SanatLog-Pandit Debashish Bhattacharya Röportajı

“Kutsal Gitar Üçlüsü” Yaratıcısı ile Baş Başa Sohbet

Kolkata, Batı Bengal eyaletinin merkezi, Hindistan’ın eski başkenti (1772–1912) ve yaklaşık 4,5 milyon Hintlinin yaşadığı bir kent. Önemli bir eğitim ve kültür merkezi olan Kolkata, birçok edebiyatçı, ihtilalcı ve sanatçının kenti. Bengalce, İngilizce, Hintçe ve Urduca konuşan kozmopolit bir nüfusa öğrenim olanağı sağlayan kent aynı zamanda Hint geleneksel müziğinin çağdaş yorumcusu ve hiç şüphesiz en yetenekli sanatçılarından biri olan Pandit Debashish Bhattacharya’nın yurdu.

Yeni üretimini geçtiğimiz günlerde veren sanatçıyı memleketinde bulup ilk defa Türk okuyucular ve müzikseverler için söyleştik. SanatLog

SanatLog: Başlangıç olarak Türk müzikseverlere müzik ile nasıl haşır neşir olduğunuzu ve bunun sonucu olarak müzisyen olmaya nasıl karar verdiğinizi açıklar mısınız?
Pandit Debashish Bhattacharya: Başlangıçta, zannedersem dört yaşlarında, babamın bana hediye ettiği Hawaii’ye ait kucak gitarı ile oynamaya başladım. İlk dokunduğum an müziksel bir elektroşok yaşadım ve her ne kadar daha çok ufak olsam da o an bir şeylerin olacağına inanmaya başladım. O andan itibaren klasik müzik ile yoğrulmaya başladım, Raga ezgilerini batı enstrümanları üzerinde icra edilebilme azmi çok ilgimi çekti ve o andan itibaren tekrar tekrar rüyalarımı gerçekleştirmekteyim.

SanatLog: Anladığım kadarıyla çok övgü topladığınız bir üçlü gitar serisi ürettiniz. Bu enstrümanları yapmaya sizi ne itti ve Hint müziği içeriğinde bunları nereye yerleştiriyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Yarattığım enstrümanlara “Kutsal Gitar Üçlüsü” adını verdim. Bunlar sırasıyla Chaturangui, Anandi ve Gandharvi. İcatlar her zaman imkânsızlıkları aşmak, ahenkli kişilikleri ayrıştıran bir etki yaratmak için gerçekleştirilir. Gelenekselliği modernlikle, çağdaşlığı klasikle birleştirmeyi bir meydan okuma olarak ele aldım ve bu harmanlamaları daha önce hiç duyulmayan bir melodi olarak yansıtmayı hedefledim. Bu umudu arkama alarak “Kutsal Gitar Üçlüsü”nü ürettim.
Kendi çerçevesinin içinde ve dışında olan herkesle müzik işbirliğine giriyorum ve şu ana kadar Tanrı’nın müsaadesiyle herkes benim müziğimle kendilerini bütünleştirebildi. Bu da müziğimin global spektruma ulaştığının bir göstergesi.

SanatLog: Herhangi başka bir sanatçı bu özel üretilen gitarlarınızdan kendisine de yapmanızı istedi mi?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Hayır, birebir olmadı; ancak dünya müziğine olan bu naçizane katkımdan dolayı çok övgüye boğuldum.

SanatLog: Müziğinizin yapısı çok ruhani; bunun için bir plan yapıyor veya çaba harcıyor musunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Ruhanilik kişisel bilinçlikten gelir. Bu insanoğlunun tanımından öte, Ruhanilik müziğin bir parçası olur ve ruha dokunur. Bunun için hiç çaba sarf etmedim, genetik olsa gerek.

SanatLog: Başka kültürleri taban alarak ruhani bir çalışma yapmayı hedefliyor musunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Şu an böyle bir şey düşünmemekteyim; ancak neden olmasın, kesinlikle böyle bir etkileşime girebilirim. Bunun için çok fazla araştırma yapmam, kültürü özümsemem ve deneysel açılımlarına bakmam gerek.

Pandit Debashish Bhattacharya

SanatLog: Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Takip ettiğiniz veya beğendiğiniz sanatçılar var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Türk müziğine bayılıyorum; modernliği, ifadesi, dışavurumu ve elbette ritmi.

SanatLog: Sınırların birbirine geçmesiyle kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Kültür kanımca insanoğlunun güzel yönlerini ortaya çıkartıyor; neye inandıklarını ve yaptıklarını. Kültürel küreselleşme çok eskiden başladı; o zaman bunun merkezinde din vardı. Ancak şimdi insanoğlu çevresinde kendilerine göre en iyilerini benimseme yolunu tercih ediyor. Evet, hala boğumlanmalar var; fakat günümüzde bazı şeylere onay almak çok daha kolaylaştı. Bunun en başlıca nedeni teknolojik gelişmeler sayesinde ortaya çıkan uluslararası açılma.

SanatLog: Nasıl ve ne şekilde müziğiniz sınırları aşarak diğer müzikler ile harmanlamaya giriyor?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Çoğumuz -burada müzisyenleri kastediyorum-, diğer sanatçıların müziksel sınırlarına tecavüz etmeden çalıyor, ben de bunu korumaya çalışıyorum.

SanatLog: Sizin ve müziğiniz hakkında bilmemiz gereken en önemli şey nedir?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Benim hakkımda… Öncelikle insanım ve eksikliklerim mazur görülebilir. Onun haricinde küresel bir Hintliyim ve elbette dinsel ve profesyonel bakımdan bir müzisyenim. Amacım dinleyenlerime mutluluk ve haz vermek.

SanatLog: “Dünya Müziği” terminolojisi son dönemlerde çok revaçta, bazı sanatçılar bunu kucaklarken bazıları varlığını bile kabul etmiyor. Yerel müziğin “Dünya Müziği” olarak adlandırılması/sınıflandırılması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Dünyanın herhangi bir köşesindeki müzisyen bestesini yarattığında onu her zaman birebir etkileyen o an bulunduğu ortamdır. Yani düşünceler ağırlıkta “yerel”dir. Bu düşünceler, klavye, gitar, sarod ve benzeri çağdaş enstrümanlar ile evlendirilince ortaya evrensellik çıkar. O halde günlük konuşma diline ait olan bir beste içine işlenen derinlik ve yaklaşım ile global bir değerliliğe dönüşebilir.

SanatLog: O halde müziğinizi nasıl tanımlarsınız?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Benim müziğim; değişikliklere açık ve kendini dünyaya adamış herkes için.

SanatLog: Dünya müzik arenasına bakılınca kendi müziğinizi nasıl sınıflandırıyorsunuz ve Hintlilere kıyasla Batılılar müziğinize nasıl tepki gösteriyor?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Bir batılı için aşina olduğu enstrümanların, Ortodoks Hint Müziği ailesinden gelen bir müzisyen tarafından yeniden şekillendirilmesini algılamak çok daha kolay. Bu belkide coğrafya, politika ve ekonomik nosyonlar üzerine yapılandırılan kavramsal sınırları yıkan bir unsur.

SanatLog: Müziğiniz inanılmaz ritmik, armoniler içerisinde süzülüyor ve melodik. Müziğinizdeki farklılık sizin kültürünüze yabancı olan müzikseverleri ilk dinleyişte yakalayan bir unsur. Aynı zamanda sokulduğunuz klasik Hint edebi kulvarları (özellikle son albümünüzde olduğu gibi) ve derin kültürü bakımından müziğiniz oldukça eğitici. Eğer mümkünse, amacınızı; kültürünüzü olabilecek her yere tanıtmak ve bunu sorumlu ve sürdürülebilir şekilde yapmak kavramı içerisinde tanımlayabilir miyiz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Kesinlikle… İnsanların müziğimi anlaması ve bunu takdir etmesi beni ve kültürümü kabullendikleri anlamına geliyor. Benim kültürümü övüyorlar. Bu kültürü sizlere taşıyabilmemi sağlayan geçmişim ve köklerim için aşırı derecede gururluyum.

SanatLog: Bu yüzyılda kulaklarımız sürekli, insanların pek algılayamadığı ve özünde dinlemediği, ses sentezleri ile bombardıman altında veya bir müzisyenin gerçekten meselesinin ne olduğunu algılamaktan aciz bir dinleyici kitlesi var. Bu konu hakkında görüşleriniz nedir?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Doğru, müziği tartmamızı sağlayabilecek, algılamalarımızı yönetecek, destek olacak veya yönlendirecek maalesef bir kitap yok. Bu olsa yapar mıyız? Bu kavram aslında kişiden kişiye değişiklik gösteren ve müzisyenin ruhunu ortaya çıkartan bir oluşum. Bir etki yaratabilmesi için çok sesli müziğe ne kadar ihtiyaç varsa yavaş müziklere de o kadar ihtiyaç var. Ancak evet, gürültü ile müzik arasındaki fark küresel etniklikten dolayı her yerde farklılıklar gösterebilir ve bu kabul edilmesi gereken ana gerçek.

Sanatlog: İnsanlar arasında sınırları ve engelleri yıkan müzikler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Pandit Debashish Bhattacharya: Müziğin bir genel dili var. Kelimeler ise süslenmiş olmasa bile dinleyene ne demek istediğini ifade edebilecek bir kuvvete haiz. Bu bir bağlantı ve alfabetik seslerden çok daha bilimsel bir yapıya sahip.

SanatLog: Kendi müziğinizin haricinde, dönem dönem ilham, derinlik veya ruhsal esinlik için dönüp dinlediğiniz bir sanatçı var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Evet, elbette var. Miles Davis, BB King, Tina Turner, John McLaughlin, Amerikan Blue Grass tarzı, Hawaii müziği, Üstad Ali Akbar Khan, Üstad Bade Gulam Ali ve Pandit Ravi Shankar; hepsi beni hayatımın farklı evrelerinde etkilemiştir ve hala etkilemektedir.

SanatLog: Kültürel alışverişi algılayıp ileri atılım yapan bir Dünya müzisyeni olarak, seyahatlerinizde diğer sanatçılardan neler duyuyorsunuz? Özellikle son dönemlerde ilginizi çeken bir şey var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya: Amerika ve Avrupa’dan çıkan birçok genç grup ve Ali Fa, Derek Trucks, Jerry Douglas gibi birkaç şarkıcı –hepsi mükemmel!

SanatLog: Batıda sanatçılar ruhani müzik bestelemek konusunda ne kadar sınırlılar?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Sınırlama yaratıcılığın olduğu bir yerde asla var olan bir terminoloji olmadı. Biz yaşadığımız bu dünyadan emdiklerimizle, başkalarından aldıklarımız ve buna karşılık verdiğimiz ufak şeyler sayesinde gelişip var oluyoruz. Ruhanilik ise bir huy değil, bu benliğin içeriği ve burada sınırlama söz konusu olamaz. Asıl soru bizler ne kadar inandığımız şeyleri yapabiliyoruz?

SanatLog: Yeni albümünüz “O Shakuntala!” sonsuz bir aşk öyküsünün müziksel serüvenini bizlere taşıyan enfes bir eser. Bu proje nasıl gelişti ve ileride buna benzer kavramsal çalışmalar üretmeyi hedefliyor musunuz?

Pandit Debashish Bhattacharya: İnsanlarda gelişen acımasız, sert ve orantısız zalimlik yüreğimde uzun zamandan beri bir sıvıya neden oldu. Bu konuda üstüme düşeni bir şekilde yapmak istedim. Bu probleme bir çözüm bulmak için yetersiz olduğumu bilmeme rağmen müziği bir silah olarak kullandım. Bu süreçte Chitrangana Agle Reshwal ve Charu Hariharan adında iki muhteşem perküsyoncu kadın ile tanıştım. Erkek dominantlığının hâkim olduğu bir toplumda kadın olmalarına rağmen farklılıkları ile var olan bu iki sanatçı bana inanılmaz ilham kaynağı oldu. Onların yaşadıkları zorlulukları dinleyerek hep birlikte stüdyoya girdik.Gelecekte neler yapacağımı şimdiden öngörmek oldukça zor; ancak evet, aşk temasının ölümsüzlüğü ve yaşatılması gerektiği kavramında bir şeyler yapmak isterim veya yapmayı umuyorum.

SanatLog: Albümdeki doruk anlarınız neydi?
Pandit Debashish Bhattacharya:
“O Shakuntala”, Sanskrit şairi Kalidasa tarafından kaleme alınan “Abhigyana Shakuntalam” (Shakuntala’nın Tanımı) adlı sonsuz epik aşk hikâyesini müziksel bir serüvenle ele alıyor. Hikâyenin kendisi başlı başına bir doruk zaten. Ama onun haricinde eski zamanki aşk kültü ile günümüz aşk tanımını irdelemesi ayrı bir doruk anı. Bir diğer ve açıkçası albümün en dikkat çeken önemi ise kadın perküsyoncuların çalışmada yer alıyor olması, bu ne yazık ki hala var olan cinsel ayrımcılığı ortadan kaldıran bir öncülük.

SanatLog: Son olarak Türk müzikseverleri için söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Türk müzisyenlere, müzik âşıklarına ve tüm insanlara derin dualarımı ve içten sevgilerimi iletiyorum. Müzik her zaman en iyi yoldaşınız, onu asla kaybetmeyin…

Röportajı Gerçekleştiren: Zekeriya S. Şen

Gençler Sokakta “Deneme” Okudu! (Sokakta Şenlik 3 Festivali - Yaşayan Antoloji Etkinliği)

Ağustos 16, 2009 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Etkinlik, Kitaplar, Sanat

“Yaşayan Antoloji” etkinliği gençleri sokakta buluşturdu!

“Sokakta Şenlik 3” Festivali kapsamında 15 Ağustos 2009 Cumartesi günü saat 16.00’dan itibaren Beyoğlu-Tünel, Tramvay Sokak’ta gerçekleştirilen, “Yaşayan Antoloji = Gençler Deneme Okuyor” adlı etkinlik, edebiyat okurlarını, gençleri sokakta buluşturdu.

Gençlere deneme türünü sevdirmek ve bu konuda farkındalık yaratmanın amaçlandığı etkinlikte; katılımcılar, etkinliğe ayrılan sokakta oluşturulan özel alanda, Osman Torun’un hazırladığı, Kelime Yayınları tarafından yayınlanan “Düşünceler Sözleşince : Gençler İçin Günümüz Türk Yazarlarından Deneme Antolojisi” adlı kitaptan kendi seçtikleri denemeleri okudular, okudukları denemeler hakkında paylaşımlarda bulundular.

Gençler Deneme Okuyor

Bir sokak okuması eylemi niteliğindeki buluşma, “deneme okunmuyor” yargısına verilen anlamlı bir cevap niteliği taşıyordu. Gençlerin yanısıra çeşitli yaş gruplarından katılımcıların da gösterdiği yoğun ilgi umut vericiydi.

Öte yandan, kitap olarak yayınlanmış bir deneme antolojisinin raflardan öteye geçerek, yaşamın içinde, her yerde, ama en çok da sokakta gençlerle, okurlarıyla buluşması açısından da anlamlı bulunan sokakta okuma etkinliğinde, kimi katılımcıların antolojinin tamamını okudukları gözlendi.

Etkinlik alanında, okurların antoloji editörü ve proje ekibiyle tanışıp, görüş alışverişinde bulunduğu buluşmada dikkat çeken bir diğer alt aktivite ise, üzerinde “Gençler Neden Deneme Okumalı?” sorusunun bulunduğu panoya, kendi görüşlerini yazarak konuyla ilgili farkındalığın artmasına katkı sağlamaları oldu.

Gençler Deneme Okuyor

Şenlikteki gönüllü gençlerin etkin desteği ile planlandığı biçimde gerçekleştirilen etkinlik, deneme edebiyatımızın zenginliğinin keşfedilmesi açısından bir fırsat niteliği taşıyordu.

İletişim ve Bilgi için:

Kelime Yayınları
Zincirlidere Cad. Kılıç Apt. No: 4/2 Esentepe-Şişli 34394 İstanbul
Tel: (0212) 217 13 31 Faks: (0212) 217 13 32
www.kelimeyayinlari.com e-posta: kelime@kelimeyayinlari.com

SanatLog Haber

SanatLog.com

Kitaplarla Fotoğraf Çekmeyi Öğrenmek

Ağustos 14, 2009 by  
Filed under Fotoğraf, Fotoğraf Sanatı, Kaynak Kitaplar, Sanat

Sinemadan sonra, fotoğrafçılık için de “sanat mıdır, değil midir?” tartışmaları yapıldı ve hala yapılmaktadır. Ancak günümüzde birçok kişi fotoğrafı bir sanat eseri, fotoğrafçıyı da sanatçı olarak görüyor. Nasıl ki her yontma sanat eseri değilse, her fotoğraf da “eser” olarak sayılamaz; ama bir Koudelka, Walker Evans, Sarah May, Ara Güler ve başka diğer ustaları benim şipşakçılığımla karıştırmak abesle iştigal olur.

Koudelka. Invasion Prague 68, 2008

Koudelka. Invasion Prague 68, 2008

Hiçir sanat dalını kitaptan (veya üniversiteden) öğrenemeyiz elbet. Tarihini, yorumunu, eleştirisini okuyabiliriz; ancak o dalda üretmek çok daha farklı şeyler gerektiriyor. Fotoğrafçılığı da kitaptan öğrenmeye kalkışmak bu açıdan garip gelebilir. Her şeyden öte sanat, özellikle fotoğraf sanatı, tekniğin kullanımıyla ve bıkıp usanmadan çalışmayla mükemmele varır. Ancak ustalara yılların verdiği birikimi okumak ve Amerikayı yeniden keşfetmeye uğraşmadan Amerika’nın kendisine kısa yoldan varmak, yapmak istenileni daha kısa zamanda yapmamıza olanak kılabilir. Ben size bu yazıda fotoğrafa başlarken referans olarak alabileceğiniz başucu kitaplarını tanıtmaya çalışacağım. Kitapları seçerken, fotoğraf kurslarında kullanılmasına, konusuna göre baskısının kalitesine (renkli mi değil mi?) ve piyasada rahat bulunabilmesine bağladım. Maalesef ki piyasa derken tüm Türkiye’yi göz önüne almam mümkün değildi; ama sayacağım kitapları en azından İstiklal’de bulabileceğinize eminim.

Öncelikle karar vermeniz gereken nasıl bir makina kullanacağınız. Çünkü artık dijital ve geleneksel makinalara göre, kitaplar da çeşitlenmiş durumda. İkinci temel ayrım ise (en azından kitaplarda) iç mekan ile dış mekan çekimleri. Ama tüm bunların dışında elinizde bulunması gereken ilk kitap elbette ki kompozisyon kitabı.

Size ilk tavsiye edeceğim kitap, İfsak’ın da bir zamanlar kurslarında öğrencilerine ders kitabı olarak önerdiği Fotoğrafta Kompozisyon (1) kitabıydı. Maalesef ki baskısı bitti. Ancak şu an belkide ondan çok kullanılan, Sabit Hoca’nın Fotoğrafın Yapısal Öğeleri ve Fotoğraf Sanatında Kompozisyon adlı kitabını bulabilirsiniz (2). Bu kitapta Sabit Hoca yeni başlayanların da anlayabileceği bir sadelikte fotoğrafın temel kompozisyon kurallarını anlatır. Aslında bu kitap ilkin 1981 yılında basılmış. 2007 yılında ise bu süre zarfında Hoca’nın değişen fikirleriyle beraber yeniden gözden geçirilmiş ve tekrardan basılmış. Renkli fotoğraf örnekleriyle, sayfa düzeni ve baskı kalitesiyle, aynı zamanda elde taşınabilir küçük boyutuyla (bu sayede ilk zamanlar yanınızda taşıyabilirsiniz) seçilmeye değer bir kitap. Bildiğim kadarıyla şu an fotoğraf kurslarında da önerilen kompozisyon kitabı bu. Piyasada bulunabilir bir dağıtımı var. Hiç bulamazsanız, Galatasaray’da yayınevinin kendisinin merkezi var. Oradan bulabilirsiniz.

Kompozisyon dışında kendinizi geliştirebileceğiniz diğer alan fotoğrafta rengin kullanımı. Jim Zuckerman’ın Fotoğrafta Rengin Sırları adlı kitabı bu konuda işinize yarar. Nedim Sipahi’nin çevirisiyle Homer Yayınları’ndan 2004 yılında basılan bu kitap tam bir cep kitapçığı. Renkli baskısı (rengi anlatan kitabın renksiz olması beklenemez zaten diyebilirsiniz, ama öyle kitaplar var emin olun), fotoğraf örnekleriyle okunanı anlamayı rahatlaştırıyor. Zuckerman ise hala çocuksuluğunu kaybetmemiş bir usta olarak, yeni başlayanları iyi bilen biri gibi anlatıyor; yenilikleri göz ardı etmeden, eski kuralları anlatıyor. Daha önce basılmış birkaç farklı kitap var. Ama baskıları tükenmiş. Bu konuyu işleyen diğer kitaplar ise A’da Z’ye fotoğrafçılık gibi çok daha geniş bir konunun parçası olarak almışlar renk olayını.

Alex Webb. İstanbul, 2007

Siyah beyaz çekmek istiyorsanız Remzi Kitabevi’nden çıkmış “Siyah-Beyaz Fotoğraf Sanatı ve Karanlık Oda Teknikleri” (3) kitabını deneyebilirsiniz. Fotoğrafçılık sanatının belkide bir yan sanatı (ya da zanaatkarlığı mı demeli?) olarak görülebilecek bir konu karanlık oda tekniği. Kimine göre ise karanlık odayı kullanmayı bilmiyorsanız, fotoğrafçı sayılmazsınız. Diğer yandan belkide hepimizin fotoğrafçılığa ilk özenmemiz filmlerdeki karanlık oda görüntüleriydi. Fotoğrafçı gün boyu gezer ve günün sonunda kendi yalnızlığıyla küçücük bir odaya hapsedip kendini harikalarını kağıda geçirir. Siyah beyaz kareler ise daha nostaljiktir ve şimdi de çekilseler geçmişi anımsatırlar. Sanki başka bir boyut, başka bir dünya vardır siyah beyazda. Her halükarda siyah beyaz fotoğraf ve karanlık oda beynimizin en arka planında fotoğraf denilen zanaatın yapıtaşları olarak işlenmiş. John Hedgecoe ise bu yapıtaşlarını çok güzel anlatmış.

Günümüzün en popüler alanlarından biri de (National Geographic’in etkisiyle olsa gerek), doğa fotoğrafçılığıdır. Esas öykünme doğa olmasa bile hemen hemen artık herkes mekan olarak dış mekanı seçmekte, hele ki magnumcular zamanla daha farklı yaklaşımlar sergilemekteler. Kameranız geleneksel ise Homer’in bastığı “Doğada Fotoğrafçılık” (4), dijital ise yine Homerin bastığı “Doğada Dijital Fotoğrafçılık” (5) kitaplarına bakabilirsiniz.

Tekrardan hatırlatmakta fayda var: Kitaplarda sanat yoktur. Sanat sizin yeteneğiniz olur ancak. Fotoğrafçılıkta sizi mükemmele ulaştıracak olan sürekli olarak denemeniz, sonuçlara göre kendi uslubunuzu yaratmanızdır.

Ve en son olarak, kitapları ordan burdan değil, yayınevlerinin kendi mağazalarından alın. Normale göre daha ucuza gelecektir (bu diğer tüm kitaplar için de geçerlidir ki en önemli yayınevlerinin İstiklal’de kendi mağazaları bulunur).

Yazan: Emin Saydut

Notlar:

(1) Grill, Tom. Fotoğrafta Kompozisyon. Homer Yayınları: İstanbul, 2003

(2) Kalfagil, Sabit. Fotoğrafın Yapısal Öğeleri ve Fotoğraf Sanatında Kompozisyon. Fotoğrafevi: İstanbul, 2007

(3) Hegecoe, John. Siyah-Beyaz Fotoğraf Sanatı ve Karanlık Oda Teknikleri. Remzi: İstanbul, 1999

(4) Gardner, Mark. Doğada Fotoğrafçılık. Homer: İstanbul, 2002

(5) Martin, James. Doğada Dijital Fotoğrafçılık. Homer: İstanbul, 2006

Afrika Müziğinin Efsaneleri

Afrika Müziği ile ilk temasımı hala hatırlıyorum. Yaklaşık olarak 90’ların başındaydı ve o zaman tam bir müzik tutkunu delikanlıydım. Kulaklarımın alabileceği, algılayabildiği her türlü ritmi keşfetmek için adeta heyecandan yerimde duramazdım. Her ne kadar ülkemizde o dönemlerde çok fazla müzik farklılıkları olmasa bile, her gittiğim dükkânda (özellikle Zihni) farklı çalışmalara kulak verdim. Sonra bir gün okul çıkışı bir arkadaşımın evine gittiğimde babasının çalışma odasında farklı bir müzik dinlediğini algıladım. Kulağıma çalınan müzik daha önce duyduğum müziklerden çok farklıydı ve ne olduğumu anlayamadım. Daha sonra öğrendim ki söz konusu melodiler 1991 tarihli Fela Kuti’nin “Just Like That” adlı albümünden gelmekteydi.

Afrobeat daha önce duyduğum hiçbir müzik türüne benzemiyordu. Dayanılmaz, hayali ritmik melodiler, gürleyen davullar, akan gitarlar ve sade basit sözler anında beni yakaladı. Bir daha ayrılmamak üzere bu müzik türü resmen önüme tüm dünyayı serdi. Bilmediğim diyarları keşfetmenin heyecanını duyumsayarak müziksel yolculuklar yaptım ve hayal dünyamda fiilen seyahat ettiğim bu bilinmez topraklardan mutlaka bana hitap eden bir ritim ve tarz ile döndüm. Adeta Matrix’te Neo’nun aldığı hap sayesinde önünde açılan yeni ve gerçek dünyaya açılmış oldum. İşte gerçek ve bozulmamış müzik buydu, dinlediğinizde orijinalliğini iliklerinizde hissedebileceğiniz herhangi bir teknolojik katkının yer almadığı öz müzik.

Çok kısa sürede Afrika müziğinin bağımlısı oldum. İçimde dizginlenemez bir arzu ile yurtdışında yaşadığım bu dönemde müzik dükkânlarını arşınlamaya, radyo programlarını can havli ile dinlemeye başladım. Araştırmalarım ve Afrikalı arkadaşlarımın tavsiyeleri üzerine daha çok müziksel keşiflerde bulundum. Yavaş yavaş koleksiyonumda Rail Band, Ebenezer Obey, Franco ve Youssou N’Dour gibi grup ve sanatçılar yer almaya başladı. Belirli bir süre sonra bu sanatçılar kendimi sadık hayranı olarak gördüğüm The Smiths, Stone Roses, Sonic Youth, R.E.M gibi grupların yerini almaya başladı. O dönemdeki arkadaşlarım ise evime gelmez oldular zira onlara dinlettiğim bu garip müziklere tahammülleri yoktu. Ancak o dönemde dinlediğimiz çoğu müziğin; rock, reggae, caz, R&B, blues’un köklerinin aslında Afrika’ya dayandığını bilmiyorlardı. Açıkçası yenidünyada dans ettiğimiz çoğu müziğin kolları Afrika’ya uzanıyordu ve bunu görmüyorduk.

Neyse, 17 yıl ileriye saralım bandı ve ben hala bugün Afrika müziği dinliyorum. Bu tutkum bana tüm dünyadan gelen müziklere açık olmayı ve önyargı duvarlarımı hep düşük tutmamı sağladı. Mesleğim olan turizm sayesinde birçok farklı toprağa ayak bastım ve her gittiğim yerde ilk yaptığım şey yerel insanların ne dinlediklerini araştırmak oldu. Daha sonra bavullar dolusu albümler ile odama döndüm ve bu zengin hazineyi tek tek dinleyerek hazmetmeye çalıştım.

Borders OrchBaobab

Afrika müziği sadece kulaklarımı açmakla kalmayıp bu kıtaya karşı gözlerimin de açılmasına vesile oldu. Müziği bir lens olarak kabul edersek Afrika politikasına, kültürüne ve tarihine odaklanmamı sağladı. Böyle bir müziği dinledikçe mecburen bunu yapan insanların geçmişini araştırma dürtüsü içinizde kabarıyor. Daha fazla araştırdıkça Afrika ile Amerika arasındaki müziksel bağı daha fazla görmeye başladım.

Bu yazıyı kaleme dökerken ister istemez içimde bir heyecan patlaması oldu. Afrika müziğini yazmak kolay değil zira yazacak çok şey var ve bu nedenle mümkün olduğu kadar bir bölgeye veya tarza yığılmayıp genel bir havayı teneffüs etmek zorundayız. Bundan dolayı ben sizlere burada Afrika’nın gerçek sanatçılarını, koşullar ne olursa olsun müziği her zaman yaşatmayı başaran kahramanları bir liste halinde sunuyorum zira tek tek bu efsaneleri tanıtmak ancak 600 sayfalık bir kitabın içeriği olabilir. Bu müzik adamları özellikle 1960–1990 arasında alternatif pop akımının dolaylı yoldan temellerini atan kişiler. Alternatif pop yazıyorum zira daha on yıldan beri bu tarza Dünya Müziği denmekte.

Müzik hiç kuşkusuz evrenin iyileştirici gücü! Özellikle 21. yüzyıla adım atan insanoğlunun şu günlerde ihtiyacı olan en önemli devalardan biri. Kanımca müzik, değeri bilinmeyen bir emtia, zira kültürlerarası etkileşimi, alışverişi ve algılamayı en rahat sağlayacak güçlerden biri. Medya geliştikçe kültürel sınırlar ortadan kalkıyor ve farklı kültürlerden gelen insanlar birbirine karışıp ortaya oldukça dinamik bir yapı çıkıyor. Müzik ise bu etkileşimin en önemli faktörü zira müzik önyargıdan uzak, dil sınırını yok eden, herkese eşit konuşan, dünyamızın en kolay ve barışçıl iletişim aracı. Bundan dolayı başta Afrika müziği olmak üzere tüm müzik türlerine açık olmalıyız zira insanoğlu hamurunda tek düzelik formatına göre programlanmamıştır; ancak bu dipsiz kulvara çok rahat çekilebilmektedir.

Burada sıraladığım elli üç Afrikalı sanatçı en iyinin en iyisi ve bu tarzı keşfetmek isteyenlerin başvurabileceği en doğru adres. Elbette bazı isimler bu listede yer almayabilir, zira her gün Afrika’dan başka bir cevher çıkmakta. Antik zamanlarda (23 – 79 yılları arasında) yaşamış yazar, doğacı ve filozof Pliny the Elder olarak bilinen Gaius Plinius Secundus’un yazdığı gibi “Afrika’dan çıkan her zaman yeni bir şey vardır.” deyip bu yazıyı burada noktalamakta fayda var…

1. King Sunny Ade (Nijerya)
2. Africando (Senegal)
3. Aster Aweke (Etiyopya)
4. Bembeya Jazz (Gine)
5. Bonga (Angola)
6. Culture Music Club (Zanzibar)
7. i.k. Dairo (Nijerya)
8. Toumani Diabaté (Mali)
9. Manu Dibango (Kamerun)
10. Hamza El Din (Mısır)
11. Cesaria Evora (Cape Verde)
12. Brenda Fassie (Güney Afrika)
13. Franco (Kongo)
14. Ghorwane (Mozambik)
15. Jazz Epistles (Güney Afrika)
16. Mory Kante (Gine)
17. Umm Kulthum – Ümmi Gülsüm (Mısır)
18. Salif Keita (Mali)
19. Khaled (Cezayir)
20. Angelique Kidjo (Benin)
21. Tinariwen (Mali)
22. Bi Kidude (Zanzibar)
23. Toure Kunda (Senegal)
24. Fela Kuti (Nijerya)
25. İsmail Lo (Senegal)
26. Ladysmith Black Mamabazo (Güney Afrika)
27. Baba Naal (Senegal)
28. Mabulu (Mozambik)
29. Mahlathini and The Mahotella Queens (Güney Afrika)
30. Miriam Makeba (Güney Afrika)
31. Thomas Mapfumo (Zimbabwe)
32. Hugh Masekela (Güney Afrika)
33. Master Musicians of Jajouka (Fas)
34. Oliver Mtukudzi (Zimbabwe)
35. Youssou N’dour (Senegal)
36. Babatunde Olatunji (Nijerya)
37. Remmy Ongala and Super Matimila (Kongo)
38. Orchestra Baobab (Senegal)
39. Dolly Rathebe ( Güney Afrika)
40. Tabu Ley Rochereau ( Kongo)
41. Oumou Sangare (Maki)
42. Thione Seck (Senegal)
43. Super Eagles (Gambiya)
44. Super Rail Band (Mali)
45. Foday Musa Suso (Gambiya)
46. Tarika (Madagaskar)
47. Ali Farka Toure (Mali)
48. Boubacar Traore (Güney Afrika)
49. Papa Wemba ( Kongo)
50. Zaiko Langa Langa (Zaire)
51. Dr. Hukwe Zawose (Tanzanya)
52. Mahmoud Ahmed (Etiyopya)
53. Pierre Akendengue (Kamerun)

Yazan: Zekeriya S. Şen

“Yaşayan Antoloji - Gençler Deneme Okuyor” Etkinliği

Ağustos 12, 2009 by  
Filed under Deneme, Edebiyat, Etkinlik, Kitaplar, Sanat

“Sokakta Şenlik 3” Festivali kapsamında 15 Ağustos 2009 Cumartesi günü saat 16.00’dan itibaren Beyoğlu-Tünel, Tramvay Sokak’ta gerçekleştirilecek etkinlikle, gençlerde “deneme” türü hakkında farkındalık yaratmak ve bu türü sevdirmek amaçlanıyor.

Etkinlikte; gençlerimize, Kelime Yayınları tarafından yayımlanan, Türk deneme edebiyatının bugünkü ustalarından özenle seçilmiş, özgün örneklerin yer aldığı “Düşünceler Sözleşince” (haz. Osman Torun) adlı deneme antolojisinden kendilerinin seçecekleri en az bir denemeyi okuyarak bu türe ve yazarlara dair bir okuma deneyimini yaşamaları için gerekli ortam sunulacaktır. Etkinlik günü, Tramvay Sokak’taki etkinlik alanına yerleştirilecek sandalyeler, üzerlerine okunmak üzere bırakılmış deneme antolojisi ile katılmak isteyen gençleri bekliyor olacak.

Bir sokak okuması eylemi niteliğindeki bu etkinlik, “gençler deneme okumuyor” yargısına da bir cevap niteliği taşıyor. Edebiyatseverlerin, özellikle de gençlerin davetli olduğu buluşma; aynı zamanda, kitap olarak yayınlanmış bir deneme antolojisinin raflardan öteye geçerek, yaşamın içinde, her yerde, ama en çok da sokakta gençlerle, okurlarıyla buluşması açısından da anlamlı sayılabilir.

Katılımcıların, etkinlik alanındaki Kelime Yayınları standında, antoloji editörü ve proje ekibiyle tanışıp, görüş alışverişinde de bulunabileceği buluşmada, “sokakta deneme okuma” eyleminin yanısıra, etkinliği bütünleyen aşağıdaki alt aktiviteler de gerçekleştirilecek.

Katılımcılık Aktivitesi – Pano Çalışması: Katılımcıların, özgün düşüncelerini paylaşabilecekleri aktivitede, üzerinde “Gençler Neden Deneme Okumalı?” sorusunun bulunduğu panoya, kendi görüşlerini yazarak konuyla ilgili farkındalığın artmasına katkı sağlayabileceklerdir.

Bilgi ve iletişim için:

Kelime Yayınları
Zincirlidere Cad. Kılıç Apt. No: 4/2 Esentepe-Şişli 34394 İstanbul
Tel: (0212) 217 13 31 Faks: (0212) 217 13 32
www.kelimeyayinlari.com e-posta: kelime@kelimeyayinlari.com

“Sokakta Şenlik 3″ Festivali Programı İçin: http://www.sokaktasenlik.org/tr

SanatLog Haber

SanatLog.com

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »