Aldous Huxley - Ötesi Sessizlik

23 Aralık 2011 Yazan:  
Kategori: Büyük Besteciler, Klasik Müzik, Müzik, Metinler, Sanat

Salt duyuştan güzelliğin sezinlenişine, sevinç ile acıdan sevgiye, gizemci coşkunluğa, ölüme değin –temel olan, insanoğlunun ruhunu derinden etkileyen her şey yalnızca denenebilir, anlatılamaz. Ötesi her zaman sessizliktir. 

Anlatılamayanı anlatmada sessizliğin ardından en yakın gelen müziktir –unutmamak gerekir ki, sessizlik tüm iyi müziğin ayrılmaz bir bölümüdür. Beethoven’ın müziği ya da Mozart’ın müziğiyle karşılaştırıldığında Wagner’in şiddetle akan müziği çok zayıf kalır. Wagner müziğinin ötekilerden daha az önem kazanmasının nedeni de belki budur; sürekli konuştuğundan, daha az şey söylenmektedir.

Değişik bir biçimde, bir başka varolma düzeyinde müzik insanoğlunun en önemli, en anlatılamayan deneylerinin kimine eş düşer. Gizli, belirsiz bir benzetmeyle müzik, dinleyicisinin kafasında kimi kez bu deneylerinin bir görüngüsünü, kimi kez ise tüm yaşam güçleriyle bu deneylerin kendilerini canlandırır. Bu bir yoğunluk, güçlülük sorunudur: görüntü donuktur, gerçek ise yakın ve parlaktır. Müzik ikisinden birini canlandırıp, uyandırabilir. Bu da saptayıcı olanaklara ya da tutuma bağlıdır. Yüreğin durup durup aralıklı çalışması bilinen bir yasaya dayanmaz. Müziğin bir başka tuhaflığı –tüm öteki sanatlarla bir ölçüde paylaştığı- yektin tümler, biçiminde deneylerini canlandırmasıdır; bir başka deyişle, anımsanan özgün deneyler nice yarım, belirsizlik içinde nice karmaşık olursa olsun, her dinleyicinin alabileceği yetenek ölçüsünde yetkin ve tümdür verilen. “Her zaman duyduğumuzu, ancak hiçbir zaman açıklayamadığımızı açık seçik ortaya koyduğu” için sanatçıya, özellikle müzisyene, içten borçlu duyarız kendimizi. Anlatıcı müziği dinlerken sanatçının özgün deneyine ulaşamayız kuşkusuz -bizim ötemizdedir bu çünkü, üzüm devedikeninde büyümez- ancak yeteneğimiz ölçüsünde en iyi deneye, müziği dinlemeden öncekinden daha iyi, daha tüm bir deneye ulaşırız.

Müziğin anlatılamayanı anlatmadaki gücü, salt söze dayanan sanatçıların en ünlülerince de onanmıştır. “Othello”yu, “Kış Masalı”nı yazan kişi anlatacaklarını sözle söyleyebilmiştir. Ancak, -burada Wilson Knigh’ın da ilginç deneyinden yararlanarak söyleyebilirim- gizemci nitelikte bir duygu ya da sezinin iletilmesi gerektiğinde Shakespeare anlamayı kolaylaştırmak için sürekli müzikten yardım istemiştir. Kendi küçücük tiyatro yapımı deneyime dayanarak, müzik iyi seçildiğinde, ona boşuna başvurulmadığını inançla söyleyebilirim.

Benim romanımın –Ses Sese Karşı- oyunlaştırılmasının son bölümünde Beethoven’ın ağır ağır giden A minor Quartet’inden seçmeler oyunu bütünler. Ne oyun ne de müzik benimdir; bundan ötürü oyunda müziğin yarattığı etkinin, benim görüşümce, şaşılacak ölçüde güzel olduğunu söyleme bağımsızlığı içindeyim.

“Yeterince yerimiz, zamanımız olsaydı…” Bunlar bir tiyatronun bize veremeyecekleridir kesinlikle. Romanda “seslerin” keskinliğini hafifleten, ya da hiç değil hafifletmek üzere konmuş, hemen tüm üstü kapalı ya da açıkça belirtilmiş “karşıtların” kısaltılmış bir oyundan çıkartılması gerekliydi. Oyun tümüyle şaşırtıcı bir katılık, zorbalık içindeydi. Bu hemen hiç hafifletilmemiş sertlikler dünyasına birden bire giren Beethoven’in “Heilige Dankgesang”ı oyunu olağanüstü bir görünüme sokmuştu. Korkunç ancak yine de güven verici, tüm anlayışı aşan bir barış içinde saklı, kutsal bir güzellikle bir tanrı gerçekten görünerek inmişti sanki.

Benim romanım “The Book of Job” -İncil’in bir bölümü- olabilirdi, uyarlayıcı Campbell Dixon da “Macbeth”in yazarı; ancak biz yazarlar, yeteneklerimiz nice olursa olsun, nice uğraşırsak uğraşalım, duyarlı bir dinleyici iki üç dakikalık bir keman çalışının aydınlattığı türde bir anlatım olanağına hiçbir söz ya da oyunlaştırmayla ulaşamayız.

Anlatılamayanın anlatılmaması gerektiğinde, Shakespeare kalemini bırakıp müziğe dönmüştür. Ya müzik de başarısız kalırsa? Evet, işte o zaman sessizlik vardır hep sığınacak. Çünkü her zaman, her yerde sessizliktir arda kalan, sessizliktir her şeyin ötesi.

Aldous Huxley

Ötesi Sessizlik 

Ezgileri Susturulamayan Bir Yürek: Ruhi Su

“Ama benim memleketimde bugün
İnsan kanı sudan ucuz
Oysa en güzel emek insanın kendisi
Kolay mı kan uykularda kalkıp
Ninniler söylemesi…”

Çarpık düzen ve bununla birlikte halk kültürünün yozlaşmaya yüz tuttuğu bir dönemde bütün zorlukları göze alarak geçmişin direncini taşıyan kültür mirasını sahiplenen ilk isimdir Ruhi Su. Halkıyla bütünleşmek,  sanatçı yönüyle toplumsal sorunlara karşı bilinç uyandırmak adına çıktığı bu zorlu yolda kendisine ödetilen bedel baskı ve yıldırmalarla geçen koca bir yaşam olmasına rağmen çok iyi bildiği ve geliştirmeyi başardığı geçmişten aldığı direniş geleneği onurlu duruşundan  hiç ödün vermemesini sağladı. Aramızdan ayrıldığı 20 Eylül 1985’ten bugüne tam 20 yıl geçti…

Muhalif müziğin sesi 1960’larda yükselir. Köroğlu, Pir Sultan, Dadaloğlu gibi ozanlara dayanan muhalif halk müziği geleneği o yıllarda yeniden etkinliğini Ruhi Su sayesinde sürdürür. Dünya müziği ve geleneksel halk müziği arasında bir köprü kurma misyonunu başarıyla yüklenen usta ozan sergilediği devrimci duruşuyla da tıpkı Pir Sultan gibi, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi egemenlerin hedefi olur.

1951 yılında tutuklanıp aylarca işkenceler görür. Tam 5 yıl değişik hapishanelerde tutsak edilir. Sonra sürgün, gözaltı… Yurt dışına tedavi görmek için gitmesini bile  engellerler.

Bugün az sayıda devrimci sanatçının örnek aldığı  Ruhi Su hala bu devrimci duruşun, direnişin en başta gelen sembollerinden birisidir.  “Türkü söylemek benim için bir aşk halidir. En güzel aşklarımı türkü söylerken yaşadım. Ne onlar beni aldattı ne de ben onları. Türkü söyledikçe yeşeriyor, çiçekleniyordum” diyordu her şeye karşın Ruhi Su bir yazısında. Bir ülkenin suyu ve toprağı kadar değerli varlığı olan türkülerine baskı görenin yanında saf tutarak sahip çıkmıştır…

Ruhi Su yaşamını  da karşısına dikilen bütün güçlüklere ve engellemelere karşın bir sanat yapıtına dönüştürebilen bir insandı. Görkemli başarısında geçmişten bir başka halk sanatçısında övdüğü sevgiye, hoşgörüye ve insanın yaratma gücüne olduğu kadar halktan kopuk hiçbir işten, hiçbir insandan hayır gelmeyeceğine duyduğu inancın da payı büyüktür.

1912 yılında Van’da doğmuştu. Anasını, babasını hiç görmedi. Çocukluğu Adana’da, Çukurova’da, Toroslar’da geçti. Van’dan Adana’ya bir aileye geldiğinde çok küçüktü. Ailesi çok yoksuldu.

Altı yaşına geldiğinde Adana’yı Fransız ve İngilizler işgal etmiştir. Bu yüzden Toroslara sığınırlar. Oradan oraya göçerler. Sonra tekrar Adana…

Asıl adı Mehmet olan Ruhi Su 10 yaşındadır o zaman. Sonra bir öksüzler yurduna verilir. O günden sonra da hep yatılı okur. Müzik yaşamı da öksüzler yurdunda başlar.

1925 yılında Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştu. Türkiye’deki tüm öksüzler yurtlarına bir bildiri yollanır, “müziğe hevesli, istidatlı  çocukları bize yollayın”  denir.

Bu sınavlara girip kazanır Ruhi Su. Ama Türkiye’deki tüm öksüz yurtlarına bir başka tamim daha gönderilir, “okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek” diyorlardı bu kez.

Ruhi adı da Adana’dan ayrılmadan önce muayene sırasında doktorlar tarafından konmuştu Ruhi Su’ya. Askeri lisedeyken çalıp söylemeye, bir yandan da sevmediği askeri okuldan ayrılmanın yollarını aramaya başlamıştır. Okuldan kaçıp Ankara’ya gider.

Cebinde sahte bir kimlik, yüreğinde sonsuz bir sevinç ve umutla gittiği yolun sonunda yanında iki inzibatla İstanbul’a döner. Kaçtığı için hapsedilmiştir. Daha sonra çürüğe çıktığından Halıcıoğlu Askeri Lisesi ile ilişkisi kesilir, Adana’ya, öksüzler yurduna geri gönderilir. Oradan  da Adana  Öğretmen Okulu’na…

Müzik sevdası ağır basmıştır Usta’nın. Ankara’daki o tek müzik okuluna gitmeyi düşler.  Adana’da o yıllar yaz geldiğinde öksüzler yurdunda kalan çocuklar evlerine gönderilirdi. Evi olmayanlar da Konya’ya aynı okula gönderilirdi. Orada Ruhi Su’nun sesini duyan okul öğrencileri  “mutlaka Ankara’ya gelmeye bak” demişlerdi Ruhi Su’ya.

Birisinden bir keman ödünç alıp bir otel odasında gece gündüz çalışır. Sınav günü gelip çatınca girdiği her dersin sınavını başarıyla verip sonunda  Ankara Müzik Öğretmen Okulu’na girer.

Orta Eğitim Müdürü büyük eğitimci Hasan Ali Yücel’dir o yıllar. 1936’da Ankara’da Riyaseti Cumhur Orkestrası kurulmuştur. Ankara Müzik Öğretmen Okulu’nu bitiren Ruhi Su da girer konservatuvara, 1942 yılında opera bölümünden mezun olur.

Radyolarda türkü söylemeye başlar. Radyodaki programları çok tutulur. Radyo programları tutulmasına tutulmuştur ama  senin için şöyle şöyle diyorlar diyenler halk türkülerini söyleyen, seslendiren Ruhi Su’yu, 1952’de hem radyodan hem de operadan kopartmışlardı.

1952 yılında cezaevine girer, 5 yıl hapis yatar. Siyasal düşünceleri yüzünden girdiği cezaevinden 1957’de çıkar.

1960’ta İstanbul’da türkü söylemeye başlar. Bu sıralarda “Bitmeyen Yol” filminde söylediği türküdeki Serdari’nin “Halimiz ne olacak kısa çöp uzundan hakkını alacak” şeklindeki sözler hakkında kampanyalar açılmasına bile neden olacaktır.

Sanat yaşamı boyunca 16 45’lik plak, 12 uzunçalar plak doldurdu. Kendi şiirlerinin yanısıra Nâzım Hikmet’ten, Türk halk ozanlarından ve diğer şairlerden çeşitli şiirleri besteledi. Şiir, yazı ve konuşmalarını 1975’te basılan “Ezgili Yürek” adlı kitabında topladı. Anısına hazırlanan “Ruhi Su’ya Saygı” kitabı da 1986’da yayınlandı.

Ruhi Su “Halkımın desteğini gördüğüm için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım” diyordu. Genç yaşlardan başlayarak dünyaya bakış açısı sanatını, sanatçı duyarlılığı da dünyaya bakış açısını geliştirmiş, biçimlendirmiş ve güçlendirmişti.

Yaşamı boyunca yılmadı. Sesi, sazı ve türkülerle yaşadı. 1985’te aramızdan ayrıldığında Türkiye halkına bağlılığını benzersiz bir eylemle, bu halkın müziğini evrenselliğe ulaştırarak kanıtlamıştı.

Devrimci müzik nedir sorusuna karşılık “Halkın özlemleridir. Ekmekten aşka kadar halk neyin özlemini çekiyorsa odur” diyordu. Dadaloğlu’nda da, Köroğlu’nda da, Pir Sultan’da da bizim halkın özlemi, dertleri ve sorunları dile geliyor demişti.

Ruhi Su da diğer bütün halk ozanları gibi halk kaynağından beslenmiş bir ozan. Ama bir farkla o bir yandan halk kültürünü araştırıyor, geçmişin şiirlerini, türkülerini ortaya çıkarıyordu. Bir yandan da bunları  çağdaş bir yorumla halka sunmaya çalışıyordu.

Ruhi Su’nun gür sesli yalın söyleyişi, türkülere bir canlılık, tazelik ve renklilik getirmiştir.  Hem O’nun halka olan saygısını hem de halk kültürüne olan sevgisini ortaya koymuştur.

Ruhi Su, 1960-1970’li yıllar arasındaki kuşağın bir kesiminin türkülere getirdiği yoz anlayışı kırmış, kan ağlayan ağıtlara, yiğitçe başkaldıran koçaklamalara, derin insancıllık yüklü nefeslere yeni bir soluk getirmişti. Çünkü Ruhi Su’nun sesi kabukları kırıp öze giden, özle sözü bir eden bir sesti.

Halk türlü baskılardan türkülerde kurtulur, içini türkülerle döker. Ruhi Su’nun türkülere getirdiği katkı, yanıklığı uyanıklığa çeviren bir ses ve saza bile başını eğmeden, göğsünü gere gere bir söyleyişti.

Yorumculuk yönüyle de öne çıktığı 1960’lı yıllardan sonra bir ekol haline gelmişti. 1940’larda başladığı müzik çalışmalarına da 1952-57 yılları arasında tutukluluk yüzünden ara verir.

Türküleri bir konu çevresinde toplar ve toplumcu şairlerin yapıtlarını da besteleyip yorumlardı.  80 sonrası  ortaya çıkan müzik gruplarında  Ruhi Su’nun etkisi görülür. Ruhi Su’nun kendinden sonra gelenleri etkilemesinin nedeni türkülerdir. Diyar diyar gezip derlediği türküler…

Ruhi Su’ya kadar türküler sadece o zamana kadar gelen, geleneklere  bağlı  kalan klasik bir yöntemle “derleme“ usulü ele alınıyorken Ruhi Su, müzikte çağdaşlaşma adına yorum ve derlemede farklı arayışlara girmiştir. O, ardından gelenlere halk türkülerinin alışıldık kalıpların dışında da sunulabileceğini kanıtlamayı bilmiştir.

Türkülere kendinden bir şeyler katan Ruhi Su, birçok konuda türkülere titizlikle eğiliyor, tarihsel serüveni içinde köklerine inip bugüne taşıyordu. Her türküde koyduğu katkı geleneği gelecekle buluşturuyordu. Ruhi Su demek halk türkülerinin teorisini ve pratiğini birlikte ve en iyi haliyle işleyerek ortaya koymak demekti.

Anadolu’nun geleneksel enstrümanı olan ince sazıyla bas-bariton bir ses bu kadar birlik ve beraberlik  çağrıştırıp yakışabilirdi.   Ruhi Su’ya göre ses müzikte en önemli ögeydi. Sözü söz eden meramı ifade de en başta gelendi. Bu nedenle çoksesli müzik arayışlarının başına “insan sesini” koymuştur.

Onunki ne geleneksel olarak kısır bir halk seviciliği ne de körü körüne çağdaşlaşma adına batılı anlamda müzik anlayışı değildi. Anadolu’daki müzik kültürünün özüne sadık fakat halkın beğenisini yüceltecek bir eğilimdi.

Müzikteki gelişme ve değişimi eğitime,  bu alandaki zengin kültürel birikimin çağdaş kültüre dönüşmesine bağlıyordu. O’na göre bir yerde türküler ne kadar gelişmişse, anlatım gücü ne kadar artmışsa, oradaki koşullar o oranda çoğalmış demekti.

Türkülerden korkulması boşuna değildi. Halkı türkülere katmak, geçmiş kültürü çağın beğenisiyle ve diyalektik bir yöntemle yığınlara taşımak ve türkülerle tek ses olmaktı amaçladığı. Geçmişten yansıyanı bugünkü ile karıştırmak, günümüzde geçerli olan gerçek yaşamdan izlerle yaşatmak ve sonra haykırmak. Ruhi Su’dan yansıyan buydu işte. Bu yüzden sevilmişti Ruhi Su. Ve genç kuşakların belleklerinde bu nedenle yaşıyor. Ve bu nedenle ezgili yüreğinden taşan ses kulaklarımızda yankılanmaya devam ediyor. Ölümünden tam 20 yıl sonra bile…

Temel Kaynak: Ezgili Yürek, Ruhi Su, Adam Yayınları 1985.

Tamer Uysal

2005

dosteli16@hotmail.com

Jazz & Noir

Jazz & Noir (2008) klasik dönem Amerikan sineması ve de Avrupa sinemasının kilit noir’larının theme’lerini biraraya getiren heyecan verici bir albüm. Şu an için devamının gelip gelmeyeceği merak konusu; fakat şu haliyle bile zevkle dinlenebilen bir albüm…

Charles Gounod’un “Music To Be Murdered By” adlı kısa orkestra müziğinin ardından Alfred Hitchcock devreye giriyor ve statik ses tonu ile o her zamanki “My Name is Alfred Hitchcock” sözleriyle devam ederek kısa bir malumat geçiyor…

Amerikan jazz müziğinin klas ismi Miles Davis’in Nouvelle Vague’ın büyük isimlerinden Fransız auteur Louis Malle’in şiirsel neo noir’ı  Ascenseur pour l’échafaud (1958, Ölüm Asansörü) için bestelediği şahane notalarının ardından, Amerikan sinemasına çok büyük katkılarda bulunan ve janr sinemasının kadrolu müzisyenlerinden üstad Elmer Bernstein, sırasını Hitchcock fetişi Bernard Herrmann’a bırakıyor…

Klasik Hollywood’dan birçok temel taşı filmde imzası bulunan Henry Mancini, Orson Welles’in cehenneme benzeyen bir sınır coğrafyasında geçen dışavurumcu başyapıtı Touch of Evil’in (1958, Bitmeyen Balayı) notaları ile karşımıza çıkarken; Jean Wiener ise Jacques Becker imzalı Touchez pas au grisbi’nin (1954) lirik tema müziği ile albümdeki yerini alıyor. Piyano ve mızıkanın olağanüstü kombinasyonu, noir’ın melankolik ve sisli atmosferinde adeta bir geçit resmi yaptırıyor; gözyaşlarınıza hakim olamıyorsunuz…

Dragnet (1954) ve “heist” şaheserlerden Du rififi chez les hommes’dan da (1955) enstantaneler barındıran albüme son noktayı ise kara filmin önde gelen simalarından Edmond O’Brien koyuyor…

Mutlaka dinlemelisiniz…

Albüm İçeriği:

1. Music To Be Murdered By. 1958. Alfred Hitchcock (voice), Jeff Alexander, from ‘Music
to be murdered by’
2. Motel (Diner au motel). 1957. Miles Davis, from ‘Ascenseur pour l’echafaud’
3. Goodbye Baby Blues. 1957. The Chico Hamilton Quintet, from ‘ Sweet smell of success’
4. Audition. 1955. Elmer Bernstein, from ‘The Man with the golden arm’
5. Black Nightgown. 1958. Johnny Mandel, from ‘I want to live’
6. Trip To The Court. 1956. Bernard Herrmann, from ‘The Wrong man’
7. Breakup. 1955. Elmer Bernstein, from ‘The Man with the golden arm’
8. Blues. 1956. Franz Waxman, from ‘Crime in the streets’
9. The Way You Look Tonight. 1951. Jerome Kern, Dorothy Fields
10. Floozie. 1955. Alex North, from ‘The Rose tattoo’
11. Lyda. 1959. Piero Umiliani, from ‘L’audace colpo dei soliti ignoti’
12. I Get A Kick Out Of You. 1956. Robert Mitchum, from ‘Tall dark stranger’
13. Touchez Pas Au Grisbi. 1954. Ray Anthony and his Orchestra, from ‘Touchez pas au
grisbi’
14. Dragnet. 1953. Ray Anthony, from ‘Campus rumpus!’
15. Meaning Of The Blues. 1957. Bobby Troup, from ‘About the blues’
16. Night Beat. 1957. Chico Hamilton, from ‘ Sweet smell of success’
17. Touch Of Evil (Main Title). 1958. Henry Mancini, from ‘Touch of evil’
18. Rififi. 1954. Jacques Larue, M. Philippe Gerard, from ‘Du rififi chez les hommes’
19. Sophisticated Lady. 1940. Duke Elington, from ‘The Curse of jade scorpion’
20. Oh! Look At Me Now. 1950. John DeVries, Joe Bushkin, from ‘L.A. Confidential’
21. Harlem Nocturne. 1950. Earle Hagen, from ‘I Remember Glenn Miller’
22. Pete Kelly’s Blues. 1955. Sammy Cahn, Ray Heindorf, TV transmission, Los Angeles
23. Prologue. 1956. Bernard Herrmann, from ‘The Wrong man’
24. Finat (take 3) (Chez le photographe du motel). 1957. Miles Davis, from ‘Ascenseur
pour l’echafaud’
25. ‘I want to report a murder…’. 1949. Edmond O’Brien, George Lynn (dialogue), from
D.O.A.

Yazan: Hakan Bilge

www.sanatlog.com

SanatLog-Pandit Debashish Bhattacharya Röportajı

“Kutsal Gitar Üçlüsü” Yaratıcısı ile Baş Başa Sohbet

Kolkata, Batı Bengal eyaletinin merkezi, Hindistan’ın eski başkenti (1772–1912) ve yaklaşık 4,5 milyon Hintlinin yaşadığı bir kent. Önemli bir eğitim ve kültür merkezi olan Kolkata, birçok edebiyatçı, ihtilalcı ve sanatçının kenti. Bengalce, İngilizce, Hintçe ve Urduca konuşan kozmopolit bir nüfusa öğrenim olanağı sağlayan kent aynı zamanda Hint geleneksel müziğinin çağdaş yorumcusu ve hiç şüphesiz en yetenekli sanatçılarından biri olan Pandit Debashish Bhattacharya’nın yurdu.

Yeni üretimini geçtiğimiz günlerde veren sanatçıyı memleketinde bulup ilk defa Türk okuyucular ve müzikseverler için söyleştik. SanatLog

SanatLog: Başlangıç olarak Türk müzikseverlere müzik ile nasıl haşır neşir olduğunuzu ve bunun sonucu olarak müzisyen olmaya nasıl karar verdiğinizi açıklar mısınız?
Pandit Debashish Bhattacharya: Başlangıçta, zannedersem dört yaşlarında, babamın bana hediye ettiği Hawaii’ye ait kucak gitarı ile oynamaya başladım. İlk dokunduğum an müziksel bir elektroşok yaşadım ve her ne kadar daha çok ufak olsam da o an bir şeylerin olacağına inanmaya başladım. O andan itibaren klasik müzik ile yoğrulmaya başladım, Raga ezgilerini batı enstrümanları üzerinde icra edilebilme azmi çok ilgimi çekti ve o andan itibaren tekrar tekrar rüyalarımı gerçekleştirmekteyim.

SanatLog: Anladığım kadarıyla çok övgü topladığınız bir üçlü gitar serisi ürettiniz. Bu enstrümanları yapmaya sizi ne itti ve Hint müziği içeriğinde bunları nereye yerleştiriyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Yarattığım enstrümanlara “Kutsal Gitar Üçlüsü” adını verdim. Bunlar sırasıyla Chaturangui, Anandi ve Gandharvi. İcatlar her zaman imkânsızlıkları aşmak, ahenkli kişilikleri ayrıştıran bir etki yaratmak için gerçekleştirilir. Gelenekselliği modernlikle, çağdaşlığı klasikle birleştirmeyi bir meydan okuma olarak ele aldım ve bu harmanlamaları daha önce hiç duyulmayan bir melodi olarak yansıtmayı hedefledim. Bu umudu arkama alarak “Kutsal Gitar Üçlüsü”nü ürettim.
Kendi çerçevesinin içinde ve dışında olan herkesle müzik işbirliğine giriyorum ve şu ana kadar Tanrı’nın müsaadesiyle herkes benim müziğimle kendilerini bütünleştirebildi. Bu da müziğimin global spektruma ulaştığının bir göstergesi.

SanatLog: Herhangi başka bir sanatçı bu özel üretilen gitarlarınızdan kendisine de yapmanızı istedi mi?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Hayır, birebir olmadı; ancak dünya müziğine olan bu naçizane katkımdan dolayı çok övgüye boğuldum.

SanatLog: Müziğinizin yapısı çok ruhani; bunun için bir plan yapıyor veya çaba harcıyor musunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Ruhanilik kişisel bilinçlikten gelir. Bu insanoğlunun tanımından öte, Ruhanilik müziğin bir parçası olur ve ruha dokunur. Bunun için hiç çaba sarf etmedim, genetik olsa gerek.

SanatLog: Başka kültürleri taban alarak ruhani bir çalışma yapmayı hedefliyor musunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Şu an böyle bir şey düşünmemekteyim; ancak neden olmasın, kesinlikle böyle bir etkileşime girebilirim. Bunun için çok fazla araştırma yapmam, kültürü özümsemem ve deneysel açılımlarına bakmam gerek.

Pandit Debashish Bhattacharya

SanatLog: Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Takip ettiğiniz veya beğendiğiniz sanatçılar var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Türk müziğine bayılıyorum; modernliği, ifadesi, dışavurumu ve elbette ritmi.

SanatLog: Sınırların birbirine geçmesiyle kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Kültür kanımca insanoğlunun güzel yönlerini ortaya çıkartıyor; neye inandıklarını ve yaptıklarını. Kültürel küreselleşme çok eskiden başladı; o zaman bunun merkezinde din vardı. Ancak şimdi insanoğlu çevresinde kendilerine göre en iyilerini benimseme yolunu tercih ediyor. Evet, hala boğumlanmalar var; fakat günümüzde bazı şeylere onay almak çok daha kolaylaştı. Bunun en başlıca nedeni teknolojik gelişmeler sayesinde ortaya çıkan uluslararası açılma.

SanatLog: Nasıl ve ne şekilde müziğiniz sınırları aşarak diğer müzikler ile harmanlamaya giriyor?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Çoğumuz -burada müzisyenleri kastediyorum-, diğer sanatçıların müziksel sınırlarına tecavüz etmeden çalıyor, ben de bunu korumaya çalışıyorum.

SanatLog: Sizin ve müziğiniz hakkında bilmemiz gereken en önemli şey nedir?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Benim hakkımda… Öncelikle insanım ve eksikliklerim mazur görülebilir. Onun haricinde küresel bir Hintliyim ve elbette dinsel ve profesyonel bakımdan bir müzisyenim. Amacım dinleyenlerime mutluluk ve haz vermek.

SanatLog: “Dünya Müziği” terminolojisi son dönemlerde çok revaçta, bazı sanatçılar bunu kucaklarken bazıları varlığını bile kabul etmiyor. Yerel müziğin “Dünya Müziği” olarak adlandırılması/sınıflandırılması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Dünyanın herhangi bir köşesindeki müzisyen bestesini yarattığında onu her zaman birebir etkileyen o an bulunduğu ortamdır. Yani düşünceler ağırlıkta “yerel”dir. Bu düşünceler, klavye, gitar, sarod ve benzeri çağdaş enstrümanlar ile evlendirilince ortaya evrensellik çıkar. O halde günlük konuşma diline ait olan bir beste içine işlenen derinlik ve yaklaşım ile global bir değerliliğe dönüşebilir.

SanatLog: O halde müziğinizi nasıl tanımlarsınız?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Benim müziğim; değişikliklere açık ve kendini dünyaya adamış herkes için.

SanatLog: Dünya müzik arenasına bakılınca kendi müziğinizi nasıl sınıflandırıyorsunuz ve Hintlilere kıyasla Batılılar müziğinize nasıl tepki gösteriyor?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Bir batılı için aşina olduğu enstrümanların, Ortodoks Hint Müziği ailesinden gelen bir müzisyen tarafından yeniden şekillendirilmesini algılamak çok daha kolay. Bu belkide coğrafya, politika ve ekonomik nosyonlar üzerine yapılandırılan kavramsal sınırları yıkan bir unsur.

SanatLog: Müziğiniz inanılmaz ritmik, armoniler içerisinde süzülüyor ve melodik. Müziğinizdeki farklılık sizin kültürünüze yabancı olan müzikseverleri ilk dinleyişte yakalayan bir unsur. Aynı zamanda sokulduğunuz klasik Hint edebi kulvarları (özellikle son albümünüzde olduğu gibi) ve derin kültürü bakımından müziğiniz oldukça eğitici. Eğer mümkünse, amacınızı; kültürünüzü olabilecek her yere tanıtmak ve bunu sorumlu ve sürdürülebilir şekilde yapmak kavramı içerisinde tanımlayabilir miyiz?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Kesinlikle… İnsanların müziğimi anlaması ve bunu takdir etmesi beni ve kültürümü kabullendikleri anlamına geliyor. Benim kültürümü övüyorlar. Bu kültürü sizlere taşıyabilmemi sağlayan geçmişim ve köklerim için aşırı derecede gururluyum.

SanatLog: Bu yüzyılda kulaklarımız sürekli, insanların pek algılayamadığı ve özünde dinlemediği, ses sentezleri ile bombardıman altında veya bir müzisyenin gerçekten meselesinin ne olduğunu algılamaktan aciz bir dinleyici kitlesi var. Bu konu hakkında görüşleriniz nedir?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Doğru, müziği tartmamızı sağlayabilecek, algılamalarımızı yönetecek, destek olacak veya yönlendirecek maalesef bir kitap yok. Bu olsa yapar mıyız? Bu kavram aslında kişiden kişiye değişiklik gösteren ve müzisyenin ruhunu ortaya çıkartan bir oluşum. Bir etki yaratabilmesi için çok sesli müziğe ne kadar ihtiyaç varsa yavaş müziklere de o kadar ihtiyaç var. Ancak evet, gürültü ile müzik arasındaki fark küresel etniklikten dolayı her yerde farklılıklar gösterebilir ve bu kabul edilmesi gereken ana gerçek.

Sanatlog: İnsanlar arasında sınırları ve engelleri yıkan müzikler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Pandit Debashish Bhattacharya: Müziğin bir genel dili var. Kelimeler ise süslenmiş olmasa bile dinleyene ne demek istediğini ifade edebilecek bir kuvvete haiz. Bu bir bağlantı ve alfabetik seslerden çok daha bilimsel bir yapıya sahip.

SanatLog: Kendi müziğinizin haricinde, dönem dönem ilham, derinlik veya ruhsal esinlik için dönüp dinlediğiniz bir sanatçı var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Evet, elbette var. Miles Davis, BB King, Tina Turner, John McLaughlin, Amerikan Blue Grass tarzı, Hawaii müziği, Üstad Ali Akbar Khan, Üstad Bade Gulam Ali ve Pandit Ravi Shankar; hepsi beni hayatımın farklı evrelerinde etkilemiştir ve hala etkilemektedir.

SanatLog: Kültürel alışverişi algılayıp ileri atılım yapan bir Dünya müzisyeni olarak, seyahatlerinizde diğer sanatçılardan neler duyuyorsunuz? Özellikle son dönemlerde ilginizi çeken bir şey var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya: Amerika ve Avrupa’dan çıkan birçok genç grup ve Ali Fa, Derek Trucks, Jerry Douglas gibi birkaç şarkıcı –hepsi mükemmel!

SanatLog: Batıda sanatçılar ruhani müzik bestelemek konusunda ne kadar sınırlılar?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Sınırlama yaratıcılığın olduğu bir yerde asla var olan bir terminoloji olmadı. Biz yaşadığımız bu dünyadan emdiklerimizle, başkalarından aldıklarımız ve buna karşılık verdiğimiz ufak şeyler sayesinde gelişip var oluyoruz. Ruhanilik ise bir huy değil, bu benliğin içeriği ve burada sınırlama söz konusu olamaz. Asıl soru bizler ne kadar inandığımız şeyleri yapabiliyoruz?

SanatLog: Yeni albümünüz “O Shakuntala!” sonsuz bir aşk öyküsünün müziksel serüvenini bizlere taşıyan enfes bir eser. Bu proje nasıl gelişti ve ileride buna benzer kavramsal çalışmalar üretmeyi hedefliyor musunuz?

Pandit Debashish Bhattacharya: İnsanlarda gelişen acımasız, sert ve orantısız zalimlik yüreğimde uzun zamandan beri bir sıvıya neden oldu. Bu konuda üstüme düşeni bir şekilde yapmak istedim. Bu probleme bir çözüm bulmak için yetersiz olduğumu bilmeme rağmen müziği bir silah olarak kullandım. Bu süreçte Chitrangana Agle Reshwal ve Charu Hariharan adında iki muhteşem perküsyoncu kadın ile tanıştım. Erkek dominantlığının hâkim olduğu bir toplumda kadın olmalarına rağmen farklılıkları ile var olan bu iki sanatçı bana inanılmaz ilham kaynağı oldu. Onların yaşadıkları zorlulukları dinleyerek hep birlikte stüdyoya girdik.Gelecekte neler yapacağımı şimdiden öngörmek oldukça zor; ancak evet, aşk temasının ölümsüzlüğü ve yaşatılması gerektiği kavramında bir şeyler yapmak isterim veya yapmayı umuyorum.

SanatLog: Albümdeki doruk anlarınız neydi?
Pandit Debashish Bhattacharya:
“O Shakuntala”, Sanskrit şairi Kalidasa tarafından kaleme alınan “Abhigyana Shakuntalam” (Shakuntala’nın Tanımı) adlı sonsuz epik aşk hikâyesini müziksel bir serüvenle ele alıyor. Hikâyenin kendisi başlı başına bir doruk zaten. Ama onun haricinde eski zamanki aşk kültü ile günümüz aşk tanımını irdelemesi ayrı bir doruk anı. Bir diğer ve açıkçası albümün en dikkat çeken önemi ise kadın perküsyoncuların çalışmada yer alıyor olması, bu ne yazık ki hala var olan cinsel ayrımcılığı ortadan kaldıran bir öncülük.

SanatLog: Son olarak Türk müzikseverleri için söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Pandit Debashish Bhattacharya:
Türk müzisyenlere, müzik âşıklarına ve tüm insanlara derin dualarımı ve içten sevgilerimi iletiyorum. Müzik her zaman en iyi yoldaşınız, onu asla kaybetmeyin…

Röportajı Gerçekleştiren: Zekeriya S. Şen

Film Müzikleri Üzerine Düşünceler (2) - Alfred Hitchcock & Bernard Herrmann

Hatırlayacağınız gibi Film Müzikleri Üzerine Düşünceler (1) adlı yazımda, asıl amacı görsel anlatımı desteklemek olan, film esnasında sıradan izleyiciler tarafından dinlenmeyen, umursanmayan film müziklerinin işlevinden, algısal bütünlük açısından öneminden ayrıntılı bir şekilde bahsetmiş; hatta kimi durumlarda müziğin filmin önüne geçebileceğini Steven Spielberg- John Williams ikilisini örnek vererek müzik yapımcısının başarısının, filmin yönetmeninin başarısını nasıl tetiklediğini sizlere anlatmaya çalışmıştım. Bu kısa anımsatmadan sonra size bahsetmek istediğim bir başka ikili Alfred Hitchcock ve Bernard Herrmann…

Bernard Herrmann

İnsanı paradoksal mizah anlayışıyla meraklandırıp gerilim dünyasının içine alan ve düşündürücü olduğu kadar şaşırtıcı bir sona sürükleyen, “thriller” sinemasının duayeni İngiliz yönetmen Sir Alfred Hitchcock… Ve onun pek çok filminin müziğine imza atmış olan, gerilim müziklerinin yanında caz partisyonları (Taxi Driver: Kendisinin son çalışması) gibi ilginç denemeleri olan, başta Hitchcock olmak üzere birçok yönetmenin (Brian De Palma, Martin Scorsese, Fred Zinnemann…) kompozitörlüğü yapan, Hollywood dünyasının en çok aranan müzik yapımcılarından Bernard Herrmann… İşte bu iki dâhi insan birleşince, izleyicide anlık etkiyle kalıcı iz bırakan mükemmel bir sinema şöleni karşınıza çıkıyor.

Açıkçası Hitchcock’un filmlerini bir “puzzle”a benzetebiliriz: Düşünün, elinizde birçok ipucu var; ama puzzle’ın parçaları eksik ve sözkonusu parçalar da hep birbirine benzemekte… Bu durum biraz sıkıcı olduğu kadar, merakınızı ve sabrınızı zorladığını da hissedebilirsiniz. İşte bu durumun senaryo versiyonu: Hitchcock’u “Hitchcock” yapan gerilim manevrasıdır. Bu onun vazgeçilmez özelliğidir… İşte bu noktada, birçok Hitchcock filminin vazgeçilmezi Herrmann’ın arpej girdaplarıyla stringlerinin daha da anlam kazandığı film müziklerini eklediğimizde, puzzle’ın ana temasını anlamak ve parçalarını birleştirmek daha da sürükleyici bir hâl almaya başlamaktadır. Bunun üzerine direkt olarak aklıma ilk gelen Hitchcock’un Vertigo (1958, Yükseklik Korkusu) ve Psycho (1960, Sapık) filmlerine kısaca bir bakalım:

Vertigo Psycho

Vertigo’daki arpej girdaplarında, gerilimi, aşkı, hüznü… sırasıyla izleyiciye o anı yaşatan Herrmann, Psycho’daki meşhur duş sahnesini çığlık atan stringleriyle hafızalara kazımayı başarmıştır… Yaklaşık kırk beş saniyelik bu meşhur duş sahnesi için Hitchcock, yetmiş ayrı plan kullansa da Herrmann’ın senaryo için bestelediği müziği dinledikten sonra şekillendiği söylenmektedir. Bu kırk beş saniyelik karenin bu derece etkileyici olması dâhice olsa gerek, değil mi? Psycho ile özdeşleşen bu thriller müziği halen kulaklarımızdadır ayrıca. İşte bu bahsettiklerim, bir önceki yazımda da belirttiğim, müziğin sahne ve repliklerle ilişkisini somutlaştırmaktadır. Sonuç olarak, bu noktadan da anlaşılacağı gibi seyirciye karakterdeki aşinalık ve farklılık duygusunu yaşatan farklı sahnelerdeki herhangi bir karakterin temasıyla olan uyumunu müzikle anlayarak yaşaması, seyircinin dikkatli olması açısından önemlidir.

Psycho - Janet Leigh

Bernard Herrmann’ın 1955 yılındaki The Trouble With Harry (Harry’nin Derdi) adlı filmle Hitchcock ortaklığı başlamış olup bu ortaklık 1964 yılındaki Marnie (Hırsız Kız) adlı filme kadar sürecektir. Belki en önemlisi diyebileceklerimiz Vertigo, North By Northwest (1959, Gizli Teşkilat) ve Psycho filmlerinin müzikleriyle Herrmann, daha çok ün kazanmıştır. Ayrıca belirtmek isterim ki, Herrmann, Hitchcock’un The Birds (1963, Kuşlar) adlı filminde özel kuş sesi efektleriyle, sinemada ses dizaynı ve kurgusu alanında da bir ilke imza atmıştır.

Muzip Hitchcock & Uykucu Herrmann

Başlıca Hitchcock-Herrmann filmleri:

The Trouble With Harry - 1955
The Man Who Knew Too Much - 1956
The Wrong Man - 1957
Vertigo - 1958
North By Northwest - 1959
Psycho - 1960
The Birds - 1963
Marnie - 1964

Yazan: Melike Karagül

Sonraki Sayfa »