakları dolaşırken, öyle yılgın görünüyordu ki zavallı! Kar taneleri ensesinde kıvırcıklaşan uzun, sarı saçlarına konuyordu; ama o farkında bile değildi bunun. Bütün pencerelerde ışık vardı; sokak insanın iştahını açan kaz kızartması kokuları ile doluydu. Elbette, yılbaşı akşamıydı bu akşam. Küçük kız da bunu düşünüyordu ya!

Biri öbüründen daha öne çıkık, yan yana iki ev arasındaki boşlukta bir köşeye büzülüp oturarak küçücük bacaklarını karnına doğru çekti. Ama daha çok üşümeye başladı. Eve gitmeye de cesareti yoktu. Bir tek kibrit çöpü bile satamamıştı ki, eline birkaç kuruş geçsin! Bu durumda eve gitse, babasından dayak yiyecekti; üstelik evleri çok soğuktu. Oturdukları tavan arasındaki o tek göz odaya çatıdaki çatlaklardan rüzgar ıslık çalarak sızardı. Büyük çatlakları saman saplarıyla, paçavralarla tıkamışlardı; ama pek yararı olmamıştı bunun. Şimdi büzülüp oturduğu köşede kızın küçücük elleri soğuktan nerdeyse cansız birer külçeye dönmüştü. Ah, desteden bir kibrit çekip duvara sürterek yaksa, ne iyi olacak, hiç değilse parmakları ısınacaktı. Sonunda desteden güçlükle çekebildiği bir kibrit çöpü, duvara sürtülünce garç diye bir ses çıkararak alevlendi, yanmaya başladı. Küçük bir mum gibi sıcak, parlak bir ışık saçıyordu. Tuhaf bir ışıktı bu! Küçük kıza pirinçten ayakları olan, pirinç kaplamalı kocaman pırıl pırıl bir sobanın önünde oturuyormuş gibi geldi. Ne güzel yanıyordu; nasıl rahatlatıyordu insanı o soba! Ama o da ne? Kibrit birdenbire söndü, soba ortadan kayboluverdi! Küçük kız, elinde yanmış kibritle kalakalmıştı.

Bir kibrit daha çaktı. Kibrit yanmaya başladı. Işığı bu kez ince, tül gibi geçirgen bir duvarı aydınlattı. Küçük kız şimdi doğruca yemek odasının içini görüyordu. Üstüne gıcır gıcır, beyaz bir örtü serilmiş olan yemek masasında porselen bir sofra takımı; kuru erik ile elma dilimleri doldurulmuş, dumanı üstünde, nar gibi kızarmış bir kaz vardı! Ama daha da güzeli şuydu ki, kaz masadan aşağı atlayıp sırtına saplanmış bir çatal ve bıçakla sallana sallana yoksul kızcağıza doğru gelmeye başlamıştı. Ama o sırada kibrit söndü. Kalın, soğuk duvardan başka görülebilecek bir şey kalmadı ortada.

Kız bir kibrit daha çaktı. Şimdi en görkemli Noel ağacının altında oturmaktaydı. Bu Noel ağacı, kısa zaman önce kutlanan Noel’de, zengin işadamının evindeki camlı kapıdan şöyle bir gördüğü Noel ağacından daha büyük, daha süslüydü. Yeşil dallarında binlerce mum yanıyor, kırtasiyeci dükkanındaki gibi renk renk resimler ağaçtan ona bakıyorlardı. Küçük kız ellerini o resimlere doğru uzattı; ama tam o sırada kibrit söndü; binlerce Noel mumu gittikçe yükselerek pırıl pırıl birer yıldız oldular! Ama o yıldızlardan biri kaydı, gökyüzüne ateşten uzun bir çizgi çizerek yeryüzüne düştü.

Küçük kız kendi kendine “Şu anda bir ruh cennete gidiyor!” dedi; çünkü ölünceye kadar ona hep iyi davranmış olan anneannesi, “Bir yıldız kaydığı zaman, bil ki bir ruh cennete, Tanrı’nın yanına gider!” derdi.

Küçük kız bir kibriti daha duvara sürterek yaktı, ortalık yine aydınlanıverdi. Bu kez ışığın içinde beliren, yaşlı anneannesiydi. Yaşlı kadının görünüşü öyle ışıl ışıl, öyle yumuşak, öyle sevimliydi ki!

Küçük kız, “Annanee!” diye seslendi, “Ne olur beni de götür! Biliyorum, kibrit sönünce gideceksin. O sıcak soba, o lezzetli kızarmış kaz, o görkemli Noel ağacı gibi sen de kayboluvereceksin!” Sonra geri kalan bütün kibritleri çabuk çabuk yakmaya başladı, böylece anneannesinin gitmesini önlemeye çalışıyordu. Öyle çok ışık saçıyordu ki kibritler, ortalık gündüzden daha aydınlık olmuştu. Anneannesi hiç bu kadar uzun boylu, bu kadar güzel görünmemişti gözüne; küçük kızı tutup kaldırdı, kolunun üstüne oturttu; onları saran bir ışık ve sevinç bolluğu içinde yükseklere, daha da yükseklere uçtular. Soğuk yoktu artık, açlık yoktu, korku yoktu; Tanrı’nın katındaydılar!

Ama küçük kız, sabahın ayazında yanakları kızarmış, dudaklarında bir gülümsemeyle duvara yaslanmış oturuyor gibiydi; eski yılın son akşamında donarak ölmüştü. Yeni yılın ilk günü, çevresinde nerdeyse bir deste yanmış kibrit bulunan küçük cesedin üstüne doğmuştu. Görenler, “Isınmaya çalışmış zavallı!” dediler; ama hiçbiri küçük kızın hangi güzellikleri gördüğünü, yaşlı anneannesi ile birlikte ne kadar mutlu olarak yeni yıla girdiklerini bilmiyordu.

The Beatles: Devrim İçin Dans Et

Ocak 6, 2012 by  
Filed under Gösteriler & Topluluklar, Müzik, Metinler, Sanat

İngiltere, 1960’lı yılların başında halen Victoria çağı geleneklerine göre yetiştirilen çocukların, on altı yaşına geldiklerinde yetişkin birer birey sayıldığı ve ailelerinin birer kopyaları olması beklendiği bir ortam olmaktan çok da uzak değilken aniden karşı konulamaz isteklerin tutkuyla ve müzikle birleşerek statükoya başkaldırması dünyanın asla eskisi gibi olamayacak bir çıplaklığa kavuşmasını sağladı. Dünya, artık üzerindeki ipek giysilerini çıkarmış ve bluejeanleri bacaklarından aşağıya dalgalanan, gençliğin yaratıcılığına kavuşmuş seksi bir figürdü. 

Şüphesiz bu bombanın fitilini ateşleyenlerden biri de ufak liman kenti Liverpool’dan yankılanmaya başlayan The Beatles ve müziğiydi. Liverpool’lu bu dört genç (Paul McCartney, , George Harrison ve Ringo Starr) çok geçmeden ’un da başına fazlasıyla iş açmış deyimiyle “İsa’dan bile daha popüler olacaklardı.”

 

Bu süreç dikkate alınsın veya alınmasın, günümüzde hâlâ dinleyenleri kendine çekmesi ve dinlenmeye devam etmesi The Beatles’ı modern klasikler içinde ölümsüz bir çerçeveye koymamıza olanak sağlamaktadır. Zamanın getirdiği süreçte, yaşantılar ve The Beatles müziği, Beat Kuşağı unutulur mu bilmek pek mümkün değil. Ama devrim için dans etme kültürü yani mevcut bürokratik düzen ve kapitalizmle kendine ve birbirlerine yabancılaşmış insanların sanatın her dalıyla statükodan koparak ona karşı savaş açmış ve uluslararası bir gençlik kavramı arkasında buluşmaları, gençler arasında asla kaybolmayacak kitlesel bir eylem biçimi olarak belleklerinden silinmeyecek ve kapitalizmin kendilerini, sanatlarını kullanarak büyümesi ironik sorunsalından dönem şartlarına göre getirdikleri çözümlerle sıyrılarak devrim için ve özgürlük için dans etmeye devam edeceklerdir.

Mehmet Onur Kocabıyık

m.onurkocabiyik@hotmail.com